Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayımlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VI, Bölüm 52 – “Tanrım, Beni Bağışla” 

Kısım VI, Bölüm 52 – “Tanrım, Beni Bağışla” 

21 Mayıs 2026 112 Okunma 29 dk okuma
Görsel Sahibi: Sol Taraf / Sağ Taraf

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Beşinci Kat Avlusunun teşkil ettiği sahnede nahoş bir kılıç dansı başlamıştı.

???: “————”

Uzun, kırmızı saçları havada uçuşan göz bantlı adam kusursuz bir şekilde, iriyarı bedeni üzerindeki mutlak kontrolüyle sağa sola mekik dokuyor, ellerindeyse yalnızca kısacık, kırılgan ahşap çubuklar tutuyordu. Bu sahne üzerinde akıl almaz bir manzara sergileniyordu.

 ???: “——KSHEEEEEEGHHH!!”

Sentor formundaki bir Cadı Canavarı, yarı insan yarı at vücuduyla Kırmızı Kafaya doğru hücum ederek yeni doğmuş bir bebekten duyulabilecek cinsten bir çığlık attı.

Üst yarısı olan insan kısmının kafası yoktu. Alevli bir kılıç kuşanmıştı ve iki eliyle taşıyordu — bu ölçülmesi mümkün olmayan kavurucu ısının temas ettiğiniz, hatta size bir anlığına değip geçtiği takdirde bile vücudunuzu kömüre çevireceği kesindi.

E öyleyse o adam bunu nasıl yapıyordu? Yakıcı sıcağın içerisindeki vücut hareketlerini dansa çeviriyor, rakibini çocuk oyuncağıymışçasına yanında taşıdığı sıradan ahşap çubuklarla savuşturuyordu.

Ve canavarı başarıyla savuşturan o ahşap çubuklar tutuşmuyordu. Alev almıyorlardı. Neden?!

——Belki de sebep yalnızca o çubukları alevlere yakalanıp yanamayacakları kadar hızlı savuruyor olmasıydı.

Evet, sebep bu olsa gerekti. Kılıcın alevli darbesini defedebilme sebebi, parıltısını kayıtsız bir savuşturmayla saptırıyor olmasıydı.

Ve etrafındaki hava öldürme arzusuyla kıpkırmızı kesilirken tüm bunları bu denli eğlenceli bulma sebebiyse olsa olsa tam bir kaçık olması olabilirdi.

Bu dünyanın keyfini bütünüyle çıkartan Reid, işte bu delilik hâliyle Sınavını devam ettiriyordu.

Reid: “Bakbakbakbak Bakbakbakbak! Hey, ne oldu? Hey, oyun mu oynuyosun?! Geçen seferin aksine bu defa ciddileşme vakti, hey. Etrafındaki yoldaşlarını kullansana, benden intikam alma vaktiniz geldi! Hey, sana diyorum, hadihadihadihadihadihadi!”

Öfkeyle kükreyen, ağzından çıkan tükürükler alevlerin arasına saçılan Reid, iki elinde de birer ahşap çubuk tutuyordu. Kendisine dikilmiş mavi gözlerdeki bakışlara benzer şekilde Julius da alevlerle çevrelenmiş durumdaydı.

Elinde kılıcıyla etrafını saran Cadı Canavarlarıyla baş eden Julius’un yüzüne ani bir gerginlik ve şaşkınlık hissiyatı yerleşmişti; beklenildiği üzere bu çarpışmaya şarkı söyleyip dans edermişçesine yaklaşan Reid’in söylediklerine kulak asmak istemiyordu.

İşte bu ifadeyle sesini yükseltti.

Julius: “Bu da neyin nesi, aklından neler geçiyor senin?! Bu Cadı Canavarları bodrumdan geldi! Kule için büyük bir mesele söz konusu, güçlerimizi birleştirmemiz gerekiyor!”

Reid: “Bak sen! Kılıcın kölesi, düşüncelerinde bile kılıcın kölesi. Sen, bu şekilde yaşamaktan keyif alabiliyor musun ki? Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki yapmak istediklerini yapmaktan vazgeçenler istediklerini yapanlardan çok daha sıkıcı hayatlar yaşarlar, anlıyor musun?”

Julius: “Sen ne…”

Reid: “Her şeyden önce, şu mide bulandırıcı alevli atçıkların etrafta koşturmasına izin versek nolur ki? Benim gözümde yalnızca yağmur kadar sıkıcılar. Gerçi yağmur da epey can sıkıcı oluyo, çünkü ben bi temizlik manyağıyım, anlarsın ya.”

Julius’un argümanı mantıklı bir bakış açısına dayanırken Reid, bu argüman bir akıl hastasının ağzından dökülen deli saçması bir şeymiş gibi kahkahayı basmıştı.

Zaten öldürücülükleri apaçık ortada olan alevli Cadı Canavarlarını yağmur seviyesinde bir şeyle karşılaştırması, mantığını çoktan yitirmiş olduğunun kanıtıydı. Onunla mantık çerçevesinde buluşmak imkânsız olacaktı, çünkü onun nazarında kaos hariç her şey anlamsızdı.

Julius: “——Hık!”

Reid’in ağzından dökülenleri işiten Julius, asla aklına gelmeyecek bir düşünceyle rahatsızlık duydu ve bunun sonucunda kılıcını savururken içerisinde doğan bir tereddüdün iziyle Sentorun saldırışını savuşturmakta bir nebze geç kaldı.

Julius: “Kahretsin!——”

Kavisli ve alevli kılıcı kendi kılıcıyla karşılayamayan Julius, bunun yerine ters takla gibi bir hareketle kaçındı. Ve hemen sonrasında yeni bir Sentor, başını toynaklarının altına almak adına hücuma geçti. Julius bu hücumdan da inişiyle elde ettiği momentumu kullanıp öne atılarak kaçındı. Ardından kılıcını, az önce alevli kılıcını kullanmış olan Cadı Canavarının bedenine doğru savurdu ve o saniyede arkalarında kalan Cadı Canavarlarının çığlıkları yükseldi——

Sentor: “――KSEEEEEEEEEEGH!!”

Etrafında dönen Julius, sol omzuna bir toynak yerken boğazından boğuk bir ses kaçıverdi.

Yakışıklı yüz hatlarında bir ıstırap ifadesi belirdi. Buna rağmen toynağın sağladığı momentumla bedenini döndürdü ve kılıcını Cadı Canavarının bacaklarına saplayarak kudretli bir kılıç hareketiyle bedeni boyunca kaydırdı. Ardından kendi kılıcının kabzasıyla kanamakta olan sol omzuna vurdu.

Ham et ve kemik seslerinin yankılanışıyla da Reid’in Subaru’nun omzunu tedavi edişinden çok daha çarpıcı bir şekilde kemiğini yerine yerleştirmeyi tamamladı.

Reid: “Kah! İşte bu. Heh, şu ifaden fena değilmiş.”

Sentorlar yanan devasa bedenleri ve yere vurdukları toynaklarıyla Beşinci Katı alev alev bir cehennem çukuruna dönüştürürken herkesin çaresizliğine karşı mücadele vermeye cesaret eden tek kişi Julius’tu. Yüzünde merhametsiz bir gülümseme beliren Reid de bu durumdan memnundu.

Cadı Canavarları akıl yürütmeden yoksunsa Reid ve Julius gözlerine aynı derecede tehlikeli, zararlı birer rakip olarak görünebilirdi; fakat bir zekâya sahiplerse yanıt, alevlerden de bariz şekilde ortada olurdu.

Kana bulanmış ve olağan zarafetini yitirmiş Julius’un kılıcı Cadı Canavarlarının saldırılarını savuşturuyor, bir yandan da onları kararlılıkla, teker teker kesiyordu. Reid ise hiç sıkıntılı görünmüyor, Julius’la aynı seviyede ya da belki de daha yüksek bir dövüş sanatları yeteneğiyle bir Ölüm Tanrısı misali Cadı Canavarlarının canlarını alıyordu. İşte bu esnada——

Julius: “——Gıh.”

Reid: “İlerlemek isterim ama tehlike her yerde galiba?”

Can sıkıntısından kulağıyla oynayan Reid’in uzun bacağı, kendisinden uzaklaşmış olan Julius’un sırtıyla buluştu. O tekmede ne kadar mı güç vardı? Tekmeyi yiyen Julius’un bedeninin kumaşa sarılmış bir taş misali rahatlıkla havalanarak kule duvarına toslayacağı kadar.

Bu toslayışın yankıları tüm kulede hissedilebiliyor, avlarının içerisinde bulunduğu bu kötü durumu hoş karşılayan Cadı Canavarları tiz çığlıklar atıyordu. Ardından tüm sürü, kan kusmakta olan Julius’a doğru delice koşuşturmaya başladı.

Julius: “Gıh… AHH!”

Julius gövdesini yerden kaydırarak yaklaşan toynaklardan birini uzun bacaklarıyla tekmeledi ve ayağa sıçradı. Bu momentumla hücum eden Cadı Canavarlarından birinin omuzlarını ve gövdesini kullanıp tırmandı, kuşatmayı aşmaya çalıştı. Sonra da sol elini Cadı Canavarları arasındaki bir boşluğa doğru uzattı.

Julius: “————”

Ancak hiçbir şey olmadı. Sol elini tutan Julius’un yüzüne bir acı yerleşti. Cadı Canavarları Julius’a yaklaşmaya devam ediyordu——

Reid: “——Böyle bi zamanda bile ciddileşmiyosun, ha.”

Julius kendisini Cadı Canavarlarının arasında bulurken Reid, iç çekerek çubuklarını salladı.

Ve iki elinde tuttuğu birer kılıcı sallayışıyla kuvvetli bir rüzgâr çıktı, Sentorların 10’a yakını havalandı. Toynaklarının havada süzüldüğünü hisseden Cadı Canavarlarının içlerinde bir neler olup bittiğini bilememe hissiyatı doğmaktaydı.

Reid: “Geberin, sizi işe yaramaz atlar!”

İşte Reid tam da bu pozisyonda usulca bir adım atarak havaya, Cadı Canavarlarına doğru sıçradı ve onları tek tek gövdelerinden ikiye ayırdı, kalplerini delip geçti, üst bedenlerini parçaladı, o canavarları yok etti, hepsini katletti, bambaşka bir ölçekte tam bir imha gerçekleştirdi.

Havalanışıyla tüm bedenlerin paramparça hâlde saçıldığı yere inişi arasında gerçekleşen her şeyin aldığı vakit üç saniye kadardı.

Muazzam öldürücülükleriyle bilinen Cadı Canavarları, en ufak bir yardım olmaksızın öldürülmüş, yok edilmişti.

Ve Sentorlarla dolu Beşinci Katın temizlenişiyle birazcık rahatlamaya meydan açılmış gibi gelmişti——

Reid: “Off, kesin şunu artık. Birbirleri ardına yuvalarından çıkıp geliyolar.”

Reid bu sözlerle birlikte dilini şaklatırken onun söylediklerini teyit edercesine aşağılarındaki Altıncı Kata açılan merdivenlerden Beşinci Kata doğru toynak sesleri ve bebek ağlamasını andıran feryatlar yükselmeye başladı.

Böyle giderse cesetlerin birikmesine bağlı olarak yeni Cadı Canavarlarının da gelmesi an meselesi olacaktı. Dışarıdaki çöl bu Cadı Canavarlarının doğal habitatıysa sayılarının kaçı bulacağını hayal etmek imkânsızdı.

Reid de benzer bir fikirde olacaktı ki kollarını yavaşça önünde çaprazlayarak,

Reid: “Biraz yürümek için dışarı çıkmak isteyen bi insanın moralini bozmak, yemek artıkları için tabakları temizleyen birini rahatsız etmek gibidir. Şu piçleri tekmeliyoruz di mi, onlar kötü herifler, mhhhm? Oi!”

Julius: “Bir saniye, dışarı çıkmak mı? Durum buyken hâlâ dışarı çıkmak istediğini mi söylüyorsun sen?”

Reid: “Hey, beni duydun, kararım bu. Söylediim gibi. O tipler yağmur damlalarından farksızlar ve onlarla oynamak çok sıkıcı. Hiçbi özel yönleri yok gerçekten. Benimle yalnızca o ateşli çıtır oynayabildi… Geri kalanlarınız, siz, benim seviyeme hiçbi şekilde ulaşamazsınız.”

Julius: “——Kıh!”

Dişlerini sıkan Julius, Reid’in tavrından bir hayli hoşnutsuz olsa da bunu ifade etmekten yana tereddütlüydü.

Çünkü bunu yaparsa aralarında bir mücadele başlardı. Ve bu durumda hem Reid Astrea’yla hem de Cadı Canavarlarıyla savaşması gerekirdi. Evet, Julius doğru bir düşünce içerisindeydi.

Göz ucuyla ona bakan Reid ise onun anlık tereddüdünü görerek…

Reid: “Bu konuda yapılabilcek hiçbi şey yok, doğaları bu.”

Derinlemesine bir hayal kırıklığına uğramış olan Reid’in mırıldanışı, Julius’un yanaklarının kaskatı kesilmesine sebep oldu.

Nasıl bir ıstırap içerisindeydi acaba? Julius, yüz ifadesi ve fazlasıyla karmaşık duygusal çalkantılarıyla bulutlarla kaplı bir dağın zirvesine yönelmiş bir çocuk gibiydi.

Kalbindeki acı, kendinden başkalarının gözünde bütünüyle görünmezdi.

——Fakat bunun hemen sonrasında, aşağıdan yukarıya doğru yükselen cehennem ateşi Julius’u hedef aldı. Ve aşağıda olup biten her şey, savaş alanını yukarıdan izleyen “Vasat Adam” tarafından rahatlıkla gözlenebiliyordu.

Subaru: “——Ahh.”

İşler bu noktaya varırken Natsuki Subaru, Beşinci Kattaki mücadeleyi yukarıdan izlemiş ve aşağıda yaşananlardan ötürü nefes almayı bile unutmuş olduğunu fark etmişti.

Subaru: “————”

Reid ve Julius ikilisi Cadı Canavarlarıyla savaş hâlindeydi. Subaru da böyle şeyleri bir kibir göstergesi olarak görmesine rağmen ölümlü bir et parçası olarak müdahale etme arzusundaydı.

Normların fazlasıyla dışında hareket eden Reid’e duyduğu hayranlıkla birlikte ona yönelik hisleri, yeni doğmuş bir huşudan ibaretti.

Lakin Julius’un savaşmasına ilk defa tanık oluyordu ve kılıç ustalığıyla yetenekleri, Subaru gibi bir eziğin fayda sağlayamayacağı düzeydi.

Subaru’nun ona meydan okuduğu takdirde anında yerle yeksan edileceği kesindi; çirkin bir mağlubiyetten öteye geçemezdi. Elinde yalnızca ahşap bir talim kılıcıyla, mutlak bir ciddiyete bile erişmeden yüzleşirse, eh, o hiç sarsılmayan dürüst yüz karşısında acı verici, ezici bir mağlubiyet yaşadığıyla kalırdı.

Emilia, Julius, Ram, hepsi için aynı şey geçerliydi.

Hatta Natsuki Subaru’nun yetersiz gücü -Shaula’nın bahsini geçirmeksizin- Beatrice ile Echidna’yla birlikte bu kuledeki hiç kimsenin gücüyle kıyaslanamazdı.

Onları, bu dünyanın insanlarını, bu fantezi dünyasının sakinlerini fazla hafife almıştı.

Öldürdüğü tek kişi küçük ve çelimsiz Meili olmuştu. Gerçi onu yapan bile “Natsuki Subaru’ydu”, yani Subaru’nun bunda da parmağı yoktu.

Öldüremediğini öldüremezdi.

Natsuki Subaru, Ölü Kitabı Planını tamamlayacak güçten yoksun olduğunun farkına varmıştı.

Subaru: “————”

İşte bu farkındalıkla birlikte Natsuki Subaru’nun kalbine bir tedirginlik çöktü.

Şaşkına dönmüş hâlde dikilen Julius sükunetini yitirmiş ve arkasındaki Cadı Canavarlarını fark etmemişti. Reid ise onları fark etmiş ama Julius’u uyarmamıştı.

Bu gidişle Julius, arkasından yaklaşan alevlerle yakılarak öldürülecekti—— Subaru’nun zihninde böyle bir olasılığın sonuçları beliriyordu. Julius’un Ölü Kitabı da kütüphaneye eklenecekti.

Subaru bu durumun kendi elleriyle gerçekleşmesine müsaade edemezdi.

Bu bir trajedi olur, durumu akışına bırakırsa Julius’u Ölümüne iterdi——

Subaru: “——ARKANDA JULIUS!! “

Julius: “——Hık! “

Bu bağırışı işiten Julius’un bedeni refleks olarak gevşedi. Ve o narin beden hiç tereddütsüz sağa, yani yoluna çıkan her şeyi yakarak Beşinci Katı kasıp kavurmak adına arkasından yaklaşan cehennem ateşinden uzağa fırladı.

Havayı kızıla boyayan o patlayıcı alevlerin, bu daimî yayılımın kaynağı, öncekilerin hepsinin toplamından daha büyük bir Cadı Canavarıydı.

Genç ve yetişkin  Cadı Canavarları arasında böyle bir ayrım—— olsa da olmasa da Subaru, güç seviyelerinde bir ayrım olduğunu hissedebiliyordu.

Büyük Sentor: “————KEEEEEEEEEEĞH! ! “

Alevlerle sarmalanmış iri Sentor, delici bir ses çıkartarak birkaç Sentoru daha etrafına topladı ve Beşinci Kat bir kez daha bir sürü tarafından kuşatıldı.

Böylece durum yeniden çıkmaza girdi. Cehennem ateşinin artçı sarsıntılarına yakalanan Julius ise ucu alev almış pelerinini çevik hareketlerle, Cadı Canavarlarına dönmeksizin çıkartıp fırlattı.

Ve gözleri diğer tarafa çevrildi. İşte böylece, çaresizliğe kapılan, kımıldamayı beceremeyen Subaru’yla yüzleşti.

Julius: “————”

Subaru: “Uğh…”

O saniyede aralarındaki tüm mesafeye rağmen bakışları buluştu.

O bariz mesafeye, birbirlerinin yüzlerini dahi göremeyecekleri pozisyonlarda bulunmalarına rağmen Subaru, o sarı gözlere gömülü karmaşık duyguları hissederek boğazının derinliklerinden bir ses kaçırdı.

O gözlerin derinliklerinde şüphe, kafa karışıklığı, tereddüt, endişe ve daha nice negatif duygu dönüp duruyordu. Natsuki Subaru’nun tarif edilemez suçluluğunun derinliklerine saplanıyorlardı… Ve sonrasında,

Ve sonrasında, hemen sonrasında Julius, oradan kaçıp gitmekten başka hiçbir şey istemeyen Subaru’ya şöyle dedi:

Julius: “——Echidna’yı… Anastasia-sama’yı sana emanet ediyorum!!”

Subaru: “————”

Julius, bu cümleyle birlikte kılıcını Subaru’ya doğru uzattı—— Yo, Subaru’ya doğru değil; arkasına doğru. Muhtemelen bağırdığı sırada Dördüncü Katı işaret etmişti.

Julius, çatlamış ve büyük yaralar almış güveniyle bu ricaya tutunmuştu.

Aslında o anda o şekilde bağırması doğru muydu? Julius’un kendisi bile bu kafa karışıklığının üstesinden tamamen gelebilmiş değildi. Bunlar, her şeyin ortasında bağırılıp saçılmış kelimelerdi.

Şüpheye düşmüştü, kafası karışmıştı, tereddütlüydü, endişeliydi ama buna rağmen durmamış ve bir karar vermişti.

Bu yüzden——

Subaru: “——Kıh!”

Subaru, ağırlaşıp yere yapışıp kalmış bacaklarını mermi misali kaldırarak ulaşabildiği maksimum hızla koşmaya başladı. Tökezleyerek, sendeleyerek, sarsakça koşturuyordu.

Spiral merdivenlere doğru ilerliyor, onları adımlıyordu.

Nereye gittiğini bilmiyordu. Bu bir kaçış mıydı, değil miydi? Artık bunu bile bilmiyordu.

Hislerini anlamıyor ama buna rağmen koşmaya bir son veremiyordu.

Julius’u alt katta, bir Cadı Canavarları sürüsü ve Reid’le birlikte bırakan Subaru, bir tavşan gibi kaçıyordu.

Reid: “——Voaah. Gerçekten, tamamıyla umutsuz bir mizaç.”

Belli bir mesafeden olup bitenleri izlemiş olan Reid, sessizce bu kelimeleri mırıldandı.

Mırıldanışı öncekilerle birebir aynıymış gibi duruyordu.

İçlerinde bir duygu dokunuşu olup olmadığıysa muammaydı.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Neden bağırmıştı? Neden oracıkta ölmesine izin verememişti?

Subaru: “Haa, Haa!..”

Neredeyse nefessiz kalacak şekilde koşturan Subaru, kafasının içerisinde kendisine aynı soruyu sorup duruyordu.

Neden bağırmıştı? Neden oracıkta ölmesine izin verememişti?

Meili:Ölmesine izin vermek onu bizzat öldürmekten farklı hissettirmiyor olmalı, haksız mıyım?

Koşmakta olan Subaru’nun sırtına sarılan kızın gölgesi, duygusal bir şekilde dert yanıyordu.

O gölge, Reid’in belirişinden bu yana bir kez olsun açığa çıkmamıştı. Sesi, “Onun tarafından boğazlanmış olmasına rağmen” lanet okurcasına Subaru’ya tam anlamıyla eziyet ediyordu.

Eh, bu da gerçekçi görünüyordu.

Subaru’nun eylemleri çelişkiliydi. Düşünceleri, hareketleri, arzuları ve hedefleri, hiçbiri bir diğerine uyum sağlamıyordu.

Ölü Kitabı Planı mütemadiyen zihninin bir köşesinde duruyor ve o arzu, açgözlülükle bir fırsat kolluyordu.

Ölü kızın gölgesi Subaru’nun içsel çatışmalarını görebiliyordu. Öyleyse neden Subaru’nun o şüphe anında Julius’a seslenmesine ve fırsatı kaçırmasına izin vermişti?

Subaru: “————”

Julius’a ateş hattından kurtulması için bir bahane sunmuştu.

Ama neticede aşağıda, yani Reid ve Cadı Canavarları tehlikesinin hâlâ son derece aktif olduğu yerde kalmıştı. Bu da birini ölmeye terk etmenin gönülsüzce bir yoluydu. Yoksa Subaru yalnızca o sahnenin bir parçası olmak istemediği için mi bunu yapmıştı?

Meili kendi elleriyle boğazlandıktan sonra kalbinin derinliklerine fevri bir korku kazınmıştı. Acaba biri gözlerinin önünde ölseydi o hesap kapanmış olur muydu?

Çaresizce kaçışı bu yüzden miydi?

Yani bunun Julius’un ona emanet ettiği görevle, sarf edilen kelimelerle de ilgisi yoktu——

???: “——Subaru!”

İşte bu düşüncelere dalmış olan Subaru’nun ayakları, baskın bir seslenişle birlikte ansızın hareketi kesti. Köşeyi dönerken duraksamış olmasaydı fark etmeden o sesin sahibiyle çarpışabilirdi.

Çünkü tam da döndüğü köşeden üzerine doğru bir gölge fırlamıştı. O gölgenin sahibi de——

???: “Ben de seni arıyordum, doğrusu! Şu anda o tarafa gitmek çok tehlikeli, sanırım!”

 Subaru: “B-Beatrice?!. Ve…”

Elbisesinin eteklerini tutan Beatrice, ciddi bir ifadeyle birlikte koştura koştura gelmiş ve Subaru, Julius’un ardından bir kez daha birinin güvende olduğunu görerek rahatlama ve şaşkınlığı aynı anda yaşamıştı.

Fakat yaşayacağı şaşkınlıklar bununla sınırlı değildi. Çünkü Beatrice’e eşlik eden biri daha vardı.

Subaru: “Echidna!? Siz ikiniz neden birliktesiniz…”

‘Anastasia’: “…Seninle karşılaştığım bu yer olmalıydı, Natsuki-kun.”

Hafiften nefes nefese kalmış şekilde Beatrice’i takip eden kız—— Echidna, bu kelimeleri geveledi.

Subaru’nun kalbini bu beklenmedik buluşmanın verdiği şaşkınlıktan daha sağlam bir şekilde etkisi altına alan bir şey vardı; o da Echidna’nın soluk yeşil gözlerinin kendisine bakarken taşıdığı duyguydu.

 Subaru: “——Hık.”

Subaru’nun konumundaki biri, o gün gibi açık şüphe karşısında ister istemez fark ederdi.

Reid, elbette ki hiçbir şey bilmiyordu. Julius ve Beatrice’in tavırları da hiçbir şey bilmediklerine işaret ediyordu. Fakat Echidna’nın tavrı farklı bir hikâye anlatıyordu.

——Echidna biliyordu.

Subaru, Emilia ve Ram’ın Meili’nin cesedinin gizli olduğu odadaki etkileşimlerini ve Subaru’nun buz kafesinde hapsedildiğini biliyordu.

Ve bunun yalnızca Echidna’yla sınırlı olmama ihtimali de vardı.

Subaru, Julius’un son anda attığı bakıştaki karmaşık duyguları anımsıyordu.

Yani Subaru’nun uyanışı sonrası başına gelenleri hep birlikte oturup tartışmış olmaları mümkündü. Bu durumda Echidna’nın bu tepkiyi vermesi çok doğalken bundan öte——

 Subaru: “Beatrice, sen…”

Beatrice: “——Hık! Şimdi bunu konuşmaya ayıracak vaktimiz yok, doğrusu! Buraya gel, sanırım!”

Derken Beatrice, tek taraflı bir hamleyle tereddüdünü anımsayan Subaru’nun eline uzandı. Ve Subaru’nun elini tutan o minik el tarafından âdeta göğsündeki deliğe bir bıçak saplandı.

Açıkçası Ram ve diğerleri Subaru’nun durumu hakkında bilgilendirildiyse bu eylemi gerçekleştirmenin nasıl bir kararlılık gerektireceği hesap edilemezdi. Öylesine pervasızca bir eylemdi ki Subaru, Beatrice’in akıl sağlığını sorgulamak istiyordu.

‘Anastasia’: “Beatrice, sen ciddi misin? O kafesinden kaçtı! Böyle bir durum içerisindeyken neler yapıyorsun!”

Bununla birlikte Beatrice’in Subaru’nun elini tutuşu Echidna’nın da betinin benzinin atmasına ve bu şekilde çığlık atmasına yol açmıştı. Beatrice’in yaptığı şeyin artı ve eksilerini tartıyordu. Elini yukarı kaldırıp Subaru’ya doğru uzatmıştı ve parmağıyla onu işaret ediyor, bu hareketiyle daha da büyük bir baskı uyguluyordu.

Bu ölçülü görünen tavırsa Subaru’ya blöf gibi gelmiyordu. Onun gözünde bu durum, polisin namlusunun ucunda olmakla aynı şeydi.

Lakin Subaru, hayatta kalmanın hatırına bu durumu doğal karşılıyordu.

Echidna’nın Subaru konusunda temkinli olduğu barizdi. Beatrice ise her nedense—— şu anda bile Subaru’nun yanında ve Echidna’nın karşısında durmaya devam ediyordu.

‘Anastasia’: “Orada dur, Beatrice! Bu tuhaf tavırlarla onun tarafını tutman tehlikeli bir seçim, dolayısıyla buna müsaade edemem! Tam da Ram’ın uyardığı gibi, o Natsuki Subaru değil! “

Beatrice: “Bu doğru değil, doğrusu! Onun elini bu şekilde tutarken… onunla bir kontratı olan Betty gerçeği bilir, sanırım! Subaru ve Betty hâlâ aynı kontratla bağlı, doğrusu. Betty ile aynı pozisyona sahip biri olarak bunu anlaman gerekiyor, sanırım! “

‘Anastasia’: “Durum bu olsa bile ona güvenemeyiz! Bu şartlar altında kafesinden kaçmış! Bu şekilde nasıl güven verebilir ki? Buna yapılabilecek hiçbir açıklama yok!”

Echidna bu şekilde bağırırken ifadesi, Subaru’nun onda gördüğü en güçlü duyguyu taşıyordu. O ana dek hislerini başarıyla zapt etmeyi başarmıştı—— ancak her zaman bu havayı vermiş olan Echidna, şu anda acı verici bir şekilde endişeli görünüyordu.

Mütemadiyen güçlü duran kız, şimdi çaresizce önündeki tehdidi ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Çaresizce gayret ediyordu.

Subaru: “————”

Alt katlardan boğucu bir Cadı Canavarı kalabalığı akın ediyor, bu kulede gerçekleşen her şeyden korkmak gerekiyordu.

Böylesine imkânsız bir durumun içerisine düşmüşken patlaması doğal, diye düşünüyordu Echidna’ya bakan Subaru.

Subaru: “Aman, neyse ne.”

Beatrice: “Subaru?”

Bu sırada Subaru’nun elini tutan ve fısıltısını işiten Beatrice’in gözleri şaşkınlıkla irileşti.

Küçücük, yumuşacık elleri bir anda Subaru’nun elinden ayrıldı. Ve o ani sesle birlikte dank etti. Öylece dank etti.

‘Anastasia’: “…Ne yapmaya çalışıyorsun?”

Beatrice’i omuzlarından iten Echidna, bir adım öne çıkmış olan Subaru’ya kaşlarını çattı. Şaşkınlıktan öte bir temkinlilik hâli içerisindeydi. Subaru’nun kalbi buna rağmen teklemedi.

Subaru: “Gördüğünüz gibi pes ediyorum… Hadi, bana ne yapacaksanız yapın.”

Aynen öyle, artık kendi duygularını hissedemiyordu.

Hatırlamadığı bir suç işlemiş, bunu çaresizce gizlemek istemiş, etrafındakileri şüphelendirmişti. Yalnızca huzur içerisinde olmak istiyor ama bunu başaramıyor, çünkü mütemadiyen “Natsuki Subaru’nun” gölgesi tarafından korkutuluyordu.

‘Anastasia’: “Bu takdir edilesi tavır karşısında gardımızı indireceğimizi mi sanıyorsun? Eğer öyleyse, hiç umut etme. Seni kalbimin en derinlerinden affetmem mümkün değil.”

Subaru: “İyi, öyle olsun. Endişelerine bunu da eklemekte özgürsün—— Bu kulenin işi bitti.”

Subaru, bunu kaldıramayacaktı.

Zihinsel kapasitesini aşmış, çok fazla imkânsız durumla karşı karşıya kalmıştı. Bu da onda yalnızca bu abluka içerisinde homurdanma arzusu doğurmuştu.

Ancak görünen o ki Echidna’nın düşüncesi farklıydı.

‘Anastasia’: “Bu kulenin işi bitti mi…? Başka bir deyişle hedefine çoktan ulaştın, öyle mi?”

Subaru: “…Hedefim mi?”

‘Anastasia’: “Cahili oynama! Hedefin Cadı’nın Mabedi’ne ulaşmaktı, değil mi!? Hedefine ulaştığın için her şeyin gerçek yüzü açığa çıktı… Ana’nın içgüdülerini dinlemeliydim. Buraya başka hiç kimseyi getirmemeliydim.”

Echidna’nın acıyla yükselen sesi, pişmanlık ve vicdan azabı doluydu. Subaru, onun bu gerçek kimliğinden bihaberdi.

Şu anda daha önce hiç görmediği bir şeye dönüşmüştü. Dahası, Subaru’nun bununla bir ilişkisi olduğundan şüpheleniyordu—— Ama bunun bir önemi var mıydı ki? Dünyanın sonu yakındı.

Beatrice: “Subaru, Subaru! Senin neyin var, doğrusu?! Konuşma şeklin kulağa hiç de Subaru gibi gelmiyor, sanırım! Böyle bir yerde duramazsın, doğrusu! “

Subaru: “Subaru… gibi mi?”

Beatrice, itiraz ederek ifadesini tamamen yitirmiş olan Subaru’yu kolundan çekiştirdi.

O titrek ses kulaklarını sarsan Subaru’ysa gözlerini Beatrice’e dikti.

Subaru: “Subaru gibi olmak, nasıl bir şey ki? Sizin aradığınız bu Subaru gibi olmak, nerede ki?”

‘Anastasia’: “…Hafıza kaybı. Bu mide bulandırıcı saçmalığa devam etme niyetinde misin? Kız kardeşine dair her şeyi unutan Ram, herkes tarafından unutulan Julius gibi kişiler böylesine kıymetli anıları yitirmişken sen bu merhametsizce oyuna devam ediyorsun.”

Subaru: “Oyun mu?! Oyun diyorsun, öyle mi?! Bırak ya! Bu bir oyun olsaydı çok daha kararlı oynayacağım açık değil mi?! Kim… kim isteyerek ‘Natsuki Subaru’ olur ki! KİM O İĞRENÇ HERİF OLUR Kİ!! “

Beyni tamamen karman çorman olan Subaru, Echidna’ya öfkeli bir çıkış yapmıştı.

Seçme özgürlüğü, seçici davranma lüksü olduğu sürece kim “Natsuki Subaru” olurdu ki? Çarpık, katlanılmaz, işte böyle bir varlıktı.

——Sahiden kim “Natsuki Subaru” olmayı arzulardı ki?

Subaru: “Hepiniz bana karşı birlik oluyorsunuz! Siz kim olduğunuzu sanıyorsunuz! Ben her şeyimi kaybettim! Yalnızca marketten çıkıyordum! Tek hatırladığım yanımda sadece market görevlisinin olduğuydu! Oradan hooop ansızın farklı bir dünyaya? Kumdan bir kuleye? Ceset! Sınavlar! Sahtekârlık! ‘Natsuki Subaru’! Benimle uğraşmayın! Benimle, uğraşmayın!”

‘Anastasia’: “————”

Subaru: “Aynen öyle! Bu benim hatam olmalı! Gelmemiş olmam gerekirken buraya geldim! Eve geri dönmek istemedim! Sahte birinin yüzüyle annemi ve babamı rahatsız etmekten çok korktum! Bu yüzden başlangıçta çok heyecanlıydım. Ama yalnızca başlangıçta!”

Beatrice ve Echidna, Subaru’nun dışa vurduğu duyguları konusunda oldukça açık fikirliydi.

Ne kastettiğini bilmedikleri kesindi. Onların gözünde Subaru’nun bu ıstırabı bütünüyle anlamsızdı.

Ayrıca farklı bir dünyaya geldiğini de itiraf etmişti.

Bununla birlikte “Farklı Bir Dünya” kavramını gerçek anlamda çözebilmiş değillerdi—— Kavrayışları arasında sorgusuz sualsiz bir uçurum mevcuttu.

Subaru, onların aradığı “Natsuki Subaru” değildi.

Ve Subaru’yu kurtarsalar da aradıklarını bulamayacaklardı.

Subaru: “Neden, hepiniz bir anda bunu düşünmeye başladınız? Ben de bilmiyorum ki! Ama bir anda limitime ulaştım işte! Ben böyle olduğum için harika bir şey paramparça oldu! İstesem de elimden hiçbir şey gelmiyor! Hiçbir şey! Bu yüzden!”

‘Anastasia’ ve Beatrice: “————”

Subaru: “Bu yüzden… beni bağışlayın gitsin. Lütfen bağışlayın beni. Lütfen, beni evime gönderin… Eğer Tanrı, beni, cezalandırmak istediyse, anlarım ki… bu benim hatamdır.”

Subaru, sesi yavaş yavaş kısılarak ve hissettiği tüm acıyı bastırarak, bunalmış bir şekilde böyle söyledi.

Ve alnını koridora yaslayarak af diledi. Bunu kimden isteyeceğini bilemediği için de Tanrıya dua etti. Bildiği tüm tanrıların isimlerini sayarak dua etti.

Kendisine, tembel benliğine verilen ceza için af diledi.

Tüm bu çaresizliğin hayatında gerçekleşen köklü değişimden kaynaklandığı kesindi.

O yüzden, affedin beni n’olur.

Artık Natsuki Subaru’nun aptallığından kaynaklanan cezaya bir başkasının dahil olmasını istemiyordu.

Kendisine zarar vermek istemiyordu, başkalarına zarar vermek istemiyordu.

Subaru: “————”

Subaru, çaresizlik ve gözyaşları içerisinde, sessizliklerini koruyan Echidna ve Beatrice’e yalvarıyordu.

İşte o anda Beatrice’in avcu, yanlarında çömelmiş olan Subaru’nun sırtını hafifçe okşadı.

Kendisiyle aynı cinsten olmayan birinin avcunun verdiği his, neden onunla kalmakta ısrarcıydı?

Bu sorunun cevabını almak Subaru için çok can yakıcı olurdu.

‘Anastasia’: “…Sana inanmıyorum.”

Beatrice: “Echidna…”

Beatrice, vardığı sonucu dile getirmiş olan Echidna’ya seslendi.

Echidna ise bu sesleniş karşısında gevşedi.

‘Anastasia’: “Kafanı tutup hıçkırıklara boğulsan bile şüphelerim hiç dinmeyecek. Yanıtım hâlâ aynı. Ben… Ana’nın bedenini ödünç alma sorumluluğunu üstlenmiş durumdayım. Ve onun sağ salim geri dönebilmesi için bana lanet okumanıza da benden nefret etmenize de katlanırım.”

Beatrice: “————”

‘Anastasia’: “…Bununla birlikte, beni onun yüzüne bakamaz hâle getirecek bir şey yapmak da istemiyorum.”

Diyen Echidna, parmaklarını ağır ağır Subaru’nun alnına doğru indirdi.

O parmakların bu koridora geldi geleli ilk defa gevşediğini görmek, Subaru’nun hayatını elinde tutan o parmaklarla ilgili meselenin çözümlendiğini bariz kılıyordu.

Fakat bunun, Subaru’nun arzuladığı kurtuluşla hiç alakası yoktu.

‘Anastasia’: “Beatrice, sen onunla birlikte gitmekte özgürsün. Ben Julius’un yanına gitmeyi planlıyorum. Onunla kavuştuktan sonra bir sürpriz çıkmazsa en üst katta yeniden buluşuruz.”

Beatrice: “…Anlaşıldı, sanırım. Hey, Subaru, hadi ayağa kalk, doğrusu. Eğer kalkmazsan, Betty seni taşımaya bile hazır, sanırım.”

Echidna arkasını dönerek Beatrice’in inancına saygı duyduğunu gösterdi. Beatrice’in küçük omuzlarıyla destek vermeye çalıştığı Subaru’ysa onun meseleleriyle arasına mesafe koymaya çalışan Echidna’nın ardından bakakaldı.

——Echidna’yı… Anastasia-sama’yı sana emanet ediyorum!!

‘Anastasia’: “——Bu hareketle, ne yaptığını sanıyorsun?”

Diyen Echidna, kafasını çevirerek gözlerini—— sol elini tutmuş olan ele dikti.

Ve yanakları kaskatı kesilirken gözyaşları ve akmış burnuyla yüzü rezil hâlde olan Subaru’ya bu soruyu sordu.  

Subaru, ne yaptığının cevabını verebilecek durumda değildi.

Echidna’nın suçlamalarına dayanamıyordu. Fakat Echidna buna rağmen onun elini tutmamaya ve mantıksız isteğine uymaya karar vermişti.

‘Anastasia’: “Boş vermek niyetindeydim. Buna rağmen iş bu noktaya nasıl geldi?”

Subaru: “…Bunu benden, Julius, istedi.”

‘Anastasia’: “Öyle mi? Dalga geçme. O… bu kararı verebilirdi ama…”

Subaru’nun gözyaşlarının ardındaki sebep olan Echidna, o saniyede söyleyeceklerini gözden geçirdi ve “Bundan önce” diyerek devam etti.

‘Anastasia’: “Buraya gelmeden önce onunla mı karşılaştın? Onun beş katı da gözlemesi gerekiyordu. Ve seninle karşılaştıysa… Yo, daha ziyade, senden ne istedi? O şu anda…”

Subaru, bu kısa sorular karşısında göğsünde ezici bir sıkışma hissetti.

Daha kalbindeki çatlaklar bile iyileşmemişti. Peki öyleyse bedeni ne diye hiçbir şey yapamadığı, kontrolünün dışında bir dünya uğruna hareket ediyordu?

Neden Julius’a o sözü verecek kadar ileri gitmişti——

‘Anastasia’: “Ah, anlamıyorum. Her neyse, sonuç olarak, Julius’la en son nerede karşılaştın, söyle hadi…”

Subaru: “——Ah.”

Sabırsızlığa kapılan Echidna, konuşmayı devam ettirecek kelimeleri seçiyordu.

Onun bu çabalarını gören Subaru’ysa yutkundu.

Yutkunmasının sebebi, ona cevap vermekten yana tereddüt edişi değildi.

Sebep, Echidna’yla içerisine girdiği kaçınılmaz durumdan daha acil bir sorunun patlak vermiş olmasıydı.

Subaru: “————”

Gözlerini Subaru’ya dikmiş Echidna’nın arkasında—— koridorun ötesinde kırmızı bir ışık beneği belirmişti.

Subaru’nunsa onun ne olabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu.

Kırmızı ışık beneği, doğruca Subaru’nun kara gözlerini hedef almış şekilde karanlığın içerisinde ağır ağır ilerliyordu.

Subaru, yalnızca sezgileri sayesinde bunun biriyle veya bir şeyle “göz göze gelme” durumu olduğunu anlayabiliyordu.

O sırada gözlerini gözlerine kilitleyen varlık, karanlıkta belli belirsiz görünmeye başlıyordu.

Parlak bir ışık beneği, garip bir şekilde gelişmiş bir çift keskin kıskaç ve hepsinden öte titrek, sivri bir kuyruk iğnesiyle karanlıkta duran o kara beden——

Subaru: “Ha?”

——Kuyruğunu onlara çevirmiş inanılmaz irilikte bir akrepti.

Beatrice: “SUBARU!!”

Ve o kuyruğu savurduğu saniyede, yanı başında durmakta olan Beatrice Subaru’ya seslendi.

——Işıklar koridora yayıldı, şok dalgaları ateşlenerek dört taş katmanını şiddetle un ufak etti.

#Güzel bir bölümdü. Subaru’nun kendini yerden yere vurduğu duygu patlamalarına fazlasıyla alışkınız ama beni her seferinde etkilemeyi başarıyor. Beatrice’in her şeye rağmen inançlı oluşuna da bir kalp bırakıyorum. Peki son anda gelen akrebe ne demeli? Aklıma Shaula’nın ‘at kuyruğu değil, akrep kuyruğu’ muhabbeti geldi. Olabilir mi? Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle