※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Bir şeylerin, korkunç bir şeylerin etrafında döndüğünü hissediyordu.
Bir girdap, evet evet, bir girdaptı.
Dönüyor da dönüyor, hızlanıyor, her şeyi yutuyordu.
Kim bilir nerelere yönelerek döndükçe dönüyor, yo, aslında kendi merkezinde dönmekten öteye gitmiyordu.
Fırtına kadar şiddetli, yıldırım kadar sert, magma kadar kavurucu bu korkunç kara girdap, dönüşü esnasında karşısına çıkan her şeyi yiyip yutacaktı.
Belki de o, uzun süredir Subaru’nun vücudunun derinliklerinde uyuyan korkunç lanetti.
Hiçbir zaman ortadan kalkmayan, daima iç içe geçen, ebediyete dek birbirine bağlanmış olan bir Ölüm laneti.
Canını âdeta “çoktan bir başkasına söz verildi” dercesine kimselere devretmeyecek olan açgözlülüğe yaraşır bir lanet.
Hiç şüphesiz hayatını yiyip bitirmesi gereken bu kıskançça lanetler birbirine karışıyor, birbirinden tiksiniyor, onu birbirlerine teslim etmeyi reddediyor, birbirlerine karşı çıkıyor, birbirleriyle çarpışıyorlardı. ——Ve sonuç olarak, çelişkili bir yanıta ulaşıyorlardı.
Bu bedenin yok olmasına izin vermemek adına onu ellerine alacaklardı.
Girdap dönüyor da dönüyor, hızlanıyor, her şeyi yutuyordu.
O da Canavar ve Ejderha tarafından lanetlenen bu bedenin çekirdeğinde bir sağa bir sola dönüp duruyordu.
△▼△▼△▼△
Kırmızı bayraklı çadırlar tıbbi müdahale içindi. Kamp içerisinde toplam beş tane vardı.
Siyah bayraklı çadırlar depolama içindi. Kamp içerisinde toplam yirmi beş tane vardı.
Beyaz bayraklı çadırlar üst düzey subaylar içindi. Kamp içerisinde toplam üç tane vardı.
Altın bayraklı çadırsa komutan içindi. Kamp içerisinde yalnızca bir tane vardı.
Subaru’ya deneyimli bir işçi muamelesi göstererek etrafta dolaşma özgürlüğü tanımışlardı. Dolayısıyla orada geçirdiği süre kısa olsa da şaşırtıcı bir şekilde çeşitli bölgelere dikkat etmeyi başarmıştı.
İmparatorluk, Subaru’nun gerçek bir askerî kamp gördüğü ikinci seferdi.
İlkiyse Lugunica Krallığındaki Beyaz Balina Savaşı civarıydı.
Beyaz Balinanın gelişine hazırlanmak için Flugel Ağacının çevresini hazırladıklarında kamp alanı gibi bir şey oluşturulmuştu. Gerçi o seferki, bu kampın sahip olduğu ölçeğe sahip değildi.
Bunu takiben Subaru’nun çok daha küçük ölçekli olsa da farklı kamp kurma fırsatları da olmuştu. Elbette hepsi çok daha basitti; hiçbiri İmparatorluktaki gibi tamamen gelişmiş bir kamp değildi.
Bu nedenle merakın yardımcı faktör oluşuyla Subaru, sağda solda aklına notlar almıştı.
Doğal olarak İmparatorluk Askerlerinin Subaru’yla ilgili izlenimi olumlu değildi, dolayısıyla mühim bir yere girmeye çalıştığı takdirde muhtemelen kafası bedeninden ayrılmış olurdu ki bu da şansı yaver gittiği takdirdeydi.
Ama bu kadar bilgiye sahip olmak bile…
???: “…Epey faydalı. Elde biraz bilgi olmasıyla hiç bilgi olmaması arasında dünyalar kadar fark var… Ve hepsinden önemlisi, düzenlerini bilmek bize düşmanın gücü hakkında kabaca bilgi verecektir. Şimdi geriye kalan tek şey…”
???: “Cesaretimizi ve gücümüzü göstermek. İşte ben bunu bilirim, kardeşlerim.”
???: “Aynen, öyleyse göster hadi. Shudraq Halkının, bir zamanlar Savaşçı İmparator olarak methedilen İmparatorun yanı başında düşmanı ardı ardına silip süpüren yiğit savaşçıların, gururu ve yiğitliğini sergile.”
Yorgun hissediyordu, ılık sularda sürüklenirmiş gibiydi.
Bu hislerin ortasında hırsla dolup taşan bir kadınla erkeğin seslerini işitiyordu.
???: “————”
Ve seslerin ait olduğu kadınla erkeğin dışında daha pek çok nefes sesi de duyulabiliyordu.
Çok sayıda insanın varlığını hissedebiliyordu.
O çok sayıda insanın hararetli mi hararetli azmini, gayretini hissedebiliyordu.
Kendisi tam merkezde dururken bir şeylerin büyük bir tuhaflıkla kabardıkça kabardığını hissedebiliyordu.
???: “…Öyleyse başlayalım hadi, Shudraqlar! Karşı saldırı işaretimizi bu noktadan yükselteceğiz!!”
???: “Ooooooooooh!!——”
Tüm dünyayı parçalara ayırıyormuşçasına bir savaş nidası kakofonisi yankılanıyordu.
???: “…Voa!?”
Suratının yüzeyine soğuk ve ıslak bir şeyin bastırıldığını hisseden Subaru’nun tüm bedeni şaşkınlık içerisinde sıçradı. Neler olup bittiğini merak ederken farkındalığı hızla yükseldi ve şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdığı sırada görüşü beyaza büründü. ——Aslında, yo, o beyazlık, hissettiği ıslaklığın yanıtıydı.
Subaru’nun yüzünü örten şey, doğru düzgün sıkılmamış bir ıslak bezdi.
Bir defasında surata havlu koyup üzerine su dökmek şeklinde bir işkence türünün var olduğunu okumuştu. Gerekenler bir havlu ve biraz sudan ibaretti, böylece tıpkı cehennem azabı çektiren tazyikli suyla işkence etme tekniğinde olduğu gibi birine boğulduğunu hissettirmek gayet kolay oluyordu.
Subaru: “Be-benim size söyleyebileceğim hiçbir şey yok!..”
???: “Oh, Suu, uyanmışsın. Uu keyfinin yerinde olduğuna çok sevindi.”
Subaru: “A… Ah?..”
Subaru, bir işkenceci için son derece genç bir ses işitti. Ve şaşkınlık içerisinde kafasını salladı. Bunun ardından yüzüne örtülü bezin düşüşüyle normal görüşüne kavuştu.
İşkenceye uğruyormuş gibi görünmüyor ve engellenmemiş görüş alanında yapraklarıyla önünü hafifçe kesen iri ağaçların bulunduğu göğü görebiliyordu. Ve sonra, göğü gizlercesine ansızın suratını araya sokan biri…
Subaru: “S… sen…”
Utakata: “Utakata! Uu senin koruman, Suu! Ve hemşiren! Ve bakıcın! Çok şükür uyandın!”
Subaru: “…Neyin peşinde olduğunu hâlâ anlayamadım.”
Uçları pembeye boyanmış siyah saçlara sahip kız, tiz bir kahkaha atarak kendisini öne sürmüştü—— Doğru ya, o kız Utakata’ydı.
Shudraq Halkından bir kızdı ve Subaru’nun daha önce köylerinde tanıştığı biriydi. ——Bir keresinde onu zehirli bir okla öldürmüş olan kişiydi.
Bununla birlikte yüzündeki gülümsemeden, şu anda dostane bir ilişki kurdukları anlaşılıyordu, yani muhtemelen Subaru’nun o sefer olduğu gibi zehirli bir okla hayatının çalınmasından yana endişe duymasına gerek yoktu.
Subaru: “Tabii ki suyla işkence gördüğüme dair bir işaret de yok… Yoksa var mı? Umm…”
Utakata: “Suu, Yaşam Kaynağı Ritüeli, onu tamamladın. Elgina, onu dövdün. Uu ve Mii ve Hoo ve herkes ama herkes çok şaşırdı!”
Subaru: “…Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorum. Doğru, Yaşam Kaynağı Ritüelini gerçekleştirmeye zorlanmıştım.”
Shudraq Halkının Subaru ve Abel’i kabul etmesini sağlamak için Yaşam Kaynağı Ritüeline meydan okumuşlardı.
Bu Shudraqların geleneksel yetişkinliğe geçiş ayiniydi ve kişinin reşit olduğunu onaylamak için kullanılıyordu. O sıralarda yakalanan Subaru ve Abel ikilisi de birlikte meydan okumuştu.
Ritüeldeki rakipse Buddheim Ormanında yaşayan dev bir yılan olan Cadı Canavarı Elgina’ydı.
Subaru ve Abel ikilisi Yılan Cadı Canavarının boynuzunu kırmak için hayatlarını tehlikeye atmıştı——
Subaru: “…Faydası yok. Mücadele sırasında kendimi fena hâlde kaptırdığım için mi bilemiyorum ama ikinci yarıya dair hiçbir şey hatırlayamıyorum. Ben hayattaysam bu, Abel’in işin altından kalktığı anlamına mı geliyor?..”
Utakata: “——? Suu, hatırlamıyor musun? Mii, kahkahalara boğulmuştu.”
Subaru: “Kahkahalara boğulmuştu derken, acınası hâlime mi gülüyordunuz? Hadi amaa… Bir saniye.”
Kafasını şaşkınlıkla yana yatıran Utakata’ya kaşlarını çatan Subaru, dik oturmaya çalıştı. Bu süreçte sağ eliyle zemine dokunduğundaysa tuhaf bir his duydu.
Bu ıslak zemine dokunmak veya kayaların üzerinde yürümek gibi normal bir tuhaflık değildi. Yo, bu tuhaf hissin kaynağı Subaru’yu evine daha yakın hissettirecek bir şeydi.
Daha açık ifade etmek gerekirse bu hissin kaynağı zeminden ziyade Subaru’nun koluydu.
Subaru: “——. Um, Utakata-san? Sağ elime bir şey mi oluyor?”
Utakata: “Suu’nun sağ eli mi? Oh evet, havalıydı! Guju guju ve bvahhh diye oldu bitti.”
Subaru: “Guju guju ve bvahhh mı!?”
Bu seslerden yalnızca kötü bir his algılayan Subaru’nun gözleri şaşkınlıkla irileşti.
Tekrar tekrar derin nefesler alıp kalbini yatıştırarak kendisini bir sonraki eylem planına hazırladı. İlk önce boynunu sol eline doğru çevirdi. Üç parmağı kırıktı. Acıyorlardı ama bu, iç rahatlatıcıydı.
Ardından bakışlarını ağır ağır sağ eline doğru çevirdi ve——
Subaru: “… Bu da ne demek oluyor!”
Bir an için neye bakıyor olduğunu sorguladı. Koşullar işte bu kadar anormaldi.
Normal şartlarda Subaru’nun sağ kolu sinir bozucu, alacalı siyah desenlerle kaplıydı. Bu da Su Geçidi Şehri Pristella’da Şehvet Günah Başpiskoposuyla gerçekleştirdiği mücadelenin sonucuydu.
Şehvet Günahı Başpiskoposu Capella, kendi kanının Ejderha kanı olduğunu beyan ederek Subaru ile Crusch’ın üzerine damlatmıştı. Bunun sonucunda Crusch iyileşemeyen bir yara alırken onun bedeninde dolaşan iğrenç kanı içine çekişiyle Subaru’nun sağ koluna siyah bir desen yayılmıştı.
Tüm bunlara rağmen herhangi bir negatif yan etkisi varmış gibi görünmemişti. Subaru, hiçbir özel davranış belirtisi göstermediği için o siyah deseni gizlemek adına uzun kollu giysiler giymekle yetiniyordu.
Ama şu anda o siyah desen——
Subaru: “————”
Aslına bakarsanız şu anda desenden bahsetmenin zamanı değildi.
Subaru’nun sağ kolu, yani parmak uçlarından bileğine ve bileğinden dirseğine dek uzanan yarısı, siyah bir eldiven giyiyormuşçasına karalara bürünmüştü.
Yutkunan Subaru, sol eliyle çekine çekine o kararmış sağ eline dokundu.
Ve sol eli yumuşak, esnek bir şeye dokundu. Diğer taraftan sağ elinde o dokunuşu zar zor da olsa hissedebildi. Kauçuk bir eldiven giyinmiş gibiydi, bu yüzden hareketleri ağırdı ve——
Subaru: “…Dur bir saniye, bu, gerçekten mi?”
Bu tuhaf hissiyatın içerisinde tanıdık bir şeyler vardı. Subaru, bu hissiyatın şekillenmesine yardımcı olması adına sol elinin tırnaklarını kararmış eline kuvvetle bastırdı. Ve parmaklarını zorlayarak pençelermiş gibi bir hareket yaptı.
İşte o noktada sağ elinin kararmış parçaları boyaymışçasına soyuldu.
Şaşkınlıkla ciyaklayan Subaru, parmaklarını soyulmuş parçaların üzerinde gezdirdi. Sonra da insanlara içine bir şeyler girdiğini düşündürtecek kadar büyük bir şevkle kalan siyah parçaları soymaya devam etti. En sonunda parmak uçlarından ön yarıya kadarki tüm kara noktaları soyduğundaysa ortaya Natsuki Subaru için tertemiz, yepyeni bir sağ el çıktı.
Subaru: “Oh, oh Taaanrııımmm!?”
Utakata: “Ukyan!?”
Hemen gözlerinin önünde, hatta resmen kendi teninde gerçekleşen bu şok edici olaya tanık olan Subaru, bu şekilde bağırdı. Ve onun bağrışıyla şaşkına dönen Utataka poposunun üzerine düştü.
Ancak Subaru’nun yere düşen kıza yardım eli uzatmaya ayıracak vakti yoktu.
Subaru: “El, el, el… Elime neler oluyor! Bu benim elim… değil mi?”
Hâlâ şokta olan Subaru, yeni sağ elini açıp kapattı. Sonra da tereddütle kendi yüzüne dokundu ve zemini yokladı.
Dokunma ve hareket hissiyatı konusunda hiçbir sıkıntısı yoktu. Tamamen normaldi.
Normalde sağ kolunda olan siyah desen de gitmişti. Subaru’nun tertemiz sağ eli, kesinlikle başka bir dünyaya fırlatıp atılmasının ardından geçirdiği yılda kullandığıyla tıpatıp aynıydı. Küçük Kız Kullanıcısı’nın sağ koluydu.
Subaru: “Bi’ saniye, kim kime Küçük Kız Kullanıcısı diyormuş?!”
Abel: “——Konuştuğunu duydum gibi gelmişti ama ne saçmalıyorsun sen?”
Kafası karışan Subaru, sağ elinin sağlığının yerinde olduğunu teyit ederken biri belirdi. ——Yo, beliren kişi öyle rastgele biri değildi. Bu kadar kibirli ve mağrur konuşan yalnızca iki kişi tanıyordu ve farklı cinsiyetlerde olmaları gereği ayırt edilmeleri kolaydı.
Bu sesse bir erkeğe aitti, yani——
Subaru: “Abel, ha? Anlaşılan ölmemişsin.”
Abel: “E doğal olarak. Ben senden çok daha aklı başında biriyim.”
Homurdanarak konuşan kişi, kılığı değişmemiş olan Abel’di. Subaru, o kılığı görmeye alışmıştı.
Abel, Subaru’yla birlikte Yaşam Kaynağı Ritüelini gerçekleştirmiş ve bir şekilde Elgina’yla verdikleri mücadeleden sağ çıkmıştı. Aslında Subaru’nun sağ çıkmasının onun sayesinde olduğu söylenmeliydi.
Çünkü, büyük ihtimalle, Elgina’nın icabına bakan oydu.
Abel: “——Mm. Hey, sağ kolun nasıl? İtici görünmeye bir son mu verdin?”
Subaru: “Sağ elimin rengini gönlümce değiştirebiliyormuşum gibi konuşmaya bir son verir misin lütfen? Bu Batı tarzı bir video oyunu karakter yaratma ekranı değil, anlarsın ya, böyle bir özgürlüğe sahip değilim… Siyah kısım kazıyınca güzelce kalkıp temizlendi. Öyle değil mi, Utakata?”
Utakata: “Hı hı. Suu’nun sağ eli kuruyup ufalandı ve soyuldu! İğrençti!”
Subaru: “Anlıyorum ama, Tanrıım!”
Utakata’nın dobra tepkisi karşısında yanakları kaskatı kesilen Subaru, sağ elini Abel’e doğru uzattı. Abel de o eli inceleyerek “Anlıyorum” şeklinde mırıldandı.
Abel: “Neyse, eski hâline dönse bile umurumda olmazdı. Büyülü yüzüğün taşında mühürlü tüm büyüyü kullanarak saldırmanı hiç beklemiyordum. Bileğinden aşağıda ne var ne yoksa gitmişti, kurtulamayacak hâlde olduğunu düşünmüştüm.”
Subaru: “Dur dur dur bir saniye, beni korkutmaya mı çalışıyorsun? Kimin bileğinden aşağıda ne var ne yoksa gitmişti?”
Abel: “Senin.”
Utakata: “Suu’nun!”
Abel kollarını önünde bağlayıp yanıt verirken Utakata sağ elini havaya doğru savurup neşeyle bağırdı.
Subaru’ysa yanıtları karşısında ürpererek biricik sağ eline baktı. Havaya uçmakla kalmamış, ilk günkü gibi yepyeni olmuştu.
Subaru: “İ-işte yine bir şeyler geveliyorsun. Madem her şey gitti, öyleyse bu sağ el de nerden çıktı?”
Abel: “Mide bulandırıcı ve merak uyandırıcı bir fenomen. Kolun gitti ve ölüm döşeğindeyken sana son sözlerini söylettim. Ölmekte olan bir adam olduğunu düşündüm… ama sonra elinden kara çamurlar taştı.”
Subaru: “Ça-çamurlar mı?..”
Abel: “Kaşla göz arasında şekillenerek yeni bir kol yarattı. Bana neler olduğunu sormak istiyorsan asıl benim sana, kendine yaptığın şeyin anlamını sormam gerekir.”
Diyen Abel’in keskin bakışlarıyla delinip geçilen Subaru’nun nefesi boğazında tıkandı.
Ve gözleri anında sağ eline çevrildi, ama Abel ne derse desin Subaru bile bu sonuca yol açan sebebi anlayamıyordu. Bununla birlikte bir süredir sağ kolunda olan kara desenin—— ortadan kalkmasının bu sonuçla ilişkisiz olmadığı kesindi.
Belki de gerçekten Ejderha kanının etkisi kendisini göstermişti, ama——
Subaru: “Yine de şimdiye kadar neden tetiklenmemiş olduğu merak konusu…”
Subaru’nun ejderha kanına bulandığı vukuattan bu yana yaklaşık üç ay geçmişti.
Sonrasındaysa Augria Kum Tepeleri yolculuğunda ve Pleiades Gözcü Kulesindeki ölümcül mücadele esnasında Subaru, yaşamla ölüm arasındaki çizgide her zamankinden de sık yürümüş ve neticede İmparatorluğa giriş yapmıştı.
Bu süreçte kelimenin tam anlamıyla ölümcül çokça durum yaşamış ama yaralarını iyileştirecek elverişli bir şeyle karşılaşmamıştı.
Peki öyleyse, şu anda neden——
Subaru: “…Anlamadığım şeylere kafa yormanın bir anlamı yok. Ayrıca, sağ elim dışındaki yaralarım hiç iyileşmemiş.”
Tüm bedenini kontrol eden Subaru bu şekilde homurdandı. Sol elinin kırık parmakları, kürekkemiğindeki yara, ensesinde üst üste binen tuhaf yanıklar ve daha nice yara beresi aynen duruyordu.
Dürüst olmak gerekirse sadece sağ elinin iyileşmiş olması, tüm talihsizliğine rağmen sebebin kara lekeler olma ihtimalini arttırıyordu.
Subaru: “Ve sağ elimdeki şeyler ortadan kayboldu, yani muhtemelen elim bir daha iyileşmeyecek… Test etmek için elimi kesmemi söyleseniz de yapamam.”
Abel: “Nihayetinde dile getiremeyeceğin bir durum olduğunu söylüyorsun. Anlaşılan epey bir sırrın var.”
Subaru: “Yüzünü gizleyen adamdan bunu duymak istemem…”
Subaru, acı bir surat ifadesine bürünüp Abel’i yanıtlayarak “ah” şeklinde bir nefes verdi.
Sağ elindeki tuhaflığı sakin sakin düşünüyor ve Abel’in güvende olduğundan da emin oluyordu ancak bu esnada, öncelik vermesi gereken başka bir şey olduğunu anımsadı.
Yaşam Kaynağı Ritüelini gerçekleştirmişti ve ritüel o ölmeden sona erdiyse Subaru bilinçsizken bile zaman akmaya devam etmiş demekti.
Yani üzerinden saatler geçmişti——
Subaru: “——Rem. Doğru ya, Rem! Bu şekilde oturamam, benim yapmam gereken şey…”
Subaru’nun başından beri amaçladığı şey, geride bıraktığı Rem’i getirmekti.
Bu sebeple Yaşam Kaynağı Ritüelini gerçekleştirmişti ama üzerinden Rem’in kurtarılamayacağı kadar çok vakit geçtiyse Subaru’nun hayatını riske atacak bir mücadele vermesinin anlamı kalmamış demekti.
Utakata: “Ah! Suu, aptal olma! Öleceksin!”
Subaru: “Siktir et! Ben ölmesem bile Rem ölecek olursa hiçbir—— Gghh”
Yüreğindeki endişeyle buna mecbur bırakılan Subaru, yataktan çıkmak için doğruldu.
İşte o anda yatağının bariz tuhaflığını fark etti ——Bir binadan sökülmüş gibi görünen çaprazlama kütüklerden oluşmuş, türbeye benzer portatif bir kutuda uyuyordu.
Oradan büyük bir güçle atlayan Subaru, tüm bedenine saplanan acıyla homurdanmaya başladı.
Subaru: “Gah, haah… hh”
Abel: “Aptallığa bak. Sırf sağ kolun geri geldi diye ölüm döşeğinde olmaktan kurtulduğunu mu sanıyorsun gerçekten? Sana söyledim ya. Son nefesini vermek üzere oluşunu izledim. Bir muhakeme hatası yaptığımı mı sanıyorsun?”
Subaru: “Bu…”
Acı içerisinde yere yığılan Subaru’ya bakan Abel’in soğuk sesi yağmur misali alçaldı.
Ve Subaru, onun sözlerini teyit edercesine, vücudunun derinliklerinden ağır ağır dışarı sızan bir şeyler olduğu hissini duydu.
Defalarca ölümcül yaralanmalar deneyimleyen Subaru, bunun kötüye işaret olduğunu biliyordu.
İçerisinde su, hava ya da başka bir şey barındıran ve olmaması gereken yerde bir delik taşıyan bir balon ya da kova gibi, kendisini şişiren şeyin dışarı döküldüğü hissini taşıyordu——
Subaru: “Ama, Rem’in ihtiyacı…”
Abel: “——. Bu durumda bile kendindense o kadın için mi endişeleniyorsun? Eh, iyi. Böyle olacağını biliyordum. Madem sağ elin pahasına olsa bile bunu arzuluyorsun…”
Subaru: “…Aaah?”
Abel: “Bu taraftan.”
Subaru, kendi canındansa orada olmayan Rem’in güvenliğini umursuyordu.
Abel, onun sözleri karşısında öfkeli bir iç çekişle birlikte çenesini kaldırdı. Ve Subaru’ya ikinci bir bakış dahi atmadan harekete geçti. “Beni takip et” der gibi bir hâli vardı.
Utakata: “Suu, yürüyebiliyor musun? Omzumla destek olayım mı?”
Subaru: “I ıh, yürüyebiliyorum… Omzuna yaslanırsam boy farkı işi iyice zorlaştıracaktır.”
Utakata’nın ifadesini ve kendisi için endişelendiğini gören Subaru, onun hatırına zor da olsa gülümsedi.
Ve sonra da derin bir nefes alıp bir şekilde ayaklanmayı başardı. Aksaya aksaya önünde yürüyen Abel’in peşine takıldı.
Abel: “————”
Abel biraz ileride, Subaru’nun kendisine yetişmesini bekliyordu.
Yeşil çimenlerle kaplı kayaları dayanak olarak kullandığı için uçurumun kenarından güzel bir manzarayla dışarıyı seyredebiliyordu. Büyük bir çaba harcayan Subaru da büyük kayalara tırmanarak yanında durdu.
Ve en sonunda——
Abel: “——Bak.”
Subaru, bir kez daha Abel’in çenesinin hafif hareketini takiben bakışlarını yukarı çevirdi.
Böylece görüş alanı genişledi ve yükseklerden kesintisiz manzarayı tarayarak ağzını açtı.
Sebep şaşkınlığıydı. Çünkü gördüğü şey——
Subaru: “——Ah?”
Üzerinden kara dumanlar yükselen, alevlere boğulmuş kamptı ——İmparatorluk Askerlerinin kampı yanıyordu.
△▼△▼△▼△
——Savaş nidalarını duyabiliyordu. Zafer şarkılarıyla birlikte havada yankılanıyorlardı.
Subaru: “——mh!!”
Savaş nidaları atan ya da Subaru’nun daha önce hiç duymadığı bir şarkıyı yüksek sesle söyleyen o kişiler, bir grup zeytin rengi tenli kadın savaşçıydı. Sırtlarında yaylar taşıyarak savaş alanında özgürce koşturuyorlardı.
Shudraq Halkının sürpriz saldırısı nedeniyle İmparatorluk Ordusunun kampı harap duruma düşmüştü. İmparatorluk Askerleri karşı saldırı kabiliyetini yitirmişti ve tek umutları kaçıp kurtulmakken ardı ardına vurulmuşlardı.
Subaru: “Bu, şey…”
Abel: “Saldırıya geçtiler, silahlarını çaldılar, ilaçlarını yaktılar ve hâkimiyetlerinde bir boşluk yarattılar. Parmaklarını ve kafalarını kaybettikten sonra tek yapabilecekleri nasıl göründüklerini düşünmeksizin arkalarını dönüp kaçmak. ——Sözüm ona Kılıç Kurtları için ne kadar da nahoş.”
Subaru: “————”
Aşağıda, İmparatorluk Askerlerinin kara dumanlar ve gerili yaylarla kovularak koşuşturuşu görülebiliyordu.
Ancak geçim kaynakları ormandaki hayvanları avlamak olan Shudraqlardan kaçmaları imkânsızdı. Çok uzaklara ulaşabilen okları, kaçmakta olan askerlerin sırtlarına saplanıyor, ölümcül bir isabetle kalplerini deliyordu.
Kaç tanesi kaçmayı başarmıştı? Kaç tanesi hayatta kalmayı başarmıştı?
Tam olarak kaç kişi ölmüştü?
Subaru: “Bu…”
Abel: “Neden şaşırmış görünüyorsun, Natsuki Subaru? İstediğin şey buydu. Verdiğin bilgiler yoldaşlarının savaşta bu sonuçları elde etmesini sağladı. Şimdi değilse ne zaman güleceksin?”
Savaş alanına dönüşen kamp alanına bakan Subaru, bitkin düştüğünü hissetti. Üstüne üstlük Abel, durumun gerçekliğini şiddetle Subaru’nun yüzüne vurarak bunun Subaru’nun arzuladığı şey olduğunu ilan etti.
Bu söylenenlere katlanamayan Subaru, büyük bir güçle ayağa kalkarak Abel’i yakasından yakaladı.
Ve yeni iyileşmiş sağ koluyla sıkarak gözlerinin içine baktı.
Subaru: “Ben bunu mu istemişim? Bunu mu, bu manzarayı mı!? Aptal olma…”
Abel: “——Yani arzunun hiç kan dökülmeden gerçekleşeceğini mi zannediyordun?”
Subaru: “——mh”
Abel, Subaru’nun öfkeli çıkışına bu karşılığı verdi. Ve onun keskin diliyle haddi bildirilen Subaru, cevap veremedi.
Subaru: “————”
Evet, arzusunun hiç kan dökülmeden gerçekleşeceğini düşünüp düşünmediği sorusuna verebileceği bir cevap yoktu.
Kan dökülmeden başarılabileceğini düşünmüştü. Bunun mümkün olduğunu zannetmişti.
Çünkü——
Abel: “Müsaadenle başka şekilde ifade edeyim, Natsuki Subaru. ——Arzunun seninki hariç hiç kan dökülmeden gerçekleşebileceğini zannetmiştin.”
Subaru: “——a”
Abel: “Bu düşünce şekli aptallık. Aptalca ve ıslah olmaz bir varsayım. Gerçekten senin kanının dökülüşüyle üçüncü tarafların savaşı durur mu sandın? Tutunmaya çalıştığın bu kahraman mantalitesi gülünç ve negatif bir nitelikten ibaret. Yalnızca kahramanlık yanılsamaları.”
Subaru: “————”
Abel: “Sen bir insansın, Natsuki Subaru. Ne bir Kahramansın ne de bir Bilge. Ve senin gibi insanlar daima kan kaybeder, ölür, ele geçirir ve ele geçirilir.”
Hâlâ yakası tutulmakta olan Abel, Subaru’ya mecazi darbeler yağdırdıkça Subaru’nun tutuşu ağır ağır gevşedi.
O sözlere maruz kaldıkça çenesi titredi. Gönülsüzce kafasını salladı.
Bu muhtemelen doğruydu.
Subaru’nun inkâr edemeyeceği bir gerçeklikti. Bunu anlıyordu. Ama buna rağmen kabullenemiyordu.
Şu ana dek bu dünyada böyle şeyleri kabullenerek yaşamamıştı.
Natsuki Subaru’nun ahlaki değerleri, bu dünyaya geldikten sonra bile bir Japon lise öğrencisininki gibi olmayı sürdürmüştü.
Savaş alanının ilkelerini ve sağduyusunu apaçık, gündelik gerçekler olarak kabul edememişti.
Abel: “Ben bir Kahraman olmayı arzulamıyorum. Kahramanlara tutunmuyor, güvenmiyor veya bel bağlamıyorum da. Çeşitli meseleleri sırtlanmak ve bereketli bir geleceğe ilerlemek. ——Bir Kahraman bunu yapamaz.”
Subaru: “N, ne… Sen, sen ne istiyorsun…”
Gücünü yitiren Subaru, Abel’in ne söylemeye çalıştığını anlayamayarak bir kez daha dizlerinin üzerine yığıldı.
O, Subaru’nun birlikte Yaşam Kaynağı Ritüeline meydan okuyup galibiyet elde ettiği kişiydi. Beklenmedik bir şekilde aynı frekansta buluşmuşlardı ve Subaru, aralarında iyi bir uyum olduğunu düşünmüştü. Ama şu anda Abel’in aklından neler geçtiğini anlayamıyordu.
E tabii ki anlayamazdı. ——Yüzünü göstermeyi reddeden birini anlamak nasıl mümkün olabilirdi ki?
Subaru: “Yüzünü bile göstermeyen biri olarak, ne…”
Abel: “Mesele yüzüm, öyle mi? ——İyi, öyleyse sana yüzümü göstereyim.”
Subaru’ya sözlerinin devamını getirme fırsatı bile tanınmadı.
Ve Subaru’nun cılız, çaresiz isyanını işiten Abel, ellerini yüzüne yerleştirdi. Oraya sarılı maskesinin yıpranmış düğümlerini parmaklarıyla çözerken bir rüzgâr esti.
O güçlü rüzgârla hızlıca açılan maske uzaklara uçtu.
Uçtu, uçtu, savaş alanına dönen kampı aştı. Esen rüzgârlar onu başka bir yere, herhangi bir yere, buradan çok daha ötelere götürebilirdi——
Abel: “İmparatorluk Başkentine gideceğiz. ——Benim oturuyor olmam gereken tahtın bulunduğu Başkente.”
Subaru: “————”
Uçuşan paçavraları izleyen Abel’in ağzından bu abartılı kelimeler döküldü.
Yüzü açığa çıkan adamdan gözlerini ayıramayan Subaru’nunsa nefesi kesildi.
Karşısında akılda kalan ince gözlere sahip, siyah saçlı, çekici, genç bir yetişkin duruyordu.
Yirmi üç yirmi dört yaşlarındaymış, Subaru’dan bir iki yaş büyükmüş gibi görünüyordu. Bakışları üzerine çekecek kadar çekici yüz hatlarına sahipti. Ve muhtemelen orman ile yerleşim alanında geçirdiği vakte bağlı olarak saçları dağınık, yanakları kirli olsa da bunların tek etkisi doğal güzelliğini güçlendirmek olmuştu.
Kolları ve bacakları uzun ve inceydi. Ve o ince vücudun üzerindeki suratıyla varlığının harikulade bir çekiciliğe ulaştığı söylenebilirdi.
Bununla birlikte en belirleyici özelliği siyah gözlerinde yatıyordu.
Her şeyin, herkesin ayaklarına kapanmasını sağlayabilirmiş gibi görünen gözlerdi. Bakışları, baskın bir üstünlük ve göz korkutuculuk taşıyordu.
O gözlerin saldırısına tamamıyla maruz kalan ve hâlihazırda dizlerinin üzerinde olan Subaru, yaralı ve yorgun olmasının yanı sıra hareket edememesine neden olan başka bir şey daha olduğunun farkına varıyordu.
Anlıyordu. Ruhunun, önündeki kişiye boyun eğmesi gerektiğini bildiğini anlıyordu.
Onun bu baskın varlığının nedeniyse——
Abel: “——Vincent Abellux.”
Subaru: “…Ne?”
Vincent: “Benim adım. Hiç değilse yeniden tahta oturana kadar, adım bu. Gerçi ileriye dönük olarak Abel adını kullanmanın daha mantıklı olduğuna inanıyorum.”
Diyen Abel, şaşkınlık içerisindeki Subaru’ya karşılık olarak dudaklarını büzdü.
Subaru’ysa o gülümsemenin korkunç derecede alçak ve vahşi olduğunu çok geç idrak etti.
Ve isminin ardındaki anlamı çözme şansı olmadan——
Mizelda: “——Abel! Subaru!”
Subaru: “——mh”
Subaru’yu sersemliğinden uyandıran şey keskin bir ses oldu.
Kafasını sese doğru çevirdiğinde onlara doğru ellerini sallayarak yürüyen bir figürü gördü. O figür, kırmızıya boyalı saçlarıyla Shudraqların lideri olan amazon Mizelda’ya aitti.
Mizelda’nın kavgacı suratı dostane bir ifadeye bürünmüştü.
Mizelda: “Kampı ele geçirme işi tamamlandı. Bizim tarafımızdaki zayiat minimum ve… oh? Abel, yüzünü ilk görüşüm ama bir içim suymuşsun, ha…”
Subaru: “Mizelda…”
Mizelda: “Öhöm… Subaru, uyandığına sevindim. Yoldaşımız olsan bile ölüm döşeğindeyken böyle olacağını düşünmemiştim.”
Abel’in gerçek yüzünün sebep olduğu anlık büyülenişini bir öksürükle üzerinden atan Mizelda, nazik gözlerini Subaru’ya dikti.
Sıcacık gülümsemesi, ölümün eşiğinde olmasına rağmen yaşayanlara yönelikti. O gülümsemeyi gören Subaru’nun kalbi ve bedeni sıkışıp ufacık kaldı. Tıpkı Abel gibi o da Subaru’nun fazla yaşamayacağına hükmetmişti.
Ayrıca kendisi ölmek üzereyken bile neşeli bir tavır sergileyebilmesi, hayata ve ölüme dair bakış açılarının farklılığının göstergesiydi.
Bununla birlikte neşeli kalabilmesinin tek sebebi ölümle yaşama dair tutumu değildi. Bir sonraki eylemi, bunu Subaru’ya kanıtladı.
Mizelda: “Holly, getir onları.”
Holly: “Tamam tamam, hallediyorum~!”
Holly, Mizelda’nın işaretine neşeli bir cevap verdi.
Koca bir kayayı hiç çaba sarf etmeksizin kaldırabilen ve ağır ağır ilerleyen sarışın genç kadının—— ismi Holly idi.
Yüzünde bir gülümsemeyle yürüyen kadının kollarındaysa——
Holly: “Hadi amaa, bu kadar yaygaracı olmayı bırak~. Zavallı Kunacık onu uçuruşundan bu yana uyanamadı~”
Rem: “Mücadele etmeyi bırakacağımı mı sanıyorsun!.. Bırak beni gideyim! Benden ne istiyorsun!?”
Holly: “Off, hadi amaa, hiç laf dinlemiyorsun~”
Holly surat asıp dursa da kollarını kenetleyip tuttuğu kız, mücadelesini bırakacağına dair herhangi bir belirti vermiyordu.
Subaru’ysa onunla yeniden bir araya gelmek, sesini duymak, mavi saçlarına ve an itibarıyla öfkeyle kabarmış güzel yüzüne bakmak istiyordu. Evet, gelen kişi——
Subaru: “——Rem!”
Subaru o saniyede her şeyi unuttu; Abel’e duyduğu huşuyu, içerisinde bulunduğu acınası durumu ve hatta savaş alanının dönüştüğü alev denizini bile. Hepsini bir kenara attı ve koşmaya başladı.
Acınası yavaşlıktaydı. Kayadan öylece sıçrayamadığı için ayaklarını ardında sürüyor, bir bebekten biraz daha hızlı olmaktan öteye gidemiyordu.
İşte bu şekilde kendisini Rem’i taşımakta olan Holly’e doğru sürükleyerek——
Rem: “Sen…”
Subaru: “Rem! Tanrıya şükür iyisin…”
Rem: “Sen mi, bu işin arkasında sen mi vardın? Seni pislik!”
Rem’e elini uzattığı saniyede suratına tokadı yedi.
Ve bu ani, keskin ses, Holly’i, Mizelda’yı ve hatta Utakata’yı bile ürküttü. Tokat, Subaru’nun ayaklarını yerden kesecek güçteydi.
Fakat Subaru ne yerin dibine girdi ne de en ufak bir şikâyette bulundu.
Sonuçta tatmin olmayacak ne vardı ki?
Rem oradaydı. Hayattaydı, uyanıktı, konuşuyordu. Subaru’nun tek istediği de buydu.
Subaru: “Rem…”
Rem: “——çıh, sen, sen ve senin…”
Subaru, oldukça güçlü bir tokat yemiş olmasına rağmen Rem’i kucakladı. Onu göğsüne yapıştırırcasına Holly’nin elinden alıp kendine çekişi ilk anda şaşkınlık yaratsa da Rem’in suratının öfkeden al al olması çok sürmedi.
Ve tam da sırtını yaslayıp bir eliyle yumruk yaparken——
Rem: “…Sen——”
Subaru’nun yara bere içerisinde olduğunu fark etmişçesine durdu.
Rem: “————”
Rahatlayınca dizlerindeki gücü yitiren Subaru da Rem’i göğsüne bastırmış hâlde olduğu yere yığıldı. Ve göğsündeki Rem Subaru’ya—— yani omzundaki, gövdesindeki, bacaklarındaki, sol elindeki ve daha pek çok yerindeki yaralara bakarak kalakaldı.
Subaru: “…Sol elimi kıran sendin, hatırlıyor musun?”
Rem: “Biliyorum! Ama, onun dışındakiler… Öleceksin! Seni hemen tedavi etmemiz gerekiyor…”
Mizelda: “Faydası yok.”
Rem yaraları için endişe duyarken Subaru zayıf bir şekilde gülümsedi. Ancak Rem’in talebi, Mizelda’nın kısa ve kaba yanıtıyla anında reddedildi.
Bu yanıtın keskinliği karşısında afallayan Rem’in nefesi kesildi.
Ve kafasını kaldırıp baktığında bakışlarına karşılık veren Mizelda, ağır ağır kafasını salladı.
Mizelda: “Yaraları derin. Fazla derin. Onlara müdahale etsek bile iyileşmeyecekler. Onu şu anda aramızda tutan tek şey iradesi, ama o bile yitip gidiyormuş gibi görünüyor.”
Rem: “Yitip gidiyor mu… Ama neden! Neden şimdi, neden böyle bir anda!..”
Mizelda: “——? Çünkü uğruna mücadele ettiği kadına kavuştu. Ya neden olacaktı?”
Hafiften kafası karışmış şekilde başını yana eğen Mizelda, varılacak en doğal sonuç buymuşçasına bu kelimeleri sarf etti.
Onu duyan Rem’in nefesi kesilirken kafasını dahi kaldıramayan Subaru, acı acı gülümsedi.
Subaru: “Mizelda-san, bu ifade şekli biraz…”
Mizelda: “Yanlış bir şey mi söyledim? Bu bir yoldaşın son arzusuydu. Tabii ki biz de yerine getirmek için elimizden geleni yapacaktık. Bunu hak ettin, Subaru.”
Subaru: “Haha, minnettarım…”
Subaru Mizelda’nın açık yürekliliğini bir yandan rahatlatıcı bir yandan da mide bulandırıcı buluyordu.
Görünüşlerinin de sözlerinin de yalan barındırmadığını biliyordu; neyse o denilecek insanlardı. Bu yüzden Subaru, kendi ağır bacakları da dâhil olmak üzere her şeyi Rem’e yüklemişti.
Gerçi son anda kendi bacakları daha da ağırlaşmıştı——
Rem: “Neden, neden neden neden…”
Suratını dahi kaldıramayan Subaru, sessizce Rem’i dinliyordu.
Subaru, Rem’in sesinin çatladığını ve bir noktada pozisyonlarının tersine dönmüş olduğunu fark etti. An itibarıyla Rem tarafından sırtlanmış şekilde kaldırılıyordu.
Mavi gözleri onu delip geçiyor, dikkatlice gözlüyordu. İçlerindeyse şüphe, güvensizlik ve mutsuzluk yer alıyordu.
Rem: “Neden, neden bu kadar ileri gitmek zorundaydın ki? Sen, neden…”
Subaru: “————”
Rem: “Neden? Söyle bana.”
Sorguluyordu. Bir neden arıyordu. Bir amaç.
Subaru, aynı şeyin kendisine daha önce de sorulduğunu anımsıyordu.
Peki ilk soruşunda ne cevap vermişti? Bu önemli kişi, Subaru’ya aynı şeyi tekrar soruyordu.
Ama bilincini yitirmeye bu denli yaklaşmışken o anının geri kalanını hatırlayamıyordu.
Bu yüzden, bu kıza, gözyaşlarına boğulmanın eşiğindeki bu kıza, o anda kalbinden geçen yanıtı vermesi gerektiğini düşünüyordu.
Rem: “Neden?”
Diye sorgulanıyordu.
Subaru: “——Çünkü, senin mutlu olmanı istiyorum.”
Rem: “————”
Subaru: “Senin gülmeni, gülümsemeni istiyorum… Gerçekten istediğim tek şey bu. İhtiyacım olan tek şey bu.”
Etrafın sevdiklerinle çevrili olsun, kabullenildiğin bir yerde ol istiyorum. Orada mutlu ol istiyorum.
Hep yaptığın gibi gülümse istiyorum, açan çiçekler gibi gülümse, çok ama çok uzak, berrak gece göğünde ışıldayan yıldızlar gibi gülümse istiyorum.
Ben sadece, mutlu olmanı istiyorum. Tek isteğim bu.
Subaru: “————”
Rem: “——Eh? Ne… Bekle! Bekle!..”
Subaru’nun bedeni giderek gevşiyordu.
Kafası düşüyor, boynu onu destekleyemez hâle geliyor, üst bedeni devriliyordu. Rem anında onu sımsıkı tutup kendine çekerek seslenirken kafası yana eğiliyordu.
Yanıt gelmiyordu.
Mizelda: “——Kıymetli yoldaşlarım, bu savaşçının ruhuna huzur bulduralım.”
Deyip doğrulan Mizelda, saygısını ifade edip dudaklarından dökülmeye başlayan bir melodiyle birlikte işi ileriye götürdü.
Öncesinde zafer şarkıları söyleyen Holly, Utakata ve diğer Shudraq Halkı kadınları da hep bir ağızdan Mizelda’nın şarkısına eşlik etmeye başladı.
Bu, son nefesine dek mücadele eden, son ana kadar asaletini koruyan bir savaşçıya yaktıkları veda ağıtıydı——
Rem: “Bekleyin… Bu, ama… benim için, o!..”
Bu ağıtla uğurlanan Subaru’nun hayatı üzerindeki hâkimiyeti son bulmak üzereydi. Rem ise onun huzurlu suratına bakıp bu durumu kabullenemeyerek kafasını sallıyordu.
Rem: “————”
Sebebini bilmiyordu. Anlamıyordu da.
Son anda söylediği şey, şüphelerini gidermemişti.
Ama, bu gidişle alabileceği yanıtı sonsuza dek yitireceğini biliyordu, bu yüzden——
Rem: “Lütfen, burada bu şekilde ölme… Ölme, ölme, ölme!..”
İçgüdüsel olarak kaçınmak istediği dayanılmaz, tiksindirici bir kokuyla sarmalanmış olmasına rağmen, ona şefkatle ve hassasiyetle bakan adam. Onu orada kaybetmemek için yalvarıyor, ruhuna yakarıyordu.
İşte Rem bu şekilde dudaklarını ısırıp kurtuluşu arzularken——
???: “Aa, uu?”
Bir çocuğun homurtu sesinin işitilişiyle omzunda bir el hissetti.
Rem: “——ah,”
Yaşlarla dolu gözlerini çeviren Rem, elini omzuna yerleştirmiş olan altın saçlı kızı gördü. Hâlâ çevresine ilgi duymuyormuş gibi görünen kız, bilinçsiz hâldeki Subaru’yu izliyordu.
O “Uauu” şeklinde homurdanırken,
Rem: “——Bu?..”
Kızın dokunduğu noktadan, yani Rem’in omzundan ağır ağır, ılık bir hissiyat yayılıyordu.
Yumuşacıktı, kalbinin derinlerini hafifçe gıcıklayan bir histi. Rem nefes almakta zorlanıyor, yanaklarından aşağı yaşlar süzülmesine mâni olamıyordu.
O kızın avcundan sızan şey her neyse, içinde yatan tuhaf bir hissi uyandırıyordu.
Şişip kabarıyordu ve bu şekilde kendisini tutmaması gerekiyordu. Bir noktada serbest bırakmak zorundaydı. Ve içgüdülerine itaat eden Rem, o şeyi tüm bedeninden salıp bırakmaya başladı.
Kızın avcundan akan ve Rem’in bedeninden taşan şey——
Subaru: “————”
Rem’in kollarında, hayatı ipin ucunda olan Subaru’nun bedenine ulaşıyordu.
????: “——Şifa Büyüsü, demek öyle. Bunu ben bile beklemiyordum.”
Rem: “Eh?..”
Bir erkeğin sesi Rem’in kulaklarına ulaştı ve afallayan kız, tam olarak neler döndüğünü idrak edemedi. Kafasını kaldırdığındaysa kısık gözlerinin arasından, kollarını kavuşturmuş şekilde kendisine bakan siyah saçlı genç adamı gördü.
Tam ağzını açıp sorgulayacakkense——
????: “Çeneni kapat, kadın. İstemsizce yapıyor olsan da koşulların yerine gelmesi gereği ortaya çıkan bir mucizeyi gerçekleştiriyorsun. Zihnin sarsılacak olursa mucize bozulur ve etkinliğini yitirir.”
Rem: “————”
????: “Önündeki işi bitirinceye dek şüphelerini ve öfkeni bir kenara bırak. Bu fırsatın ziyan olmasına izin verme.”
Adamın sözlerinde Rem’in inkâr edemeyeceği bir ağırlık vardı, bu yüzden karşılık vermek üzereyken çenesini kapalı tutmayı seçti.
Ve sonra da tam da adamın söylediği gibi, taşıdığı ılıklığı kollarının arasındaki Subaru’nun bedenine aktarmaya odaklandı.
O ısının nasıl bir etkisi olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Ancak kollarının arasındaki Subaru’nun ağırlaşmakta olan nefesi ağır ağır istikrarlı bir hâl alıyordu.
Ve bu da şu anki Rem için başlı başına yeterliydi.
Rem: “…Hâlâ ne olduğunu bilmiyorum, şimdilik. Ama,”
Ama deyip duraksadı, ne söyleyeceği konusunda tereddüt etti ve gözlerini kapattı.
Mutlu olmanı istiyorum. Duyduğu bu kelimeler, yalanmış gibi gelmemişti.
Rem: “Hayatta kalmazsan, benim gülümsediğimi göremezsin.”
Diye seslendi, âdeta fısıldarcasına.
△▼△▼△▼△
——Şifa ışığı aktive edilmişti ve Natsuki Subaru’nun ölümcül yaraları tedavi ediliyordu.
????: “————”
Bu manzarayı izleyen adam—— yani kendisine Vincent Abellux diyen kişi kollarını kavuşturup iç çekerken Subaru, hayata zar zor tutunuyordu.
Adam, Subaru’yu hem korkunç derecede şanssız hem de fena hâlde şanslı buluyordu. Ölüm döşeğindeyken Shudraqların kalbini kazanmış, üstüne üstlük istediği şeyi elde etmiş ve ölümden kıl payı kurtulmuştu.
Ayrıca çok düşük bir ihtimal de olsa mavi saçlı kızı—— Rem’i geri aldığı takdirde hayatta kalabileceğini hesap etme kurnazlığını göstermiş olabileceğini de aklında canlandırabiliyordu.
Vincent: “Ama gerçekten o kadar zeki olsaydı en başta sol elindeki kırık parmakları iyileştirmiş olurdu.”
Subaru, parmakları Rem tarafından kırılıp tedavisiz bırakılmış olsa bile kana ve çamura bulanmış hâlde onu geri almayı arzulayan bir adamdı.
Tüm bunları hırsını gerçekleştirmek için yaptıysa Subaru’nun hilesinin akıl almaz ve uhrevi bir şey olduğunu kabul etmek gerekirdi. Bununla birlikte bilge bir adamın ışıltısını yansıtmıyor, öyle biriymiş gibi durmuyordu.
Çeşitli rivayetlerde bahsi geçen “kahramana” dair tek bir zerre bile o adamda görülemiyordu.
Vincent: “Bunun iş üzerinde ölecek bir adama sunulmuş bir şey olması gerekiyordu ama… Hayatta kalsa da sorun olmaz herhâlde.”
Yüzünü örten hissiyatı yitirmiş olan adam, suratına dokunur ve bir süredir ilk defa teninde rüzgârı hissederken gözlerini kıstı.
Natsuki Subaru ölümden kıl payı kurtulmuş ve Shudraq halkıyla bir kan sözü edinmişti. İmparatorluk Askerleri grubuna herhangi bir bilgi verilmemiş gibi görünüyordu ama bu da adamın beklentileri dâhilindeydi.
Bu bölgenin halkı—— yo, İmparatorluktaki çoğu kişi, henüz farkına varamamıştı.
Kutsal Volakiya İmparatorluğu olarak bilinen büyük gücün başındaki büyük krizin, eşi benzeri görülmemiş siyasi kargaşanın farkına varmamışlardı.
Bununla birlikte——
Vincent: “Başbakan Berstetz, hain Dokuz İlahi General ve cahil, aptal İmparatorluk Askerleri.”
Sıcak rüzgârların estiği tepede duran adam—— Abel, en batı noktada duran İmparatorluk Başkentine döndü.
Kutsal Volakiya İmparatorluğunun Başkenti Lupugana’nın, tahtı barındıran toprakların, geri alınması gerekiyordu——
Vincent: “——Dönüşümü beklerken tir tir titreyin.”
Ve sonra da——
Vincent: “Madem hayatta kaldın, öyleyse… Bana eşlik edeceksin, Natsuki Subaru. ——Volakiya İmparatorluğunu yeniden ele geçirmeme tanık olacaksın.”
#Bu Rui’nin olayını aşırı merak ediyorum. Rem’e nasıl bir katkıda bulundu da Subaru’nun şifa büyüsüyle iyileşmesini sağladı acaba? Ve Abel kardeşimiz Natsuki Subaru’yu planlarına ne şekilde dâhil etmeyi planlıyor? İşler giderek ilginç bir hâl alıyor. Öyleyse okumaya devam!



