
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Shaula’nın sıcak karşılama sözcükleri—— Subaru, kendisinin başka biriyle karıştırıldığını anlasa da bu karşılamayı inkâr etmeden kabullenme kararı almıştı.
Beatrice’in tavsiyesi de bu yöndeydi.
Teknik olarak Shaula’nın Subaru’yu Flugel sanmasının son derece işe yarar olduğu şüphesizdi. Bu sayede Shaula’nın düşmanca davranarak başlattığı münakaşa, onun ezici gücüyle tüm grubu dağıtmasıyla sonuçlanmak zorunda değildi.
Shaula şu an için gruba iyi davrandığına göre Subaru da hiç değilse yapacağı saldırıyı beklemeye alabilirdi. Gerçi en iyi şartlar altında bile sahip olduğu yetersiz güç düşünülünce bu yaptığının büyük bir hata yapmasındaki ana faktöre dönüşmesi mümkündü.
Emilia: “Endişelenmene gerek yok, Subaru. Shaula senin onun Ustası olmadığını anlasa bile eminim ki korkunç bir şey yapmayacaktır.”
Arkalarından konuşmalarına kulak misafiri olmuş gibi görünen Emilia’nın ağzından bu kelimeler döküldü.
Ve gümüş saçları uzun örgülere dönüştürülmüş olan Emilia, parmaklarıyla o örgülerden birinin ucuyla oynarken Subaru’ya özgüvenle bu garantiyi verdi.
Subaru: “Emilia-tan’ın da onay vermiş olmasına sevindim ama… Bu güveni neye dayandırıyorsun?”
Emilia: “ ‘Bu güveni neye dayandırıyorsun?’ derken ne kastettiğini tamamen anlayamadım ama Shaula iyi bir kız, değil mi? Seni kurtardı, bizi de kurtardı, yani hepimiz iyi anlaşacağız bence. Bunu yaptığımız sürece savaşmaya gerek olmamalı, öyle değil mi?”
Subaru: “…Öyle.”
Emilia’nın düşünceleri biraz fazla iyimser olsa da Subaru, fazla kötümserliğin de yeterince kötü bir alışkanlık olduğunu söyleyebilirdi.
Shaula gerçeği öğrense bile bu, anında agresifleşeceği anlamına gelmiyordu. Gerçek açığa çıkacak olursa kendisini fikirleri doğrultusunda harekete geçmekten alıkoyacak olmalıydı. Yani Emilia’nın iyi anlaşmaları gerektiği şeklindeki düşünceleri yersiz değildi, en azından Subaru kendisinin de böyle düşünmesine izin verecekti.
Bu niyetin ardındaki sebep karşısındakinin duygularına hitap etmek gibi bir kurnazlık değildi, daha ziyade ona karşı çıkmak istemeyişiydi.
Ram: “Emilia’nın kaba fikirlerini kelimesi kelimesine kabullenme, Barusu. Burada “Bilgenin” Gözcü Kulesindeyiz ve kum tepelerine geri dönebilmek için bile mücadele etmemiz gerekiyor. Olabildiğince temkinli olmak bize hiçbir şey kaybettirmez.”
Emilia: “Tanrım, bu şekilde ifade etmekte hiç vakit kaybetmedin Ram. Gerçekten birazcık gevşemen lazım…”
Ram: “Gardımı indirmemin sonucunda kendimi Barusu ve Anastasia-sama’yla yeraltına fırlatılmış hâlde buldum. Bu narinliğimle yaşadığım çaresizlik hissi katlanılmazdı…belki de Emilia-sama’nın hiçbir şeyden habersiz olma sebebi budur.”
Emilia: “Mhm, öyledir herhâlde. Fakat bahsettiğin şey bu civardaki bir yeraltı alanıysa sizin için büyük bir mesele olmamalı? Nedendir bilmem ama Augria Kum Tepelerine geldim geleli formum geeeeerçekten yerinde.”
Emilia Ram’ın iğneleyici sözlerine oldukça rahat bir tavırla karşılık vermişe benziyordu. Efendi ve çalışan olarak aralarındaki ilişki son bir yıldır bir hayli iyiydi. Ram’ın Emilia’ya yönelik sözleri ve tavırları birazcık saygıdan yoksun olsa da Emilia bu muamele karşısında elinde olmadan mutlu oluyor gibi görünüyordu.
O güne dek ayrımcılık ve aşağılanmaya maruz kalmış olması gereken Emilia, Ram’ın sözlerinin imalarının aksine herhangi bir düşmanlık içermediğini hissediyor olabilirdi.
Subaru: “Her hâlükârda, Emilia-tan, formum yerinde derken ne kastediyorsun?”
Emilia: “Nasıl ifade etsem, ımm, hava tenime iyi geliyor sanırım. Mana içerisinde bulunduğun ülke veya bölgeye göre hafif farklılıklar taşır, yani yine bu tarz bir şey oluyor galiba ama…Bu mekândaki mana tenime bilhassa iyi geliyor. Gerçi bundan pek de mutlu olmamalıyım herhâlde.”
Subaru: “Ehh, öyle galiba. Ama buranın Cadının mühürlendiği ve Cadı Canavarlarıyla dolu bir yer olduğu düşünülünce…”
Emilia, içine nüfuz eden bir güç dalgası hissedercesine yumruklarını sıktı. Ancak hemen sonrasında kederli görünen yüzüne acı bir gülümseme yerleşti. Cesaretlendirici bir fikir benimsemiş olması gereği Subaru, onun bu ruh hâline sempati duyuyordu.
Yukarıda söylediklerini takiben Cadı ve Cadı Canavarlarının doğurduğu tehditle ağzına kadar dolu bu ortamda Emilia’nın gücünün artmış olmasına sessizce minnettardı. Ama yine de Shaula’nın mağlup ettiği canavarın görüntüsü Subaru’nun zihnine kazınmışken bu, ona iyimserlik katabilecek bir sebep olamıyordu.
Subaru: “Yine de şartlar değişti. Hiçbir şey yapamayacağımız şekilde kuleden bize saldırdığı zamanın aksine şu anda birbirinizin yüzünü görebileceğiniz bir mesafedesiniz, yani Emilia-tan ona mağlup olmamalı.”
Shaula: “Ne dedin? Ne dedin?”
Subaru: “Yok bir şey, gözlerin de çılgınca iyi görüyormuş diyordum. Gerçekten uzakta olmamıza rağmen bize kuleden saldırıp nokta atışı yapmayı başarabildin, haksız mıyım? Nasıl becerebildin bunu?”
Shaula: “Ohhh, yalnızca nişan alışıııımmmm ve iğneleriimmm mana aracılığıyla bağlandı ve bu da sizi bulunduğunuz yere çekti. Hell’s Snipe Ustamın icadıydı, bilirsin ya?”
Subaru: “…Anlıyorum, onu eğitmene bile gerek kalmamış ha, Flugel.”
O şey sayesinde gerçekten cehenneme gidip gelmişti. Muhtemelen Flugel’le konuşma fırsatını asla bulamayacaktı ama olur da bir çay partisinde karşılaşırlarsa kesinlikle ona söyleyecek renkli, şık şeyleri olacaktı.
Neşeli Shaula’nın mırıldanışlarını işiten Subaru iç çekerken——
Julius: “Sohbetinizin arasına girdiğim için üzgünüm ama geldik.”
Subaru: “Oh?”
Kulenin üst katlarına açılan spiral merdiven basamaklarında—— Grubun başını çekerek öncülük eden Julius’un sesi işitildi.
Ve Anastasia’ya elini tutarak eşlik eden Şövalyenin sözleri karşısında kafasını kaldıran Subaru, ansızın kendisinin yukarı çaprazında bulunan Julius’un öteki tarafındaki tavanı görebilir hâle geldi.
Subaru: “Yoo, bu şey bir tavan değil, üst katın zemini desek daha doğru olur.”
Beatrice: “Beşinci Katta, Celaeno’da olmalıyız, sanırım. Buradaki tek şey dışarı açılan bir kapı, Betty ve diğerleri en başta buradan girmişti, doğrusu.”
Subaru’nun hemen yanındaki Betty, Beşinci Kata yaklaştıkları sırada bu yorumu yaptı. Onu anladığını göstererek başını sallayan Subaru ise bir şeylerin yersizliğini fark ederek, “Ah?” dedi.
Eğer ayrılışlarının ardından Emilia ve diğerleriyle kuleye Beşinci Kattan giriş yaptığını ima ediyorsa…
Subaru: “Ejder Arabası ve Gian en alt kata nasıl indi? Yani bu merdivenlerin Ejder Arabasının geçeceği genişlikte olmasına imkân yok, haksız mıyım?”
Diyen Subaru, kollarını iki yana açarak üzerinde ilerlediği spiral merdivenlerin genişliğini ölçtü. Makul bir genişlikti ama Subaru’nun tamamen açtığı iki kolunun sığabileceği kadar bile değildi. Bir Yer Ejderinin iri bedeni zar zor da olsa geçebilirdi ama Ejder Arabasının buraya sığmasına imkân yoktu.
Ve tabii ki Yer Ejderinin bu upuzun merdivenlerden bir başına inmesi de teorik olarak mümkün olmasına rağmen gerçekte izlenilmemesi gereken bir yoldu.
Subaru: “Burada asansör gibi bir mekanizma mı var yoksa? Eğer varsa bir dahakine onu kullanmamız lazım. Sağlıklı olmak iyi hoş da modern kolaylıkları sürekli ihmal etmek olmaz.”
Emilia: “Üzgünüm, gerçekten ne demek istediğini anlamıyorum. Ama Ejder Arabasının aşağı nasıl indiği sorusunun cevabı basit. Shaula kaldırıp aşağı taşıdı.”
Subaru: “…Pardon?”
Subaru bir şeyleri atladığını düşünerek sorusunu tekrarladı. Emilia ise İngilizce verilen bu yanıt karşısında kaşlarını çatmasına rağmen sözlerinin tekrarlanmasını istediğini anlayarak “Yani” şeklinde devam etti.
Emilia: “Shaula Ejder Arabasını Yer Ejderiyle birlikte rahatlıkla kaldırıp aşağıya indiriverdi.”
Subaru: “Yoyoyoyoyo, bu mümkün değil. Ejder arabası o irilikle bir tonun üzerinde değil midir? Ayrıca Yer Ejderi de bağlıydı diyorsun…”
Subaru bu korkunç sözler karşısında gözlerini olabildiğince irileştirse de yoldaşları arasında bunu inkâr eden çıkmıyordu. En sonundaysa Shaula dolgun göğsünü gururla kabartıp burun deliklerini şişirerek,
Shaula: “Söylenildiği gibi, onları aşağı indiren beeendim. Oh adamım, çocuk oyuncağıydı. O kertenkeleyi eşikte bıraksaydım dışarıdan akan miasma yüzünden deliye dönerdi, öyle değil mi? Yalnızca azıcık endişelendim. Bilirsin ya, beni övmekte serbestsin!”
Subaru: “Bu yaptığına minnettarım ama o incecik kollarının aslında incecik kollar olmadığını biliyorum ve bu beni ürpertiyor. İnsanüstü güçte biri… Reinhard bile böyle bir şey yapamazdı herhâlde!”
Subaru’nun zihnindeki en ürpertici ve şok edici kişi Reinhard olsa da onun bile bir insanın kaldırabileceği ağırlığın üzerinde bu tarz bir şeyi kaldırabilmesi imkânsız olmalıydı, değil mi?
Kılıcının baskısıyla dünyayı lime lime edebilse, suyun üzerinde yürüyebilse, kendisini diriltebilse bile tek elle bir Ejder Arabası taşımak——
Subaru: “Sanırım onu da yapabilirdi. Bu da beni azıcık tedirgin etti. O herif insan mı cidden?”
Shaula: “Hmmph, benimmm hikâyeme rağmen Ustam gidip bir başkasını düşünüyor. Kıskançlık.”
Her hâlükârda Ejder Arabasının en alt kata taşınmış olduğunu anlıyordu. Onu gerçekten iş üstünde görmediği için etkisi azalmış olsa da bir öfkeli Shaula problemi çıkması durumunda beliren yeni bir tehdit potansiyelini daha dikkate almak zorundaydı.
İşte grup tam da bu konuşmanın tamamlandığı sırada Beşinci Kata ulaştı. Celaeno, defalarca kez belirtildiği üzere kulenin içerisiyle dışarısı arasındaki bağlantıyı sağlayan girişe ev sahipliği yapıyordu.
Kulenin arka kısmında bir noktaya silindir şekilli kocaman bir kapı yapılmıştı.
Sonunu görebilmek için kafanızı kaldırmanızı gerektirecek boyuttaydı ve genişliği de rahatlıkla 10 metreye yakındı. Gereksiz büyüklükte bir kapıydı ve açmak için ne kadar güç gerekeceği de bir başka meseleydi——
Subaru: “Bu kapıdan girmek göze biraz zor görünmüyor mu?”
Julius: “En azından ben itip açmaya çalıştığımda bir milim bile kımıldamadı. Zaten bu yüzden seni, Anastasia-sama’yı ve diğerlerini arayamadık.”
Subaru devasa kapıya bakıp iç çekerken Julius da başını sallayarak onay verdi. Göründüğü kadar ağır oluşuyla bu kapı, yoluna çıkan herkesi durdurabilirmiş gibi görünüyordu.
Ejder Arabasını tek eliyle rahatlıkla kaldırabilen Shaula için o kapıyı açmak mümkün olabilirdi fakat ortalama bir insan için imkânsız bir işti. Dolayısıyla Emilia ve Julius kuleden ayrılıp Subaru ve diğerlerini arayamamıştı ki bu da çok endişe verici bir duruma benziyordu.
Beatrice: “Ama sağında solunda ufak çatlaklar varmış gibi görünüyor, sanırım.”
Anastasia: “Bence sebebi Kum Fırtınalarının güçlü oluşudur, kumlar rüzgârla savrulup içeri giriyor olmalı, sizce de öyle değil mi? Derin bir nefes aldığınız anda ağzınızın içi kumla doluymuş hissi alıyorsunuz ve bu da aşırı can sıkıcı.”
Dilini dışarı çıkartan Anastasia parmağıyla silerek üzerindeki kum zerrelerinin bir kısmını temizledi. Tıpkı söylediği gibi Subaru’nun ağzının içinde de kum varmış gibiydi. Dışarıya açılan Beşinci Katta mütemadiyen kum zerreleri uçuştuğunu o da fark etmişti.
Julius: “Kum tepelerinin kumu miasma dolu. Bunu ciddiye almazsanız ufacık bir miktarı bile bedeninizi içten içe yiyip bitirebilir. Yapacak bir şeyimiz yoksa buradan bir an önce uzaklaşmalıyız.”
Subaru: “Öyleyse hadi atlayın bakalım! Benim hedefim burası değil, Dördüncü Kat Alcyone… Gerçi daha çok merdiven çıkacak olma düşüncesi bile insanı yoruyor.”
Shaula: “Yine aynı zayıflık~. Ama endişeye gerek yok. Dördüncü Kat ile Beşinci Kat arasındaki merdivenler Beşinci Kat ile Altıncı Kat arasındaki merdivenlerden çok daha kısa. Zaten çok uzak olsaydılar ben bile inip çıkarken yorulurdum, yani bu dikkate alındı~”
Meili: “Beni sarsma~yı bırak.”
Kum bulutu içerisinde kollarını iki yana genişçe açarak koşturan Shaula’nın kafasına Meili’nin tokadı inerken bu manzarayı göz ucuyla izleyen grup, Beşinci Katı geçerek Dördüncü Kat merdivenlerine yöneldi.
Rüzgâr hafifçe esiyor ve oradaki kasvetli sarı pus izin verdiğince yukarılara bakan Subaru, çok da uzakta olmayan tavanı görebiliyordu—— Üst katın zeminini görebildiğine göre de Shaula’nın söylemi gerçekmiş, bir sonraki kata çıkmak uzun sürmeyecekmiş gibi görünüyordu.
İşte böylece bir yandan sohbet eden grup, bir yandan da gözlerini Dördüncü Kat olan Alcyone’a çevirerek yukarı tırmanmaya başladı—— Ve çok geçmeden de hedeflenen kata ulaşıldı.
Dördüncü Katın yapısı temel hatlarıyla Beşinci veya Altıncı Kattan pek de farklı değildi.
Kulenin silindirik yapısında bir sapma olmamış, boyut bile çarpıcı bir değişikliğe uğramamıştı—— Yine de atmosferde bariz bir değişim mevcuttu.
Her şeyden önce merdivenlerden uzanan alanın içeriği önceki katlardan oldukça farklıydı.
Dairesel zemin, öncekilere nazaran çok daha dardı. Ve bu pek de şaşırtıcı değildi, çünkü dairesel bir duvarla binanın ana kısmına benzer ikinci bir bölme inşa edilmiş ve alan yalnızca tek, büyük bir kattan ibaret olan alt katlardan farklı kullanılmıştı.
Ç.N: (Yani oda iç içe iki halka şeklinde, içeride yuvarlak bir katman daha var.)
Alt katlardan gelen spiral merdiven doğruca Dördüncü Katın kalbine bağlanıyor ve etrafını saran duvara yerleştirilmiş çok sayıda kapı bulunuyordu, bu da bu katta pek çok oda olduğu anlamına geliyordu.
Shaula: “Burası Dördüncü Kat, Alcyone, yani talim alanım olarak kullandığımmm yer. Ve Ustamın uğruna geldiğini düşündüğüm Yeşil Oda hemen şurada.”
Subaru: “Yeşil Oda mı?..”
Subaru Dördüncü Kattaki yeni görünüm karşısında hayretler içerisinde kalakalmışken onun arkasından kata ulaşmış olan Shaula, fazlasıyla abartılı bir jestle kapılardan birini işaret etmişti.
Dördüncü Kattaki kapıların hepsi Beşinci Kattaki kapıya kıyasla normal ebatlardaydı. Onları açmak için özel bir güç gerekiyormuş gibi görünmüyordu ama Shaula’nın işaret ettiği kapı, insanda tuhaf bir his doğuruyordu.
Yeşil Oda isminin de ima ettiği üzere kapı sayısız yeşil sarmaşıkla kaplanmıştı ve yüzyıllardır dokunulmamış, keşfedilmemiş bir ormanı andırır durumdaydı.
Subaru: “Uğruna geldiğimi düşündüğünü söylerken Rem ve Patrasche’nin burada olduğunu mu kastettin?”
Shaula: “İsimlerini bilmiyorum ama kız ve kertenkele içeride.”
Ram: “Endişe etmene gerek yok. İçin rahat edebilir, Rem ve Yer Ejderi orada.”
Tereddütlü Subaru’nun gözünde Shaula’nın beyanı inandırıcılıktan bir nebze yoksundu. Bu sırada Ram, karşısında aptallar varmışçasına homurdanıp grubun başını çektiği gibi Yeşil Odaya yöneldi.
Elini sarmaşıklarla kaplı kapıya uzattı ve taştan yapılıymış gibi görünen o kapıyı hiç tereddütsüz itti. O incecik kollarına rağmen kapının buna hazırmışçasına kayarca açılışıyla da Yeşil Oda gözler önüne serildi.
Ram: “İçeri girmiyor musun? Barusu.”
Subaru: “Geliyorum, geliyorum.”
Subaru Ram’ın kendisini test edermiş hissi veren sorusu karşısında endişelerini bir kenara atarak ilerledi. Sonra da kendisinden önce girmiş olan Ram’ı takip ederek özgüvenli bir şekilde Yeşil Odaya adımını attı.
Fakat Ram ve Subaru’nun içeri girişinin hemen ardından kapı sertçe kapandı ve Subaru, şaşkınlık içerisinde arkasına döndü.
Subaru: “Oy, diğerlerinden ayrı düştük.”
Ram: “Korkmanı gerektirecek bir şey yok—— Bu odada kişi sınırlaması varmış gibi görünüyor. Odanın sahibi kalabalıktan hoşlanmıyormuş herhâlde.”
Ram arkalarından yaşanan fiyasko hakkında bu yorumu yaptı ve canlı bir şekilde ilerlemeyi sürdürdü. Subaru da bu açıklama karşısında kafasını kaşıyarak hızlıca peşine takıldı.
Yeşil Oda, kapının tuhaflığına ihanet etmiyordu, içerisi de bolca yeşillikle kaplıydı. Tavandan, duvarlardan, zeminden, gözle görülen hemen hemen her noktadan kıvrımlı bitkiler çıkıyordu. Subaru’nun sık sık yoluna çıkan bir sarmaşıktan kaçınabilmesi adına eğilmesi veya yanlarından geçmesi gerekiyordu.
Ve bunca yeşilliğin hüküm sürdüğü odanın derinliklerinde yatan şey——
Subaru: “Rem… ve Patrasche.”
Yeşilliklerle dolu odanın arka kısımlarında bitkiden yoksun ufak bir alan bulunuyordu. Oradaki yeşil çimler yoğun ve gürdü ve çimlerden yataklar yapılmış, üzerleri açmış minik çiçeklerle örtülmüştü.
İşte Rem, her zamanki uykulu suratıyla çimler ve çiçeklerden oluşan o yataklardan birinin üzerinde yatıyordu.
Ne beyaz yanaklarına renk gelmiş ne de uykulu suratında bir değişiklik olmuştu. Göğsü belli belirsiz nefesleriyle inip kalkıyordu ve yaydığı ılıklık haricinde hayatta olduğunun tek kanıtı da buydu.
Ama buna rağmen Subaru, bir anda gücünü yitirecek kadar büyük bir rahatlama duymuştu.
Subaru: “Gerçekten güvendeymiş ha…”
Ram: “Sana söylemiştim. Yoksa sana Rem hakkında yalan söylediğimi falan mı sanmıştın? Bunu yapmamın ne anlamı olabilir ki?”
Subaru: “Böyle bir şey söylemiyorum ama bilirsin ya, onu kendi gözlerimle görene dek endişelenmeden edemedim… Ve Patrasche, senin de güvende olmana sevindim.”
Subaru Ram’ın sözlerini işittikten sonra belli belirsiz, acı bir gülümseme eşliğinde çim yatağında yatan Rem’e ve oturur pozisyondaki Patrasche’ye doğru ilerledi.
O da tıpkı Rem gibi yeşillikten yapılma bir yatağın üzerindeydi. Bu durum, bir ahırda sazların üzerinde yattığı zamanlardan pek de farklı değildi. Fakat kesinlikle farklı olan bir şey vardı——
Subaru: “…Bu çim sıradan çimlerden farklı, değil mi?”
Patrasche: “————”
Patrasche iyi olduğundan emin olmak için yanına yaklaşan Subaru’nun avcuna burnunu sürterken biricik ejderinin tepkisini şefkatle karşılayan Subaru, Patrasche’nin üzerinde yatmakta olduğu yataktan gelen belli belirsiz bir ısı akışı hissetmiş ve düşünceli bir şekilde kafasını kaldırmıştı.
Ram: “Ruhun gücü, iyileşme sürecini hızlandırabiliyor anlaşılan.”
Subaru: “Burada bir ruh mu var? Nerde?”
Ram: “Bir Ruh Kullanıcısısın ve bundan haberin yok mu? Bu oda bütünüyle bir Ruh.”
Subaru: “————”
Subaru, Patrasche’yi okşarken Ram’ın sözleri karşısında hızlıca odaya bakındı. Ruhun varlığı duvarların üzerinde veya fazlasıyla gelişmiş sarmaşıklar arasında yetişen yosunlardan gözlerine yansımıyordu ama yine de Ram’ın sözlerinin hemen sonrasında ortamdaki yoğun miktardaki Mananın varlığını fark etmişti.
Nefes alıp verişi de bedeni de oksijeni bol bir ortamdaymışçasına rahatlamıştı.
Şifa Manasında da benzer bir etki söz konusu olabilirdi. Hiçbir yarası olmayan Subaru bile kendisini serbest bırakıp derin nefesler aldığında o lütfu hissedebiliyordu.
Subaru: “Anladım sanırım. Ruhun bu olduğu şüphesiz… Peki konuşamıyor mu?”
Ram: “Buradaki Ruh farklı bir tür… Gerçi herhangi bir noktada farklılık göstermeyen ruhlar gibi bir şey olamayacağını söyleyebiliriz sanırım. Emilia-sama’nın saygıdeğer Ulu Ruhu ve Beatrice-sama… Onlar özeller, buradaki Ruh ise öyle bir iradeye sahip değilmiş gibi görünüyor. Yalnızca içeri adım atan herkesin yaralarını ve hastalıklarını tedavi etmeye çalışıyor.”
Subaru: “Heehh.”
Ram: “Ne oldu?”
Subaru: “Önemli bir şey değil. Yalnızca aklıma tanıdığım bir Cadı geldi.”
Ram işittiği Cadı kelimesini Subaru’nun saçmalıklarından biri gibi görmüşçesine burnundan homurdandıktan sonra Rem’in yanına yürüdü. Bunu takiben hemen altında sarmaşıklar büyümeye başladı ve o sarmaşıklar, büyük kardeşin küçük kardeşini izlemek istediğini anlamış gibi tam da bedeninin yerleşeceği yerde birleşerek yeşil bir sandalye oluşturdu.
Ram da Ruha karşı düşünceli bir şekilde başını eğip “Gerçekten minnettarım” diyerek kendisini o sandalyenin üzerine bıraktı.
Subaru: “Vuaaaaa, harika.”
Ram: “En azından şu ana dek tanıdığım Ruhlar arasında en centilmeni olduğu kesin, sence de öyle değil mi? Senin de onu birazcık örnek alman lazım, Barusu. Hem bu Ruhu hem de o Şövalye Julius’u.”
Subaru: “İkisini de örnek almamayı tercih ederim.”
Subaru o iki bireyi de kafasından atarak Patrasche’yi okşadı. Kafasını kaşıdı, avcuyla çenesinin altını gıdıkladı ve kaldırdığı başının yavaşça alçalmasına müsaade etti.
Subaru: “Hadi biraz dinlen artık. Bir kez daha beni kurtarıp kendini fazla yordun. Arada bir ücretli izin kullanmanın bir sakıncası yoktur, bilirsin ya.”
Patrasche: “————”
Subaru’nun anlayışlı kelimelerini işiten Patrasche kıvrılıp yatarak sarı gözlerini kapattığı gibi uykuya daldı. Grubu kuleye dek getirmişti ve şimdi de birbirlerinin güvende olduğundan emin olmuşlardı.
Bu kadarı bile çok fazlaydı, Patrasche’ye düşen iş çok fazlaydı.
Subaru: “Rem’de bir değişiklik var mı? Bu odanın varoluş nedeni insanları tedavi etmekse şu anda Rem’e bir çeşit müdahale gerçekleştirebiliyor mudur acaba…”
Ram: “Maalesef düşük bir ihtimal. Ne iyi ne kötü… Ama tedavisinde herhangi bir ilerleme yok. Çünkü ne yara ne de hastalık olan bir şeyi tedavi edemezsin. Bu tarz bir muhakeme söz konusuymuş gibi, değil mi?”
Subaru: “…Sanırım öyle.”
Yine de Yeşil Odanın ruhu, uykudaki Rem’le ilgilenmeye gönülsüzmüş gibi görünmüyordu. Ayrıca Rem’i izleyen Ram’ın da üzerine titriyordu.
Subaru: “Sonuç olarak bu, hiçbir şeyin değişmediği anlamına mı geliyor?”
Ram: “…Bir şeylerin değişmesini istiyorsak bu kuleye gelmekteki amacımızı yerine getirmemiz gerekiyor, sence de öyle değil mi?”
Subaru: “Büyük Pleiades Kütüphanesi ve sınavları, ha?”
Esas amaçları Pleiades Gözcü Kulesindeki Bilge ile irtibata geçip onun her şeyi biliyor şeklinde koşullanılan bilgeliğinden faydalanarak Rem’i ve Pristella’da kalan diğer Şehvet ve Oburluk kurbanlarını kurtarmaktı.
Fakat Shaula, yani Pleiades Gözcü Kulesinin Bilgesi yalnızca ismen bilge çıkmış ve esasında karşılarında buldukları kişi sadece Subaru’yu Bilge Flugel zanneden tuhaf bir kız olmuştu. Yine Pleiades Gözcü Kulesi Büyük Pleiades Kütüphanesi çıkmıştı ve Shaula’nın her şeye kadirliği kütüphanelerdeki sayısız kitap içerisinde uykudaydı ya da en azından söylenen buydu.
Aynen öyle, amaçları gerçekten sapmış ve nihai hedefleri tahmin dahi edemeyecekleri bir doğrultuya kaymıştı.
Subaru: “O bilgiyi edinip Rem’i geri getireceğim—— Bu amacımdan şaşmadım.”
Ram: “…Hı hı. Umudum bu yönde.”
Subaru omuzlarını döndürerek hızlıca gerinirken Ram gözlerini yere eğdi. Ve Subaru’ya tek bir bakış atmaksızın uyumakta olan Rem’in elini şefkatle eline aldı.
Onun bu tavrı karşısında bir gözünü kapatan Subaru ise parmağıyla tavanı işaret etti.
Subaru: “Ben yukarıdaki sınava katılmaya karar verdim. Peki ya sen?”
Ram: “Sence de hiç kimsenin Rem’e göz kulak olmaması fazlasıyla gerginlik yaratmaz mı? Bunu hesaba katarak bu görevi ben üstleneceğim. Zaten en başta bu yolculuğa katılma sebebim Rem’e göz kulak olmaktı, bu uğurda Roswaal-sama’dan böyle mantıksız taleplerde bulunacak kadar ileri bile gittim.”
Subaru: “Ee, şey, evet haklısın sanırım. Öyleyse Rem’i sana emanet edeceğim.”
Ram: “Elimden ona öylece bakmaktan başka bir şey geldiği yok gerçi.”
Subaru: “Onu izliyor olman da bir anlam taşıyor, biliyorsun.”
Alışılmadık bir şekilde kendisini küçümseyen Ram’a böyle söyleyen Subaru, odadan çıkmadan hemen önce bakışlarını Rem’in uykulu yüzüne çevirdi. Yüz ifadesinden yoksun bir düşün içerisindeydi ve Subaru, onun üzgün mü yoksa huzurlu mu göründüğüne karar veremiyordu.
Elini perçemlerinin indiği alın bölgesine uzatarak gıdıklarcasına kibarca dokundu.
Subaru: “Peki öyleyse, ben gidiyorum, sonra görüşürüz.”
Rem: “————”
Rem tabii ki yanıt vermemişti.
Ram da Subaru’nun kendi kendine konuştuğunu bilerek acımasızca araya girmemişti. Bundan tatmin duyan Subaru, odanın çıkışına yöneldi.
Ve kendisine engel olamadan elini duvara uzatıp sarmaşıklara dokunarak Ruh unutmasın diye, “Lütfen Rem ve Patrasche’ye iyi bak.” şeklinde seslendi.
Ancak tam odadan çıkmak üzereyken bir anda adımlarını duraksattı.
Subaru: “Bu arada Rem’i yalnız bırakamayacağından bahsetmiştin ama az önce odayı boş bırakmıştın. Neden alt kata inme zahmetinde bulundun ki?”
Ram: “————”
Subaru: “Yok artık, benim uyandığımı duyunca beni görmek için bir an önce kalkıp gelmiş olabilir misin acaba? Bir şey varsa söyle de bileyim lütfen…”
Ram: “Hadi yola koyul artık.”
Subaru: “Ha? Yo, ama, aklında bir şey varsa söylesene.”
Ram: “Bir an önce git hadi.”
Ram’dan yayılan korkunç aura karşısında bunalan Subaru, konuşmayı daha fazla uzatamayacağı için Yeşil Odadan boynu bükük şekilde ayrılmak zorundaydı.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Subaru: “Ram’ın ne düşündüğünü hiçbir zaman anlayamamışımdır ama son zamanlarda onu anlamak iyice zorlaştı.”
Emilia: “Hmm, ben öyle düşünmüyorum, Ram bu konularda şaşırtıcı bir şekilde dürüst bence. Hatta o dürüstlüğünü saklamaya çalışmasını sevimli buluyorum.”
Subaru: “Ondan yaşça büyük olduğun biri gibi bahsettiğin anlar çok nadir oluyor… Gerçi sahiden de ondan büyüksün sanırım.”
Emilia: “Evet, onun ablası gibi bir şey oluyorum azıcık. Buradaki herkesten büyüğüm zaten…Oh, bekle.”
Beatrice: “Mhhhm, esas abla kesinlikle Betty, doğrusu. Bu taşa kazınmış bir gerçek ve hiç kimse bunu değiştiremez, sanırım. Hepiniz bana hayran olmalısınız, doğrusu.”
Subaru Yeşil Odadan çıkar çıkmaz dışarıda bekleyen gruba katılmış ve konuşma bu noktaya bağlanmıştı.
Emilia grubun en yaşlısı koltuğunu kaptırdığı için birazcık üzgün gözükürken Beatrice, göğsünü tatminkâr bir şekilde kabartmış durumdaydı. Eh, dürüst olmak gerekirse ikisinin tavırlarında da o olgunluktan eser yoktu.
Ayrıca içerisinde bulundukları şartlarda kimin daha büyük olduğu gibi bir konuşma yapmak oldukça hassas bir mesele doğuruyordu.
Anastasia: “Hmm? Natsuki-kun, ne oldu? Bana söylemek istediğin bir şey mi var?”
Subaru: “Yok aslında. Yalnızca burada yüzleri gerçek yaşlarıyla örtüşmeyen pek çok kişi var diyecektim.”
Anastasia: “Oh? Bana sıklıkla “Olduğundan genç gösteriyorsun” derler. Bunu bir iltifat olarak algılamam birazcık zor oluyor ama küçümsenmeyi küçümserim, bu yüzden ifade etme şekillerine göre söylediklerini kabullenebiliyorum.”
Anastasia sağlam bir iş kadını gülümsemesi takınmış olsa da gerçekte ne hissettiği belirsizdi.
20’li yaşların başlarındaydı fakat 14-15 gösteriyordu. Ancak Subaru’nun değinmek istediği nokta dışında değil, içerisinde yatandı. Anastasia’nın bedeni hâlâ kendisini ele geçiren Eridna’nın elindeydi.
Eridna’nın doğumu da Beatrice ile aynı zamandaysa onun da en yaşlı kim yarışına girmesi zor olmazdı. Fakat Subaru’nun böyle önemsiz bir mesele uğruna o ana dek gizledikleri şeyi açığa çıkartmasına imkân olmadığı için hiçbir şey söylemeyecekti.
Ayrıca şimdiki zamanla sınırlandırılırsa bu yarışa katılacak başka mühim adaylar da vardı.
Shaula: “Hey, ne oldu Ustam? A ah, hmm, Yeşil Odadaki çim kokusu hoşuna gitmedi mi? Anlıyorum. Beeeen de o odayı pis ve sevilmez buluyorum~”
Subaru: “Benden de keskin bir koku aldığını söylememiş miydin? Benim kokumdan yana sorun yoktu ama!?”
Shaula: “Ustamınki alışkın olduğum bir koku. Gerçekten. Bu defa yalan söylemiyorum!”
Subaru: “Kapa çeneni.”
Dibine girip kendisini koklayan Shaula’yı uzaklaştıran Subaru, kafasını üst kata çevirdi. Rem ve Ram hariç Dördüncü Kata çıkan herkes sınavlara katılacaktı——
Subaru: “Peki ya sen? Bizimle geliyor musun?”
Shaula: “Ben miiiiii? Şeeyy, aslında gelmeme gerek yok ama uzun zaman olduğu için sizinle gelmek isterim sanırım. Çünkü mükemmel bir şekilde yapabilecek olmama rağmen konuşamamam kendimi yapayalnız hissettirebiliyor. Yüzyıllardır sessizliğe mahkûmum, o yüzden şimdi konuşmak konuşmak konuşmaaaaaak istiyoruuuum~”
Subaru yüzünde böyle dostane bir gülümsemeyle bu kadar yürek burkucu şeyler söylerken ona karşı bir soğukluk duyamıyordu. Emilia ve Beatrice’in de bu tarz bir yalnızlığı tattığını biliyordu. Hâliyle Shaula’ya yönelik hisleri sempati içeriyordu ve onu gerçek anlamda, aktif olarak kendisinden uzak tutmak gibi bir niyeti yoktu.
Meili: “Ben bu Onee-san’dan ge~rçekten hoşlandım, ya~ni bizimle gelmeli bence.”
Julius: “Sınava katılacaksak gözetmenin başımızda olması çok doğal olur. Herhangi bir kuraldışı harekette bulunmadığımızdan emin olmak adına yanımızda olmalı.”
Beklenmedik bir şekilde Meili ve Julius’tan da destek gelmişti. Bu da çoğunluğun Shaula’nın katılımını desteklediği anlamına geliyordu.
Son olarak Subaru, fikir birliğine varabilmek için o ana dek herhangi bir yorum yapmamış olan Anastasia’ya döndü.
Onun bakışlarını üzerinde hisseden Anastasia ise kafasını eğerek “Ben mi?” dedi.
Anastasia: “Karşı çıkmamın bir anlamı olacağını sanmıyorum, zaten en başta karşı çıkmamı gerektirecek bir durum da yok ve bir problem görmüyorum? Ayrıca…”
Subaru: “Ayrıca?”
Anastasia: “O kız sana çok bağlı görünüyor Natsuki-kun, yani onu yanımızda götürürsek bize sınavın içeriğiyle ilgili bir şeyler söyleyebilir. Dikkatsizlik ederek bizim tarafımızı tutabilir.”
Shaula: “Üüüzgünüm ama sınavların içeriğiyle ilgili zerre kadar fikrim yok, yani sizi bu konuda hayal kırıklığına uğratmak zorundayım.”
Subaru: “Tanrım, gerçekten bu şekilde ifade etmek zorunda mıydın?”
Anastasia ‘tahaha’ şeklinde kahkaha atarken Shaula iltifat almışçasına ukala görünüyordu.
Anastasia’nın beklentilerinin iyiye mi kötüye mi alamet olduğu bilinmese de hiç kimsenin Shaula’nın katılımına itirazı varmış gibi görünmüyordu.
Subaru bunun birazcık dikkatsizlik olduğunu inkâr edemezdi fakat onu yalnız bırakmak da başlı başına gerginlik sebebiydi, dolayısıyla aradaki tek fark tehlikeyi yakın veya uzak tutmaktı.
Subaru: “Peki. Birlikte gidelim. Sana güvenebilirmişiz gibi görünmüyor ama bir fikir bulabileceğine inancım sağlam.”
Shaula: “Sana diyor ufaklık. Elinden geleni yap!”
Beatrice: “Sana diyor, sanırım! Nerenle dinliyordun, doğrusu!”
Shaula açmaması gereken bir konuyu açmış birinin surat ifadesiyle dudaklarını büzdü. Ve Beatrice’in öfkeli bağırışlarını dinleyen grup Yeşil Odanın karşısındaki kapıyı açtı—— içeri göz attıklarındaysa karşılarında yukarı uzanan bir merdiven buldular.
Subaru: “Spiral merdivenlerle işimiz bitti mi?”
Shaula: “Dördüncü Kat Alcyone ve Üçüncü Kat Taygeta doğrudan bağlantılı. İşim olmadıkça pek yukarı çıkmıyorum, o yüzden nadiren orada olurum.”
Subaru: “İşten kastın ne?”
Shaula: “Bu da genç bir kadının sırrı olsun.”
Subaru, saçmalama belirtisi vermeye başlar başlamaz bakışlarını Shaula’dan ayırarak Julius’a kaydırdı. O ve diğerleri kendisi uykudayken Üçüncü Katın sınavlarına katılmıştı bile.
Ondan işe yarar bir şeyler duymayı bekliyordu fakat Şövalye sakince omuz silkmekle yetindi.
Julius: “Beklentilerin varken bunu söyleyeceğim için üzgünüm ama pek bir şey anlayamadık. Üçüncü Kata çıkar çıkmaz sınav denilen odaya ulaşıyorsun ama…”
Subaru: “Ama?”
Julius: “Orada yatan şey anlaşılmaz bir bilmece. Dürüst olmak gerekirse o bilmeceyi nasıl çözeceğimize dair hiçbir ipucu bulamadık ve sonucunda da ne yapacağımız hakkında hiçbir fikir edinemedik.”
Subaru: “Anlaşılmaz bir bilmece mi…?”
Subaru Julius’un sözlerine değinmeden ilgisini merdivenlerin ötesine çevirdi. Üst kat karanlıktı ve aşağıdan nasıl göründüğünü çıkartamıyordu. Yine de o durgunluk göze daha uğursuz geliyordu.
Emilia: “Ama öylece girip ne yapacağını çözebilirmişsin gibi de durmuyor. Bizim girip çıktığımız vakitlerde gerçekten hiçbir şey değişmedi… Yalnızca soğuk bir karşılama aldık.”
Beatrice: “Görmezden gelindiğimizi düşündükçe sinirim bozuluyor, sanırım.”
Emilia ve Beatrice de Julius ile hemfikirmiş gibi görünüyordu.
Açıkçası bunun bir sınav olduğu söylense de hiç kimse o sınavdaki yerini alamıyordu. “Sorgulama(işkence ile)” kelimesine olan benzerliği de Subaru’yu temkinli hâle getiriyordu.
Subaru: “Ehh, yapacak bir şey yok. Emeksiz yemek olmaz. ——Öyleyse gidelim mi?”
Emilia: “Aynen, ruh budur.”
Beatrice: “Ruh budur, doğrusu.”
Shaula: “İşte ruh budur.”
Üç kızdan da aynı onayı alan Subaru, inisiyatifi alarak merdivene ilk adımını attı. Sonra da adım adım üst kata doğru yükselmeye başladı—— Önceki spiral merdivenlerin aksine Üçüncü Kata ulaşmak için gereken basamakların sayısı sıradan bir bina standardındaydı.
Bu nedenle Subaru, hazırlığının aksine hedefine fazla hızlı ulaştığı hissiyle birlikte Üçüncü Kat “Taygeta’ya” çıktı.
Subaru: “Burası bir…”
Ve adımını atar atmaz yoğun bir huzursuzluğa kapıldı. Oraya bir huzursuzluk öbeği veya huzursuzluktan başka bir şey doğurmayan bir alan mı demeliydi?
——Beyaz, bembeyaz geniş bir alandı.
Oranın o ana dek silindir şeklini koruyan kulenin bir uzantısı olması gerekse de merdivenleri çıkışının ardından Subaru’yu karşılayan şey, her noktası tamamen beyaza boyanmış tuhaf bir alan olmuştu.
O engin genişlik o ana kadarki kuleden çok da farklı olmamalıydı fakat ne duvarlarının ne de inanılmaz beyaz genişliğinin sonu görünebiliyordu. Kafasını kaldıran Subaru tavanın nerede olduğunu göremiyor, ayaklarına doğru baktığında yalnızca merdivenlerin olduğu yerde hafif bir siyahlık yakalayabiliyordu. Bunun dışında zemin öyle beyazdı ki üzerinde yürümeye bile korkuyordu.
Zemin gerçekten zemin mi veya her noktada, sürekli serbest düşüşte olduğu hissi doğuran bir yanılsama içerisinde mi emin olamıyordu. Tavan ve duvarlar tıpatıp aynıydı—— Aşağı inen basamakları gözden kaybettiği takdirde muhtemelen kafayı yiyeceğini hissediyordu.
Ve bu beyaz geniş alanın ortasında—— tam da merdivenlerin önünde tuhaf bir obje süzülüyordu.
Subaru: “Taş bir tabaka mı?..”
O objeye baktığında Subaru’nun ağzından kaçan şey bu şekildeydi. Gerçekten de yalnızca bu şekilde ifade edilebilecek bir objeydi.
Dörtgen şekilli ve inanılmaz pürüzsüz hissiyatlı tek, siyah bir tabakaydı.
Taştan yapılmadığı için “taş tabaka” diyemese de metalik de olmadığı düşünülünce bunu ifade etmenin başka bir yolu yoktu.
Gerçekten daha çarpıcı bir isim vermek isteseydi muhtemelen Monolit tabirini kullanırdı.
Sessiz Monolit, tuhaf bir süzülme gücü elde etmiş şekilde zeminin düzinelerce santimetre üzerinde süzülüyordu.
Ya da en azından öyle yapıyor olmalıydı. Zeminin beyazlığı yüzünden Subaru’nun gözleri yerden yüksekliğini ölçebilme yetisini tamamen yitirmişti ve belirsizlik giderek daha da artıyordu. Fakat havanın ortasında süzülen Monolit beklenen serinlikte görünüyordu.
Aşağı yukarı Subaru’nun ağırlığında ve bir araya gelen iki insan boyutundaydı—— İlla bir şeye benzetmek gerekirse Subaru’nun aldığı izlenim, bir matın havada süzüldüğü şeklindeydi.
Subaru: “Bu tuhaf şey de neyin nesi?”
Julius: “Farklı kelimelere dökmeye kalkacak olsaydım önümüzdeki bilmeceyi ortaya çıkaran düzenek olduğunu söylerdim.”
Farkındalığını bu tuhaf manzaraya kaptıran Subaru’nun yanındaki Julius’un gözleri de Monolitin üzerindeydi.
Suratı normalden daha sertti, bu Monolit zorluğunu aşmayı defalarca denemiş gibi bir hâli vardı. Artık geri kalanlar da Üçüncü Kata ulaşmış ve grup, o beyaz genişliğin içerisindeki belirsiz atmosferi yok etmek için bir araya gelmişti.
Subaru: “Bu, içerisinde uzun süre kalmak isteyeceğim bir oda değil.”
Julius: “Katılıyorum. Burada uzun süre kalırsak denge duyumuzu yitirme ihtimalimiz çok yüksek. Ve merdivenlere doğru koşturup ayağın kayacak olursa canını yitireceğini de hayal edebiliyorum, siz ne dersiniz?”
Anastasia: “Yoohoo, Julius. Gereksiz gevezelikleri bırak.”
Anastasia Julius’un sözlerini protesto ederek yanaklarını şişirdi. Anlaşılan daha önce burada ayağı kaymıştı ve Julius’un bahsettiği de buydu.
Fakat Subaru’nun bu aksiliğe gülecek hâli yoktu. Açıkçası bu odanın insanların duyularına darbe indirme amacıyla yapıldığı barizdi. Kendisini hazırlayan insanın çarpık doğasının somutlaşmış hâli gibiydi.
Subaru: “Ee, ana gizem hakkında ne yapacağız?”
Beatrice: “O tabakaya dokunmalısın, doğrusu. Dokununca sınav başlıyor, sanırım.”
Subaru: “Gerçekten Monolite mi dokunacağım?”
Julius: “Monolit mi? Gizemine oldukça uygun bir isimmiş. Bundan böyle bu ismi kullanalım.”
Subaru bu tuhaflığa hayranlık duyan Julius’un yanından uzaklaşarak grup adına harekete geçti. Ve hiç kimse tarafından durdurulmayınca da Monolite dek yürüdü.
Monolitin yaklaştığı anda tuhaf, uğursuz bir his vermesini bekliyordu—— Fakat öyle olmadı, süzülüşü dışında eski bir kaya tabakasından farksızdı. Onu havada süzülen bir mat şeklinde düşündüğündeyse ilk korkusunu bir nebze yatıştırmayı başardı.
Subaru: “Neyse, öylece gidip dokunacak mıyım yani? Geri sayım yapabilir miyiz?”
Emilia: “Ah, doğru, ben yapmak isterim. Üç, iki, bir…”
Subaru: “Çok hızlıydı be! Neyse, oldu gerçi.”
Emilia Subaru’nun arzusuna gönüllü olarak elini kaldırdı ve geri sayım başladı. O sayarken panikleyen Subaru ise yüzünü Monolite döndü.
Ve sonra…
Emilia: “Sıfır!——”
Subaru, Emilia’nın sıfır dediği saniyede Monolite dokundu—— Hemen sonrasında siyah tabakanın yüzeyi içeriden ışıldadı. Ve Subaru’nun gözlerinin önündeki manzara bulanıklaştı.
Yoo, tam olarak bulanıklaşmadı.
Subaru’nun dokunduğu Monolit siyah bir ışıltıyla sayıca çoğalmaya başladı.
Yüzeyi ışıldayan Monolit, arkasından taklitlerini çıkartıp duruyordu. Ve tüm Monolitler inanılmaz bir düğüm şeklinde tuhaf pozisyonlarla süzülerek etrafa dağılıyordu.
Sayısız Monolitin beyaz genişliğin içerisine yayılışı şeklindeki değişim Subaru’yu afallatmıştı. Derken afallamış Subaru’nun kulak zarlarından geçerek—— doğruca beyninin içerisinde bir ses yankılandı.
???: “——Shaula’nın yok ettiği kahramanların en parlağına dokun.”
Subaru: “——Hık!?”
Ansızın çınlayan o sesi işitmenin şaşkınlığıyla elini Monolitten çekti. Tam da sendelerken biri tarafından arkasından desteklendi.
O yöne dönerek arkasındakilere baktı. Ve Julius’un yüzünü gördü. Julius sağ eliyle Subaru’yu desteklerken sol eliyle perçemlerini tutarak,
Julius: “Şuna bakın. İlk sürprizimiz gerçekleşti, ona bir yakınlık duymana güvenebilir miyim acaba?”
Subaru: “Ne boktan şeyler söylüyorsun!!——”
Subaru’nun inkârı Julius’un alaycı gülümsemesini daha da derinleştirdi.
Öyle ya da böyle Sınav tüm içtenliğiyle başlamıştı.
Büyük Pleiades Kütüphanesinin Üçüncü Katı Olan Taygeta Sınavı.
Zaman Limiti: Kısıtlama Yok.
Teşebbüs Limiti: Kısıtlama Yok.
Katılımcılar: Kısıtlama Yok.
——Sınav, başlasın.
△ △ △ △ △ △ △
#Merhaba arkadaşlar, bu bölüm için sizleri biraz beklettim ama çok yoğun bir dönem içerisindeyim. Bilgisayar başına oturacak vakit bulamıyorum maalesef. Birkaç gün içerisinde işlerimi halledip eski düzenimize döneceğim, hatta fırsat bulursam bu beklemeyi telafi edeceğim inşallah.
#Nihayet ilk sınavımıza başlamış bulunuyoruz. Subaru Beatrice’in kapı geçişlerini falan anlamsızca çözüyordu, Shaula da bizimkine Flugel deyip duruyor, öyle olunca bu sınavların altından beklenmedik bir kolaylıkla kalkar mı acaba diyorum. Ama bu seride hiçbir şey belli olmaz tabii. Öyleyse okuyup göreceğiz diyelim, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

