※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——İkinci Sınıf Volakiya İmparatorluğu Generali Zikir Osman, Zampara olarak tanınıyordu.
Onu tanımlayacak pek çok sıfat vardı; seks takıntılı, çapkın, şehvetli vb.
Gerçek bir güç örneği teşkil etmek ve diğer subayların saygısını kazanmak zorunda olan bir İmparatorluk Askeri için bu, son derece utanç verici bir sıfatlar silsilesiydi.
Fakat Zikir Osman, Zampara olarak tanınmaktan memnundu.
——Yo, bundan gurur duyduğunu söylemek bile abartı olmazdı.
Peki bunun sebebi neydi?
Çünkü Zikir, Zampara şeklinde anılmaya başlanmasından önce kendisine takılan lakaptan nefret ederdi.
Bir asker için öyle bir lakapla anılmak katlanılamaz bir aşağılanmaydı. Bu nedenle asker arkadaşlarına eski lakabını unutturan Zampara ünvanını gururla taşıyordu.
Öyle ya da böyle, Zampara şeklinde anılma sebebi, sözde çapkınlara veya kadınları hor gören ahlaksızlara kıyasla farklıydı.
Osman hanesi nesiller boyunca asker üretmiş ama Zikir’in neslinde dengeler bozulmuş ve her nedense ailede yalnızca kız çocuk doğar olmuştu. Dört büyük ve altı küçük kız kardeşle aynı ortamda doğup büyüyen Zikir de tüm çocukluğunu tek bir erkek kardeş dahi edinemeden geçirmişti.
Her tarafı kızlarla çevrili hâlde büyüyen Zikir, çoğu insan gibi kadınlara yönelik çeşitli önyargılara sahipti.
Onu ailelerindeki kadınlar yüzünden kadınlarla ilgili hayallerden yoksun kalan çoğu insandan farklı kılan şeyse dışarıdaki kadınları idealize etmiş ve onlarla ilgili hayaller kurmuş olmasıydı.
Derken tatlı ve kibar erkek kardeşlerinden ayrılma hüznü taşıyan kız kardeşleriyle yollarını ayırmış ve genç yaşta bir İmparatorluk Askeri olarak kariyerini başlatmış, dışarıdaki kadınlarla ilk defa irtibata geçtikten sonraysa yoldan çıkmıştı.
O gün bugündür kadınlar Zikir Osman için fani bir düş, idealle gerçeklik arasında bir varlık, aşk ve nefretin karıştığı yasaklı bir meyveydi.
Ailesindeki çok sayıda kadın tarafından hırpalanarak büyütülen Zikir, kadınlara iyi davranmak ve onlardan iyi muamele görmek şeklinde güçlü bir arzu taşıyordu. Bu nedenle kadınlara hizmet etmeyi ve onlardan hizmet görmeyi büyük bir zevk olarak görüyor ve bunu uygulamaya koyuyordu.
İmparatorluğun baskın erkeklerinin çoğundan farklı olan bu tutumu kusursuz taktikleri ve sorunsuz zaferlerinin doğurduğu kıskançlık ve küçümsemeyle birleşince de “Zampara” lakabını almıştı.
Ama en başta da söylendiği üzere Zikir Osman bu lakaptan keyif alıyordu.
“Zampara”, çok harika değil miydi? Neticede kadınlardan hoşlanan erkeklerin sayısı hoşlanmayanlara kıyasla çok daha fazlaydı ve bu da beraberinde pek çok subayla konuşma fırsatı getiriyordu.
Zikir’in duruşu netti ve hiçbir şüpheye yer bırakmıyordu, doğal olarak amirlerinin zevkini bilen astları da ona Zampara gözüyle bakıyor ve saygı duyuyordu.
——“Zampara”, muhteşem değil miydi gerçekten?
Zikir Osman, bu şekilde adlandırılmasına rağmen İmparatorluğun İkinci Sınıf Generalliğine yükselmiş bir adamdı.
İmparator tahttan indirildiğindeyse siyasi rakipleri, onun canını almak adına egemenlik sınırları içerisindeki en iyi kişiyi seçmişti ki o kişi, Zikir Osman’ın ta kendisiydi.
Evet, o kişi kesinlikle Zampara isimli tehdit edici General, Zikir Osman’dı.
△▼△▼△▼△
Zikir, en başından beri bu operasyonda bir şeylerin şaibeli olduğunu hissediyordu.
Her yıl İmparatorluğun doğusundaki Buddheim Ormanı civarında askerî tatbikatlar yapılırdı ama bu yılki daha erken gerçekleştirilmiş ve Zikir de dâhil olmak üzere görevli personelin yalnızca bir kısmına bu seferin amacı hakkında bilgi verilmişti—— O amaç da Shudraq Halkıyla müzakere gerçekleştirmekti.
Zikir: “Buddheim’de saklanan Shudraq Halkı …”
Buddheim Ormanında yaşayan yerli bir halk olan kabilenin uzun bir geçmişi olduğu biliniyordu.
Ayrıca hatırı sayılır gürlükteki ormandan dışarı adım atmamalarıyla ünlüydüler ve Zikir, onlarla bizzat karşılaşma fırsatına hiç erişmemişti. Ama anaerkil bir kabile olduklarını duymuştu ve onlarla bir kez olsun karşılaşmayı çok istiyordu.
Ormanın derinliklerinde yaşayıp dışarıdaki erkekleri çocuk yapma aracı olarak kullanmaları da büyüleyiciydi. Muhtemelen hepsi güçlü, boyun eğmez kadınlardır diye düşünüyordu.
Kadınlar hoş canlılardı. Güçlüsü güçsüzü, narini serti, tüm tatlar mevcuttu.
Sonuçta hepsi bir araya gelemezdi. Kız kardeşleri ve ablaları da kimi zaman narin, kimi zaman sert olur, bazen acı bazen tatlı yüzleri görünürdü.
Tek bir kadın bile bu kadar değişken bir ihtişam sergilerken birden fazla kadını bir araya getirmek nasıl düşünülebilirdi?
İşte bu yüzden——
Zikir: “Onlara sadakat yemini ettirmek ya da hepsini yok etmek… Başkenttekilerin aklından geçen ne?”
Zikir’e sefere çıkmadan önce kapalı kapılar ardında verilen gizli emir buydu.
İmparatorluk Başkenti Lupugana’dan gelen haberler, bu seferin gerçek amacının Shudraq Halkını kazanmak ya da yok etmek olduğunu doğrulamıştı. Zikir, bir hata olmadığından emin olmaya çalışmış ama başkentten gelen yanıt değişmeyince itaat etmekten başka şansı kalmamıştı.
Bununla birlikte, İmparatorluk Başkentinde bir tür sorun çıktığını duymuştu, dolayısıyla bu sorunun mevcut seferin amacıyla ilişkili bir şey olduğunu hayal edebiliyordu.
Seferin amacı onlardan gizlenirken sıradan askerlere bu planı uygulama emri verilmiş olması gerçeğinden bu kadarı anlaşılıyordu. ——İmparator Ekselanslarının aklından neler geçtiği hakkındaysa hiçbir fikri yoktu.
Zikir: “Gerçi hiç kimse o beyefendinin en derin arzularını anlayamaz, değil mi?”
——Kutsal Volakiya İmparatorluğunun 77. İmparatoru, Vincent Volakiya.
Bu İmparatorluğu yöneten kişinin, düşüncelerinin derinliklerini kimselerin çözmesine izin vermeyen çağın en bilge adamının ismi buydu.
İmparator Ekselanslarının İmparatorluk Başkenti Lupugana’daki Kristal Saraydan tüm İmparatorluğu net bir şekilde görebildiği düşünülüyordu. Zikir İkinci Sınıf bir General olsa da Başkentten çok uzaklarda görevlendiriliyor ve onu görme fırsatını pek bulamıyordu. Ama marifetleri ve şanı, Zikir’in kulaklarına dek ulaşmıştı.
Güçlünün zayıfı tükettiği bu imparatorluk toplumunda açgözlülükle yukarı tırmanmak kaçınılmaz görülürdü.
Vincent, çeşitli klanların ve yerli halkların başkaldırdığı ve her gün yeni bir ayaklanma kömürünün alevlendiği bu dünyada ortaya çıkan her sorunu korkunç bir cehenneme dönüşmeden önce çözüme ulaştırıyordu.
Saltanatının başlangıcından bu yana geçen sekiz yıl içerisinde Volakiya İmparatorluğu, şaşırtıcı derecede barışçıl hâle gelmişti.
Kan dökülmüş, yangınlar körüklenmiş ve hayatlar kaybedilmişti.
Yine de bunlar, Volakiya İmparatorluğu kuruldu kurulalı geçen en sakin günlerdi.
Dolayısıyla Shudraq Halkına yönelik bu tam anlamıyla eksiksiz yaklaşım, Zikir’in kaşlarını çatmasına yol açıyordu.
İmparator Ekselansları, mükemmel bir savaşçı olmasına rağmen bazı açılardan savaştan kaçınıyordu. Savaştan nefret ediyor değildi, onu aptallık olarak görüyordu, aldığı kararların sebebi buydu. Yani Zikir’in hür iradesiyle benimsediği varsayım bu şekildeydi.
Belki de bu, ihanete uğramış olduğu hissinden kaynaklanıyordu?
???: “Yo, öyle değil, İkinci Sınıf General Zikir. Aklınızdan geçenleri anlıyorum, efendim. Ben yalnızca sıradan bir asker olsam da bin bir türlü şeyi hesaba katmak zorundayım.”
Etkileyici bir gülümsemeyle Zikir’i dinleyen askerlerden biri, işte böyle söylemişti.
Seferde temel alınan güçlendirilmiş Guaral şehrinde konuşlanırken bir tavernada vakit geçiriyorlardı. Zikir, kadınlarla geçirmediği gecelerde astlarıyla bu şekilde içki içmekten keyif alıyordu. Ayrıca yüksek seviyeli subaylar veya Üçüncü Sınıf Generallerdense düşük rütbeli, sıradan askerlerle içiyordu.
Elbette çoğu asker üstüyle içki içmeyi pek istemezdi.
Yine de Zikir, birlikte seyahat ettiği astlarının düşünce ve tercihlerini anlamasına yardımcı olması gereği, çıktığı seferlerde böyle bir ritüel gerçekleştirmekten hoşlanırdı. ——Ama o gece, ağzından biraz fazla şey kaçırmış olabilirdi.
O gün birlikte içtiği asker, fena hâlde konuşkan ve hoşsohbetti.
İçerken sürekli etrafına bakınıyor, merakla dolup taşıyordu. Ne düşündüğü sorulduğundaysa taverna savaş alanına dönecek olursa ne yapacağını planladığı şeklinde bir şaka yapıyordu.
Mütemadiyen savaşa hazır tavrı ve amirine eşlik ediyor olmaktan rahatsızlık duymaması. İşte bu İmparatorluk zihniyeti Zikir’in insanlığa duyduğu şahsi sevgiyle birleşince de söylenmemesi gereken şeyleri dile getiriyordu.
Elbette Shudraq Halkıyla ilgili gizli emri açıklamış değildi ama bunu açıkça ifade etmese de kendisini dinleme şekline bakarak, karşısındaki kişinin her şeyi anlamış olduğunu hissediyordu.
Başka bir ülkenin casusuyla karşı karşıya olsaydı Zikir’in bu gaf yüzünden idam edilmesi gerekirdi.
Asker: “Endişe etmenize gerek yok, yarın sizin emrinizle ön saflara bile geçerim, efendim… Gerçekten, yukarıdakilerin çeşitli amaçları olduğundan eminim ama bu beni hiç ilgilendirmez.”
Asker, Zikir’in sarhoşluğu geçip de kendine geldiğinde onu rahatlatmak istercesine böyle söylemişti.
Ve sonra da tam olarak söylediği şekilde seferin ön saflarına, yani Buddheim Ormanının bitişiğindeki kamp alanına gitmek üzere yola çıkmıştı.
Bunu doğrulayan Zikir, bir kez daha göğsünde bir huzursuzluk yumrusuyla kalakalmıştı.
Başkentin Shudraqlara yönelik kapsamlı yaklaşım emri vermesine, boyun eğdirmeye veya mümkünse öldürmeye teşvik etmesine rağmen Zikir, ikna edici bir yaklaşım izlemeyi sürdürmeye niyetliydi.
Zikir’in inandığı ve İmparator Ekselanslarının inancına en yakın olduğunu düşündüğü şey buydu.
Ancak——
Zikir: “——Kamp bir Shudraq saldırısıyla yakılıp kül mü edildi?”
El konulan belediye binasında bu beklenmedik raporu alan Zikir, dehşete düşmüştü.
Dün geceye, hatta o ana dek Shudraqlara olabildiğince uyum sağlamak ve kabilelerini savaşmadan kazanmak için elinden geleni yapmaya niyetliydi.
Kamp, Buddheim Ormanının batı tarafını çevrelemek adına yerleştirilmiş ve Shudraq Halkından birkaç kişi saldırıya geçtiği anda İmparatorluk Askerleri doğru düzgün karşılık veremeden bozguna uğramıştı.
Kaçanlar sırtlarından vurulunca da hasarın boyutu iyice artmış, yüzü aşkın zayiat verilmişti.
Zikir: “Saçmalık…”
Kendi kararları hakkında mı, Shudraqların eylemleri hakkında mı yoksa sadece olanların gerçekliği hakkında mı homurdandığını Zikir bile bilmiyordu.
Yine de kafasında kurduğu dostane plan bozulmuştu ve kesin olan tek şey, Shudraq Halkının İmparatorluk Askerlerinin—— yo, İmparator Ekselanslarının düşmanı hâline geldiğiydi.
Zikir: “Utanç verici bir durum ama Başkentten destek kuvvet bekleyecek ve Buddheim Ormanı isyancılarını mağlup edeceğiz.”
Shudraqların kamp baskınından kıl payı kurtulan askerleri şehre almalarının ve bir sefer birliğinin ortaya çıkışının ardından Zikir’in kararı bu olmuştu.
Ormanı istila edip Shudraqlara mevcut askerî güçleriyle saldırmaları gibi bir alternatif de vardı. Ancak gür orman o kadınların hâkimiyetindeydi ve sayıları arasındaki yüzeysel avantajı ortadan kaldırmak konusunda bir hayli yetenekliydiler.
Dolayısıyla galibiyeti garantilemek için yüzeysel bir avantajdansa ezici bir avantaj gerekecekti.
Bunun yanı sıra uzlaşmaya varmak gibi merhametli yaklaşımları bir kenara bırakacak ve elit askerlerle imha amaçlı bir hareket gerçekleştireceklerdi.
Zikir: “Aptallığa bak, kendilerine barışçıl şekilde uzanan eli ittiler. Hâl böyle olunca İmparator Ekselanslarına sadakatimizi gösterip isyancılardan istisnasız, ölümcül bir intikam almalıyız.”
Ve bu şekilde kendisini disipline edişiyle Zampara Zikir Osman’ın kalbindeki sıcaklık bile dinmişti.
Rakibi anaerkil Shudraq Halkı olsa da gelecekte endişe konusu olmamaları adına soylarının her bir parçası yok edilmeliydi.
İşte bu sebeple——
Zikir: “Ana kapıyı kapatmaya hazırlanırken hazırlıksız yakalanmayın. Shudraq Halkının uzmanlık alanının yay kullanımı olduğunu duydum ama bu Kale Şehrinin duvarlarını aşamazlar. Geçebilecekleri bir alan bırakmaktan kaçının.”
Geri dönen askerlerden kampın ön saflarının nasıl alevlere boğulduğuyla ilgili bilgi almış ve bunun arkasında yalnızca birkaç kişinin olduğunu göz önünde bulundurarak topyekûn bir savunma planına geçmişti.
Shudraqların yaşam tarzı hakkında bilinenler düşünülünce sayılarının çok fazla olduğuna inanmak zordu, çocuklar ve yaşlılar da dâhil olmak üzere tüm bireylerin savaşabilmesi de pek mümkün görünmüyordu.
Mücadele güçlerinin en fazla yüz kişiyle sınırlı olduğunu varsayarsa İmparatorluk Askerleriyle rekabet edebilmek için gece karanlığını fırsat bilerek sürpriz bir saldırı gerçekleştirmek gibi yollara başvurabilirlerdi.
Ama öyle olsa bile bu tarz bir önleyici saldırı yöntemi yalnızca saldırı yokluğu nedeniyle gardını düşürmüş rakipler üzerinde işe yarardı.
Zikir: “Bakın, her delik kapanacak! Bu şehrin duvarları bile sağlam değil. Uzun geçmişinde kapıları kullanmadan girip çıkmanın pek çok yolunun bulunduğunu hayal edebiliyorum. Hiçbir gizli geçidi atlamayın!”
???: “Bu konuda size bir raporum olacak, efendim. Yakılan kamptan gelen askerlerin bir kısmı, etrafta dolaşıp gizli geçitleri kapatarak bir dış saldırı hazırlığına başladı bile.”
Zikir: “Öyle mi? Generalleri haricinde önceden tahmin yürütme kurnazlığına sahip askerlerin de olması sevindirici. Bu mesele hallolduğunda yeniden terfilere başlamalıyız. Ama şimdilik…”
???: “——Aah. Destek kuvvet gelene dek topyekûn defanstayız, değil mi…”
Zikir’in talimatlarını duyan astı, yani Üçüncü Sınıf bir General, beline dek eğilmişti.
Bunlar sıradan bir Generalin sözleri olsaydı bu pasif yaklaşımıyla dalga geçilirdi. Açıkçası Zikir de zamanında böyle alaylı kahkahaların hedefi olmuştu.
Ancak Zikir çoktan rakipleri olan Shudraq Halkından bir darbe yemişti ve şu anda Başkente dönecek olursa bir cezadan kaçınması mümkün olmayacaktı.
Sırtı çoktan duvara dönmüşken en iyi önlemleri almaması için hiçbir sebep yoktu.
Astları da bunu gayet iyi biliyor ve hiçbiri Zikir’in bu duruşuyla alay etmiyordu.
Derken——
△▼△▼△▼△
Zikir: “…Pardon?”
Güçlendirilmiş Guaral Şehri sınırlarında hapsolmuş hâlde söz konusu operasyona devam eden Zikir, astının raporuna sinirlenerek kaşlarını çattı.
İmparatorluk Başkentinden destek kuvvet gelmesini bekleyerek ve giderek artan gerginliği sürdürerek geçirilen günlerde verilen rapor, Zikir’de fazlasıyla yersiz duygular uyandırmıştı.
Bunun sebebine gelince——
Ast: “Evet. Görünüşe göre geçtiğimiz birkaç günde bir grup gezici gösteri sanatçısı, şehrin ana sohbet konusu hâline gelmiş.”
Zikir: “Gezici gösteri sanatçıları…”
Astının verdiği rapor, son derece tasasız ve acelesiz cinstendi.
İçerisinde bulundukları savaş zamanı düşünülünce uygunsuz bir rapordu da. Ancak Zikir’in bu raporu veren astını azarlaması için hiçbir sebep yoktu.
Her şeyden önce vatandaşları savaşta olduklarını kabul etmeye mecbur bırakan bir yaşam tarzına zorlamak istemeyen kişi, Zikir’in ta kendisiydi.
Normal şartlar altında bile birliklerin konuşlandığı şehirlerde rahatlıkla hoşnutsuzluk doğabilirdi. Ve duruma bağlı olarak halkın duygularını kontrol edememek, yıkımla sonuçlanabilirdi. İşte işler bu kadar kötüye gidebilirdi.
Zikir de bu düşünce doğrultusunda vatandaşların sahip olduğu görüşleri şiddetle kısıtlayacak herhangi bir eylemden kasıtlı olarak uzak duruyordu.
Şehrin dışındaki tehditlere karşı temkinli olmak; birliklere istisnasız, kapsamlı aramalar yapma yetkisi vererek Shudraq Halkının şehre sızmasını engellemek. İşte bu yolla vatandaşların gündelik yaşamlarına devam etmelerini sağlıyordu.
Bunun çelişkili olduğunu anlasa da sağduyusu ve askerî içgüdüleri arasındaki uzlaşma bu şekildeydi.
Her hâlükârda bu tarz bir pozisyon üstlendiği için şehre gerçekleştirilen günlük giriş çıkışlarda—— yani tüccar ve seyyar satıcıların ön kapıda gerçekleşen güvenlik kontrolü sonrası alınıp bırakılma durumunda bir değişiklik olmamıştı.
Bu nedenle bir grup gezici gösteri sanatçısının şehre alınmasından yana da sorun çıkmasa gerekti ancak——
Zikir: “…Bu bilgiyle teklif ettiğin şey nedir? Onları sıkı bir denetim altında tutmayı talep ediyorsan bunu yapmamanı tercih ederim. Etrafımıza baksana. Şehir halkının o grubu neden bu kadar hoş karşıladığını anlayabiliyorum.”
İhmal edilemeyecek çoklukta İmparatorluk Askerinin oraya konuşlanmış korumalarla birlikte şehirde devriye gezdiği bir durum söz konusuydu.
Baskından kurtulan ve şehre giren askerlerin büyük bir çoğunluğunun Shudraq Halkına duyduğu düşmanlık ve temkinlilik artmıştı ve uymaları gereken emirlere rağmen mütemadiyen vatandaşlarla anlaşmazlıklar yaşıyorlardı.
Tüm bunlar arasında bir grup gezici gösteri sanatçısının şehirde belirmesinin insanlara bir nebze olsun huzur vereceğini hayal etmek zor olmasa gerekti. Dolayısıyla bunu ellerinden alacak olurlarsa——
Zikir: “Vatandaşların düşmanlığı patlama yapacaktır. Bunu anlıyorsun, değil mi?”
Ast: “Elbette, söylediklerinizde çok haklısınız, efendim. Ben de bu yüzden onları sıkı bir denetim altında tutmayı önermiyorum. Yalnızca…”
Zikir: “Yalnızca ne? Bu işi gerçekte olduğundan daha önemliymiş gibi gösteriyorsun.”
Tek kaşını kaldıran ve sabırsızlanan Zikir, tereddüt eden astını cümlesinin devamını getirmesi için teşvik etti.
Bir dakikalık sessizliğin ardından ast, pes etmişçesine kafasını eğdi. Amirine duyduğu saygıyı ve samimiyeti sergileyip bir yumruğunu avcuna koyup bir “Hah” sesiyle nefesini kontrol altına aldıktan sonraysa,
Ast: “Aslına bakarsanız o topluluk… Hele de o dansçılar epey etkileyici ama, siz ne dersiniz, efendim? Onları bir kereliğine görmek ister misiniz?”
Zikir: “Ben mi? Dansçıları düşünmek beni cezbetmiyor değil, ama …”
Astının beklenmedik teklifini işiten Zikir’in şaşkınlıktan gözleri irileşti.
Bu astıyla ilişkisi uzun bir maziye dayanıyordu ve birlikte pek çok kıymetli savaş alanını arşınlamışlardı. Bu teklifi hiç düşünmeden dile getirmiş olması düşünülemezdi.
Ancak Zikir, astının dansçıları kendisine gösterme isteğinin esas sebebini çözemiyordu.
Ast: “Efendim, bunu fazla sesli dile getirmem mümkün değil ama birliklerin hoşnutsuzluğu da artıyor.”
Zikir: “Mm…”
Bu esnada ast, doğrularak kafası karışan Zikir’e bu bilgiyi verdi.
Kendisine açıklanan bu vahim gözlem de doğal olarak Zikir’in gözlerinin kısılmasına yol açtı. Zikir astını sözsüz şekilde konuşmaya devam etmeye teşvik ederken astı, sesini hafifçe kısarak,
Ast: “Cimrilik eden İmparatorluk Başkentinden gelecek desteklerle ilgili belirgin düşünceleri var ama bu şehre kapanıp defansif duruşa geçtiğiniz için sizinle ilgili şüpheler de taşıyor gibi görünüyorlar, efendim. Yakılan kamp mevzusu da var tabii.”
Zikir: “——. Anlıyorum. Yo, bu gayet doğal bir tepki.”
Astının sözünü esirgemeden yaptığı bu açıklamayı işiten Zikir, göğsüne bir ağırlık çöktüğünü hissetti.
Askerlerin hoşnutsuzluğu ve Zikir’e yönelik güvensizliğinin birikip iltihaplanması kaçınılmazdı. Shudraq Halkının bu öncü saldırıyı gerçekleştirip sayısız askerin ölümüne yol açmasına müsaade etmek Zikir’in hatasıydı.
Bu olaydan sonra bir araya geldikleri birliklere toparlanma şansı tanınmamıştı. Yani memnuniyetsizliklerini Zikir’e yönlendirmeleri şaşırtıcı değildi.
Ast: “Daha kritik dedikodular arasında size şey diyorl——”
Zikir: “——Tek kelime daha etme.”
Ast: “——Hık, küstahlığımı mazur görün.”
Astının devam eden cümlesini yarıda kesen Zikir, bir elini alnına götürdü.
Amirleri olarak astlarının tavırları ve hoşnutsuzluğu karşısında pasif kalırsa adına okunacak lanetleri hayal edebiliyordu. Aklına bin bir türlü apaçık ve katlanılmaz hakaret geliyordu.
İkinci Sınıf Generallik pozisyonuna ulaştıktan sonra bile bu tarz hakaretleri kabullenemiyordu.
Ve düşünceleri bu noktaya ulaşınca astının teklifinin ardındaki niyeti idrak edebiliyordu.
Zikir: “Şimdi anlıyorum. Esasen birliklerin şikâyetlerinin ortadan kaldırılabileceği bir ortam hazırlayın diyorsun.”
Ast: “Doğru. Bu iş için dansözlerden faydalanamaz mıyız? Onların harikulade şarkıları ve danslarını görünce erkeklerin çoğu…”
Zikir: “Hohoh, anlıyorum. Onları daha önce görmüş gibi konuşuyorsun.”
Zikir gözlerini kısıp şüphelerini dile getirirken astı boğazını temizledi ve net bir cevap vermekten kaçındı. Bununla birlikte tepkisi, Zikir’in hislerinde yanılmadığını anlaması için fazlasıyla yeterliydi.
Her hâlükârda ast, General ve Askerler arasında sıkışıp kalmıştı ve dolayısıyla zorlu bir pozisyondaydı.
İkisi arasındaki ilişkileri onarmanın bir yolunu ararken ona daha fazla baskı uygulamaksa tam anlamıyla “acınası” kelimesini somutlaştırmak olurdu.
Ayrıca bu ast, dansözleri kendi gözleriyle görmüştü ve onlardan faydalanmayı şiddetle tavsiye ediyordu.
Zikir: “Sanıyorum ki bu dansçılar çok güzel?”
Ast: “Tabii ki! Ah, öhöm, gözünüzü doyuracaklarına hiç şüphe yok, efendim. Onların dansı da müzisyenin şarkısı ve performansı da mükemmel…”
Zikir: “Hmhm, bu beklentilerimi epey yükseltti işte.”
Zikir, bu kibar yanıtına rağmen tasvir edilme şekillerinin birazcık abartılı olduğunu düşünüyordu.
Bununla birlikte astının kendi duruşunu ve onları bekleyen günleri hesaba katarak böyle bir teklifle gelmesi gerçekten sevindiriciydi. Dolayısıyla inatçılık edip teklifi reddetmesi için hiçbir sebep yoktu.
Kendisi de baskı altında ve endişe içerisinde olduğu için son zamanlarda yatağına herhangi bir kadın çağırıp eğlenmemişti.
Aynı rahatsızlığı askerlerine de yükleyemezdi.
Zikir: “Tamamdır, anlaşıldı. Beni tatlı sözlerle ikna etmene izin vereceğim. O gezici eğlence grubunu buraya çağır ve askerlere duyduğumuz minneti göstermek için bir şov hazırlamalarını sağla.”
Ancak——
Zikir: “——Silah getirmediklerinden emin ol. Üstlerini aramayı unutma.”
△▼△▼△▼△
Zikir’in onayının alınışıyla birlikler hızla harekete geçti.
Adeta açlıktan ve susuzluktan kıvranıyormuşçasına çabucak Belediyenin Birinci Katında bir ziyafet hazırlandı, alkoller, yemekler dizildi ve garsonluk yapmaları adına kadınlar getirildi.
Sonra da bahsi geçen gezici grupla iletişime geçildi ve Belediyenin en üst katına gelmeleri istendi.
???: “——Şimdi göreceğiniz kişi, Büyük Şelale’nin ötesinden gelen güzeller güzeli bir dansöz. Güneşin ışıklarını içine çeken ipeksi, siyah saçları ve ruhların kutsamasını almış eşsiz, bembeyaz teniyle nihai güzelliği kutsal varlıklarla kıyaslanacak düzeyde ve bu gece, sizlere cömertçe performansını sergileyecek.”
Müzisyenin dramatik tanıtım konuşmasının ardından perde gösterişli bir şekilde kaldırıldı.
Yalnızca kadınlardan oluşan bu gezici gösteri grubunun perdeyi kaldırışıyla tüm şehrin sohbet konusu olan dansçı gözler önüne serildi—— Ve bahsi geçen dansçıyı gören Zikir’in gözleri alabildiğince açıldı.
Zikir: “————”
Dansçının açıkta kalan süt beyazı teni ve beline dek gevşek şekilde inen saçları, müzisyenin tanıtım konuşmasına ihanet ediyordu. ——Evet, o yorumlar bu dilberi tasvir etmekten çok ama çok uzaktı.
Büyüleyici siyah saçları ve kaymak gibi teni, ince bir kıyafetle örtülmüştü. Üzerindekilerin kendisine bakanı büyüleyip serseme döndürecek bir büyü gücü taşıdığı kesindi. Fakat bu faktörler, güzelliğinin gerçek sebebinin yalnızca bir kısmıydı.
Dansçılar veya müzisyenler dışındaki insanlar da dâhil olmak üzere çoğu insanı cezbeden şey karizmaysa ve karizmayı yetenekle eşitlemek gerekirse, bu dansçının aurası ve görünümü, ürkütücü bir şekilde o karizmayla dolup taşıyordu.
Zikir’i bu kadar güçlü duygular hissetmeye iten en önemli şeyse dansçının gözleriydi.
Badem şekilli, uzun kirpikli gözlerinin çekici özelliklerinin özü olduğunu söylemek yersiz kaçardı. Altın oranla mükemmel bir noktaya yerleşmiş olduklarını düşünmekse abartı olmazdı.
Zikir’in boğazının istemsizce kuruma sebebi, duyduğu içgüdüsel açlıktı.
Ancak dansçının fiziksel özelliklerine mi yoksa taşıdığı karizmaya mı çekildiği, Zikir’in kendisinin bile tam anlamıyla bilmediği bir fenomendi.
Bu dansçı tek bir hareket etmeden böylesine derin duyguları uyandırmayı başarmıştı. Şarkı ve müzik eşliğinde gerçekten dans etmeye başladığında doğuracağı etkiyse akla hayale gelmez boyutlarda olmalıydı.
Ve Zikir, hayal edemediği o ölçeğin etkisi altında ezilmeyi arzuluyordu.
Siyah saçlı müzisyen: “——Dansözümüzün şovunu sergilemesine müsaade edin lütfen.”
Benzer şekilde siyah saçlı olan müzisyen, sessiz dansçının—— yo, dansözün önünde kafasını eğerek böyle söyledi.
Siyah ve sarı saçlı müzisyenler de gayet güzeldi; ancak dansözün görünümü karşısında mest olan Zikir’in gözünde yalnızca birer refakatçi olabilirlerdi. Normal şartlarda herhangi bir kadını reddetme düşüncesi karşısında kendisini inceler ve bu konuya kafa yorardı ama şu anda bu tür düşüncelerin aklına dahi gelemeyeceği kadar şevkle yanıp tutuşmuş hâldeydi.
O güne dek kendi lakabı olan Zamparalığın farkına bu denli kuvvetle vardığı olmamıştı.
Evet, aslına bakarsanız Zikir gerçekten de bir Zampara olabilirdi. ——Çünkü bu güzellik ölçeği karşısında akla hâkim olmak hiç şüphesiz ki imkânsızdı.
Zikir’in kalbi bu şekilde şevkle yanıp tutuşmayı sürdürürken şölen başladı.
Elbette ki komutan olarak Zikir’in şölendeki yeri en arkadaydı. Toplanan Generaller——-sıradan askerler devre dışı tutulduğu için yalnızca yüksek rütbeliler vardı- alkolün ve yiyeceklerin tadını çıkartmaya koyulmuştu.
Tabii ki beklenildiği üzere bir numaralı manzara, gezici eğlence grubunun şovuydu.
Başlangıçta amaç, birliklere duyulan minneti göstermek ve memnuniyetsizliklerini içlerinden atmalarını sağlamakken Zikir, bu amacı unutmuş ve dansözün sahneye çıkışı karşısında nefesini tutmuştu.
Susuzluğunu gidermek adına ağzına içkisini götürerek dilini, dudaklarını ve boğazını ıslattı. Bu sayede nefes alıp verişini normale döndürdü.
İşte kalbi bu denli büyülenmişti.
Siyah saçlı müzisyen: “——Bu gece tanık olacağınız manzara, dansözümüzün Büyük Şelale’nin ötesinden gelen dansı olacak. Dünyanın ucundan gelen bu dansın tadını gönlünüzce çıkarın lütfen.”
Müzisyenin şarkısı başladı ve tellere vuruşuyla hafif bir müzik sesi yükseldi.
Yabancı bir melodi çalınınca gürültülü bir sohbet içerisinde olan Generaller, al al suratlarıyla gürültülü nefesler verdiler. Onlar da başlamak üzere olan performanstan gözlerini ayırmaya gönülsüzdü.
Derken——
???: “————”
Ağır ağır sahneye dâhil olan dansöz, nefes kesici “dansını” başlattı.
Millet: “————”
Uzun uzuvlarını bütünüyle kullanır ve siyah saçlarını savura savura dans ederken kimseden çıt çıkmıyordu.
Hepsi de nefes almayı unutmuş hâlde bakakalmıştı. ——“Büyülenmenin” tanımı tam da buydu. Böyle bir dansa tanık olan ve aklı başında kalabilen kişilerde bir sorun olacağı kesindi.
Öyleleri ya dansın değerini bilmiyor ya da bir hayvanın hassasiyetine sahip demekti.
İmparatorluk Askerleri bir kurt sürüsü olabilirdi, lakin zekâdan veya konuşma gücünden yoksun hayvanlar değillerdi.
Dolayısıyla Generaller de nasıl nefes alınacağını unutarak nefeslerini tutmuş, dansözün çarpıcı dansı karşısında büyülenmişti.
Hiç kimse tek kelime edemiyor, herkes bu performansın büyüsüne kapılıyordu.
Simsiyah saçlar, pürüzsüz ve kusursuz, bembeyaz bir ten. Sanatçıların derinlemesine öğrenmek için dominant ellerini kesmelerini sağlayabilecek kadar çekici bir yüz. İşte generalleri cezbeden buydu.
Ancak Zikir’i cezbetmeye son vermeyen, gözlerini, zihnini ve kalbini çalan şey, bunlar değildi.
——Gözlerdi.
Tam da düşündüğü gibi bakışlarını dansözün gözlerinden ayıramıyordu.
Çekik gözleri dans ettiği sahneye hükmediyor ve odanın en gerisindeki Zikir’in içine işliyordu.
Hedefinden bir an olsun ayrılmayan o gözler, Zikir’in beynini kavrıyor ve bırakmıyordu.
En nihayetinde salonu aşan dansöz, Zikir’in hemen önüne ulaştı.
Ve olduğu yerde usulca diz çöküp iki elini uzatarak Zikir’in kılıcını işaret etti.
Elbette ki Zikir bu hareketin anlamını çözmüştü, kılıcını istiyordu.
Tüm dünyayı etkisi altına alan dansözün dansı gerilimi yükseltiyordu ve kadının sıradaki seviyeye çıkmak istediği barizdi. Kılıçla dans etmeye geçecekti; bu kılıç balesi için de bir silaha ihtiyaç duyuyordu.
Zikir’in onu reddetmek ve kılıcını vermemek gibi bir seçeneği yoktu.
Buna hiç kimse dur diyemezdi. Astlar ve Generaller; hiçbiri kasıtlı olarak bu eyleme engel olamazdı.
Bu, ne olursa olsun yaşanacak bir şeydi. Gerçekleştirilen hareket, işte bu kadar doğaldı.
İşte bu yüzden——
Dansöz: “——Kaybettin, Zikir Osman.”
Kınından çıkartılan kılıcı boğazına dayanan ve bu acımasızca beyanı işiten Zikir Osman, bir Zampara olduğu için mağlup edildiğini idrak edemiyordu.
Zikir: “————”
O saniyede bile gözlerini, kendisine bu sözleri söyleyen dansözün gözlerinden ayıramıyordu.
Nicelerini kendine çeken o soğuk karizmayı—— daha önce de görmüş gibi geliyordu. İşte bu déjà vu hissi, mağlup General Zikir’in zihnine sonsuz alevlerle dağlanmayı sürdürüyordu.
#İşte Zamparalığın sonu budur arkadaşlar, siz siz olun zamparalık yapmayın 😀 Şaka maka bu dansçı ablamız kim acaba, yani Subaruların parmağı olduğu kesin ama dansçımızı ve müzisyenimizi çok merak ediyorum açıkçası…



Lan Subaru dansöz mü olmuş. ahfıolhefqwıoah
Umarım imparatoru dansöz yapmamışlardır ajdjajd