
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Ünlü Büyük Bilge Flugel.
Shaula apaçık bir gülümsemeyle, dolgun göğsü gururla kabarmış şekilde bu ismi kullanır kullanmaz Subaru ile diğerlerinin bakışları havada beliren nahoş bir hisle birlikte birbirlerine çevrildi.
Shaula: “Ha? O tepki de neyin nesiydi? Tuhaf bir şeeey mi söyledim?”
Subaru: “Yo, sadece, ne?”
Subaru ve diğerlerinin sıkıntılı tepkilerini işiten Shaula’nın gözleri bomboş şekilde irileşti. Subaru özgüven timsali görünen, sözlerinin gizemli hiçbir yönü yokmuş gibi konuşan bu kız adına üzülüyordu. Her hâlükârda Subaru ve diğerlerinin “Flugel” ismine verdikleri tepki son derece karmaşıktı.
Büyük Bilge Flugel.
Maalesef ki ona verdiği ünvan farklıydı fakat Subaru, bu isme aşinaydı.
Flugel, bu farklı dünyaya çağrıldığı günden bu yana yalnızca bir defa kaderinin kesiştiği kişinin ismiydi. Yine de onunla bir tanışıklığı yoktu, sadece tek taraflı bir Borçlanma söz konusuydu.
Öyle ya da böyle, bu kişiyi tanıma sebebi, hayatının o kişinin yaptığı bir şey sayesinde kurtulduğu bir tecrübesi olmasıydı.
Subaru: “Flugel’in Ulu Ağacı…O Flugel-san’dan bahsediyorsun, değil mi?”
Shaula dışında herkes Subaru’nun ağzından çıkan anahtar kelime karşısında kafasını sallayarak onay verdi. Gerçi Meili’nin kafa sallayışı daha ziyade “O~ da ne” der gibi şüpheliydi.
Meili: “Daha ö~nce o terimi hiç işitmemiştim. “Ulu Ağaç” mı, bildiğin ağaç mı yani?”
Ç.N: (Aslında Subaru orijinal dilde ‘ağaç’ değil de ortalama bir kızın anlayamayacağı bir kelime kullanmış. Bugüne dek hep ‘ağaç’ kullanıldığı için de İngilizceye çeviren kişi bir değişiklik yapmamış, ağaç şeklinde bırakmış. Meili’nin anlayamaması bundan kaynaklı.)
Subaru: “Evet. Doğru, Lugunica Krallığındaki Lifaus Ovalarında lanet olasıca kocaman bir ağaç vardı ve ona Flugel’in Ulu Ağacı deniliyordu. Öyle büyüktü ki neredeyse bulutları aşmış olabileceği söyleniyordu; insanın eril içgüdülerini gerçekten kamçılayan bir şeydi.”
Meili: “Heeh, anlı~yorum. Sen böyle söyleyince çok göresi~m geldi.”
Subaru: “Üzgünüm. Ama ben o ağacı kestim.”
Meili: “Onii-san, çok kabasın!”
Meili’nin arzusunu bir çırpıda paramparça etmiş ve sonucunda insandan daha aşağı bir mahlukmuş gibi bir muamele görmüştü.
Açıkçası ağacı kesmek Subaru’nun sorumluluğu değildi. Fakat onu kesip kullanmayı teklif eden kişi oydu, yani en büyük sorumluluk kimde diye sorulacak olursa cevap Subaru olurdu.
——Flugel’in Ulu Ağacı, bir yıl önceki Beyaz Balinaya Boyun Eğdirme Mücadelesi’nde Subaru’nun kozu olmuştu.
Ulu Ağacın varlığı -o devasa canavardan da büyük oluşu nedeniyle- Sis Canavarı Beyaz Balinaya boyun eğdirilmesinde büyük bir rol oynamıştı. Sonuç olarak Ulu Ağacı keserek kımıldayamasın diye Beyaz Balinayı altına hapsettikleri ve son olarak da bitirici darbeyi indirdikleri söylenebilirdi.
Subaru: “Ağacı diken kişi olduğu söylenen Flugel-san adına üzülüyordum ama… Böyle bir yerde onun adını işiteceğim hiç ama hiçbir şekilde aklıma gelmezdi.”
Emilia: “Beyaz Balinaya boyun eğdirilişinin ardından yapılan müzakerelerin gerçekleştiği ağaç kökü bu noktadan görülebiliyordur, değil mi? Kesilen ağacın pek çok şeyde kullanıldığını duymuştum gerçi…”
Julius: “Şu an için “Flugel’in Ulu Ağacının İzleri” olarak bilinen ve geriye kalan tek şey köklerinden ibaret. Önemli bir tarihi simge olarak korunduğu bir evde ama birkaç yüzyılın sonunda eski hâline dönmesi gerektiği düşünülüyor.”
Emilia ve Julius ikilisi Subaru’nun şaşkınlığı sonrasında bu açıklamalarda bulundu.
Beyaz Balinanın mağlup edilişinin hemen sonrasında Tembellik de mağlup edilmiş ve Crusch ile Rem’in Günah Başpiskoposlarının saldırısına uğrayışı bunun üzerine gelmişti. Ve işleri daha da kötüleştirecek şekilde Subaru’nun Emilia Kampına katılışının üzerinden hiç vakit geçmeden Mabet’in ortasına düşmeleriyle sonuçlanan vukuat yaşanmıştı. Yine de tüm bu talihsiz olaylar silsilesi sonucunda savaş müzakerelerinin ganimetleri elde edilebilmişti.
O müzakerelerde ana konu Beyaz Balina’ya ve Tembelliğe karşı gerçekleştirilen büyük başarı olmuş ama doğal olarak kendilerini uğradıkları zararın tazmini meselesini tartışırken de bulmuşlardı. Yine bir başka tartışma konusu da Flugel’in Ulu Ağacı, yani ağacın kalan kökleriyle ilgilenme, ağacın gövdesini etkin bir şekilde kullanma meseleleri olmuştu.
Bu sırada Beyaz Balina’nın bir işe yaramadığına hükmedilmiş ve devasa gövdesi pek çok insan tarafından parçalanıp yakılmıştı. Yalnızca kafatası saklanarak boyun eğdirilişinin sembolü olarak Kraliyet Sarayına sunulmuştu.
Öyle ya da böyle artık Ulu Ağaca ne olduğu meselesini bir kenara bırakıp daha mühim bir konu olan Flugel-san’a dönülmeliydi.
Subaru: “Şimdi düşünüyorum da onun “Bilge” Flugel olarak anıldığını kesinlikle duymuştum.”
Beatrice: “Ama o, hiç kimsenin gerçekte ne yaptığını bilmediği bir Bilge, doğrusu… Yani daha en baştan bir Bilge olarak adlandırılıp öyle muamele görmesi tuhaf, sanırım.”
Ram: “Yalnızca başarıları dikkate alındığında o başarıların Bilge ünvanına kıyasla sönük kaldığı doğru. Belki de başarılarıyla böbürlenmeyi çok seven biridir… Tıpkı Barusu gibi, ha?”
Subaru: “Ben ne zaman başarılarımla böbürlendim acaba?!”
Bu beklenmedik tahlil karşısında Subaru’nun suratı asılmıştı. Fakat Ram, kayıtsızlığını koruyordu.
Bu sırada etkileşimlerini dinleyen Anastasia da “Anlıyorum” diyerek lafa girdi. Yüzünde birazcık anlayış belirtisi taşıyan tek kişi oydu.
Anastasia: “Elbette etrafta dolaşan hikâyeler gereği Flugel-san’ın Bilge olarak çağrılmak için yetersiz olabileceğini anlıyorum fakat… Esas Bilge olduğu varsayılan Shaula-san böyle biri çıkınca acaba mesele şüphelendiğim gibi mi diye düşünmeye başladım.”
Emilia: “ ‘Mesele şüphelendiğim gibi mi acaba’ derken ne kastediyorsun?”
Anastasia: “Ortada dolaşan başarılar için durum aslında tam tersi… Hmm, yo, bu doğru olmadı sanırım. Tam tersinden ziyade başka bir tarafa ağırlık verilmiş diyeyim. O başarılar öyle ya da böyle kasıtlı şekilde ona yüklenilmiş olabilir diye hesap ediyorum.”
Emilia: “Yani, başka bir deyişle, aslında Flugel-san’ın yaptığı şeyler Shaula-san yapmış gibi gösterilmiş mi diyorsun?”
Anastasia’nın hipotezini işiten Emilia’nın gözleri şaşkınlıkla irileşti. Anastasia ise doğru anladın dercesine başıyla onay verdikten sonra bir kez daha yüzünü Shaula’ya çevirdi.
Anastasia: “Benim bu konuda böyle şüphelerim var ama Shaula-san, sen ne düşünüyorsun? Ustan böyle bir şey yapmaya çalışmış olabilir mi acaba, Shaula-san?”
Shaula: “Hı hı~, gerçi bu ağır konuşmayı pek de anlayamadım.”
Subaru: “Sakın ama sakın…”
Shaula: “Yoyoyoyoyo! Hemen sonuca atlama ama! İzin ver de söyleyeceklerime adamakıllı devam edeyim!”
Subaru’nun belli belirsiz yanıtı karşısında gözlerini kısışının ardından Shaula, ürkmüşçesine kafasını salladı. Sonra da iki elini birden havaya kaldırıp mantıksızca avuçlarını açıp kapatarak dedi ki:
Shaula: “Dürüüüst olacaksam Ustamın düşünce şekliyle ilgili anlamadığım çok şey var. Ama o, öne çıkmaktan gerçekten hoşlanmayan biriydi. Yani bana kalırsa~ can sıkıcı dedikoduları beeenim üzerime yıkıp kaçmayı hedeflemek tam da Ustamın yapacağı bir şey.”
Subaru: “Öne çıkmaktan hoşlanmayan bir insanın Flugel’in Ulu Ağacı diye bir ağaç dikmesi bana çok mantıklı gelmedi gerçi…”
Julius: “Subaru, yanlış bir fikre kapılıyorsun. Flugel’in Ulu Ağacı daha dikildiği anda bir Ulu Ağaç değildi ki. Aylaaar yıllar sonunda nihayet tamamen büyüyüp gelişerek görkemli bir görünüme kavuştu. Ağacı diken kişinin isminin mazide kaldığı düşünülünce de gelecek nesillerin ağaçtan o isimle bahsetmeye başlamasında bir tuhaflık olmamalı.”
Subaru: “…Buna ne cevap versem bilemiyorum.”
Julius’un açıklamasını idrak eden Subaru’nun yüzü ekşidi.
Sahiden de zamanında pek çok sıradan ağaçtan biriyken uzuun yılların sonunda büyüyüp gelişerek görkemli bir Ulu Ağaç olmuştu. Muhtemelen ona bir isim vermek istemiş ve bunu istedikleri zaman da “E hadi diken kişinin ismini verelim” demişlerdi. Bu kulağa gayet normal geliyordu.
Eğer durum buysa Subaru’nun gözünde Flugel, adını ardında bırakma konusunda dikkatsizlik etmişti.
Subaru: “Saklanmak istiyorduysa en başta Flugel ismini ardında bırakmaktan kaçınması gerekiyordu bence. Bu işte bir eksiklik yok mu?”
Julius: “Bunu bir kitapta okumuştum ama yanılmıyorsam Flugel-san’ın ismini bilme sebebimiz… Ulu Ağacın üzerine ‘Flugel buradaydı’ yazısının kazılmış olmasıymış, haksız mıyım?”
Subaru: “Bir eksiklik mi dedim ben! Okul gezisine katılmış bir öğrenci falan mıymış bu!?”
Meseleyi beklediğinden fazla kurcalamış gibi görünen Subaru, bu kısım karşısında afallamıştı.
Kendisinin de Ulu Ağacın yanında dikilirken böyle bir şey yapmak istediğini anımsıyordu fakat bu isteği eyleme döküp dökmemek başka bir meseleydi. Flugel o ağaca ismini kazıdıysa o ağaç daha en başta bir Ulu Ağaç olmamalıydı.
Julius: “Üzerinde bir tek o isim olunca o ağacı dikmiş olması dışında hakkında hiçbir şey bilinmeyen esrarengiz bir tarihi figür olan Bilge Flugel efsanesi nesilden nesle aktarılır hâle gelmiş.”
Subaru: “Yani aslında ağacı diken kişinin Flugel olduğu inancı da belirsiz, öyle değil mi!?”
Julius: “Yine de zaman geçtikçe doğruluğu bir başka Bilge tarafından da onaylanmış. Gerçi şimdi düşünüyorum da… Hmmm. Eksik tarih parçalarıyla dolu bir yerdeyiz, bu sizin kalbinizi de birazcık hoplatmıyor mu?”
Subaru: “Bir tarih otakusu* gibi konuşmaya başlamasana…”
Ç.N: (Bir konuya/şeye sosyal becerilerini etkileyecek derecede takıntılı gençlere verilen isimmiş.)
Birkaç yüz yıl öncesine ait belirsiz tarihsel gerçeklerle karşı karşıya kalan Julius derinlemesine etkilenmişti.
Julius’un sihirle ilişkili şeyleri açıklarken derinlemesine düşünmektense gereğinden fazla konuşmak gibi bir eğilimi vardı, yine de bilgili bir otaku tarafı olması da mümkündü.
Emilia: “Ama antik çağın Bilgesinin aslında Flugel olduğu kısmını anlasam da… bu pek bir şey değiştirmiyor, haksız mıyım?”
Flugel’in yaptığı şey konusunda herkes hemfikir olurken Emilia, çekingen bir şekilde diğerlerinin yüzlerine göz gezdiriyordu. Onun bakışlarını üzerinde hisseden Subaru ise onaylayıcı bir şekilde başını salladı.
Emilia’nın da söylediği gibi geçmişteki efsanevi işlerin ardındaki kişinin aslında Flugel olması şu an için pek bir anlam taşımıyordu—— Yoo, bu hiç de doğru değildi.
Subaru: “Hayır, Emilia-tan. Bu gerçek bayağı büyük bir problem doğuruyor.”
Emilia: “Ha?”
Subaru: “Yani öyle olması gerekmiyor mu? En başından beri buraya gelme amacımız her şeyi bildiği söylenen meşhur Bilgeden bir şeyler öğrenmekti. Ama söylentilerdeki Bilge-san farklı biri çıktı ve ardında bıraktığı tek şey de aklı bariz şekilde havada olan bu kız olunca biz…”
Shaula: “Oooh, Ustaam~, kafamı sallamamanı isterim. Patır patır dökülecek.”
Subaru tarafından omuzları sarsılan Shaula, şakalaşarak bu tepkiyi verdi.
Subaru düşüncelerini kırpmadan dile getirecek olursa Shaula, her şeyi bilir olmaktan aklın hayalin alamayacağı kadar uzaktı.
Subaru: “En başta amaçladığımız şeyi elde edemeyeceğiz—— Bilge burada değilse buraya boşuna gelmişiz demektir.”
Herkes: “————”
Emilia ve diğerleri Subaru’nun vardığı sonuç karşısında çenelerini kapalı tutarken Subaru, gördüğü bu tepkiler karşısında arka dişlerini gıcırdattı.
Geride kalan bir ayı aşkın sürede Subaru dört kez ölmüştü bile.
Ulaşabilmek için bin bir zorluk atlattıkları Pleiades Gözcü Kulesindeyse yalnızca ismen Bilge olan bir bekçi kalmıştı. Bu nedenle hiçbir sonuç alamayacaklardı.
Tarihin gerçekliği, Bilgenin esas durumu. Bunlar Subaru için hiçbir değer taşımıyordu.
Çünkü Subaru’nun tek arzusu, önem verdiği insanları kurtarmak için bir yol bulmaktı.
Subaru: “Shaula. Uzak bir ihtimal olabilir ama söylesene. Ustan… Gerçek Bilge olması gereken Flugel, o nerede?”
Shaula: “Şu anda şu yanıtı verecek ve… ‘Gööözlerimin önünde’ diyecek olursam bana kızacakmışsın gibime geliyor! Ama yapmak zorundayım! Ustam Flugel heeemen gözlerimin önünde!”
Subaru: “Ben de öyle düşünmüştüm.”
Subaru, Shaula’nın cesaret kırıcı yanıtı karşısında iç çekmekle yetindi.
Açıkçası Subaru’nun şu anki hisleri çorak bir toprağa benzerdi, neşe içerisindeki Shaula’ya patlama şeklindeki tüm dürtülerini bastırıyordu. Ellerimiz boş kaldı diyebilecekleri koşullar içerisindeydiler.
Bilge isimli umut ışıkları sönmüş ve körü körüne verdikleri tüm uğraşlar boşa çıkmış gibi görünüyordu. Ayrıca karanlığın içerisinde göz kamaştırıcı bir ışık gördükten sonra tekrar çöken karanlığın da farklı bir ağırlığı vardı.
Umut, insanlara ilerleme gücü verirdi fakat belki de o umut örtüldüğünde gelen karanlık, insanı daima karanlığın içerisinde olmaktan daha koyu bir karanlığa boğardı.
Her hâlükârda Subaru için tüm bunların anlamı——
Emilia: “Subaru, dinle. Söylediklerin doğru olabilir ama aslında bu, bir çıkmaza girdiğimiz anlamına gelmiyor.”
Subaru: “Ha?”
Emilia, elini Subaru’nun omzuna yerleştirip kasvetle sarkmış yanaklarının hizasından konuşmaya başladı. Ve yüzünü ona dönen Subaru, Emilia’nın ametist gözlerinin sarsılmaz bir umutla dolup taştığını gördü.
Hâlâ omzuna dokunmakta olduğu Subaru’ya başıyla kısaca onay veren Emilia, Shaula’ya “Öyle değil mi?” diyerek konuşmayı sürdürdü.
Emilia: “Az önceye dek bizimle neredeyse tek kelime etmemiş olsan da şu anki hâlinle bizimle çok daha detaylı konuşabilecek olmalısın, haksız mıyım?”
Shaula: “Elbette. Ustamın moralinin bozulması hoşuma gitmiyor ama ben de onca zamandır yapayalnızdım, bu yüzden konuşmak isterim.”
Shaula, Emilia’nın güler yüzlü bir şekilde sorduğu anlamlı sorusuna değişmemiş bir tavırla karşılık verdi. Bağdaş kurmuş hâlde sağa sola sallanıyordu; derken sağ elini kaldırarak yukarıyı işaret etti.
Shaula: “Buradakilere birazcık bahsetmiştim ama biz şu anda kulenin en alt katındayız. Burası Altıncı Kat Asterope. Yukarı çıkınca Beşinci Kat Celaeno, sonra Dördüncü Kat Alcyone diye devam ediyor ve en yukarıda da Birinci Kat, yani Maia var.”
Ç.N: (Bunlar Pleiades yıldız kümesindeki, bizdeki adıyla Ülker yıldız kümesindeki altı yıldızın isimleri.)
Subaru: “Tüm katlara isim mi verdiniz? Uğraştırıcı olmadı mı?”
Shaula: “Bu isimleri veren sen değil miydin Ustam?”
Subaru: “Benim zevkim o kadar kötü değildir ama şu anda bundan bahsetmek istemiyorum. Ee?”
Emilia’nın gözlerinde umut vardı ve Subaru’nun ruh hâli, Shaula’nın bunu destekleyen konuşması karşısında sabırsızlığa doğru ilerliyordu. Onun ifadesindeki bu değişimi gören Shaula, yüzüne keyifli bir gülümseme yerleştirdi.
Ve hâlâ yukarıyı işaret eder hâlde diğer elini, yani sol elini kaldırıp beş parmağını Subaru’ya göstererek…
Shaula: “Hemen yukarıdaki Beşinci Kat Celaeno’da dışarıya açılan bir çıkış bulacaksınız. Altıncı Kat Asterope ise onun altında, yani esasında doğrudan yeraltı bölgesine bağlanıyor. Eğer yanlış yere sapacak olursanız canlı canlı gömülürsünüz, bu yüzden duvarları kırmak gibi pervasızca şeylere kalkışmasanız iyi edersiniz.”
Julius: “Lafı açılmışken, duvar ve zemin ilk bakışta taştan yapılı gibi görünüyor ama alışılmadık bir güçteler. Emilia-sama’nın ve pek tabii benim büyülerimizle azıcık olsun yontamadığımızdan bahsetmek isterim.”
Tabii ki onları yok etmeye kalktığından bahsetmiyor olmalıydı, buna rağmen Shaula’nın açıklamasına katkıda bulunmuştu. Kuleyi yok etmek gibi bir niyeti olmasa da ne olur ne olmaz diye “Anlıyorum” diyerek kafa sallamayı da ihmal etmemişti.
Subaru: “Ee, çıkışın Beşinci Katta olduğunu anladım, peki ya daha yukarısı?”
Shaula: “Dördüncü Kat Alcyone benimmm yaşam alanım gibi bir şey, ıvır zıvırlarım için basit bir yer. Orayı dağınık bırakmaktan hoşlanıyorum, o yüzden çok incelerseniz beni utandırabilirsiniz~”
Subaru “————”
Shaula: “Ustam, çok ciddi bakıyorsun. Ne kadar korkutucusun…G-Genelde buradan Kum Tepelerini izlerim. Ve kuleye yaklaşan herkese hedef alarak pat pat pat ateşlerim!”
Subaru: “Demek sahiden de sendin.”
Zaten tahmin ettiği bir şeydi ama bu ifade sayesinde nihayet tamamen emin olabilmişti. Pleiades Gözcü Kulesinden atılarak Subaru’nun Kum Tepelerinde iki kez ölmesine yol açan, ayrıca grubun ikiye ayrılmasının sorumlusu olan beyaz ışıkların ardındaki kişi—— Subaru’nun da düşündüğü gibi Shaula idi.
Subaru: “Bu yüzden çok çile çektik, bunu nasıl telafi etmeyi planlıyorsun acaba?”
Shaula: “Pardon, pardon, ben yaaaalnızca Ustamın talimatlarını dinliyordum ama bu sözlerle son birkaç yüzyıldır burada yaptığım şey uğruna gereksiz yere yaygara kopartıyorsun~”
Sert bir ses tonuyla ve pis bakışlarla konuşan Subaru, Shaula’nın irkilmesine, yüzünün darmaduman bir hâl almasına yol açmıştı. O yüze yansıyan hiçbir kötü niyet belirtisi yoktu ve bunun yanı sıra vicdan azabı çekiyor gibi de görünmüyordu.
Aslında yaptığından suçluluk duymuyor değil de suçluluk duygusu gibi bir şeye sahip değil demek daha doğru olurdu.
Tabii bu hiçbir duygusu olmadığı anlamına gelmiyordu, daha ziyade…
Beatrice: “Subaru, ne dersen de hiçbir faydası yok, doğrusu. Bu kadında ne pişmanlık ne de vicdan azabından eser var, sanırım. Yalnızca kendisine emredileni yapıyormuş… Bir aracın kullanım şeklini sorgulamanın hiçbir anlamı yok, doğrusu.”
Shaula: “Evetevet, beeeeen Ustamın aracıyım! Ufaklık doğru söylüyor!”
Beatrice’in acımazca fikrini işiten Shaula’nın yüzünün her zerresine “Ben de tıpatıp aynı şeyi düşünüyordum” diyen koca bir gülümseme yayılmıştı.
Ruh hâlleri ve yüz ifadeleri hızlı değişimler geçiriyordu ve bununla birlikte Subaru’nun şu anki varoluş biçiminden anladığı kadarıyla—— belki de Shaula yalnızca farklı değerlere sahipti. Muhtemelen farklı dalga boylarındaymış gibi konuşma sebepleri de buydu.
Başka bir deyişle,
Subaru: “Seninle konuşmak cidden insanı yoruyor.”
Shaula: “Eskiden de hep böyle derdin! Uzuuuun zaman olmuştu.”
Subaru: “Öyle mi? Fi tarihinde böyle şeyler söylerdim.”
Hâlâ aynı şeyi yapıyor olsa da bu meseleyi şimdilik bir kenara attı.
Her hâlükârda Gözcü Kulesinden atılan beyaz ışıkların Shaula’nın işi olduğunu da ondan herhangi bir özür veya pişmanlık cümlesi işitemeyeceğini de anlamıştı.
Öyleyse bu konuşmayı burada kesmenin bir anlamı yoktu. Konuyu ileri taşımalıydı.
Subaru: “Dördüncü Kat, senin yaşam alanın demiştin… Senin dairen gibi bir yer yani. Peki ondan yukarısı?”
Shaula: “Üçüncü Kat Taygeta’da sınav salonu var—— Kişinin kütüphaneye girmeye hakkı olup olmadığı test ediliyor.”
Subaru: “…Kütüphane mi?”
Kaşları çatılan Subaru, duyduğu kelimeyi sorgulayarak tekrarladı. Shaula ise Subaru’nun tavrındaki değişimi umursamaksızın “Evet” diyerek sakince başını salladı.
Shaula: “Bir kütüphane. Üçüncü Kat Taygeta ve yukarısındaki katların her birinde yargılamalar ve karşılığında kütüphaneler var. Kütüphaneye girme şartlarını karşılayan kişi boş zamanlarında içerideki kitapları okuyabilir.”
Subaru: “Peki içerideki kitaplarda neler yazıyor?”
Shaula: “Errrrr?”
Subaru: “Errrrr!?”
Bu kadar önemli bir havayla anlattığı bunca şeyi bir anda “Errrrr” diye sonlandırması sinir bozucuydu. Kaşları çatılan Subaru karşısında saçlarıyla birlikte kafasını isteksizce salladıktan sonraysa, “Çünkü~” diye devam etti.
Shaula: “Kitapları falan okuyamıyorum, bana kuleyi gözetmekten başka bir şey yapmamam söylendi.”
Subaru: “Bu da mı Ustanın… Flugel’in emriydi?”
Shaula: “Hı hı!”
Shaula bunu nasıl bir gururla ifade etmiş olursa olsun Subaru’nun cevap vermesi imkânsızdı.
Subaru Shaula’nın sözlerine şüpheyle kafa eğmekten öteye gidemese de Emilia ve diğerleri hâlâ yüzlerindeki ciddiyeti de gözlerindeki umudu da koruyordu.
Beatrice: “Subaru, kütüphanelerdeki kitaplarda yatan şey bilgi, sanırım.”
Subaru: “Bilgi derken kelime anlamını kastetmiyorsun, değil mi?”
Beatrice’in ifadesini işiten Subaru, bariz olanı sorguladı.
Kurgu türleri bir kenara atılırsa tipik olarak kitaplarda bilgiler yer alırdı. Kitaplardan edindiğiniz şey ya bilgi zenginliği ya da derin, etkileyici izlenimler olurdu.
Fakat muhtemelen Beatrice’in söylemeye çalıştığı şey bu değildi.
Beatrice, Subaru’nun kucağında oturmayı sürdürerek kafasını salladı.
Uzun bukleleri kafa hareketlerini takip ederken de bu hareketi gözleriyle takip eden Subaru’ya şöyle dedi:
Beatrice: “Aslında burası her şeyi bildiği söylenen Bilge tarafından kaleme alınan bilgilerin yattığı yer. Pleiades Gözcü Kulesinin yalnızca dışarıda kullanılan bir isim olduğunu işitmiştim, doğrusu.”
Shaula: “Evet. Ustam geri döndüğüne göre kule esas rolüne geri dönecek. İster bilmek ister haberdar olmak istediğiniz, arzuladığınız her şeyi araştırabileceğiniz bir Büyük Kütüphane—— İşte Pleiades’te bunu yapabilirsiniz.”
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Subaru: “Yani Üçüncü Kat Başlangıç Seviyesi. İkinci Kat Orta Seviye. Ve Birinci Katta da birinci sınıf bilgilere ulaşabiliyoruz sanırım. Demek ki bahsi geçen bu Sınavlar izin almak için gerekli Vasıfların Sınavları, haksız mıyım?”
Shaula: “Ohhh, tam da Ustamdan beklenildiği gibi! Sen konuştukça benim bile kafam karışıyor! Ama belki de basit tutman daha iyi olur.”
——Büyük Pleiades Kütüphanesi.
Gözcü Kulesi ismi oldukça hoş bir şeyden oldukça şüpheli bir şeye dönüşmüştü. Ve Subaru ile diğerleri sıralanmış şekilde Altıncı Katı terk ederek üst katlara doğru merdivenleri tırmanmaya başlamıştı.
Subaru ve diğerlerini taşıyan merdiven, kule sınırları içerisinde sarmal şekilde döne döne yükseliyordu. Fakat herhangi bir tırabzan olmadığı için yükseğe çıktıkça Subaru’nun kanı daha da donuyordu.
Subaru: “Bu korkunç.”
Emilia: “Subaru, eğer korkuyorsan elimi tutsana? Daha tamamen iyileşmediğin ve adımlarını sağlam atamadığın için gerçekten düşebilirsin…”
Altıncı Katın zemini giderek uzaklaşıyor ve Gian ile Ejder Arabası aşağıda bayağı ufak görünmeye başlıyordu. Bu sırada Emilia, nefesini tutmuş şekilde aşağıya bakan Subaru’ya seslenmişti.
Doğruyu söylemek gerekirse Subaru onun elini tutmak ve solgun parmaklarının doğurduğu hissin tadını çıkartmak isterdi ama…
Subaru: “Teşekkürler, Emilia-tan. Ama şimdilik iyiyim. Şu an için basamaklar geniş olduğu sürece düşmem gibi görünüyor, ayrıca hâlâ enerji ve canlılık doluyum, sen de öyle düşünmüyor musun?”
Emilia: “Gerçekten mi? Ama zorlanmaya başlarsan bana hemen söyleyeceksin, tamam mı? İş o noktaya gelirse seni sırtımda taşıyabilirim.”
Subaru: “Öyleyse… İşi o noktaya getirmeyeceğim.”
Emilia’nın sırtında merdivenlerden çıkarılma düşüncesi beklenildiği üzere tüyler ürperticiydi. Böyle erkekliğe yakışmaz bir hamledense Julius’a borçlanmayı yeğlerdi.
???: “Ne oldu?”
Subaru: “Gerçi bu da çok kötü bir yol olurdu. Oh, yok bir şey. Hadi devam, devam!”
Kafasını çevirdiği anda Julius’un üzerindeki bakışlarını fark eden Subaru, ona doğru elini salladı. Julius ise hâlâ Anastasia’nın elini tutar hâlde gruba merdivenlerde öncülük etmeyi sürdürürken omuz silkti.
An itibarıyla gözlerini kulenin üst katlarına dikmiş şekilde adım adım ilerliyorlardı. Aceleleri yoktu, bu yüzden temkinli bir hızla ilerliyorlardı ki bu da hissettikleri tedirginlikle çelişiyordu. Julius ve Anastasia başı çekiyordu, arkalarından sırayla Ram ve Emilia, onların arkasından da Subaru ve Beatrice geliyordu. Ve en arka sırayı da Shaula ile Meili işgal ediyordu.
Meili: “Oa~a hey, çıplak Onee-san, o kadar sarsmasana.”
Shaula: “Haaaaaah, omzuma binen birine göre amma da otoritersin ufaklık~”
Meili: “Çünküüü, uykuum var. Asırlardır yüürüyoruz ve buunca merdivenden çıkıp inmeyi başaramam.”
Shaula: “Evet ama ben neden seni taşımak zorundayım ki!.. Saçımı çekmeyi kes!”
Tüm yaygaracılığına rağmen bu etkileşimin şiddetli bir yanı yoktu.
Shaula ve Meili grubu arkayı çekiyor ve oldukça inanılmaz bir şekilde Shaula, Meili’yi omuzlarında taşıyarak merdivenleri tırmanıyordu. Harekete geçmeye karar verdikleri ilk anda Meili fırsatı değerlendirip ayaklarının ağrıyıp yorulduğundan şikâyet etmişti. Fakat Shaula kendi ağzıyla onu sırtında taşıyabileceğini söyleyince Subaru da Meili’yi ona teslim etmişti.
Subaru: “İş hakiki fiziksel kuvvete gelince başı çeken Shaula galiba…”
Beatrice: “O kadarı kesin, sanırım—— Subaru, gardını indirme, doğrusu. Görünümüne rağmen dişlerini ne zaman göstereceğini bilmiyoruz, sanırım.”
Subaru: “Bu kadının mı? Ondan böyle bir izlenim mi alıyorsun?”
Beatrice: “Senin Flugel olmadığın açığa çıkınca ne tepki vereceğini bilmiyoruz, doğrusu.”
Subaru: “B-Bu…”
Subaru, Beatrice’in kısık bir sesle kendisini temkinli olmaya teşvik edişi karşısında kekelemekten öteye gidemedi.
Bu meseleyi hiç düşünmemiş değildi ama yalnızca düşüncelerinde kalırsa bir problem olmayacağını varsayıyordu. Açıkçası Shaula, Subaru’nun grubuna—— Yoo, Subaru’ya son derece dostane yaklaşıyordu, bunun tek sebebi de onu Ustası sanmasıydı.
Ve Subaru ile diğerleri Subaru ile Flugel ilişkisinin tamamen yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu biliyordu. Subaru, Shaula’nın sözlerini defalarca inkâr etmiş fakat Shaula ona gülümseyip bu inkârı kabul etmemişti. Aslında kabul etmemekten ziyade ne kadar duyarsa duysun umursamamıştı demek daha iyiydi. Her hâlükârda Subaru, sözlerini ona ulaştıramamıştı.
Dolayısıyla Shaula’nın tavrı değişmemişti ve Subaru bunu bir nevi korunma olarak bile görebilirdi——
Subaru: “Bu da demek oluyor ki her şeyi allak bullak edecek tetikleyicinin ne olduğunu bilmiyoruz.”
Beatrice: “Bize düşman kesilirse işlerin oldukça endişe verici bir hâl alacağına hiç şüphe yok, sanırım. Sen, ben, tabii Emilia ve o Şövalye… Julius güçlerimizi birleştirmeliyiz, başka çare yok, doğrusu.”
Subaru: “Shaula o kadar güçlü, ha?”
Arkasına dönerek Meili ile şakalaşan Shaula’ya kaçamak bir bakış attı.
Uygunsuz görünümünün dostane, savunmasız bir hâli vardı—— Karşılaştıkları andan bu noktaya kadarki tüm konuşmalarında her açıdan değerlendirilmesi zor bir birey olmuştu.
Yine de -Subaru şu an için Shaula’ya nasıl bir tavır takınması gerektiğine karar veremese de- ona karşı beslediği bir düşmanlık yoktu, bu kadarı göründüğü gibiydi.
Subaru’yu bir başkası sanarak gruba dostane yaklaşsa ve onları gafil avlayarak karşılasa da şaşkına dönmek, ondan hoşlanmamaktan daha kolay bir seçenekti.
Tabii bu samimi duygularla üzerlerine çöreklenen tehlikeyi birbirine karıştırmamalıydı.
Subaru: “————”
Gözlerini savunmasız uzuvlarına çevirerek Shaula’nın durumuna kaçamak bakışlar atan Subaru, düşüncelere dalmıştı.
Shaula, kum tepelerinde Subaru ve diğerlerini hedef alan ve onlara kuleden beyaz ışıkları gönderen kişinin kendisi olduğunu itiraf etmişti. O ışıkların hızı da isabetliliği de normal sınırlarda değildi, bu da Subaru’da Shaula’nın gerçek gücünün boyutu hakkında bir izlenim doğurmak için yeterliydi. An itibarıyla Subaru’nun o şeylerin büyülü olup olmadığını bilmesine dahi gerek yoktu.
Ve bir de kum tepelerinin yeraltı alanında yaşadıkları son anlar vardı.
Subaru’nun korkunç derece bulanık bilincine yitirilişinden hemen önce kazınan son şey, o itici görünümlü Sentora darbelerini indiren Shaula olmalıydı.
Yalnızca absürtlüğün ve rezilliğin vücut bulmuş hâli denilebilecek o canavar, kendinden daha sağlam bir güç tarafında ansızın paramparça edilmiş ve Subaru, onun varoluştan silinişine kendi gözleriyle tanık olmuştu.
İtiraf etmek istemese de kendisini Shaula ile doğrudan bir mücadele içerisinde bulduğu takdirde galip gelebileceğine hiçbir şekilde ihtimal veremiyordu.
Regulus, Petelgeuse ve benzerleri ondan çok daha kolay rakiplerdi.
Subaru: “…Aaahh, o herifleri aklıma her getirişimde neden bu kadar tiksinmeye başlıyorum bilmiyorum. Yo, tiksinmem gayet mantıklı ama bu tiksinti hissi artık tanıdık geliyor.”
Beatrice: “Aklından neler geçiyor bilmiyorum ama dikkatli olmamız lazım, sanırım.”
Subaru: “Evet. Öyleyse… sanırım ona sormak daha hızlı sonuç verir.”
Beatrice: “Ha? Doğrusu.”
Beatrice’in kafası karışık yanıtının hemen arkasından Subaru, hem kendisini hem de Beatrice’i arkaya döndürdü ve yüzleri o tarafa bakabilsin diye ayaklarını merdivenlerde döndürürken de gözlerini doğruca sırt sırta binmiş olan Shaula ve Meili’ye dikti.
Shaula ise adımlarını duraksatarak kafasını eğdi.
Shaula: “Ne oldu Ustam? Sen de yorulmuş olamazsın, değil mi? Seni taşımaktan gocunmazdım ama sırtım çoktan kendini küçük bir prenses sanan bu kız tarafından işgal edilmiş durumda, görüyorsun ya.”
Subaru: “Bayağı sağlam bir manzara olurdu, o yüzden pas geçiyorum. Ah, gerçi Meili’yi atkuyruğunla mutlu mesut oynatışını böldüğüm için üzgünüm…”
Shaula: “O atkuyruğu değil, akrep kuyruğu.”
Subaru: “————”
Shaula: “O bir akrep kuyruğu.”
Shaula suskunlaşan Subaru karşısında bozuk bir plakmışçasına sözlerini tekrarladı.
Atkuyruğunu bir ucundan kavrayıp onu yüzünün önüne doğru kımıldattıktan sonra,
Shaula: “Bir akrep kuyruğu…”
Subaru: “Anladık! Bu ısrar da neyin nesi! Neyse, Meili’yle yakınlaşırken aranıza girdiğim için üzgünüm ama sana sormak istediğim bir şey var.”
Shaula: “Mhm! Ustamın söylemesi gereken bir şey varsa ne olursa olsun dinlerim! Benimle bu şekilde konuşman beni sevindiriyoooor, Ustam~”
Diyen Shaula atkuyruğunu… ee, daha doğrusu akrep kuyruğunu neşeyle salladı.
Bunun sonucunda da omuzlarında olan Meili, o saçları suratına yedi. Subaru da o kuyruğun beklenmedik yumuşaklıktaki hoş hissinin tadına bakmıştı ama şimdi bunu bir kenara bırakırsak…
Subaru: “Ne söylersem söyleyeyim dinleyeceksin, değil mi?”
Shaula: “Sapıkça şeyler söylemeyeceksin, değil mi?”
Subaru: “O konuya girme bile. Beyinsiz falan mısın sen?”
Shaula: “Bunu Ustamın söylemesi çok aptalca değil mi? Şimdi ödeştik işte!”
Subaru hazırda bir cevabı olan Shaula’ya ayak uyduramadan afallayıp kalmıştı. Normalde çoğu kişi Subaru’yla konuşurken onun hızına ayak uyduramayıp olaydan uzaklaşırdı, bu nedenle bir konuşma başlatmak için düzgün bir konu bulmak Subaru’ya düşerdi ama bu defa bunu yapmakta zorlanacaktı.
Bu yaklaşım şeklinin zorluğu Günah Başpiskoposları gibi sapkınlarla yaşadığı zorluklardan farklıydı. Onlarla en başta karşılıklı bir konuşma gerçekleştirmek zorken Shaula için durum farklıydı.
Shaula kendisini anlarken onun Shaula’yı anlayamamasıyla orantılı bir gecikme hissediyordu.
Gerçekten Flugel gibi Subaru ve Allah bilir daha kimler bu ortak noktaya sahipti.
Subaru: “Her neyse, bir sorum ve bir talebim var. Onlara olabildiğince dürüstçe ve itaatkârca karşılık vermeni istiyorum.”
Shaula: “Bu kulağa bir talep gibi gelmedi. Bir emir olabilir gerçi.”
Subaru: “O kadar otoriter değilim ben. Neyse, soruma gelince… Bize kuleden saldıran sendin, değil mi? O saldırı da neyin nesiydi öyle?”
Shaula: “Hell’s Snipe idi, sinir bozucu sinekler kuleye yaklaşamasın diye kullanılan bir keskin nişancı saldırısı.”
Subaru: “…Ne?”
Shaula: “Hell’s Snipe.”
Shaula’nın ışık saçarak bu İngilizce kelimeleri söyleyişiyle Subaru’nun yüzü asıldı.
Ehh, ummm, bu bildiği bir kalıptı.
Shaula: “Geeeeerçi şimdi düşününce Hell’s Snipe’ın Ustamı vurmamasına sevindim. Boyut Kapısı kalkmasaydı Ustamı vurana dek fırlatıp durabilirdim.”
Subaru: “Durdurdurdurdur, çok fazla yeni kelime geldi! Boyut mu?”
Shaula: “Boyut Kapısı. İnsanların kuleye ulaşmasını engellemek için bir numara.”
Subaru, Shaula’nın konuşma şeklinden bahsi geçen bu Boyut Kapısı mı her neydiyse onun, Kum Vakti sayesinde Çiçek Tarhına açılan yollarını kestiğini ama buna rağmen E・M・T’nin çabalarıyla uzay bükülmesini atlattıklarını çözmüştü.
Shaula: “Ama bu sayede Ustamın gerçekten Ustam olduğunu anladım ve sonunda her şey açıklığa kavuştu. Ustamı vurmuş olsaydım bana kesiiiiin öfkelenirdi, değil mi?”
Subaru: “Hı hı, evet, muhtemelen. Yalnızca öfkelenmemle kalırdı umarım.”
İşin doğrusu iki defa vurularak ölmüştü, dolayısıyla o öfke düzeyine çıkıp çıkamayacağı konusunda bile tedirgindi.
Kendisini öldürenlerle karşı karşıya gelip de öfkelenmemek nadiren başına gelirdi. Bu sefer böyle bir şey olmamasıysa kısmen bunun bir kaza oluşunu anlamasından kaynaklıydı, kısmen de Shaula’nın sorumluluğunun izini sürmenin anlamsızlığından.
Meili: “A~ma ona vurmayı başarsaydın Onii-san ölmüş olurdu, deği~l mi? E ölseydi de sana sinirlenip sinirlenmediğinden bahsedemezdik diye düşünü~yorum.”
Shaula’nın sırtına tünemiş olan Meili, Shaula’yı yarı yarıya bağışlamış olan Subaru’nun yerine konuşmadaki yerini aldı. Bu sözleri işiten Shaula ise hiç de kadınsı olmayan, kontrolsüz bir kahkaha patlattı.
Shaula: “Sen ne diyorsun öyle ufaklık? Ustamın böyle bir şeyden ölmesi müüüümkün değil. Çünkü daha en baştan Ustam, ölüp ölmediği asla anlaşılamayan biri.”
Meili: “Amaa~ma, Kum Solucanı-chan çok fena vuruldu ve öldü, yan~i…”
Shaula: “Solucanlar veya Ayılar falan zerre kadar umurumda değil. Beniiim Ustam ölmez, önemli olan bu—— Eğer ölürse de benim Ustam değilmiş demektir.”
Dalgınlıkla gülümseyen, keyifli görünen Shaula gözlerini Subaru’ya çevirdi. Onun kendisine çevrili gülümseyen, masum yüzünü gören Subaru’nunsa omurgası ürperdi.
Çocuksu bir masumiyet ve savunmasızlık seviyesinde bir inanç. Yani Flugel, Shaula’nın nazarında Subaru’nun hayal etmeye dahi kalkışamayacağı kadar körü körüne merkezine aldığı bir idealdi.
Demek ki Beatrice’in endişeleri doğrultusunda Shaula’nın karşısındaki Subaru ile bir anlaşmazlığa varacağı bir vakit gelecek olursa…
Shaula: “Sizi Kum Sarayından hemen alamadığım için özür dilerim. Diğer grubu kuleye getirirken Ustam ve diğerleri derinlere ilerlemiş, o yüzden bayağı heyecana kapıldım.”
Subaru: “Aah, yo, sorun değil… Gerçi, bekle, Kum Sarayı mı dedin?”
Shaula: “Aynen. Oralar gerçekten tehlikelidir, yani girmeseniz iyi edersiniz. Söz konusu kişi sen olsan bile tüm anahtarlara sahip olmadan yaklaşmak pervasızlık olur Ustam. Orada Aç At Kralları da dolanıyor.”
Subaru: “Aç At Kralları mı…Şu ata benzeyen canavarları mı diyorsun?”
Kum Sarayı, Anahtarlar, Aç At Kralları. Subaru’nun zihnine yük bindiren pek çok kalıp vardı ama aklının esas takıldığı sonuncusu olan Aç At Krallarıydı.
Belki de Sentoru kastediyordu.
Shaula bu soruya başıyla onay verdi.
Shaula: “O şeyler Ustamın zamanında buralarda yoktu, o yüzden şaşıracağını düşünmüştüm zaten. Temelde Kum Sarayının içinde dolanmakla yetiniyorlar, yani oraya girmedikçe onlarla karşılaşmazsın. Ama o tiplerden biri dışarıda dolanacak olursa gidip hiç acımadan yok etmesini bilirim.”
Subaru: “Onlardan çok var mı?”
Shaula: “Tonlarca var.”
Shaula’nın hiç tereddütsüz verdiği onayı işiten Subaru, gerçekten kalbinin derinlerinden gelen bir tiksinti duydu.
Sentor = Aç At Kralının savaşma gücü ve tabii ki görünüşü ile ekolojisi tarifsiz bir tatsızlık uyandırıyordu. Subaru o ırktan yalnızca tek bir canavar olmasını ummuştu fakat durum böyleymiş gibi görünmüyordu. Shaula bunu belirtmek için tonlarca ifadesini kullanmıştı.
Meili: “Aç At Kralı… Bu isme ben de aşi~na değilim. Bir tanesini görmek isteyebilirdim be~lki.”
Subaru: “Kes şunu! Bir çocuğun görmesi gereken bir şey değil o…”
Meili: “O-Onii-san…”
Subaru, bu düşüncesizce sözleri kullanan Meili’ye oldukça sert bir uyarıda bulundu. Belki de bir Cadı Canavarı Koleksiyoncusu olarak Meili’de güçlü duygular uyandırmış olabilirdi fakat Subaru, onları resimli bir kitaba eklemek için o Sentorlarla temasa geçmeye kalkmasını tavsiye etmezdi.
Shaula da Subaru’yla aynı fikirdeydi.
Shaula: “Bence de yapmasan daha iyi. Aç At Kralı boynuzları tekrar tekrar yenilenebilen konseptte bir Cadı Canavarı, yani diğer Cadı Canavarlarıyla yaptığın ayarlamayı onunla yapamazsın. Karşına çıkan tüm düşmanları öldür, onların adalet anlayışı bu.”
Meili: “Peeeh, anla~dım.”
Yaşına uygun bir hareketle surat asan Meili, merakını bastırdı.
Bu durum karşısında rahatlayan Shaula ise bir kez daha “ee” diye Subaru’ya hitap ederek,
Shaula: “Ustam, bahsetmek istediklerin bundan ibaret miydi?”
Subaru: “Aah, şimdilik hepsi buy… Yoo, bekle, hepsi bu değil.”
Shaula: “——?”
Kafası hâlâ eğik olan Shaula, “Gönder gelsin!” dercesine soruyu karşılamaya hazırlandı. Şimdiye kadar gruba kalbini açtığı düşünülünce Subaru’nun hâlâ temkinli davranması büyük bir samimiyetsizlikti. Fakat bazen ne kadar acı verici olursa olsun kalbinizi taşlaştırmanız gerekirdi.
Subaru geleceğe hazırlık yaparak bir şeyler değiştirebilecekse bu da bir şanstı.
Subaru: “Shaula, talebim şu: Bana veya yoldaşlarıma herhangi bir zarar verme.”
Shaula: “————”
Subaru: “Ustanın emirleri kuleye yaklaşan herkese saldırman şeklindeydi… Peki ben ne düşünüyorum? İçeri girdiğimize göre artık bu emir sınırlarında değiliz. Artık bize saldırmana gerek yok. Yani bize zarar verme. Hiçbir şekilde zarar verme.”
Shaula: “————”
Shaula, tamamen emin olmak adına sözlerini bir kez daha tekrarlayan Subaru’nun karşısında gözlerini kıstı.
Onun kısık gözlerinin içine bakan Subaru ise koyu yeşil bir ışıltıya sahip olduklarını gördü. Ve tanıştıkları andan bu yana neredeyse her saniyesini gülümseyerek geçiren Shaula ilk defa derin düşüncelere dalmışçasına gülümsemeyi kesti.
Bir süreliğine sessizlik hüküm sürdü. Tuhaf gerginlik nedeniyle nefesini tutan Subaru daha fazla dayanamayarak nefesini bıraktı ve sonra,
Shaula: “Mhm, TAMAM. Ustamın verdiği yeni komutu kelimeeee kelime ezberledim~”
Subaru: “————”
Shaula: “Ustam?”
Bu komutu kabul etme kararı alışının hemen ardından Shaula’nın ifadesi eski uçarılığına döndü. Ve onun bu ani tavır değişimine ayak uyduramayarak gözleri irileşen Subaru’nun yüzünün dibine dek girdi.
Gözleri çok yakın mesafeden birbirlerinin gözlerine dikildi fakat Subaru, o yeşil gözlerde herhangi bir aldatmaca veya sahtekarlık bulamadı. Hiç değilse görebildiği kadarıyla yoktu.
Subaru: “Senin için uygun mu?”
Shaula: “Başka şansım yok ki. Ustam ne derse o. Hem zor bir komut da değil. Şiddet yok, itaat yok.”
Subaru: “Komutumu yerine getirecek olman itaat edeceğin anlamına gelmiyor mu?”
Shaula: “Bedenimle canının istediğini yapabilecek olsan da kalbimi çalmana izin vermeyeceğim!”
Subaru: “Amma da baş belası çıktın!..”
Diyen Subaru, yüzü gerginleşen Shaula’yı bir adım gerilesin diye alnından dürttü. Shaula ise bir “AAUUUUH” sesiyle gerileyerek sırtındaki Meili’nin güvende olmasına rağmen paniklemesine yol açtı.
Her hâlükârda Subaru’nun talebini kabul etmeye hazırmış gibi görünüyordu. Bunun ne kadar işe yarayacağı belirsizdi ama hiç değilse…
Subaru: “Onu hayal kırıklığına uğratmadığım sürece sözünü tutacak olmalı.”
Beatrice: “Gereken tek şey buysa sorun çıkmayacaktır, doğrusu. Onu hayal kırıklığına uğratacağını düşünüyorsun ama uğratmayacaksın, sanırım.”
Subaru: “Beklentilerinin bu kadar yüksek olmasına gerçekten minnettarım ama bu durumda beklentilerinin benim onu hayal kırıklığına uğratmayacağımı düşündüğün kısmı biraz fazla iyimser değil mi? Flugel ne yapardı ki? Kanat mı çıkartayım? Kulağa Almanmış gibi geliyor.”
Bahsi açılmışken Subaru, Flugel’i “Kanat” anlamını taşıyan bir Almanca kelime olarak biliyordu.
Buradan bir şey çıkmasını beklemiyordu ama yine de şüpheliydi. Her hâlükârda bu Flugel ismi, Shaula ismiyle birlikte kulağa bir bit yeniği varmış gibi geliyordu.
Subaru: “Doğru ya, Shaula. Sana sormak istediğim son bir soru daha vardı.”
Shaula: “Neymiş o~?”
Yanakları Meili tarafından çimdiklenen Shaula’nın ifadesi tamamen tatsızdı.
Bu sırada sırtı Shaula’ya dönük olan Subaru, rahat bir ses tonuyla,
Subaru: “Maia, Electra, Taygeta, Alcyone, Celaeno, Asterope.”
Beatrice: “…Subaru?”
Hemen yanındaki Subaru’nun bu kelimeleri ezberden sıralayışını işiten Beatrice’in yüzüne karmaşık bir ifade yerleşti.
Yalnızca işitildiğinde hiçbir anlam ifade etmemesi gereken bir kelimeler silsilesi gibiydi.
Tabii ki o kelimelerin dördünü yakın zamanda işitmişlerdi ama öyle pat diye ezberlenecek kadar kolay kelimeler değillerdi—— Çünkü yabancıydılar.
Subaru: “Tüm bunlar, yukarıdan aşağıya bu Pleiades Gözcü Kulesinin… Eee, yani Büyük Pleiades Kütüphanesinin katlarının isimleri, değil mi?”
Shaula: “Doğru~”
Subaru: “Öyleyse Merope nerede?”
Shaula: “————”
Shaula Subaru’nun sorusu karşısında bir kez daha sessizliğe büründü. Fakat bu seferki sessizlik öncekinden farklıydı, tamamen gafil avlamanın sebep olduğu bir şaşkınlık sessizliğiydi.
Nefesinin kesilişinin doğurduğu belli belirsiz sesi duymak mümkündü; bu sayede Subaru, gerçeğe parmak bastığına hükmetti.
Beatrice: “Subaru, ona ne sordun öyle, doğrusu? Merope de ne anlama geliyor, sanırım?”
Subaru: “Yedi kız kardeşin sonuncusunun ismi. Pleiades’te sonuncusunun olmaması tuhaf.”
Katlar birden altıya kadar altı isim almıştı. Fakat bu motifi takiben yedi kız kardeş bulunuyordu—— Yani yedinci ismin verildiği bir kat da olmalıydı.
Subaru: “Yedinci Kat yoksa… bir Zemin Kat olmalı sanırım.”
Shaula: “Bir Zemin Kat var. İsmini Ustam vermişti, yani bu çok normal… Ama orası Ustamın gidişinin ardından yapıldı, yani nerede olduğunu bilmiyor olmalısın.”
Shaula, Subaru’nun tahminini boğuk bir sesle yanıtladı. Subaru yanındaki Beatrice’in şaşırıp irkildiğini hissedebiliyordu fakat kurumuş dudaklarını yalayarak gözlerini kıstı.
Gizli bir şeyi bulmanın doğurduğu başarı hissinden eser yoktu. Sonuçta bu, Subaru için gizli bir şey değildi.
Subaru: “Birinci Kat en üst katsa Zemin Kat daha da mı yukarıda? Yani o kata girmek için…”
Shaula: “——Hayır.”
Shaula, oraya girme konusunda kendisini sorgulamak üzere olan Subaru’nun sözünü hızlıca kesti. Onun ses tonundaki kuvveti hisseden Subaru ise kaçamak bir bakış attı ve bunu yaptığında Shaula’nın yüz ifadesinin değişmemiş olduğunu gördü.
Hâlâ dürüst bir havayla gülümsüyordu. Lakin gözlerine belli belirsiz bir yalnızlık yerleşmişti.
Shaula: “Henüz şartları karşılamadın. Ustam yolculuğunun ortasında beni görmeye geldi ve bu da beni mutlu etmeye yetti. Bu yüzden Zemin Kata hayır.”
Subaru: “————”
Ses tonu değişmemiş olsa da araya bir tuhaflık hissettirecek kadar sağlam bir duvar örülmüştü.
Birkaç dakika önce verilmiş olan söz ve Subaru’yu iliklerine dek sarsabilecek kapasitede yayılan tehdit, Shaula’nın doğurduğu tehlike hissini şiddetle aşılıyordu.
Bu nedenle Subaru, onu bu mekânla ilgili sorgulama işine bir son verdi.
Subaru: “Anlaşıldı. Bu saçmalıklardan daha fazla bahsetmeyeceğim. Önceki sözümüze sadık kalalım.”
Shaula: “Anlaşıldı tamam~ Bu sözü tutacağım~ Bu sözü çok iyi tutacağım~”
Shaula az önceki etkileşimi unutmuşçasına mutlu mesut sırıttı. Subaru ise arkasından gelen neşeli sesi işiterek derince bir iç çekti.
Beatrice: “Subaru, çok fazla gelmeye başlarsa söyle, tamam mı?”
Subaru: “Mhm, tamam. Yalnızca aklımda çok şey var.”
Beatrice’in endişe dolu sözlerine karşılık güçsüz bir gülümseme sunduktan sonra şefkatle kafasını okşadı. Bunu yaptığı vakit Beatrice tek kelime edemiyordu ama bu, aynı zamanda Subaru’nun kendisini de yatıştırmak için yaptığı bir hareketti.
Flugel’in anormalliği Shaula ile yaptıkları konuşmada bariz hâle gelmişti. Büyük bir mesele değildi. Subaru da aynıydı.
Subaru, Al, Hoshin ve Flugel.
Bu dünyada var olmaması gereken bilgileri taşıyan ve gösterişli bir şekilde ardında bırakan biri. Evet, hiç şüphesi yoktu, Flugel de kendisiyle aynı yerden gelmeydi.
Subaru: “Yüzyıllar önce, ha?”
Bu meseleye uzuuun uzun kafa yoran Subaru, sertçe kafasını kaşıdı.
Bu farklı dünyada ne hissetmiş, ne düşünmüş, ne hedeflemiş, ne aramıştı——
Bilge isminden feragat etmiş görünen ve bir ağaç diken bu adam ne arzulamıştı?
Tüm bunları düşünen Subaru, onun hâlâ bu dünyada yaşayıp yaşamadığını da merak ediyordu.
Derken Subaru’nun arkasından——
Shaula: “Ustam.”
Subaru: “Mhm?”
Rahat bir tonlamayla Shaula’nın sesi yükseldi. Adımlarını duraksatmayan Subaru, yalnızca kafasını çevirerek Shaula’ya döndü. Shaula da birazcık utangaç bir şekilde Subaru’yla göz göze geldi.
Ve gerçekten keyif dolu görünen bir gülümsemenin süslediği ifadesiyle,
Shaula: “Evine yeniden hoş geldin, Ustam. ——Bu Shaula, Büyük Bilge Flugel’in dönüşünü tüm kalbiyle bekliyordu.”
△ △ △ △ △ △ △
#Bu bölüm aralarda pek çok bilgi geçti. Akrep kuyruğu, yedinci/zemin katın varlığı, Shaula’nın tepkisinin değişişi, anahtarlar, karşılanmayan şartlar ve daha niceleri… En azından Subaru geçen bölümde bizi sinir ettiği şeye devam etmedi ve bir şeyler öğrenmeye çalıştı. Burada öğrenilmesi gereken daha çook şey varmış gibi ama ne kadarını öğreneceğimiz muamma tabii… Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
