Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayımlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VI, Bölüm 51 – “Yaşayanların Kulesi 2. Perde” 

Kısım VI, Bölüm 51 – “Yaşayanların Kulesi 2. Perde” 

21 Mayıs 2026 93 Okunma 21 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Arkasından gelen tanıdık erkek sesini işiten Subaru, nefes almayı dahi unutacağı bir korku içerisinde titriyordu.

Subaru: “————”

O saniyede yerinden çıkmış sol omzunun acısını bile unutmuştu.

Zihnine dehşet ve korkaklık gibi çok sayıda negatif duygu hâkimdi; düşünceleri umutsuz bir duygu tufanıyla örtülmüştü ve zihninde tek bir kelime tekrar ediyordu: “Neden?”

Neden kelimesini içeren sorularının sonu yoktu.

Sol omzu neden yerinden oynamıştı? “Natsuki Subaru Buradaydı” cümlesi neden bu odayı bu denli kaplayacak şekilde kazındıkça kazınmıştı? Subaru’yu hapsetmiş olan Emilia ve Ram ikilisi neden ortada yoktu? Meili’nin Subaru tarafından gizlenmiş olan cesedi neden olması gereken yerde değildi? Natsuki Subaru neden hafızasını kaybetmişti? Natsuki Subaru neden farklı bir dünyaya ışınlanmıştı? Neden… annesiyle babasına tüm doğruları bir kez olsun anlatmamıştı? Neden——

Adam: “Böyle kıvrılmış ne halt yiyosun? Bu kadar sessiz kalmasana seni iğrenç piç.”

——Aşağı inemeyecek olması gereken adam, neden arkasında duruyordu?

Adam: “——Kah.”

O adamın sesindeki ani sinir yükselişi, Subaru’nun panik içerisinde dönmesine neden olmuştu.

Dosdoğru arkasındaki o figüre bakmak tüyler ürpertici bir düşünceydi. Çoğunlukla bu tarz bir dehşeti tetikleyen şey bilinmeyene duyulan korku olurdu; lakin bu adamın doğurduğu korku, ona bakmanın taşıdığı ani riskten çok daha fazlasından kaynaklanıyordu.

Bu, bir şeyleri görememenin sebep olduğu tedirginlikten çok daha derin bir histi, çünkü söz konusu rakibin niyeti yalnızca korku aşılamak değildi. Subaru, o niyetin düpedüz yaralama, hatta belki de öldürme olduğunu düşünmeden edemiyordu.

Adam: “Hah. Neye bakıyosun, sen? Şu surata bak. O kadar mı korkuyosun, sen?! Ağlamak üzereymiş gibi görünüyosun, sen. Ağzına sıçılmış bi oda, içinde de mide bulandırıcı bi piç.”

Hâlâ bir karar vermeye çalışan Subaru’ya alaylı bir şekilde gülümseyen kimonolu adam, arsızca beyaz dişlerini sergiliyordu. Uzun, kırmızı saçlar, sağ gözü örten bir göz bandı, beyaz şeritlerle sarılmış çıplak bir göğüs ve kaslı, iri yapılı bir beden; tüm bunların sahibi olan adam, acınası hâldeki Subaru’ya tepeden bakıyordu.

Subaru’yla konuşan o adam, Pleiades Gözcü Kulesinin İkinci Katının Muhafızıydı—— yani Reid.

Subaru: “————”

Reid: “…Ağzın çalışmıyor mu senin? Söylediklerimi duyamıyo musun? Yoksa benimle konuşmak gibi bi niyeti olmadıını mı anlatmaya çalışıyosun? Eğer öyleyse hiç umursamam ama yine de öylesi daha onur verici olabilirmiş gibime geliyo.”

Olabildiğince kibirli şekilde ve yüksek sesle kabaca bu cümleleri kuran Reid, yüzünde öfkeli bir ifadeyle gözlerini Subaru’ya dikmişti. Ondan yayılan düşmanlığın altında ezilen Subaru’ysa bir şeyler mırıldanabilmek için dudaklarını zorluyordu. 

Subaru: “Sa…ğ… göz…”

Reid: “Haaah?”

Subaru: “Göz bandın… sol gözünde değil miydi?.. Neden… şimdi sağ gözünde?..”

Şu anda sormaması gereken bir soruydu. O bu soruyu sorarken Reid’in gözleri hafifçe titreşti. Ve hemen sonrasında bir “Tıktık” sesiyle alt ve üst dişlerini birbirine vurdurdu.

Reid: “Heves, öyle bir heves işte! Her iki göz de işimi görüyor. Bu sayede canım oyun oynamak isteyince bandı takıyorum. Takıyorum ve o gözümle göremiyorum. Yalnızca şov yani.”

Reid bu sözleri söylerken sağ gözünü örten bandı parmaklarıyla çevirdi. O bandın altında herhangi bir yara yoktu; gözü tam da söylediği gibi gayet iyi durumdaydı.

Ve elbette ki açıktaki sol gözünde de herhangi bir yaralanma belirtisi yoktu. Özetle söyledikleri tamamen doğruydu. Subaru, Reid’in göz bandının yalnızca canının istediğini yapmak için kullandığı bir nesne olduğunu anlıyordu.

Buna rağmen, söz konusu o olunca yaptığı bu şey, kendisiyle diğerleri arasındaki güç farkını kapatmak, rakiplerine oyun oynamak ve——

Reid: “——Noldu? OY, senin omzun yerinden çıkmamış mıydı, birazcık tuhaf görünüyo diye düşünmüştüm.”

Subaru: “——GH?”

Bu krizin hemen ardında Subaru’nun beyni, ani bir etkiyle birlikte yakıcı bir hissiyatla kavruldu.

Subaru: “GH, GHA!..”

Boğazı keskin bir acıyla sıkıştı ve büyük bir ıstırabın deliciliğiyle dünyası sarsıldı.

Yerinden çıkmış omzu, hiç düşünmeden veya tereddüt etmeden sağ elini uzatan Reid tarafından yakalanmıştı. Ve Reid, bileğini öylece döndürerek yerinden oynamış kemiği rahatlıkla yerine yerleştirmişti.

Çıkık kemik onarılmış, odada donuk bir tık sesi yankılanmış ve Subaru’nun sol omzu hareket özgürlüğüne kavuşmuştu.

Bununla birlikte bir an için önemsizleşen acısı geri dönen Subaru’nun yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyor, acısı yüzünden etrafındaki dünyaya lanetler okuyası geliyordu.

Reid: “Bu kadar abartmasana. Sen böyle görününce seninle uğraşıyomuşum gibi duruyo. Aslına bakarsan seninle uğraşan ben değilim, seninle asıl uğraşan o ateşli çıtır!”

Subaru: “Ateşli… çıtır mı?”

Reid: “Gümüş saçlı ateşli çıtırı diyorum. Arkandaki buz kafesine ve yerinden çıkmış omzuna bakınca neler olduunu az çok anlayabiliyorum. Arkadaşlarınla aran mı açıldı, ha, ne komik!”

Reid, sol omzunu tutan ve acıyla inleyen Subaru’ya bu şekilde homurdandı. Onun sözlerini işiten Subaru, ateşli çıtırdan kastının Emilia olduğunu anlamıştı.

Ve aynı zamanda, konu bu odanın içerisinde kendisi ve geri kalanlar arasında yaşananlara gelince Subaru—— Reid’in dikkatli gözleriyle olanları kavramış olmasından korkuyordu.

Subaru: “Nereden… biliyorsun?”

Reid: “İç karartıcı bi kulenin içinde tıkılıp kalan bi erkekle kadın arasındaki ilişki ya hayal edilemeyecek kadar iyiye gider ya da hayal edilemeyecek kadar kötüye, başka bi seçenek olamaz. E sen de insanların tepesini hayal edilemeyecek kadar attıran bi tipsin. Yani olanları çözmek o kadar da zor diil.”

Tamamen dürüst olmak gerekirse Reid’in vardığı sonuçta herhangi bir hata yoktu. Dolayısıyla Subaru’nun bu cümleleri inkâr etmesi mümkün değildi. Bu sırada bakışlarını Subaru’dan ayıran Reid’in gözü, Emilia’nın buz kafesine kaydı.

Subaru: “————”

Ardından boynunu çevirdi, öfkeli bir şekilde Subaru’nun yanından uzaklaştı, çok kısa bir süreliğine kafese baktıktan sonra güç uygulayarak üzerine bastı.

O saniyede yapıdan keskin bir çatırtı sesi yükseldi; hemen sonrasında da yıkıcı gücün dirençli hapishaneye bütünüyle yayılışıyla kafes paramparça oldu.

Söylemeye gerek yoktu lakin Subaru, ne kadar çabalarsa çabalasın buz kafesini bir milim olsun kımıldatamamış, kafesin bütünlüğü boyun eğmeyi reddetmişti.

Yani ister büyü ister güç anlamında Reid’le aralarındaki fark tek bakışta, tek saniyede açığa çıkmış ve Subaru’yu serseme döndürmüştü. Onun bu tepkisini görmezden gelen Reid ise el ve ayaklarını hafifçe esnetmekle meşguldü.

Reid: “——Eeeh, yeniden hareket ettirebilecekmiş gibi görünüyosun. Harika, harbiden harika.”

Bu kelimeleri mırıldanan ve Subaru’nun kolundaki hislerin geri döndüğünden emin olan Reid, yavaşça odanın dışına çıktı.

Kafası allak bullak hâlde kaskatı kesilmiş Subaru’yaysa zerre kadar aldırış etmedi. Ancak Subaru, henüz dinmemiş kafa karışıklığına ve olup bitenleri idrak edemeyişine rağmen bu ortamda gözlerini Reid’den ayırmanın katiyen iyi sonuç vermeyeceğini biliyordu.

Öncelikle——

Subaru: “Bekle! Sen… sen üst kattan aşağı inemediğini söylememiş miydin? Şimdi neden normal bir şeymişçesine bu katta dolanıyorsun!?”

Reid mutlak bir kayıtsızlıkla Dördüncü Katın koridorunda yürürken Subaru, hızla kendisini odanın dışına attı.

Ve heybetli bir havayla ilerleyen Reid’in arkasından bakarak başından beri kafasında olan soruyu son derece gösterişsiz bir şekilde açığa vurdu.

Reid ise bu soru karşısında arkasına dahi dönmeden elini sallayarak,

Reid: “İkinci kattan çıkamadıımı ne zaman söyledim ki? Söylediin şey buysa… birazcık yersiz olmadı mı? Ama endişe etme. Oradan çıkamadııım varsayımında azıcık gerçeklik payı var. Şu ana dek çıkamıyodum.”

Subaru: “Şu ana dek mi… bekle, öyleyse varsayımımın neden geçersiz hâle geldiğini sorabilir miyim?”

Reid: “Sana adamakıllı ders verip her şeyi açıklayacak diilim. Ben buradan çıkmak üzereyim. Sen de altına işemek üzeresin. İşte bu, bitti—— Ah, bekle, daha bitmedi.”

Reid’in peşine takılan Subaru ona yetişirken ses tonu değişen Reid, gözlerini Subaru’ya dikti. Subaru’nun bedeni olduğu yerde büzüşüp kalırken yanakları şekilsizleşen Reid, onu yalnızca keskin bakışlarıyla öldürebilirmiş gibi görünüyordu.

Herhangi bir silah taşımayan kırmızı saçlı kılıç ustasının elleri boştu. ——Lakin gözlerindeki ışıltı, insanı kılıçtan geçirmeye yetecek düzeydeydi. Subaru derin bir nefes aldı.

Subaru: “N-Neden ba…”

Reid: “Harika, sen böyle yaygara koparmaya devam et. Zaten bunu bile yapamıyosan kendine erkek demeye hakkın yok demektir. Ha bu arada, sana bi sorum var başarısızlıın sınırındaki adam. Ben bu kasvetli kuleye veda etmek üzereyim ama senin şu can sıkıcı kankaların ne tarafa gitti, biliyo musun?”

Subaru: “Ha?”

Yakınındaki adamdan yayılan düşmanlık kalbini sıkıştırırken Subaru’nun gözleri, işittiği bu şaşırtıcı beyanla irileşti. Ve onun bu darmaduman tepkisini gören Reid, doğal bir şekilde devam etti. “SANA DİYORUM”,

Reid: “Buradan çıkmayı planlıyorum, peki yemek, su ve alkol nerede? Kadınlardan bahsetmiyorum bile. Ehh, arkadaşların arasındaki o ateşli çıtırla o sürtük görünümlü kadın kesinlikle iyi parçalardı. Gerçi ateşli çıtırı baştan çıkarırsam kendimi suçlu hissedeceğim için birinci adayım sürtük kadın olmalı.”

Subaru: “Gidi… yor musun? Bu kuleden mi? Ama… peki ya… senin, yo, geri kalanların “Sınavı” ne olacak? Bu durumla ve geri kalan her şeyle ilgili ne yapacaksın!?”

Reid: “Hiçbi şey yapmiicam, söylediiin bokların hiçbiri beni ilgilendirmiyo. Sorunlarınızı kendiniz çözün, benim hiç işim olmaz. Ah, bi saniye. Seninle ilgili son bi mide bulandırıcı görevim daha olacak.”

Subaru: “Mide bulandırıcı… görev mi—— GAH!?”

Reid’in yüz ifadesi ansızın değişti ve bu sözler üzerine kaşları çatılan Subaru’yu parmağıyla alnından dürttü. Bu hareketle birlikte Subaru’nun sırtı, dürtüşün etkisiyle koridorun duvarına tosladı. Acılı bir yığın hâlinde altında yatmakta olan Subaru’ya bakan Reid ise bir “Hmph” sesiyle homurdandı.

Reid: “Sana daha önce de söylemiştim. Benim yanıtımı kabul edebilceeni sanmıyorum, seni küçük korkak tavuk. İstersen acemi bi balık ol, istersen korkak bi tavuk, her hâlükârda ayaklarımın altında ezilmeye layıksın. “

Subaru: “Bence bu, asıl kendini tanımlamanla ilgili bir sorun…”

Reid: “Şansına karşına çıkmış olan beni endişelerini, sorularını veya pişmanlıklarını dindirecek bi araç olarak kullanma. Kendi sorunlarını kendin çöz. Beni koltuk değneğin yapma.”

Subaru: “————”

Bu sözleri öfke gibi bir duyguyla bağdaştırmak pek doğru olmazdı.

Çünkü öfkelenmek duygu gerektirirken Reid, Subaru’nun hislerini zerre kadar umursamıyordu. Onun için hiçbir duygu beslemiyordu, zihni tamamıyla kayıtsızdı. Dolayısıyla sesinde öfke taşımıyordu.

Bununla birlikte “omzunun üzerinden” sarf ettiği bu kelimeler, Subaru’da kalbine saplanmış bir bıçak hissi doğurmuştu.

Acıdan inliyor, bir kez daha geride kalan sorular zihnine doluşarak kendisini diri diri gömecekmişçesine yalpalıyordu. Fakat tam da bunun yaşanmasından önce, 

Reid: “——Aaah, geldi.”

Koridorun sonuna doğru bakmak için kafasını çeviren Reid, bir şeyler oluyormuşçasına homurdandı.

Kafasını kaldıran Subaru’nun gözleri de aynı yöne, Reid’in baktığı noktaya çevrildi; fakat o noktada herhangi bir farklılık göremedi. Bununla birlikte geciktiğini anladı.

Kalçaları yere değer hâlde çömelmişken farkına vardı.

Belli belirsiz bir titreme. Kule sarsılıyordu. Hafifti, deprem ölçeğinde değildi ama yine de titremeyi hissedebiliyordu.

Reid: “KAH.”

Dişlerini birbirine çarptırarak gülen ve gözleri ışıldayan Reid, sandaletleri yere sağlamca basarak öne çıktı. Göz ucuyla onun bu tereddütsüz duruşunu gören Subaru’ysa kafası karışık bir şekilde onun izinden gitti.

Reid, kendisini endişelerini giderecek bir araç olarak kullanmaması gerektiğini söylemişti.

Bunu inkâr etmek mümkün değildi, Reid’in sözlerinin Subaru’nun kırılgan kalbini paramparça ettiği şüphesizdi. Subaru’nun sorunları yalnızca Reid’e yakınmakla çözüme kavuşamazdı.

Ancak bundan bağımsız olarak Subaru’nun o an için Reid’in neden Dördüncü Katta dolandığını ve genel olarak kulede neler döndüğünü öğrenmek gibi bir sorumluluğu vardı.

Subaru: “Reid!”

Reid: “————”

Subaru: “Hey, bekle! Beklesene! Hiç değilse bana, ne yapacağını söylesene…”

Büyük ve hızlı adımlarla ilerleyen Reid’in sırtı gururla uzaklaşıyor ve boyun eğip durmuyor, Subaru’nun sorusunu yanıtlamıyordu.

Subaru’nunsa omzu acıyor, yüreğinde bir şaşkınlık ve karmaşa taşıyor, kendine hiçbir şekilde güvenmiyordu. Gönülsüz bir yükümlülükle hareket ediyordu, uzaklaşan adamı nihai bir çabayla takip etmekten başka şansı yoktu.

Derken uzun, kırmızı saçları savrulan adam ansızın adım atmayı keserek duraksadı. 

Reid: “————”

Duraksadığı o nokta, koridorun sonundaki avluda bulunan spiral merdivenin önüydü—— Yani hafızasını yitirmiş Natsuki Subaru’nun iki defa ölüme itildiği yer.

Çılgınca Reid’i kovalayan Subaru, nereye geldiğini son anda fark ederek nefesini tuttu, olduğu yerde donakaldı.

Bununla birlikte umutsuzluk hissindeki çıkmazı aşma arzusu, ona Ölüm getiren bu yerden uzak durma arzusunu aşıyor ve bu da Subaru’ya ilerlemeye devam edecek gücü sağlıyordu.

——Subaru’yu öldüren şey o mekân değildi. O şeytandı. Yani sakınma hissini doğuran şey mekân olmamalı, esas suç, suçluya atfedilmeliydi.  

Subaru: “————”

Kalbinin atışının, kanının damarlarının içerisinde akışının sesi ürpertici yükseklikteydi. Bunu duymazdan gelen Subaru, bir ter damlasını silerek Reid’in durduğu noktaya doğru ilerledi.

Reid, tam da merdivenin köşesinde durmuş şekilde aşağıdaki manzarayı izliyordu. O adam, her nerede olursa olsun bir şeylere tepeden bakmaya gerçekten yaraşır bir duruşa sahipti. Zihninin derinliklerinden böyle işe yaramaz düşünceler geçiren Subaru, Reid’in bakışlarını takip etti.

Ve nihayet farkına vardı.

Kendi gürültülü kalp atışları arasında yittiği için o ana dek işitememiş olduğu sesi artık işitebiliyordu.  

Subaru: “————”

——Hemen ayaklarının altında, geniş merdivenlerin dibinde, Beşinci Katta öylece belirivermiş olan mide bulandırıcı bir alevli Cadı Canavarı sürüsü salonu dolduruyor, Subaru’ya cehennem neymiş gösteriyordu.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

En çılgın hayallerinin bile ötesindeki bu manzaraya tanık olan Subaru’nun görüşü tamamen beyaza dönmüştü.

Subaru: “——Ha?”

Kavurucu, kızıl alevlerin çatırtıları kulağa, kulede feryat eden sayısız bebek varmış gibi geliyordu.

Bu iki faktörü birbirine bağlamaksa insanı tek bir sonuca ulaştırıyordu—— o da boynunda alevden bir yele taşıyan bu tüyler ürpertici Cadı Canavarının bu şiddetli kaosun yalnızca bir parçası olduğuydu.

Atlarınkine benzer bir gövdeyle dört bacak, insanlarınkiyle kıyaslanabilecek kollara sahip bir üst beden ve insan yarısına dek uzanan dişlerle dolu açık bir ağız. Ayrıca korkunç bir ısıya sahip şekilde kuledeki oksijeni kavurup tüketen alevler.

Ortamda aşağı yukarı yirmi Cadı Canavarı vardı; Subaru o canavarların bir alt kat olan Beşinci Katta deliler gibi koşturduğunu görebiliyordu.

Korkunç sıcaklık, düzinelerce metre yukarıda olan Subaru ve Reid’e dek ulaşıyordu. Geri çekilen Subaru, bu ısı dalgası karşısında şaşkındı, âdeta gözbebeklerinin kuruduğunu hissediyordu.

Gerçekten… neler… dönüyordu?

Reid: “Esrarengiz bi Cadı Canavarına benziyo, ha. Sen, onların ne olduğunu biliyon mu?”

Subaru: “…Bilmiyorum. Devasa Solucan Cadı Canavarını saymazsak onlardan birini ilk görüşüm… Ah!? “

Gözlerini manzaradan ayıramayan Subaru’nun yanı başında durarak birebir aynı manzarayı izleyen Reid, bu soruyu yöneltti. Subaru’ysa bu soruyu manzarasındaki değişiklik karşısında istemsizce sesi titreyerek ve kafasını sallayarak yanıtladı.

Alev sembolleri taşıyarak kulenin içerisinde koşturan—— hem at hem de insanı andıran Cadı Canavarlarına Sentor demek daha uygun kaçabilirdi. Sentorların delici feryatları yükseliyordu. Eğri ağızlarından yükselen şiddetli sesler, saf bir öfkeden kaynaklıymışçasına tiz kükreyişlerdi. Ve bu öfkenin nedeni de ince kılıcını savurup bir başına Cadı Canavarlarıyla savaşarak aralarında kendine bir yol açan Şövalyeydi.

Sentor: “——KSHEEEEEEGHHH!!”

Nefesini tutmuş Şövalyenin zarif kılıcı, alev kılıçları taşıyan Cadı Canavarı sürüsü arasındaki boşluklarda kayıyordu.

Kanlar saçılıyor, bir Cadı Canavarının kol ve bacakları kopuyor, gecikmiş çığlığı etrafta yankı buluyordu. O çığlığı dinlerken Sentorların sayı üstünlüğü altında ezilmeyi göze alan o Şövalyeyse kılıcı hazır hâlde öne atılarak bir sonraki canavar doğru sıçrıyordu. O kişi——

Subaru: “——JULIUS!”

Refleks olarak dudaklarından Şövalyenin ismini kaçıran Subaru, hayatta kalan birini bulmaktan derinlemesine etkilenmişti.

Lakin içindeki hangi duygu daha güçlü bilemiyordu, yani neşe mi yoksa keder mi…

Bununla birlikte bilinç atlayışının hemen sonrasında kendisini Meili’nin cesedinin yanında bulduğu bir vukuat yaşamıştı.

Yani herhangi biriyle karşılaştığı bir sonraki seferde o kişinin ölü olup olmayacağını bilemiyordu. İçinde daima bu korkuyu taşıyordu. Dolayısıyla bu korkuyu atlatmış olması iyi haberdi.

Subaru: “————”

Yukarıdan gelen şaşkınlık nidasına dikkat kesilmeyen Julius, Subaru’nun bakışları altında kılıcını kuşanmış şekilde Cadı Canavarlarıyla çarpışmayı sürdürüyordu.

Rakamsal dezavantajına rağmen canavarların gücünün kendisininkine denk olmadığı bir durum içerisinde miydi? Gerçi özgürce alev saçabilen Cadı Canavarlarının karşılarında yalnızca kılıcıyla dikilen Julius’un etrafını sardığı düşünülünce sınırlarının zorlanacağı sonucuna varılabilirdi.

——Ve yanarak ölecek olursa Ölü Kitabının kütüphanede belireceği sonucuna da.

Reid: “Diğerleri nerde? ——Oh, durumun iyi görünmediii kesin.”

Subaru: “——Kıh!”

O saniyede Subaru’nun zihninde yoldaşının ölmesini arzulatan karanlık bir düşünce belirdi ve bu fikir, kalbinin derinlikleriyle çatıştı. Reid’in aşağıdaki manzaraya bakıp mırıldanışıysa düşüncelerini gerçekliğe geri döndürdü.

Ancak Reid, Subaru’nun iç çatışmasından haberdar değildi. Dişlerini göstererek bir adım öne çıktı. Ve çoktan derinlere düşmenin eşiğine gelmişken bir adım daha ilerledi.

Subaru: “H-Hey, ne yapacaksın?”

Reid: “Sen, tek kabiliyetin soru sormak mı? Bana güvenmeyi bırakıp arada bi cüretkâr adımlar atsana. Seninle konuşmanın hiçbi anlamı yok. Ne gözlerime ziyafet çektirecek seksi bi kadınsın ne de konuşması ilgi çekici birisin. Sen, ne demeye benimle konuşmaya çalışıyosun ki?”

Subaru: “————”

Reid: “Müsaadenle tekrar ediyorum, ne bok yemeyi planlıyosun? Yoldaşlarından biri şuracıkta mide bulandırıcı bi canavar sürüsünün arasında sıkışıp kalmış durumda ve sen hâlâ kayıtsız mı davranıyosun? Güçsüz heriflerin seçim şansı olmadıını söylemen yalnızca acınası bi bahane olur.”

Tıpkı doğadaki üstünlüğün etoburlarda olması gibi Reid’in felsefesi de gücün adilliğini yansıtıyordu.

Bu felsefenin Subaru’yla uyumsuzluğuysa yalnızca doğruluğunu pekiştirmeye yarıyordu; işte güçlüyle güçsüz arasındaki düpedüz fark buydu.

Reid: “Haaaaah”

Reid, Subaru’ya tek kelime daha etmeden ve tek bir bakış atmadan harekete geçerek hafifçe öne eğildi.

Onu durdurmak gibi bir ihtimal söz konusu değildi. İşte böylece, ağırlıksız şekilde düşerek Subaru’yu ölümüyle kavuşturan rotayı izledi. 

Dümdüz, dümdüz, dümdüz alçalıyordu. Zamanında Natsuki Subaru’nun bilinci yere çarpışı öncesi onu terk etmiş ve dolayısıyla ölümüne sebep olan esas anı görememişti.

Ve kırmızı saçlı kılıç ustası Reid de aynı şekilde düştükçe düşüyordu——

*GÜM GÜM*

O saniyede Reid’in sandaletinin yükseklerden düşüşünün etkisiyle Sentorun atsı gövdesi ezildi. Ve uzuvları bu etkiye dayanamayarak parçalandı. O koskoca bedenin bu şekilde ezilmesi, kanının saçılıp etrafı boyayışı ve Beşinci Katın zeminini lekeleyişi inanılır gibi değildi.

Bu sahneyi tamamlayan şeyse Subaru için ölümcül olan bir yükseklikten düştükten sonra enerjik bir şekilde Cadı Canavarının kalıntılarının üzerine inen Reid Astrea’nın zorbalığı oldu.

Subaru: “————”

Seyirci bakış açısıyla akılsız görünen Cadı Canavarları hareketi kesti ve kırmızı saçlı adamın kaotik belirişiyle çocuksu feryatları son buldu.

Yakından bakıldığında anlaşıldığı üzere bu kafasız Cadı Canavarları rakiplerini ölçmek için görsel olmayan duyularından faydalanıyordu; Subaru’nun tahmini bu yöndeydi.

Reid’in anormalliği, görmeyen gözler için bile apaçık ortadaydı.

Tabii aynı gözlem, o canavarlarla şiddetli bir mücadeleye tutuşmuş olan ve beş duyusunu da aktif olarak kullanan Şövalye için de bir o kadar belirgindi.

Julius: “Sen, neden… buradasın…”

Reid: “Neden, neden, neden. Sorabildiiniz başka bi soru yok mu sizin lan? Mesela kadınlar arasında bu kadar popüler olmanın sırrı nedir, en iyi alkol hangisidir, nasıl bu kadar güçlendin gibi sorulara ne dersiniz?”

Gözleri saf bir şokla alabildiğince açılmış Julius’un önünde dikilen Reid, sandaletlerinin tabanlarındaki et parçalarını silkeledi. Sonra da elini yanında duran bir başka Sentora doğru çevirdi.

Şaka mıydı bu? Elinde ince, ahşap bir çubuk tutuyordu—— ve Subaru, o şeyin bir yemek çubuğu olduğunu görebiliyordu.

Reid: “Kadınlar arasındaki popülerliğimin sırrı yüzüm. En iyi alkol Granhiert—— Ve dünyanın en güçlüsü olma sebebime gelince… Ehh, öyleyim işte.”

Konuşmayı bitirdikten sonra bir anlığına duraksayan Reid, yemek çubuklarını parmak uçlarında hafifçe kımıldatmaya başladı.

Bir an sonraysa donakalan Sentorun bedeni dört bir yana sıçrayan kanlar eşliğinde patladı. Ve bedeninin darmadağın oluşunu zamanında tespit etmeyi başaramayan Cadı Canavarı, son anında ölüm sancısıyla feryat etti. Çaresizce bu dünyaya tutunmaya çalışan bir bebeğin ağlayışını anımsatan o feryat, sahiden de olabilecek en acımasızca taktiğin sonucuydu.

Lakin tüm bunlara sebep olan adamın yüzündeki gülümseme sağlamlığını koruyordu. Ardından kanlanmamış silahlarını, yani yemek çubuklarını bir kez daha kaldırdı; bu seferki hedefi Cadı Canavarları değil, Julius’tu.

Ve sonra da o yemek çubuklarından göründüğünden çok daha fazla korkarak uzağında duran Julius’un sarı gözbebeklerine bakarak dişlerini gösterdi.

Reid: “Tamamdır, hadi sıradaki Sınavı başlatalım. Hazır henüz canım sıkılmamışken geçmeye olabildiiince yaklaşmaya ne dersiniz, lanet olasıcalar?”

#Bu kulede neler dönüyor böyle! Reid sınav yerinden ayrılmış, Emilia’yla Ram ortada yok, Julius Sentor sürüsüyle çarpışıyor, ortalık tam anlamıyla yangın yeri. Bu döngü daha ne kadar devam edebilir çok merak ediyorum doğrusu. Hadi okumaya devam!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle