Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 101 – “Sevgi Alev Gibidir”

Kısım VII, Bölüm 101 – “Sevgi Alev Gibidir”

2 Ağustos 2025 1.295 Okunma 19 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 15 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Redaktör: akari

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――İmparatorluk Başkenti için verilen savaşın cepheleri arasında, iki yer özellikle göze çarpan sahnelere dönüşmüştü.

Bunlardan biri de göklerin ötesinden gelen Bulut Ejderhası’nın görkemli şekilde kanatlarını açtığı ikinci kale hattıydı, çevreye yayılacak yıkımı önlemek adına tüm alan beyazla örtülmüştü.

Diğeriyse gökyüzünün kavurucu sıcakla kıpkırmızıya boyandığı birinci kale hattıydı―― ve tüm bu cehennemi manzaranın merkezinde, oradaki her türlü canlı organizmanın varlığını tehdit eden genç bir kadının kudreti yatıyordu.

???: “――――”

Tıpkı sıcak havanın yarattığı bir serap gibi dalgalanarak Arakiya bedenlerini kızıl gökyüzüne savurdu.

Ruh Yiyenlerin kudretini tüm çıplaklığıyla sergileyen Arakiya, dünyayı baştan aşağı yeniden yaratmıştı; burası artık, akıl sınırlarını aşan bir güce sahip olmayan her canlının yaşamını kemiren bir cehennemdi.

Arakiya: “Ben… mutlaka――”

――Prenses’i geri alacağım.

Arakiya’nın böylesine savaş meydanına çıkmasının ardında yatan temel ve yegâne sebep buydu.

Bu, ne Birinci Sınıf İmparatorluk Generali olmanın getirdiği sadakatten ya da vatanseverlikten kaynaklanıyordu ne de Dokuz İlahi General’den biri olmanın getirdiği gurur ya da onurdan. Kendi ırkına duyduğu öfke de değildi sebep; kişisel hırs, kin ya da herhangi başka bir karanlık düşünce de değil.

Diğer İlahi Generallerin her birinin savaşa atılmak için kendine özgü nedenleri, motivasyonları vardı.

Ama Arakiya’nın böylesi asil ve yüce bir nedeni yoktu. Buna rağmen -İmparatorluk Başkenti’nin tarafında yer alan en kudretli güç olarak- İkinci Sınıf General Arakiya savaş meydanına mutlak bir otoriteyle hükmediyordu.

Fakat onun kökenini―― Ruh Yiyen olduğunu hesaba katarsak da bu elbette beklenen bir sonuçtu.

Ruh Yiyenlerden talep edilen şey güç olsa da bu gücü; kendi çıkarları için değil, başkalarının uğruna kullanırlardı. Ruh Yiyenlerin varoluşu biçimi buydu―― Arakiya da bu kuralın dışında değildi.

Zira, Ruh Yiyenler ancak bu tür bir doğaya sahip olacak şekilde var olabilen sıra dışı varlıklardı.

Ruhlar; yalnızca yeryüzüne değil, gökyüzüne de yayılmış, her yerde bulunan varlıklardı.

Ruhları yiyerek onların gücünü özümseyip içselleştiren Ruh Yiyenler, onlarla bir olurdu―― bu; doğanın özünü kendi bedenine katmakla eşdeğer, uç bir eylemdi. Ve ne doğaldır ki böyle bir birleşimin ardından ister istemez büyük ya da küçük çok çeşitli etkiler ortaya çıkardı.

Ateş Ruhunu içine alan kişinin bedeni hızla ısınırdı. Rüzgâr Ruhunu özümseyense iç organlarının yırtılması tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. Su Ruhunu alırsa da kan dolaşımı sekteye uğrayabilirdi. Toprak Ruhunu içselleştiren biri de toprağın kendisiyle bütünleşebilir, hatta insan formunu dahi yitirebilirdi.

Nitekim, bu yan etkiler yüzünden pek çok Ruh Yiyen adayı insanlığını kaybetmişti.

Onlar; kadim zamanlarda tüm varlıkları etkisi altına almış, sözsüz Büyük Ruh bile boyun eğmiş, o tekil Cadı’ya karşı koymak için antik çağlarda yaratılmış varlıklardı. Miasma’yı sezebilen Oniler gibi savaşmak amacıyla tasarlanmışlardı.

Cadı’nın ölümünün ardından, Ruh Yiyenler zamanla varoluş amaçlarını yitirmişti. Ancak Vollachia İmparatorluğu içinde, bu güce ve potansiyele odaklanan bir grup onları yeniden diriltmek üzere harekete geçmişti.

Arakiya da bu çalışmalardaki nadir yetenekleriyle tanınmış, tek kişiydi.

Ruh Yiyen olmak için gereken iki temel koşulu karşılayan eşsiz yeteneklere sahipti―― Yani, Ruhu sindirebilecek kadar dayanıklı bir bedene ve onu içselleştirdikten sonra dahi insan kalabilecek kadar sağlam bir ruha sahipti.

Ruh Yiyenlerin Ruhlardan güç çekme tekniği sıradan yollarla açıklanamazdı. Çeşitli koşulları atlayarak yalnızca saf gücü çekmeye yönelik bu yöntem, ciddi riskleri de beraberinde getiriyordu. İşte bu da Ruhların kudretini ödünç alan Ruh Sanatları Kullanıcılarıyla, Kutsal Gusteko Krallığı’nın vekâlet sistemiyle güç kazanan Tarikat Şövalyelerinden ayıran en temel farktı.

Bu diğer iki yolda da Ruhla bağ kurmak için emek sarf etmek gerekiyordu ancak Sözleşme kurulduğu sürece ve bu bağ bozulmadıkça Ruhun gücünü kullanmak güvenliydi.

Öte yandan, Ruh Yiyenler güçlerini sürdürebilmek adına sürekli olarak yeni Ruhlarla beslenmek zorundaydılar; bu da her beslenmelerinde, hem fiziksel hem zihinsel benliklerini kaybetme ihtimaliyle burun buruna gelmek anlamına geliyordu.

Zihinleri ya da bedenleri bir kez olsun Ruhun hâkimiyetine girerse bedenleri kalıcı olarak özgün şeklini kaybeder, zihinleriyse Ruhlarla birleşerek insan varoluşunun ötesindeki bir boyuta* çekilirlerdi.

(Ç.N: Buradaki boyut denen şey, Büyük Tavşan’ın sürüklediği boyuta benzemez. Daha çok metaforik, sembolik anlamdadır.)

Ancak tam tersi durumda, yani kişinin egosunun aşırı güçlü olması hâlinde de bu durum Ruhlarla uyumu büyük ölçüde sekteye uğratır ve Ruh Yiyenlerin potansiyelini ortaya koyması baştan imkânsız hâle gelirdi.

Dolayısıyla da özümseyip içselleştirdikleri Ruhun kudretiyle uyum içinde olabilmeleri için Ruh Yiyenlerin neredeyse silik bir benliğe ve egoya sahip olmaları gerekirdi. Ne var ki yukarıda belirttiğim gibi ego fazlasıyla zayıf olursa da bu kez Ruhla kolayca bütünleşme riski doğar ve bu da kişinin insanlığını yitirmesine yol açabilirdi.

Bunun gerçekleşmesini önlemek adına da Ruh Yiyenlere bir dayanak―― yani, zayıf benliklerinin ve silik egolarının yerini alacak bir “çekirdek” bahşedilirdi, bu çekirdek de kendilerini kaybetmemelerini sağlardı.

Yeni yumurtadan çıkan bir kuşun gözlerini ilk açtığında gördüğü canlıyı annesi sanmasına benzer şekilde, Ruh Yiyenlerin içgüdülerine derinlemesine yerleşmişti ve onların varoluş temellerini oluşturan bir “sütun” gibiydi.

Ruh Yiyenlerin korkunç gücü bu sütunun uğruna kullanılırdı ve o saf, şekillendirilmemiş zihin, bütünüyle sütun tarafından işgal edilirdi.

Kuşkusuz ki Ruh Yiyenlerin varoluşunun sebebinin merkezinde o sütun yatardı.

――İhanete dair en ufak bir niyeti dahi olmayan Ruh Yiyenlerin, kendisini adadığı sütuna özveriyle hizmet etmeye devam ederdi.

Kurbanlar o kadar fazlaydı ki sayılmaya kalkılsa insanın ruhunu karartan bir hüzün çökerdi üzerine. Fakat tüm bu kayıplara rağmen kadim çağların Ruh Yiyenleri günümüzde yeniden hayat bulmuştu. Ödenen bunca can ve bedel karşısında, İmparatorluk halkı bile bu başarıyı haklı çıkarabilecek bir gerekçe sunamazdı.

Bu yüzden de kusursuz bir şekilde tamamlanmış tek örnek olan ve paha biçilmez yeteneklere sahip bu kız, dönemin imparatoru Drizen Vollachia’ya sunuldu. Drizen’se onu, kendi kanını taşıyan kızlarından birine manevi kız kardeş olarak bahşetti.

İmparator Drizen Vollachia’nın bu kıza dair içinde nasıl bir izlenim taşıdığı ya da neden onu öz kızına emanet ettiğiyse hâlâ bir muammaydı.

Tek bir şey söylenebilirdi: O da kızın, Ruh Yiyenlerin kudretini yeniden canlandırmayı amaçlayan grubun arzuladığı şekilde işlev gördüğüdür. Bu nedenle de Drizen, kendisine takdim edilen kız için uygun sütunu bizzat tayin etmişti.

Ve hepsinden de öte――

――Arakiya; -Ruh Yiyen olarak- vaktiyle Cadı’ya karşı mücadele etmek üzere çağrılan seleflerinin her birinden katbekat daha yıkıcı, daha dizginlenemez bir kudretle kusursuzlaştırılmış bir varlık hâline gelmişti.

△▼△▼△▼△

Dünya sağduyuyla alay edercesine kavrulmaya başladığında yalnızca nefes almak bile ciğerleri yakıyor, bedenin dört bir yanına yayılan damarları sıcaktan şişiriyor, kurumuş gözleri nemlendirmesi gereken gözyaşları dahi havaya karışıp buhar oluyordu.

Hayatın her saniye tükenip gittiği böylesi bi’ ortamda, Arakiya’nın gözlerinin rengini seçebilecek kadar yaklaşmak bile mümkün değildi. Ne kadar güçlü olursanız olun, dünya böylece başkalaşırken buna ayak uyduramayanlar susuzluktan çatlayıp kavrulmaya mahkûm olacaktı.

Bu nedenle de dünyanın çehresini böylesine değiştiren kudretin merkezindeki Arakiya dışında, kızıl gökyüzünün gölgelediği o uçsuz bucaksız topraklarda yalnızca iki kişi daha ayakta kalabilmişti: Yorna ve Priscilla.

Ne var ki Yorna ve Priscilla bile hayatlarının yavaş yavaş ellerinden çekilip alındığını hissediyordu.

Yorna: “――Hık.”

Bir sesin yankısıyla birlikte dördüncü saç tokası da parçalandı ve bu kaybın yarattığı boşlukla Yorna’nın yüz hatları kasıldı.

Ruh Evliliği Tekniği’nin etkisiyle Yorna’ya sunulan sayısız adak, onun yerine hayatını feda edebiliyordu. Bu sayede de Yorna hiç fiziksel zarar almamış, Arakiya gibi bir dehşetle dövüşmesine rağmen hareketlerinde en ufak bir aksama yaşamamıştı.

Ne var ki――

Yorna: “Keşke şu göğsümdeki sancıdan da kurtulabilsem.”

Yorna’nın hayatı yerine geçen bu eşyalar başlı başına onlara yüklenen sevginin, verilen değerin en açık göstergesiydi.

Bu saç tokaları ne göz alıcı tasarımlara sahipti ne de maddi anlamda kıymetliydi. Yalnızca Yorna’nın himayesi altındaki şehrin sakinlerinin; kendi boynuzlarından, pullarından ve bedenlerinden sundukları parçalarla oluşturdukları armağanlardı.

İçlerinde yalnızca sevgi, hürmet ve güven vardı. Bu nedenle onlara bir değer de biçilemezdi.

Priscilla: “Tokan mı kırıldı? Az önceki süs gibi onlar da yavaş yavaş tükeniyor, Anneciğim.”

Sıradan tokadan geriye kalan parçalar Yorna’nın parmaklarından süzülürken Priscilla kırmızı elbisesinin kuyruğu dalgalanarak yanına iniverdi.

Göz kamaştırıcı bir ihtişamla parlayan Yang Kılıcı’nı elinde tutan Priscilla’nın zarif yüz hatları, korkusuz bir ifadeyle aydınlanıyordu. ――Bu sözlere karşılık olarak Yorna gözlerini kısarak şöyle dedi…

Yorna: “Elbette ki biricik çocuklarımın armağanlarını yalnızca hayatımın yerine geçebilecek araçlar olarak görmek tiksindirici.”

Priscilla: “Hayatının sonsuzluğunu neredeyse başkalarından aktarılan canlarla uzatan birinden böylesi laflar çıkıyor oluşu şirin, Anneciğim. Sana bir tane bile hediye sunmamış olan beni, ‘biricik çocuğum’ diye anmaya çekiniyor musun acaba?”

Yorna: “――――”

Priscilla: “Rol de yapamıyorsun demek? ――Öyleyse arzuladığın gibi lafı dolandırmadan konuşayım.”

Açıkta kalan solgun omuzlarını umursamazca silkerek bakışlarını öne çeviren Priscilla’ya karşı, Yorna da bu tutum ve söylem karşısında rahatsız olmuşçasına: “Lafı dolandırmayacaksın demek?” diyerek yanıtladı.

Priscilla’ysa buna karşılık çenesini hafifçe kaldırarak soğukkanlılıkla devam etti.

Priscilla: “O şeyle daha ne kadar savaşabiliriz ki acaba?”

Priscilla, kıpkızıl gözlerini göğe çevirdi. ――Ve hemen ardından da gökten su mızraklarından oluşan bir sağanak Priscilla ve Yorna’nın üzerine boşalıverdi.

Yorna: “――Hık.”

Dişlerini sıkarak yere kapanan Yorna, bu azgın su hücumuna göğüs germeye çalıştı.

Her bir su ışını bir parmak kalınlığına kadar sıkıştırılmıştı fakat bu, onların taşıdığı gücün hafife alınabileceği anlamına gelmiyordu. Çünkü kullanılan güç bir parmağınkinden çok daha fazlaydı.

Bu yoğunlukta sıkıştırılmış su selleri; önlerine çıkan her şeyi delip geçiyor, potansiyel tehditleri tereddütsüz biçimde yere seriyordu. Tek bir ölümcül darbeyle bir bedeni parçalara ayırabilecek kudretteydi.

Bu kadar büyük bir suyu kullanarak toprağı böylesine kaba ama etkili şekilde yarabilen, aynı anda zariflik ve yıkıcılık içeren bu tekniği böylesine ustaca kullanabiliyordu. Tehlikesi dışında hiçbir yönüyle mantıkla bağdaşmıyordu.

Yorna: “――Hık, Priscilla!”

Yere kapanmış, su ışınlarının amansız sağanağından kurtulmak için tüm varlığını bu kaçışa adamışken Yorna; Yang Kılıcı’nı ustalıkla savurarak sel gibi gelen suyu savuşturan Priscilla’nın adını haykırdı.

Parıldayıp duran kutsal kılıcı savurdukça Priscilla art arda gelen su saldırılarını parçalayarak etkisizleştiriyor, kendisine yöneltilen saldırıların yoğunluğu Yorna’nınkinden iki kat fazla olmasına rağmen bir adım dahi geri atmıyordu.

Saldırıların miktarına bakıldığında Arakiya’nın hangisine daha fazla değer biçtiğini apaçık ortaya koyuyordu.

Yorna: “――――”

Priscilla’nın kızıl kılıcını havada döndürerek sergilediği dansı andıran kılıç ustalığı, zarafetle örülmüş büyüleyici bir gösteriydi.

Ne var ki bu zarafet, Arakiya’nın saldırılarını bütünüyle bertaraf ettiğini söylemek için yeterli değildi.

Tıpkı az önce Yorna’nın bedeninde kalan süs eşyalarına dair yaptığı ima gibi Priscilla’nın güzelliğini taçlandıran takılar da bu çetin çarpışma sırasında teker teker kırılmıştı.

Zamanla yarışan tek kişi Yorna değildi, Priscilla da kendi sonuna doğru adım adım ilerliyordu.

Priscilla: “ ‘Kollarını ve bacaklarını koparsan bile vazgeçmeyeceğim’, demek? ――Amma da korkunç bi’ ümide kapılmışsın ya.”

Priscilla’nın dolgun memelerine isabet eden delici saldırıyla birlikte, boynundaki kolyeyi süsleyen mücevherlerden biri infilak etti.

Ancak Priscilla’nın kıpkırmızı gözleri, hayatı yerine geçen o değerli taşın yok oluşuna en ufak bir tepki göstermedi; tüm dikkati yalnızca, gökyüzünde süzülen Arakiya’nın silüetine yönelmişti.

Ne var ki Priscilla’nın bu hâlini, özellikle de Arakiya’ya bakan yüz hatlarını gören Yorna gözlerine inanamadı. O kıpkırmızı gözlerin derinliğinde bir anlığına parlayan şey, inanılması güç bir şeydi.

O şey de――

Yorna: “Pişmanlık mı duyuyorsun Priscilla, Arakiya’nın bu hâline?”

Priscilla: “Saçmalama. ――Bu dünyada var olan her şey keyfim istedi diye var.”

Yorna’nın sorusuna küçümseyici bir burun kıvırmayla karşılık veren Priscilla, öne doğru eğilerek koşmaya başladı.

Annesini ardında bırakıp yıllardır uzak kaldığı üvey kız kardeşine doğru yönelmesi, sanki her iki bakıştan da kaçmak için duygularını kalbine gömüyormuş izlenimi veriyordu.

Yorna: “Benim de içimde bir yığın pişmanlık var.”

Yorna, Priscilla ile Arakiya arasında ne tür karşılaşmalar ve ayrılıklar yaşandığını asla bilmiyordu.

Bunu öğrenebilecek şansa sahip olmasına rağmen bu fırsat tıpkı kendi hayatı gibi elinden kayıp gitmişti. Önceki yeniden doğuşunda, Priscilla’yı güçlükle dünyaya getirirken can vermişti.

Devamında da gerçekleştirilen İmparatorluk Seçme Törenindeyse Vollachia hanedanının kızı olan Prisca Benedict, savaşta uğradığı hezimetle son nefesini vermişti.

Böylece Yorna’nın önceki yaşamında tanıklık edebildiği şey, Sandra Benedict adlı o kadının hayatıydı.

Ve bütün bunlara rağmen――

Yorna: “――――”

Nasıl olduysa zaman akıp gitmiş, olaylar akıl almaz bir zincirle birbirini izlemiş ve Yorna, Priscilla’yla yeniden kavuşma şansını elde etmişti.

Bu kez Sandra ve Prisca olarak değil de Yorna ve Priscilla kimlikleriyle buluşmuşlardı. Asla mümkün olmaması gereken bir mucizenin izinde, ana ile kızı bu kan kırmızısı cehennemin içine birlikte yürümekteydi.

――Evet, bu yolu hep birlikte kat edeceklerdi.

Arakiya: “Prenses.”

Bu tek sözcüğü sessizce mırıldanmasıyla birlikte, Arakiya’nın vücudu kelimenin tam anlamıyla taşan bir güçle dolup taştı.

Ateşten suya, rüzgârdan toprağa, ışıktan gölgeye kadar dünyanın tüm özlerinden beslenen sınırsız dönüşümlerin vücut bulmuş hâli olan Arakiya; sahip olduğu her zerreyi Priscilla’nın üzerine saldı.

Yalnızca bedenini ve kılıcını silah edinmiş Priscilla, üzerine hücum eden su sellerine ve çakan yıldırımlara karşı dimdik durarak haykırışıyla duruşunu ortaya koydu――

Yorna: “――Sev beni.”

Bir sonraki anda Priscilla’nın Yang Kılıcı göğe kalktı ve suyla yıldırımdan oluşan saldırılar, çarpışmaya ramak kala havada yok olup gitti. ――Yoo, öylece buhar olup da uçmamışlardı.

Hiç şüphesiz ki Yang Kılıcı’nın savurduğu tek bir kesikle parçalanıp silinmişlerdi.

Fakat bu seferki kılıç parıltısı; evvelkilerden bile daha zarif, daha rafine ve göz kamaştıracak kadar süratliydi.

Priscilla: “Bu…”

Sesine hafif bir şaşkınlık sinmiş solukla birlikte, Priscilla’nın zarif kaşları çatıldı.

Kızıl alevlerden örülmüş rüzgârlar dört bir yandan üzerini sardı. Fakat Priscilla, tereddütsüz bir kılıç darbesiyle bu kavurucu rüzgârları kolayca biçip geçerek dağıttı.

Sanki hissettiklerini teyit etmek istermişçesine elindeki kıymetli kılıcın kavrayışını düzeltti ve narince kendi yüzüne dokundu. Parmak uçları gözlerini usulca okşadı ama belli ki sıra dışı bir şey sezmemişti.

Yorna’ysa çoktan anlamıştı. Bu, alevin taşıdığı fiziksel bir etkinin ötesindeydi.

――Yorna’yla canından çok sevdiği çocuğuyla kurduğu bağ, onların gözlerinde tutuşan bir aleve dönüşüp vücut bulmuştu.

Priscilla: “――――”

Priscilla; elindeki kıymetli kızıl kılıcıyla dimdik ayakta duruyorken sol gözüyse tutuşmuş, alev alev yanıyordu.

Kaos Alevi İblis Şehri’nin sakinlerine bahşedilen Yorna’nın koruyucu gücünün bir nişanesiydi bu. Ruh Evliliği Tekniği aracılığıyla Yorna korumak istediği kişiye kendi gücünden bir parça aktarabiliyordu.

Bu teknik; esasen savaşma yetisi olmayan çocuklarını korumak amacıyla geliştirilmiş, gizli bir teknikti. Zira bu çocuklarla Yorna arasında, hiçbir savaşçının erişemeyeceği türden kutsal bir bağ mevcuttu.

Ancak şu anda, o kural bir istisnayla delinmişti.

Savaşabilecek güce ve tekniğe sahip olan, üstelik Vollachia İmparatorluk Ailesi dışında hiç kimsenin kullanmaya hakkı olmayan kıymetli kılıcı taşıyan bir varlık; Yorna’nın her şeye rağmen korunması gereken bir çocuğu hâline gelmişti.

Yorna: “Priscilla――”

Priscilla: “Nihayet… beni kendi kızın gibi görmeye razı oldun, Anneciğim.”

Yorna: “Ne densizsin. ――Uzaklaşırken arkandan sadece bakakalan zavallı anneler gibi olmayacağım. Cehenneme gidiyorsan senle beraber ben de geleceğim.”

Yorna, artık Priscilla’nın bir adım daha yalnız başına ilerlemesine izin vermeyecekti.

Priscilla, onun cevabını küçümsercesine bir burun kıvırsa da kararlılığını kabullendi ve onun yanında duruverdi. Bu kabulleniş de hemen hissedilmişti; Yorna yüzünde bir şeyin varlığını hissetti, parmakları istemsizce o noktaya uzattı.

Rahatsızlığın kaynağı gözündeydi―― Muhtemelen Priscilla’nınkiyle tıpatıp aynı olan bir alev, kendi gözünde de yanıyordu.

Ruh Evliliği Tekniği’nin iki kullanıcısı, koşulsuz gerçekleştirilemeyen bu büyüyü birbirlerinin ruhlarını tamamlayarak gerçekleştirmişti. ――Olamaz denilen, imkânsız denilen bir mucize vuku bulmuştu.

Ve ardından, bunu görmesiyle beraber…

Arakiya: “…Neden?”

Dudaklarından cılız bir fısıltı döküldü, bakışlarıysa lanetlenmişçesine yere sabitlendi.

Gökyüzünde asılı duran Arakiya, Yorna ve Priscilla’nın yan yana duruşuna kilitlenmişti. Elini yüzünde, ardından sol gözünü örten göz bandında gezdirdi.

Ve ardından da o bandı sanki söküp atarcasına yırtarak çıkardı…

Arakiya: “Neden! Nasıl, niye, neden Prenses’in!..”

Tüm öfkesini gözler önüne seren Arakiya; göz bandının altında, tüm ışıktan mahrum, kıpkırmızı gözünü sergiledi. Görmekten aciz o gözde Yorna’nın silüeti beliriyordu, bu çift kırmızı göz Yorna’ya odaklanmışken Arakiya sesleniverdi.

Priscilla’dan Ruh Evliliği Tekniği’nin kutsamasını almış, gözünde bir alev taşıyan Yorna’ya seslendi.

Ve bunu yapan, gözlerinde zerre kadar alev taşımayan, Priscilla’dan hiçbir kutsama alamamış olan Arakiya’ydı.

Arakiya: “Prenses… benim… hık!”

Priscilla: “Yanılgıya kapılayım deme, Arakiya. Diyelim ki arzularını hoş gördüm, hatta göz yumdum… Yine de sen ‘benim’ olursun ama ben asla ‘senin’ olmam.”

Arakiya: “――Hık.”

Priscilla: “Ve ben hiçbir surette, hiç kimseye boyun eğmem.”

Priscilla’nın gözlerindeki keskin hüküm karşısında, Arakiya bir anlığına nefesi kesilmiş gibi oldu.

Ne var ki bu sert çıkışın hemen ardından, beklenmedik ve hafif bir itiraz sesi araya girdi.

O ses de――

Priscilla: “Anneciğim, kafama vurmanın sebebi ne ola ki?”

Yorna: “Böylesine kibirli bir dille konuşmamalısın. Çocuklarımı böylesine tepeden bakan bireyler olarak yetiştirdiğimi hatırlamıyorum.”

Priscilla: “Anneciğim, zaten sen beni yetiştirmedin ki yoksa hatırlardım.”

Yorna: “Mademki öyle, o fırsat nihayet kapıya dayandı desene.”

Bu sözlerle birlikte Priscilla’nın başına tık diye indirdiği kiseruyu geri çekti, başını hafifçe iki yana sallayıp ardından bakışlarını yukarıdaki Arakiya’ya çevirdi.

Gözlerinde sarsılmaz bir öfke ve az evvel yaşananlara dair belli belirsiz bir huzursuzluk parıldıyordu.

Gözlerini kaçırmaksızın kiserusunu ağzına götürdü, cehennemin tam ortasındayken mor dumanı içine çekiverdi.

Ve ardından içinde bulundukları duruma hiç uymayan neredeyse neşeli sayılabilecek bir gülümsemeyle…

Yorna: “Nihayet bana da gözlerini çevirdin, Birinci Sınıf General Arakiya. ――Priscilla’yla birlikte seni gerektiği gibi terbiye edemeyişimin kusurunu telafi etme vakti geldi de çattı.”

Arakiya: “Ne demeye…”

Yorna: “Basitçe――”

Yorna, kızın sözlerine sinmiş şaşkınlığı içine çekerken dudaklarının arasından mor dumanı da yavaşça dışarı saldı.

Kızının güveniyle alev alev yanan gözüyle, dudaklarından çıkan dumanla çevrelenmiş hâliyle bir zamanlar Sandra Benedict olan o anne―― Yorna Mishigure konuştu…

Yorna: “――Ben… çocuklarını terbiye ederken işin kolayına kaçan anneler gibi değilim. Hazırlanın bakalım, küçük hanımlar.”

Ve böylece hükmünü sert bir edayla beyan ediverdi.

#Yorna, Arakiya ve Prenses bölümünü de almış olduk. Biraz kısa olsa da içerisinde bolca bilgi içeriyordu. Ruh Evliliği Tekniği’yle birbirine bağlanan ana ve kızımız, bakalım sonraki bölümler ne yapacak? Okumaya devam edelim!



5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
6 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Samuraycetuk
3 Ağustos 2025 01:16

Emeğinize sağlık çok güzel bir bölümdü kısmen ruh iyicilerin ne olduğunu ne için kullanıldıklarını öğrendik

Haru
5 Ağustos 2025 15:02

Bölüm için çok teşekkürler

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 17:54

Vay vay

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 17:54

Şu ceci güvensizliğin vücut bulmuş hali olum güvenemiyorum ona

baryonnarutotr
22 Kasım 2025 10:26

PEAK bölümler

Heisenberg
5 Aralık 2025 18:57

Aga Otto gile noldu onu merak ediyorum ya oe Todd gelmişti en son