※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Titriyor, sallanıyor, sendeliyordu.
Bilinci ağır ağır dalgalanıyordu.
Uçsuz bucaksız bir okyanusta ilerleyen bir gemi gibi sağa sola yalpalıyordu.
Şuuru bocalıyor, ağırlaşıyor ve gözleri kapalı olmasına rağmen başı dönüyormuş gibi geliyordu.
Yeterli değildi. Her şeyi yeterli düzeyde değildi.
Kan, et, kemik, huzur, öfke ve mutluluk. Bir insanı şekillendiren bu şeyler, yeterli değildi.
Onlardan yeterince yoktu, her şey bir yerlere dökülmüş de damlacıklar hâlinde dağılmıştı âdeta.
Onları bir araya getirmeliyim, diye düşünüyordu.
Onları yeniden toplamalı, birleştirmeli ve bir kez daha ayağa kalkmalıydı.
Gitmesi gereken bir yer vardı. Oraya gitmeye can atmasını sağlayan bir arzusu vardı.
Yaşamak zorunda olmasının bir sebebi vardı. Yaşamak istiyorum diye haykıran bir dileği vardı.
İşte bu yüzden, işte bu yüzden, işte bu yüzden…
İçinde her şeyden yeterince olmasa bile, kusurlu ve eksik olmayı sürdürse bile, devam etmek zorundaydı.
İşte bu nedenle Natsuki Subaru——
▼△▼△▼△
Subaru: “——Ubeh”
Natsuki Subaru, uyanır uyanmaz yüzünde duyduğu yapışkan his yüzünden dudaklarını büzdü.
Yüzünden göğsüne dek sırılsıklam olmuş gibiydi. Bu ılık his, kâbus gördükten sonra kan ter içerisinde uyanmaya benziyordu.
Kafasının ağırlaşışı ve sersemliğinin de etkisiyle ateşim de olabilir diye düşündü.
Subaru: “…Tavan tanıdık değil.”
Görüş alanına giren eski püskü, ahşap tavan karşısında kulağa klişe gelmesi niyetiyle bu şekilde mırıldandı.
Herhangi bir mimari üsluptan uzak, ahşap malzemelerin kaba bir şekilde bir araya getirilmesiyle yapılmış bir kulübedeydi. Deneyimsiz tekniğini ham kas gücüyle telafi eden kişinin şaheserine bakan Subaru, ne düşüneceğini bilemiyordu.
Onu bu kulübeye getiren şey neydi? Bunu hatırlamak için ağır ağır anılarını yokladı.
Subaru: “Doğru hatırlıyorsam marketten çıkıp gözlerimi kırpmamla kendimi farklı bir dünyada buldum, orada Emilia-tan’la tanıştım ve—— birazcık uzun olacak, diğer detayları atlayayım.”
Kimsenin duymasına müsaade etmeyeceği bir monologdu ama bu şekilde şakalaştıkça düşüncelerini işleme hızına kavuşuyordu.
Evet, genç Natsuki Subaru farklı bir dünyaya ışınlandıktan sonra aşırı güzel gümüş saçlı bir kızla tanışmış, ardından çeşitli maceralara atılmış, en nihayetinde kum kulesini fethedip komşu ülkeye gönderilmişti.
Subaru: “Neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikrim yok…”
Her neyse, eldeki gerçek durum, tüm bu tuhaflıkların içerisinde bulunduğu çıkmazdan yakınmak isteyeceği noktaya ulaşıncaya dek ısrarcı olması şeklindeydi.
Ve anılarını ne kadar tararsa tarasın, beklenildiği üzere, bu derme çatma tavanı gördüğünü hatırlayamıyordu.
Subaru: “Mabet gibi bir yer olması düşük bir ihtimal ama Garfiel tarafından hapsedildiğim zamanki bina fena değildi.”
Sevimli Garfiel, bugünlerde Subaru’ya “Kaptan” diyordu ama Subaru, kaybolmuş bir dünyaya dair bir anı olmasına rağmen elleri ve ayakları bağlı şekilde onun tarafından esir alındığı zamanları anımsıyordu.
Bunu ona karşı kullanmış değildi ama esir alınmak kıymetli bir deneyim olmuş, dolayısıyla denese de bu tecrübeyi unutamamıştı.
Fakat tavanla ilgili anıları, o zamanki kötü koşullarla örtüşmüyordu.
Sonuçta Subaru farklı bir dünyada, medeniyet seviyesinin oldukça yüksek olduğu bir yerde yaşıyordu. Bir modern çağ ferdi olan Subaru, nadir rastlanır fırsatlardan birini idrak ediyordu.
Ve derin duygularla dolu hâlde, bu farkındalığı daha iyi bir ortamda gerçekleştirmek istediğini düşünürken——
Subaru: “——Hık”
Kafasından geçen düzensiz içerikleri tek tek organize ederken ansızın, yıldırım düşmüşçesine beliren bir farkındalık tarafından delinip geçildi.
Evet, bu Lugunica Krallığı değil, Volakiya İmparatorluğuydu.
Beklenmedik bir şekilde içerisine atıldığı ülkede güvenebileceği insanlar yoktu——
Subaru: “Rem!..”
Bu ülkede ne yaşanırsa yaşansın korumak zorunda olduğu kız da onunla birlikteydi.
Bunun yanı sıra ondan ayrı düşmüştü ve etrafı hâlâ tehlikeli adamlarla sarılıydı——
Subaru: “Aptal mıyım ben? Yo, tabii ki aptalım!.. Şimdi bunu düşünecek zama…”
???: “——Kendini neyle meşgul edip de gürültü patırtı çıkartıyorsun?”
Subaru: “——ah,”
Büyük bir kararlılıkla Rem’i arama arzusuyla doğrulduğu saniyede yan tarafından işittiği katı bir sesle Subaru’nun nefesi kesildi.
Doğrulana dek farkına varamamış olsa da Subaru, tıpkı tavan kadar eski püskü bir yatağa yatırılmış gibi görünüyordu. Gözleri yanı başındaki bir çift mavi gözle buluştuğundaysa alaycı bir bakışla karşılaşmıştı.
Sert bir şekilde kısılarak kendisine bakan o tatlı gözler, son derece kısa, mavi saçlara sahip bir kıza aitti.
Subaru: “Re… m?..”
Rem: “——. Bu soruya “evet” yanıtını vermek konusunda çok ılımlı değilim. Sonuçta henüz senin Rem dediğin kişi olduğumu kabullenemedim.”
Rem’in elinden geldiğince duygusuz görünmeye çalışırmışçasına katı bir şekilde konuşuşu karşısında Subaru’nun gözleri irileşti.
Hemen önündeydi, konuşuyordu ve Subaru, ondan yayılan sıcaklığı ve tatlı kokuyu duyabiliyordu ki bu, yaşananların ne bir hayal ne de illüzyon olduğunun göstergesiydi. Evet, elinin sıcaklığı da bunu kanıtlıyordu.
Subaru: “Ha? Bir el mi?”
Rem: “————”
Ansızın Subaru, bedenini örten paçavra şeklindeki kumaşların altındaki sağ elinin kızın—— Rem’in eli tarafından tutulduğunu fark ederek sersemledi.
Ancak tam olarak neler yaşandığını anımsayamıyordu.
Subaru: “Bekle, sen uyanıncaya dek benim elimi mi tuttun?”
Rem: “Ha? Böyle mide bulandırıcı şeyler söyleme. Bakınca da anlaşıldığı üzere sen benim elimi tuttun ve gitmeme izin vermedin.”
Subaru: “O-oh, anlıyorum. Sanırım doğru söylüyorsun. Hı hı, asıl ben senin elini tutmuşum…”
Subaru, beklentilerle gerçek arasındaki farkı ayırt edemeyerek Rem’in huysuzluğunu tetiklemişti.
Görünen o ki bilinçsiz olduğu süre boyunca Rem’in elini tutmuştu. ——Buna rağmen Rem’in elini silkinip atmamış olması zihnine bir ağırlık veriyordu.
Rem: “Gözlerindeki o bakış da neyin nesi?”
Subaru: “Y-yo, yo, yok bir şey. Hı hı, yok bir şey.”
Rem: “Anlıyorum. E bırak artık beni hadi. Elin terden vıcık vıcık olmuş.”
Subaru: “Yeniyetme bir oğlana büyük bir hasar verdin ama!..”
Tatlı bir kızdan bunu duymak, duyan tarafa bağlı olarak onarılamaz bir yara açabilirdi.
Neyse ki Subaru dayanıklılığı sayesinde ölmekten ucu ucuna kurtulmuştu, yine de elini çekine çekine bıraktığı Rem’in o eli göğsüne götürüp kıyafetleriyle temizleyişi âdeta ikinci bir saldırı oldu.
Her hâlükârda, Subaru’nun içinden geçenler bir yana——
Subaru: “Rem, herhangi bir yaran var mı? Varsa gizleme ve söyle lütfen.”
Rem: “Ha?”
Subaru: “Eh, o surat da ne?.. Tuhaf bir şey mi söyledim?..”
İlk etkileşimleri bir kenara atılırsa Subaru, Rem’in güvende olduğundan emin olmak istiyordu. Fakat bu sorunun özü onun iyiliğine yönelik endişesi olsa da Rem’in tepkisi fena hâlde soğuktu.
Subaru anlık olarak paniklemişti ve söylememem gereken bir şey mi söyledim diye merak ediyordu ama ne olabileceğine dair en ufak bir fikri bile yoktu.
Tek dile getirdiği Rem’e yönelik endişesiydi, sıra dışı bir şey söylememişti.
Rem: “…Ağır yaralanan sensin. Ölüm döşeğinde olmana rağmen bunun farkına varmadın mı?”
Subaru: “Farkına varmak mı?.. Umm, şey…”
Rem: “Anlıyorum, demek ki varmamışsın. ——Tam da düşündüğüm gibi, sana güven olmazmış.”
Subaru, kendisine reddediş dolu sözler sarf eden Rem’in gözleriyle buluştuğu anda yutkundu.
Rem Anılarını yitirmişti ve Subaru’nun etrafını saran miasmanın da kötü bir izlenim bırakmasına büyük bir katkısı oluyordu, dolayısıyla Rem’in Subaru’ya yönelik tutumu her daim ilgisiz ve soğuktu.
Bundan da öte Subaru, bu sefer ikisi arasındaki uçurumu kapatma fırsatı bulamamıştı.
Gerçekten çaresiz durumdaydı, Rem’i İmparatorluk kampından kurtarmak için elinden geleni yapmıştı ve——
Subaru: “——ah,”
Eksik anılarının bir parçasının daha yerine gelişiyle beyninin titremesine yol açan bir yanılsama altındaymış hissine kapıldı.
Şu anda hissettiği şaşkınlık, Rem’in varlığına rakip olacak kadar özeldi.
Subaru, İmparatorluk kampı tarafından esir alınışının ardından Rem’i kurtarmak adına her şeyi riske atmıştı.
Neticede ormandaki kabileye—— yani Shudraq Halkına denk gelmiş ve kendisiyle aynı kafese konulan savaş esiriyle birlikte ritüellerini tamamlamıştı.
Ve sonra da——
Subaru: “…Bir sağ elim var… Ve siyah değil.”
Sağ elini kaldırıp yırtılan kıyafetine ve oradan görünen kola bakan Subaru, bu şekilde mırıldandı.
Sağ kolunda beliren korkunç kara desenler. İşte Su Geçidi Şehri Pristella’da Günah Başpiskoposlarıyla gerçekleştirdiği karşılaşmanın artçı etkisi olan o desenler, o ana dek silinmez olmalarına rağmen en ufak bir iz bırakmaksızın yitip gitmişlerdi.
——O kara desenler, paçavraya dönmüş sağ kolundaki yaraları iyileştirmişti.
Bu, Subaru’nun korkunç bir anı olarak hafızasına kazıdığı bir olaydı ama bir rüya veya kâbusmuş gibi görünmüyordu. Yo, bir kâbustu ama gerçekte meydana gelmiş bir kâbustu.
Sakat sağ kolu iyileşmişti ve Rem, yatağının başındaydı.
Bu da demek oluyordu ki Subaru, Yaşam Kaynağı Ritüelini ölmeden tamamlamış ve Rem’i geri almakta başarılı olmuştu. ——Karşılığındaysa çok sayıda zayiat verilmişti.
Subaru: “————”
Rem: “…Betin benzin atmış. Sanırım… yataktan çıkmamalısın.”
Anormal şekilde pürüzsüzleşmiş koluna bakarak sessizleşen Subaru’yu izleyen Rem, böyle söyledi.
Hakkındaki izlenimi pek iyi olmasa da hasta göründüğünü görüp endişelenmesi, içindeki iyiliğin sonucu olsa gerekti. Ya da belki de Subaru’nun ifadesi ölü bir adamınkini andırdığı içindi.
Bir yanı onun iyiliğine güvenip kendini bırakmak istiyordu.
Ama bunu yapamıyordu. Emin olması gereken çok fazla şey vardı.
Subaru: “Benim adıma endişelendiğin için teşekkürler. Ama sana sormam gereken bir sürü şey var… Öylesine soruyorum ama bu ev Shudraq Halkından birine ait, değil mi?”
Rem: “Evet, kendilerine öyle diyorlar herhâlde.”
Subaru: “Anlıyorum… Öyleyse Mizelda-san ve diğerlerini görmek isterim. Ayrıca,”
Rem’e sormayı istemediği bir konuydu ama teyit etmemeyi göze alamazdı.
İmparatorluk kampında esir alınmış olan Rem buradaydı. Bu durumda benzer şekilde esir tutulan diğer kişiyi—— yani Rui’yi merak etmemek elde değildi.
Kabaca konuşmak gerekirse, endişeliydi.
Rui’nin güvenliğinden yana değil, yalnız bırakıldığı takdirde verebileceği hasardan yana.
Subaru: “Sana karşı dürüst olacağım, o kız… Rui nerede?”
Rem: “——. Yüzünde hoşnutsuz bir ifade var. Neden ona karşı bu kadar mesafelisin?”
Subaru: “Açıklamak zor. Ve muhtemelen açıklasam da anlamayacağın bazı sebeplerim var.”
Rui ile ilgili herhangi bir konuşmanın yapıldığı her seferde Rem’in siniri bozuluyordu.
Subaru’ysa bundan acı duyuyor ama aynı zamanda bunun konuşarak aktarılamayacak bir mesele olduğunu düşünüyordu.
Subaru: “Her neyse, o nerede? Kampta mı ka…”
Rem: “——Soluna baksaydın cevabını bulurdun.”
Subaru: “Ah?”
Rem’in söylediği şey üzerine düşünen Subaru, irileşen gözlerini soluna—— yani sağındaki Rem’in karşı tarafına çevirdi.
Ve bunu yaptığı anda gecikmeli bir şaşkınlıkla suratı kaskatı kesildi.
Çünkü orada——
???: “Zzz… zzz…”
Subaru: “N…e…”
Rui, masum ve uykulu suratıyla gürültülü bir şekilde uyuyordu.
Subaru’nun sol yanında, onunla aynı yatakta, aynı derme çatma kumaşlara sarılmış hâlde yatıyordu. Ve açık ağzından salyalar dökülerek çizdiği bu utanmaz manzarayı gören Subaru, nihayet durumu idrak ediyordu.
Uyandığında göğsü ve yüzünde duyduğu ıslak ve yapışkan hissin kaynağı——
Subaru: “——!!”
Bunu düşünen Subaru’dan sessiz bir çığlık yükseldi.
▼△▼△▼△
???: “Oh, Subaru! Görünen o ki sorunsuzca uyanmışsın.”
Rem’in rehberliğinde açıklığa geldiğinde Subaru’yu karşılayan kişi Mizelda oldu.
Shudraq Halkının siyah saçları kırmızıya boyanmış genç reisi, kulübeden çıkan Subaru’ya doğru yürüdü ve onu baştan ayağa iki kez kontrol etti.
Subaru’ysa onun son derece rahatlatıcı hissettiren kayıtsız ama güçlü tavrı karşısında ufak, kuru bir kahkaha patlattı.
Subaru: “Sizin sayenizde sağ salim geri döndüm. Sizi de endişelendirmişim sanırım.”
Mizelda: “Hiç endişe etme. Ölecek olsaydın sadece cesur yoldaşımızın ruhunu göklere geri göndermemiz ve yas tutarken cesedini toprağın altına gömmemiz gerekecekti. Bunun yerine ruhunun bizimle kalması iyi oldu.”
Subaru: “Mizelda-san…”
Kaslı kollarını önünde bağlayan zeytin rengi tenli, uzun boylu Mizelda’nın başı dikti.
Bu gösterişsiz kelimeler göğsüne nüfuz eden Subaru, onlardan sessizce ve fazlasıyla etkilendiğini hissediyordu. Gerçi dürüst olmak gerekirse Shudraq Halkı tarafından yakalanıp o kafese kapatıldığında kendisini yeni bir ölüme hazırlamıştı.
İşte bu şekilde Subaru kendisinden etkilenmekle meşgulken Mizelda, “Bu arada” deyip gözlerini kısarak,
Mizelda: “Başının bağlı olması çok kötü oldu. Rem ve Rui… en azından bir kişi daha eklemek ister miydin?”
Rem: “Mizelda-san!”
Subaru’nun yanı başındaki Rem, Mizelda’nın kulağa yaramazca gelen bu teklifi karşısında sesini yükseltti.
Yüzünde sert bir ifade vardı ve yeni bastonuyla yürürken hâlâ titriyordu. Az önce uyanmış olan Rui de koluna tutunuyordu ve Rem’in sesinin doğurduğu şaşkınlıkla gözleri irileşmişti.
Rui’nin sarı saçlarını okşayan Rem, Mizelda’ya bir kez daha ismiyle seslendikten sonra,
Rem: “Böyle söylememelisin. Bu kişiye ne güveniyor ne de onu anlıyorum.”
Mizelda: “Öyleyse, benim olabilir mi?”
Rem: “Evet, elbette. Onu sana vereceğim.”
Subaru: “Bu konuşma benim arzularıma uygun ilerlemiyor!”
Rui: “Aaa! Uuu!”
Rem, sert bir tavırla Subaru’yu transfer etme teklifini kabul etti.
Subaru buna bir son vermek için atıldığındaysa atmosfere ayak uyduran Rui’nin bağrışı yükseldi.
Subaru’yu duyan Mizelda “Sadece şaka yapıyordum” dese de Subaru, onun sokulgan mizacını gördükten sonra şaşkınlığının önüne geçemedi.
Yaşam Kaynağı Ritüelinin ardından yaşananları zar zor hatırlayabiliyordu.
Buna rağmen anılarını arzularından ayıran, kendisine uygun hâle getiren çizgiyi hâlâ tam olarak tanımlayamıyordu. Bununla birlikte Mizelda’nın tavırlarını görünce her şey bir hayalmiş gibi görünmüyordu.
Subaru: “Yani bir kez olsun yeni tanıştığım biriyle iyi bir ilişki kurabilmişim. Bu harika, ama…”
Mizelda: “Mh, solgun görünüyorsun. Kendini kötü mü hissediyorsun? Vücudundaki bozuk kısımları kesip atabilirim.”
Subaru: “Düşüncesizce “Evet, lütfen!” dersem işler bir felaketle sonuçlanacakmış gibime geliyor, o yüzden reddedeceğim.”
Muhtemelen bu bir şakadan ziyade içten bir öneriydi.
Hâliyle hiç düşünmeden evet demenin ölümcül bir hata olabileceğini hayal edebiliyordu.
Her neyse——
Subaru: “Geçen sefer etrafa doğru düzgün bakacak vaktim olmamıştı ama…”
Diye mırıldanan Subaru, Shudraq köyünü gözlemlemek için daireler çizdi.
Köy, uçsuz bucaksız bir ormanın derinliklerinde bulunuyor ve Subaru’nun uyandığı kulübe de dâhil olmak üzere uygarlığın gelişiminin durma noktasına geldiği bir dünyaya benziyordu.
İşlenmemiş bir ormanda yaşayan etnik azınlık şeklinde adlandırılabilecek bir izlenime yaraşır bir manzaraydı.
Erkek işçileri olmaksızın hayatlarını avlanarak geçiren Amazonlar—— Subaru onlara bakıp köylerinde herhangi bir medeniyet belirtisi göremiyor ve orası gerçekten de gelişmemiş bir bölgeymiş gibi görünüyordu.
Subaru: “Sayıları az, bu sayede her gün avlanarak geçinebiliyorlar… ama, ben…”
Rem: “————”
Subaru, dudağını ısırırken sıkıntılı bir şekilde kaşlarını çatarak mırıldandı.
Rem ise yüzünde aksi bir ifadeyle, tek kelime etmeksizin yan taraftan yüzünü izledi. O mavi gözlerin derinliklerinden geçen düşünce her ne ise, şu anki Subaru tarafından algılanması mümkün değildi.
Subaru, Rem’in düşüncelerini okuyamıyor olmaktan korkuyordu. Ayrıca kendisine gülümseyen Mizelda’ya da gönül rahatlığıyla gülümseyemiyordu.
İşte bu yüzden, bu durumun üstesinden gelmek için——
Subaru: “Seninle konuşmak istiyorum, Mizelda-san. ——Sanırım o herifle de… konuşmam gerekecek.”
Mizelda: “…Aynen. İyi bir vakitte söyledin. Muhtemelen şu anda Taritta ve diğerleriyle toplantı alanındadır.”
Subaru’nun ağzından çıkanları işiten Mizelda, başıyla onay vererek çenesini kaldırdı.
Açıklığın ardındaki büyük bir binayı işaret ediyordu—— yani toplantı alanı olarak tarif edilen mekânı. Büyük ihtimalle adından da anlaşılan görevi yerine getirmeye yönelik bir yerdi ve köyün en güzel görünümlü yapısı olup olmaması bir yana, bu rol en büyük binaya biçilmiş gibi görünüyordu.
Subaru: “——Hadi gidelim.”
Hedefini belirleyen Subaru, o yöne doğru yürümeye başladı.
Bir ihtimal diye düşünerek Rem’e destek olmak adına elini uzattı ancak reddedildi. Rui’yi tutan Rem, tavrını sergileyerek kendi başına yürüyebileceğini işaret etti.
Onun değişmez karşılığı karşısında kuru bir gülümseme sergileyen Subaru da ifadesini sertleştirdi.
Ve böylece grup, toplantı alanının girişini aşarak içeri girdi.
İşte orada——
???: “Görünen o ki nihayet uyanmışsın. Keyfin yerinde mi, Natsuki Subaru?”
Evet, Subaru’yu karşılayan kişi, bir dizini kaldırmış hâlde toplantı alanının zemininde oturan maskeli adamdı.
▼△▼△▼△
Bir ateşi çevreleyen Shudraqların arasına, toplantı alanının merkezine bir erkek karışmıştı.
Bu karşılama nedeniyle yanakları seğiren Subaru, ne diyeceğini bilemiyordu.
Subaru: “————”
???: “Ne oldu? Ucu ucuna hayatta kaldıktan sonra sesini kaybettiğini söylemeyeceksin herhâlde? Böyle bir bedel… Sonuçlara bakılınca uygun kaçıyordur belki de.”
Subaru: “Hayır, sesimi kaybetmedim. Sesim gitmedi, yalnızca ne diyeceğimi bilemedim. O maske de nerden çıktı?”
Diyen Subaru, kibirli bir tavırla konuşan adamı işaret etti.
Adamın yüzünde, Subaru’nun parmağının işaret ettiği yerde, kırmızı ve beyaza boyanmış, Oni maskesine benzer bir şey vardı. Ancak Oni, bu dünyada var olan bir ırk olduğu için gerçek bir Oni maskesi olması mümkün değildi.
Korkutucu bir şeylerin suretine benzeyen bir maskeydi. Adamın suratındaki şey buydu.
O adam, kulağa ilgisiz gelen bir sesle Subaru’nun imasına “Evet” karşılığını vererek,
???: “Bu bir bağış. Aslında ileriye dönük olarak yüzümü gizli tutmaya niyetliydim. Sanırım öyle de yapacağım. Ama yüzümü her yıkadığımda bandajları yeniden sarmak zahmetli oluyordu.”
Subaru: “Aynen, kirlenince de kaşınırmışsın gibi geldi… Bir saniye, şimdi bunu konuşacak zaman değil.”
???: “Oh?”
Adamın kayıtsızlığına surat ekşiten Subaru, hiç tereddüt etmeden adama doğru yürüdü.
Ve onunla birlikte çember hâlinde oturmuş olan Taritta, onu bir “Hey” sesiyle durdurmaya teşebbüs etti.
Fakat——
???: “Dur, Taritta. Bu kişinin benimle bir işi varmış gibi görünüyor.”
Taritta: “E-evet… ama…”
???: “Sorun yok diyorsam sorun yoktur. Başka bir söze gerek var mı?”
Adam tarafından durdurulan Taritta, kafasını sallayarak geri çekildi.
Görünüşe bakılırsa adam, kısa bir süre içinde Shudraq Halkından büyük miktarda güven kazanmıştı. ——Yo, bu tavrı düşününce “kontrol” / “güvenden” daha uygun kaçardı.
Taritta korku veya güvene değil, saygıya bağlı olarak hareket ediyordu. Hiç değilse o alanı kaplayan diğer Shudraqlar için de aynısı geçerliydi.
Ancak Subaru’nun, adamın nasıl bir yöntem kullandığıyla ilgili hiçbir fikri yoktu.
Subaru: “Şimdilik yalnızca seninle bire bir görüşmek istiyorum. ——Vincent Abellux.”
Vincent: “————”
Subaru, oturmakta olan adamın karşısında dikilerek böyle söyledi. Maskesi nedeniyle, sözlerini işiten adamın ifadesinin nasıl bir hâl aldığını görmesi mümkün değildi.
Ancak toplantı alanındaki hava ağırlaşmış, âdeta sıcaklığın düştüğünü hissedebilir hâle gelmişti.
Ortamdaki baskı, neredeyse istemsizce nefesini tutmasına sebep olacak düzeydeyken Subaru, yalnızca iradesini kullanarak buna direnebiliyordu.
Derken——
Vincent: “Şaşırdığın için ilk seferi görmezden geleceğim ama bana kendimi tekrar ettirme. Bundan böyle üçüncü bir şansın olmayacağını bil. Kendini, adımı düşüncesizce ağzına almaktan menedeceksin.”
Subaru: “… Peki ya bunu istemediğimi söyleyecek olursam?”
Vincent: “Buna uygun bir ceza vereceğim. Seni boyun eğmeye zorlamanın pek çok yolunu biliyorum.”
Diyen genç adam olduğu yerde ayaklanarak doğrudan Subaru’nun gözlerinin içine baktı.
Beyanıyla verdiği hisse ve tavırlarına bakılırsa sözlerinde yalan yanlış yoktu. Blöf olma ihtimalleri de söz konusu değildi. Yapılabilecek hamle ve alınabilecek önlem sayısı sınırlı olsa da Subaru, adamın bahsettiği cezayı uygulayabileceğinden emindi.
Subaru: “Can sıkıcı bir tipsin…”
Vincent: “Öyleyse, bana kendimi üçüncü kez tekrar ettirecek misin?”
Subaru: “——. Hayır, pas geçeceğim. Buraya tartışmak için gelmedim. ——Abel.”
Subaru, şu anda inatçılığa devam etmenin bir anlamı yok diye düşündü.
Ve böylece—— maskeli adamın tavsiyesine uyarak ona Abel demekte karar kıldı. Onun bu kararı karşısında çenesini içe çeken Abel ise “Akıllıca bir seçim” yorumunda bulundu.
Abel: “Geri çekilmeseydin kan dökülecekti.”
Subaru: “Ha, çok beklersin. Muhtemelen bunu söyleyerek seni gücendireceğim ama ikimizin mücadelesi eşit şartlarda olur bence.”
Abel: “Öyleyse arkasına bakması gereken kişi sensin demektir.”
Subaru: “Arkasına mı?..”
Abel, az önceki sözlerini provokasyon olarak algılayıp burnunu kırıştıran Subaru’ya böyle söyledi. Subaru bu sözlere uyup arkasını döndüğündeyse omuzları sarsılarak, “Uveh!” dedi.
Rem oracıkta, iki adam arasındaki tartışmayı buz gibi bakışlarla izliyordu.
Subaru: “U-umm, Rem-san? Suratın…”
Rem: “Yo? Sadece… Ölmek üzere olsan ve üç gün boyunca uyusan bile saçma sapan bir inatla bedenine iyi bakmayı reddediyorsun anlaşılan. Madem öyle, neden yol kenarında ölüp gitmiyorsun ki?”
Subaru: “Üzgünüm! Üzgünüm, bir daha olmayacak!”
Subaru, Rem’in soğuk bakışları karşısında çaresizce özür diledi.
Neticede Rem’in hüsrana uğramış ifadesinde herhangi bir değişiklik yaratamasa da ani bir farkındalık edindi.
Birdenbire açığa çıksa da ortada mucizevi bir iksir falan olmadıkça, Subaru’nun hayatta kalmayı başarabilmesinin, ölümden kılı kılına kurtulabilmesinin sebebi büyük olasılıkla Şifa Büyüsüydü.
Durum böyleyse bunu gerçekleştiren kişi——
Abel: “Bunu da hesaba katarak seninle konuşmak zorundayım.”
Subaru: “Abel…”
Abel, nefesini tutuşunun ardından Subaru’nun hislerini çözmüş olmalıydı. Böylece hafifçe omuz silkerek Mizelda’ya doğru döndü.
Abel: “Mizelda, herkes çıksın. Yalnızca benim ve bu adamın kalmasını istiyorum.”
Mizelda: “Peki, peki, gönlünden ne geçerse onu yapıyorsun. Yakışıklı olmasaydın tepem atardı.”
Taritta: “Kardeşim, karşında yakışıklı bir adam olsa da öfkelen lütfen…”
Mizelda hiç direnç göstermeksizin Abel’in emirlerine itaat ederken kız kardeşine bakan Taritta’nın omuzları düştü.
Ancak kendisi de Abel’in komutlarına itaat ettiği için sözleri pek ikna edici değildi.
Zaten Kabile Reisi olan Mizelda ikna olduktan sonra diğer Shudraq Halkı yerinde kalamazdı.
Böylece hepsi de ardı ardına toplantı alanını terk etti. Buradaki problem, Rem ve Rui’nin Shudraq dalgasına katılıp katılmayacağıydı ama——
Abel: “O kadın buradayken istediğin konuda konuşmak uygun olmayacaktır, öyle değil mi?”
Subaru: “Gh…”
Abel’in sözleriyle birlikte ‘Tereddüdümün sebebini gördü’ diye düşünen Subaru’nun nefesi kesildi.
Bununla birlikte Abel’in söyledikleri doğruydu. Subaru, Rem’in az sonra gerçekleşecek konuşmayı işitmesini istemiyordu.
Subaru: “Rem, sen de geri kalanlarla birlikte dışarı çıkabilir misin? Hemen geleceğim… Gerçi, şey, ne kadar süreceğini bilmiyorum ama çok da uzun sürmeyecektir.”
Rem: “Böyle ifade edince kulağa şımarık bir çocuk gibi davranan benmişim gibi geliyor.”
Subaru: “Öyle demek istememiştim… Peki öyleyse, şimdilik dışarı çıkabilir misin?”
Rem: “… “İstemiyorum” diyecek olursam ne yaparsın?”
Subaru: “Eh!?”
Subaru, Abel’le uğraşmak onu yeterince meşgul edecekken Rem’in bu yanıtı karşısında hayrete düştü.
Abel’le kısa bir süre önce gerçekleştirdiği etkileşimle alay ettiğini anında anlasa da Rem’in baskın oluşuyla her şeye kanabilir, ikna olabilirdi.
Elinde olsaydı onun her arzusunu yerine getirmek, canı ne isterse yapmasına izin vermek isterdi.
Ancak——
Subaru: “——. ————. Sanırım… Bunu dinlemeni… istemem.”
Rem: “Zor kullanarak burada kalabilirim.”
Subaru: “Öyleyse… Öyleyse, ucuz olacak ama, bu durumda ben de kaçarım.”
Subaru koşmaya başlayacak olursa Rem, baston kullandığı için onun hızına ayak uyduramazdı.
Subaru’nun şu anda Rem’i bariz şekilde bastırabileceği tek nokta buydu. Son derece utanılası bir şey olduğunu söylemeden geçemese de aklına başka bir şey gelmiyordu.
Rui: “Uuu.”
Rui, sıkıntılı Subaru’nun önünde Rem’in kolunu çekiştirerek homurdandı. Anlaşılan Rem’i toplantı alanından çıkartmak istiyordu.
Rui’ye bakan Rem ise kıs kıs gülerek,
Rem: “Affedersin, seni endişelendirmiş olmalıyım. Sadece… Bu kokuşmuş kişiye birazcık kabalık etmek istedim.”
Rui: “Auu.”
Subaru: “Kokuşmuş kişi…”
Bu tabir Subaru’nun canını önceki “kabalıklara” kıyasla çok daha derinden ve keskin şekilde acıtsa da şu anda önemi yoktu.
Rem, tam da Rui’ye söylediği gibi hızlıca “Peki öyleyse” deyip geri çekildi ve bastonunu kullanarak sarışın kızın peşi sıra toplantı alanından ayrıldı.
Subaru’ysa onun bir kez olsun kendisine dönüp bakmadan uzaklaşışını yanaklarını kaşıyarak izledi.
Rem gerçekten Subaru’yla hiç mi ilgilenmiyordu, yoksa düşünceli olduğu için mi böyle yapıyordu, buna hükmetmek zordu.
Elbette ki Subaru, ikincisi gerçek olduğu takdirde çok daha mutlu olurdu.
Subaru: “Buraya benimle ilgili korkunç bir izlenime sahipken getirildi. Bundan daha fazlasını dileyemem, benim hayat tarzım bu.”
Abel: “Düpedüz saçmalık derecesinde bir azme ve kibre sahipsin. ——Hadi otur, ne söylemen gerekiyorsa dinleyeceğim.”
Böylece ikili, toplantı alanında yalnız kaldı. Abel’in ağzından çıkanları dinleyen Subaru da kendisini yere bırakarak bağdaş kurdu.
Abel de onun karşısında, tek dizi havada duracak şekilde oturdu. Maskesinin ardından Subaru’yu izliyordu.
İki adam, aralarında yanmakta olan bir ateşle birlikte bakışıyordu.
Subaru: “Öncelikle yaşananların ne kadarı hayal ne kadarı gerçekti onu öğrenmek isterim.”
Abel: “Hm. Sanırım bu, senden başka kimsenin sormayacağı bir soru. Nasıl yanıt vermemi istersin? Her şey bir rüyaydı, büyük bir felaketten kaçındık ve durum huzurlu bir sonuca ulaşıyor. Bunu duymak seni tatmin eder miydi?”
Subaru: “Utakata’yı biliyorsun, büyük felaket de kulağa birazcık benzer geliyor, o yüzden böyle söyleyerek beni o kızla karıştırıyor olabilirsin…”
Shudraq Halkından genç bir kız. Subaru, onun isminin Utakata olduğundan emindi.
Kasıtsız kelime oyunu kafa karıştırıcı olsa da Abel’in sözlerinin ardındaki gerçek anlam bu değildi. ——Yo, Subaru Abel’in ne kastettiğini anlamış ve kısa bir kaçış için basit bir şaka yapmıştı.
Ancak Abel, Subaru’nun çekingenliğini görmezden gelmedi.
Abel: “Senin korkaklığına ayak uydurmayı planlamıyorum, Natsuki Subaru.”
Subaru: “…Hı hı, biliyorum. ——İmparatorluk kampına gerçekleştirilen saldırı gerçekti, bu doğru mu?”
Abel: “Elbette, bu doğru. Buddheim’in dışına yerleşmiş olan İmparatorluk kampı Shduraq gücüyle tamamen yok edildi. Gördüğün sahne bir hayal değildi.”
——Abel bir kez daha o sahnenin gerçekliğini teyit etmiş oldu.
Bunu duyan Subaru’ysa göğsünün ardında keskin bir sızı duydu. Dudaklarını sertçe ısırarak bilincini yitmekten kurtarmak adına acıyı kullandı.
Natsuki Subaru’ya böyle kolay bir kaçış imkânı tanınamazdı.
Subaru: “… Ben, ben şimdi durumu anlıyorum. Shudraq halkına komuta ettin ve İmparatorluk kampına saldırıp onları püskürttünüz. Olayın özü bu.”
Abel: “Evet. Ama bu açıklama eksik. Müsaadenle ekleme yapayım.”
Subaru: “Ekleme mi?”
Abel: “Shudraq Halkına kampı yok etmeleri komutunu verdim. Ayrıca bu, bizim tarafımızda hiçbir zayiat verilmeden gerçekleştirildi.”
Subaru: “——. Yani, komuta kabiliyetinin ne kadar harika olduğuyla ilgili böbürlenmek mi istedin?”
Abel: “Hayır, durum bu değil. ——Bu başarı senin eserin.”
Subaru, kafasını sallayan Abel karşısında şaşkınlıkla gözlerinin irileşmesine ve ağzından duyulabilir bir “Ah?” tepkisi çıkmasına engel olamadı.
Bu tamamen beklenmedik bir yorum olmuştu. Abel’in Subaru’nun başarısını tanıması başlı başına bir meseleydi ve Subaru, en başta neden böyle bir övgü aldığına dahi akıl sır erdiremiyordu.
Bu herif ne haltlar anlatıyordu——
Abel: “Anlamıyor musun? Shudraqların ve benim kusursuz bir galibiyet alabilmemizin sebebi elimizde düşman organizasyonuyla ilgili detaylı bilgi olmasıydı. Bu bilgileri aldığımız kişi de senden başkası değildi.”
Subaru: “——Ha?”
Kalkık dizinin üzerindeki eline çenesini yaslayan Abel böyle söyledi. Bu esnada Subaru’nun düşünceleri bir duraksama noktasına geldi.
Bu sözler beklentilerinin tamamen aksineydi. Beklenmedik bir yerden gelmenin yanı sıra beklenmedik bir darbe yemişti. Abel’in sözlerinin ardındaki imayı kabullenmekte zorlanan Subaru, bir balık gibi sessizce ağzını açıp kaparken——
Abel: “Düşmanın konumlanışını, düzenini ve personel sayısını az çok bilirsen kuşatmanın başarı ihtimali yükselir. Gerçekte de hiçbir zayiat vermeden kazandık. Bu senin katkıların sayesindeydi. Karşılığında bir ödül bile kazandın.”
Subaru: “Ö… dül mü?..”
Abel: “Kadınını sağ salim kurtardık. Ben emek vereni ödüllendiririm. Ölüyü ödüllendirecek kabiliyeteyse sahip değilim. Bunu sen son nefesini verirken düşünmüştüm ama… hm, şeytanın bacağını fena kırdın.”
İnanılmaz şanslı olduğu söylense de Subaru, hâlâ şok hâlindeydi.
Abel’e bakılırsa bu sözler bir iltifat veya övgü olarak görülmeliydi. Ancak maalesef ki Subaru ne onları kabullenebilecek kapasiteye ne de buna müsaade edecek kökleşmiş değerlere sahipti.
E bu da çok doğaldı. ——Neden bir savaş aracı olarak işe yaradığı için mutlu olacaktı ki?
Subaru: “Ben neden, kamp alanından bahsettim ki…”
Abel: “İlacın yan etkileriydi. Yaşam Kaynağı Ritüelini tamamladıktan sonra ölüm döşeğindeydin. Kampın ele geçirilişi tamamlanana ve kadının kurtarılana dek hayatta kalman gerekiyordu. Zihnini gölgelendirmek için bir ilaç kullanıldı. Bu yüzden de konuştun işte.”
Subaru: “Bana sorulan her şeyi cevapladım mı yani?..”
Donakalan Subaru, elleriyle yüzünü örtüyor ve sesi titriyordu.
Evet, Subaru’nun kamp alanının içiyle ilgili genel bir fikir edindiği doğruydu. Sonuçta angaryalara koşturan biri olarak kampta birkaç gün geçirmişti.
Neyin nerede olduğunu ve yaklaşık insan sayısını biliyordu. Silahların ve araç gereçlerin nerede depolandığını da biliyordu, yani ilk saldırıda o noktalar hedef alındığı takdirde büyük bir avantaj elde edileceği kesindi. Bunu anlıyordu.
Anlıyordu ama bu ne işe yarardı ki?
Subaru: “İlaç mı!? Benimle kafa mı buluyorsun sen!? Bana sormadan beni uyuşturdunuz mu! Sen!..”
Abel: “O olmasaydı kadınınla buluşamadan ölmüş olacaktın. O kadının Şifa Büyüsü de sana ulaşamayacaktı. Ölü bir adamın yaşamasına imkân tanıyan bana kötü şeyler söylemenin bir anlamı yok.”
Subaru: “Ta-tabii ki var!.. Ben… Ben bir savaşa yardımım dokunsun istemedim! Onca insan… öldü… ama, sen!..”
Abel: “——Sanırım bir şeyleri yanlış anlıyorsun.”
Abel, şiddetle nefes alıp veren ve kötülüğü kınayan bir duruş sergileyen Subaru’ya açıkça böyle söyledi.
Onun ses tonundaki kötülük tarafından delinip geçilen Subaru’nunsa yanakları katılaştı.
Subaru: “Yanlış anlaşılma, ha? Tam olarak neyi yanlış anlıyormuşum?”
Abel: “Örneğin bilincinin ilaçla şaşırtılmadığını varsayalım. Yine de o kadını kurtarmak için Shudraqların yardımına ihtiyaç duyacaktın. Doğal olarak bildiklerini paylaşacak, her şeyini verecektin… Yani kamp alanında olup bitenlerden bahsedecektin.”
Subaru: “Ah, uh…”
Abel: “Bunu anlıyorsun, değil mi? Sonuç aynı olacaktı. Ölüm döşeğinde olsan da olmasan da kampın sırları senin bilgilerinle ifşa edilecek ve o askerler ölecekti.”
Abel’in imasını algılayan Subaru, karşı çıkmanın bir yolunu aradı.
Ancak Abel doğru söylüyor ve Subaru, bu durumda neler olacağını kafasında canlandırabiliyordu.
Gerçekten de Yaşam Kaynağı Ritüelinden daha iyi bir hâlde çıktığı ve Rem’i kurtarmak adına bir plan yapıldığı takdirde Subaru, onlara İmparatorluk kampından bahsederdi.
Askerlerin pozisyonları ve sayılarını ifşa eder, Rem’in kurtarılması için alınabilecek herhangi bir önleme yardımcı olmak adına bilgilerinden faydalanırdı.
Subaru: “Ama bu durumda savaş konseyinin bir parçası olurdum. Ve kayıplarla sonuçlanacak bir stratejiye kesinlikle karşı çıkardım. Yani…”
Abel: “Onları ikna edebileceğini mi iddia ediyorsun? Tanımadığın ve kan dökmekten başka bir yöntem bilmeyen insanları ikna etmenin, işleri yürütmenin daha uygun bir yöntemini bulmanın ve kadınını hiçbir zayiat olmadan, medenice, barışçıl bir şekilde kurtarmanın mümkün olduğunu mu söylüyorsun?”
Subaru: “Bu…”
Abel: “Sana şöyle söyleyeyim. ——Bu… gerçek olamayacak bir düşten ibaret.”
Abel’in sözleriyle delinip geçilen Subaru’nun ruhu kanlı bir çığlık attı.
Hayıır diye bağırmak, Abel’in söylediklerini inkâr etmek istiyordu. Ancak ağzından çıkan her şey temelsizdi, duyguları tarafından yönlendiriliyordu ve ne Abel’in maskesinde herhangi bir çatlak yaratabilir ne de ifadesini değiştirebilirdi.
Gördükleri şeyler farklıydı. Hayatlarını sürdürme şekilleri farklıydı.
Subaru ve Abel’in yanı sıra Shudraq Halkının da yaşam ve ölümle ilgili zıt fikirleri vardı. Ve böylesi bir duvarı kırıp aşmak imkânsızdı.
Hiç değilse Rem’i kaybettiği kısa süre içerisinde başarılamazdı. O kadarı kesindi.
Subaru bundan emindi.
Subaru: “…Sırf bu yüzden vazgeçmek istemezdim.”
Abel: “İnadının sonucunda senden başkaları ölebilir. Bu kişi sana tamamen yabancı biri de olabilir. Diğer yarın olarak gördüğün kişi de. Hareketsiz kalıp aptalca düşüncelere daldığın her an, bunun yaşanmasına müsaade ettiğin anlamına gelir.”
Subaru dişlerini gıcırdatıp bu affedilemez gerçekliğe lanetler okurken Abel, durumu iyice yüzüne vuruyordu.
Belki de Abel, işlerin sert ve acımasız bir şekilde yapılmasına karşılık kesin bir sonuç almıştı. Ama neden, karşılığında hangi hayatların yitirileceğini seçme ayrıcalığına sahip olmuştu ki?
Subaru: “Sen kendini ne sanıyorsun? Tanrı falan olduğunu mu düşünüyorsun?..”
Abel: “Ahmak. Ben ne bir Tanrıyım ne de bir Kahraman. Doğal olarak bu dünyaya tepeden bakan o çarpık Gözlemcilerden farklıyım. ——Ben bir Kralım. Krallar arasında bir Kral.”
Subaru: “————”
Abel: “Zirvede durana halkı tarafından İmparator denilir. ——Ben de oyum.”
Diye duyuran Abel, bir elini cüretkârca göğsüne götürdü.
Subaru, maskesinin ardında gizli surat ifadesini göremiyordu. Ancak sadece bir kez gördüğü o suratın cesurca bir gülümseme sergilediğini ve gözerinde kuvvetli bir ateşin ışıldadığını hayal edebiliyordu.
İmparator. Bunu duyduğu anda nefesini tutma düşüncesi aklından tamamen çıkıp gitmişti.
Adam, kendi varlığını son derece heybetli, etkileyici bir şekilde kanıtlamıştı.
Ve sonra da Abel—— yani Vincent Abellux, sesindeki asaleti tamamıyla koruyarak, şok içerisinde kalakalan Subaru’ya söyleyeceklerinin devamını getirdi.
Vincent: “——Kutsal Volakiya İmparatorluğunun 77. İmparatoru. İşte o benim.”
Subaru: “————”
Vincent: “Ancak, zirveden mahrum edildiğim için an itibarıyla pozisyonumdan ayrıyım.”
#Abel nihayet tüm açıklığıyla kim olduğunu söyledi. Yani Subaru’nun bunca zamandır birlikte bir şeyler yaşadığı kişi, düşman imparatorluğun tahtından indirilmiş imparatoru çıktı. Bu yaşta imparator olmasının yanı sıra tahttan indirilecek ne yaşadığı ve bu konuda neler yapacağı da merak konusu. Öyleyse okumaya devam!


Volakiya imp. da camii falan yok mu? Rui’yi avlusuna koyak