Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VI, Bölüm 13 – “Kumun Alayı”

Kısım VI, Bölüm 13 – “Kumun Alayı”

1 Nisan 2021 194 Okunma 41 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Uzay bükülmüş, dünya dağılmış ve grup, bunun sonucunda gerçeklikte oluşan boşluğa düşmüştü.

Dünyaları kırılgan, incecik bir kâğıttan yapılıymışçasına rahatlıkla yırtılmıştı.

Bükülen uzay tarafından yutulan Subaru’nun kulak zarları etrafındaki muhteşem görsellerle tam bir tezat oluşturacak şekilde hiçbir şey işitmiyordu.

Yalnızca kendisine sesleniyormuş gibi gelen bir çığlık sesi işitiyordu.

Ancak o ses bile yitip gidiyordu, çok geçmeden onu da işitemez hâle geldi.

Birinin göğsüne tutunduğu hissi de yitip gitmiş ve onu tutan eller ondan ayrılarak çok uzaklara sürüklenmişti.  

Etrafta hiç kimse yokken bu boş mekânda terk edilmiş, tamamen bir başına kalmış gibi görünüyordu.

İşte bu yalnızlık ve mutsuzluk işkencesine maruz kalan Subaru’nun bilinci yavaşça toparlanmaya başladı.

Ve sonra da——

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “Daha ne kadar uyuyacaksın? Kalk artık, tembel Barusu.”

Subaru: “Aahk?”

Yan tarafının keskin bir şeyle dürtüldüğünü hisseden Subaru, şaşkınlıkla birlikte acı bir çığlıkla uyandı. 

Refleks olarak sıçradığındaysa tüm bedeninden kumlar saçıldı. Öksürdü, ağzına girmiş kulan kumları tükürdü.

Subaru: “Ahk! Tüü! Puu! Ha! Ne? Ne oldu??”

Gözlerini ovuşturup etrafını kontrol ederek ayaklandı. Titrek dizleri ve ayak basacak düzgün bir yeri olmayışıyla kalkışını komik bir şekilde tamamladı. Aynı eskisi gibi ayaklarının altında ince kum taneleri uzanıyordu.

Bilincinin geri dönüşüyle Subaru, buranın Augria Kum Tepelerinin bir uzantısı olduğunda karar kılabilmişti. Ancak etraftaki manzara net değildi. Çünkü karanlıktı, gerçekten karanlıktı.

İşte kendi ellerini bile göremediği bu karanlıkta gözleri ufak, yapay bir ışığın varlığını yakalamıştı.

Ram: “Böyle bir acil durumda bile bu kadar iyi uyuyabilmen inanılmaz. Nutkum tutuldu.”

Acı bir ses tonuyla karşılanmış ve ışığın sahibi homurdanmıştı.

Işığı yayan şey bir çeşit mana taşıydı ve ışık Lagmite Cevheri işlenerek yapılmış, fener gibi bir nesneye dönüştürülmüştü. O ışığın aydınlattığı surata bakan Subaru’nunsa kaşları kalkmıştı.

Subaru: “…Ram, bu sen misin?”

Ram: “Başka kim olabilirim? Rem mi? Bu kadar rezil bir yanıt beklemezdim.”

Subaru: “…Sen ve Rem tıpatıp aynısınız ama o olmadığın içten içten kendini belli ediyor.”

Subaru normalden de kaba görünen Ram’a gıcık bir karşılık verdi. Sonra da feneri elinden alarak ışıkla etrafına bakındı.

Subaru: “Burası, neresi? Neler oldu?”

Ram: “Ram da burası hakkında bir şeyler öğrenmek istiyor. Neler olduğuna gelince, Barusu’nun hayal edebileceğinden üç kat daha kötüsü oldu.” 

Subaru: “Bu benim iyimser olmamı beklediğin anlamına mı geliyor? Karamsarları küçümsüyor musun?”

Ram: “Bu durumda hangisi daha iyi merak ediyorum doğrusu.”

Muhtemelen bu yanıta bir omuz silkişi eşlik etmişti.

Işığın aydınlattığı alan son derece büyük olunca hemen yanı başında olsa bile Ram’ın karanlıkta ne yaptığını kestirmek zordu. Belki de bir çeşit boşluktaydılar.

Kafalarının üzerinde hafif yüksek bir tavan yer alıyor ve ona derinliğin boyutunu gösteren duvarlar eşlik ediyordu.

Subaru: “Herhangi bir hava akışı hissedemiyorum, göğü göremiyorum. Yani bir yerlere mi fırlatıldık?..”

Ram: “Beatrice-sama’nın ayrı düşmeden önceki sözleri doğruysa sebep uzay bükülmesidir, haksız mıyım?”

Subaru: “Ayrı düşmek… Doğru ya, ayrı düştük! Diğerleri nerede!?”

Ram’ın ilgisiz ve duygusuz tavrıyla konuşuşunu dinleyen Subaru’nun beyni gerçekliğe ayak uydurmuştu.

Işığı sağa sola çeviriyor, etrafta Ram’dan başka birini arıyordu. Ancak aydınlatılmış alanı ne kadar tararsa tarasın çaresizce görmek istediği figür, gözlerine yansımıyordu.  

Ram: “Görebildiğin üzere ayrı düştük. Barusu’nun geçersiz kılma büyüsü Gözcü Kulesini oyuna getirdi… Sonucunda -net olmasa da- doğru yola girmek yerine sonsuza dek boş boş dolaşacağımız bükülmüş bir uzay-zamanda mahsur kalmış olabiliriz.”

Subaru: “Neler söylüyorsun sen?! Ve neden bu kadar sakinsin? Senle benim bir arada oluşumuz… Tamamen rastgele mi dağıtılmışız!?”

Ram’ın sakin ifadesi karşısında beti benzi atan Subaru giderek sesini yükseltiyordu.

Beatrice’in bağırışı, uzayın gözlerinin önünde yırtılıp açılışı, o anda bunları hatırlamıştı. O yırtık, Subaru ve diğerlerini grup hâlde yutarak başka bir yere sürüklemişti.

Bu esnada Subaru ve Ram denk düşmüştü, hâlbuki farklı gruplarda olmaları gerekliydi. Sonuçta Subaru Patrasche’yi sürerken Ram ejder arabasındaydı.

Ram: “Görünüşe göre bu gruplaşmada birbirine eşlik edecek kişiler konusunda kimin kime temas ettiği hesaba katılmamış. Yırtığa girdiğimiz saniyede Ram’ın Rem’e sarılıyor olması gerekiyordu… Ama sonuç bu oldu.”

Subaru: “Benim de Beako’ya tutunmuş olmam lazımdı. Ama onu bulamıyorum… Onu göremiyorum… Yok artık, yanımda yalnızca Ram mı var yani? Ne biçim bir gruplaşma bu…”

Gruplaşma koşulu temas değilse başka bir sebep mi vardı?

Grupları sekiz kişiden oluşuyordu. Yalnızca Subaru ve Ram’ın paylaştığı bir ortak nokta da yoktu… Öyleyse, sahiden tamamen rastgele miydi? 

Subaru: “Yo, koşulları tahmin etme işini şimdilik erteleyeceğim! Esas önemlisi, acele etmeli ve geri kalanlarla buluşmalıyız… Yo! Bundan daha da önemli bir şey var! Rem!”

Ram: “————”

Subaru: “Sen ve benim durumumuz yine de iyi. Diğerleri de birbirleriyle gruplaştıysa umut var demektir. Ama biri yalnız kaldıysa ve o kişi Rem’se… Bu korkunç olur.”

Grubun tüm savaş gücünü teşkil eden Emilia ve Julius için problem yoktu.

Meili ve Beatrice ikilisi de kabiliyetlerine başvurarak bu durumla baş edebilirdi. Anastasia, daha doğrusu Eridna’nın da Şehvet karşısında kullandığı kozu kullanma ihtimali vardı.

Diğerlerine kıyasla daha az saygın olsa da Subaru ve Ram birleşimi de idare edebilirdi.

——Ama Rem farklı bir hikâyeydi.

Diğerlerinin aksine Rem, tek başına bağımsız bir eylem gerçekleştiremezdi.

Yanında biri olsa bile daimî bir uykuda olan kızı korumak o kişi için Herkül’e layık bir göreve dönüşürdü.  Ve en kötüsü Rem diğerlerinden tamamen ayrı düştüyse bu ıssız kum denizinde onu bekleyen tek şey ölüm olurdu.

Subaru: “Geri kalanlarla buluşmamız önemli olsa da esas önceliğimiz Rem’i kurtarmak! Onu böyle ıssız bir yerde bir başına bırakamam. O kadarı kesin… Hayatta yapamam. Asla olmaz!..”

Ram: “…Barusu.”

Subaru: “Çünkü ona seni buraya getireceğim dedim… Bilgeyle buluşursan belki uyanabilirsin dedim. Bir işe yaramayacak. Lanet olsun, kahretsin, Rem!..”

Ram: “Barusu, sakin ol. Ben bile kendimi kaybedeceğim şimdi…”

Subaru: “Bana neden sakin olmamı söylüyorsun? Rem hafızandan silindi diye onun için endişelenmiyor musun!?”

Ram: “——Hık! Yok öyle bir şey!”

En kötü olasılığı hayal eden Subaru gelecek hakkında çaresizce mırıldanmaya ve pişmanlıklarını sıralamaya başlarken Subaru’nun konuşmalarını işiten Ram buna kayıtsız kalamayarak patladı.

Kafası karışık Subaru’yu yakasından kavradığı gibi de ardındaki kumdan duvara sertçe bastırdı.

Ram: “Rem’i umursayan tek kişinin sen olduğunu mu sanıyorsun? Fazla ileri gitme, Barusu. Gerçek hislerim olmasa da Ram yine de Rem’in ablası. Beni aptal yerine koyma.”

Subaru: “————”

Ram: “…Hâlâ aramızdaki bağlantıyı az da olsa hissedebiliyorum. Yani hiç değilse şu an için güvende. O kadarı kesin, bu yüzden şimdilik sakinleş.”

Surat ifadesi herhangi bir duygu yansıtmıyordu. Ancak sakin görünmeye çalışırken gözlerinden okunan katlanılamaz tedirginlik ve mutsuzluğu görmek Subaru’nun omuzlarındaki gerginliği yatıştırmıştı. Bu sırada Ram ellerini de geri çekti. Ve onun itişinden kurtulan Subaru, bakışlarını utanç içerisinde yere indirdi.

Subaru: “…Benim hatam. Özür dilerim. Gerçekten az önce tam bir aptal gibi davrandım.”

Ram: “Her zamanki gibi yani. Barusu oturup hayatını irdeleyecek olursa bu koca bir gün alır. Vaktimizi boşa harcamayı bırak.”

Subaru: “…Ah, pardon.”

Ram’ın keskin diline ve duygusal beyanına maruz kalan Subaru nihayet tek bir özürle konuyu kapattı. Sonra da tüm gücüyle kendi yanaklarını tokatlayarak savaşçı ruhunu geri kazandı.

Ram Rem’in güvende olduğu garantisini verse de Subaru, onun bir başına olmasına yönelik korkusunu bir kenara atamazdı. Ayrıca bir an önce diğerleriyle buluşmadıkları takdirde durumları değişmeyecekti.

Subaru: “Her neyse, şu buluşmayı bir an önce gerçekleştirelim. Ram, yerini bulabilmemiz için Rem’le olan bağlantını kullanamaz mısın?”

Ram: “Zor. O kız uyuyor, yani yalnızca kalp atışları iletiliyor. “Durugörü” yöntemi de var ama… çok güvenilir değiller.”

Subaru: “Neden?”

Ram: “Burası canavarlarla dolu ve neredeyse hiçbir sıradan hayvanın veya bitkinin bulunmadığı kum tepeleri. “Durugörü” dalga boyları Ram’ınkiyle uyuşmazsa onların görüşünü ödünç alamaz. Cadı Canavarlarıyla senkronize olamaz. Ve bu defa Ram yalnızca Barusu’nun yer ejderinin gördüklerini görebilir.”

Subaru: “Patrasche’nin mi? Yoo, bu da yeterli olur. Patrasche ve Gian birileriyle beraber mi bilmek isterim, özellikle de tüm ejder arabasını kurtarabileceksek.”

Ram: “…Bu, pek faydalı olmayacaktır.”

Ram’ın ilgisiz tavrı karşısında Subaru, siniri bozularak derin düşüncelere dalmış şekilde kafasını eğdi. Vakit yeniden buluşmak için kullanabilecekleri olabildiğince bilgi toplama vaktiydi.

Ama Ram’ın buna rağmen neden tereddüt ettiğini anlayamıyordu.

Fakat tam da onun gerçek niyetine değinmek üzereyken gözlerinin önünde bir yanıt belirdi.

Subaru: “——?”

Ve Subaru, göz ucuyla kendisinin tuttuğu fenerden farklı bir ışığın geçişini gördü.

Görüş alanından geçen ışıklarla ilgili kötü tecrübesine dayanarak ürperse de bu seferki ışık, öncekinden tamamen farklı bir şekilde hafif bir hareketle titriyordu.

Derken ağır ağır yaklaşışıyla birlikte şekiller de netleşmeye başladı ve-

???: “Ram-san ve Natsuki-kun, tartışmanız sona erdi sanırım?”

Subaru: “——Anastasia ve Patrasche mi?”

Tanıdık Kararagi aksanını işiten Subaru’nun kafası şaşkınlık içerisinde, hafifçe kalktı. Hemen önünde gördüğü ışığın yayıldığı feneri tutan ve Patrasche’nin sırtında oturan kişi Anastasia idi. 

Anastasia’nın sorusu karşısında Ram, durduğu yerde eğilerek eteğinin ucunu tuttu.

Ram: “Düşünceliliğiniz için teşekkürler, Anastasia-sama. Acaba, etrafın ne durumda olduğunu sorabilir miyim?”

Anastasia: “Daha az önce tüm yolu kontrol ettim ama siz çocuklardan başka kimseyi göremedim. Burada yalnızca üçümüzüz… bi’ de bu kız.”

Ram: “Öyle mi?”

Anastasia: “Başını dik tutmalısın, gerçi bunun bu durumda bize bir faydası dokunmayabilir.”

Ram: “Endişeniz için teşekkürler. Oh, anlıyorum… Öyle yapacağım.”

Ram, ejderin üzerindeki Anastasia’ya kibarca yanıtını verdi. Ve Subaru, bu konuşmanın seyrinden belirsiz de olsa Anastasia’nın etrafa bakınmaya gitmiş olduğunu çıkarttı.

Ama buna ikna olsa dahi neler döndüğünü anlamak için yeterli bilgiye sahip değildi.

Subaru: “Hey, Ram. Burada yalnızca biz yok muyduk? Bu ne anlama geliyor, açıklayabilir misin?”

Ram: “Sana Ram ve Barusu’nun yalnız olduğunu söylediğimi anımsamıyorum. Barusu bu fevri karara kendi kendine vardı. Nahoş.”

Subaru: “Rem için öyle endişelendin ki bundan bahsetmeyi unuttun, demek istiyorsun herhâlde, etkileyici Nee-sama.” 

Ram: “Hah——”

Subaru’yu işiten Ram, alışıldık ses tonuyla burnundan homurdandı.

Subaru ise tavrından arınarak Anastasia’ya doğru ilerledi.

Subaru: “Dalavereler bir yana, Anastasia’nın güvende olması sevindirici. Rahatladım.”

Anastasia: “Dalavere ile yanlış anlaşılmayı karıştırıyor olmayasın? Şahsen yalnız olmadığımı öğrenmek beni rahatlattı. Ayrıca Natsuki-kun’un yer ejderi Patrasche-chan da çok yardımcı, uslu bir kızmış.”

Eyere basan Anastasia dikkatlice Patrasche’den inmeye çalıştı. Ve Patrasche de ona yardımcı olmak adına anında eğildi.

Beklenildiği gibi düzgün bir yer ejderiydi. Yakışıklı(?) bir ejderdi. Ama bir dişiydi. 

Subaru: “Başka gizlenen yok, değil mi? Gerçekten yalnızca dördümüzüz?”

Anastasia: “Patrasche-chan’la birlikte dört kişi olduğumuz şüphesiz. Emilia-san ve Julius’un ortaya çıkmaması için hiçbir sebep yok… ama Meili-chan’ı bilmiyorum.”

Subaru: “Hengâmeyi fırsat bilip kaçmış olabilir, ha… Böyle demek zorunda değildin…”

Zihninde örgülü kızı canlandıran Subaru, Meili’nin ne düşünüyor olabileceğini sorguladı.

Ayrılmalarından hemen önce garanti olsun diye peşlerinde bir canavar getirdiği gerçeği Subaru tarafından ifşa edilmişti. Ölümden Dönen Subaru, Meili’nin o canavarı hem Gözcü Kulesine hem de saldıran Çiçek Postlu Ayılara karşı ejder arabasını koruması adına kullandığını biliyordu.

Ama bu olay bu döngüde yaşanmadığı için özünde Meili’nin kum solucanını getirme sebebini bilen tek kişi Meili’nin kendisiydi.

Ve bu şartlar altında gruptan kaçıp kum tepelerinden bir başına ayrılması tuhaf olmazdı.

Subaru: “Ama bunu yapmayacaktır… ben buna inanmak istiyorum.”

Anastasia: “Beklenti mi? Yoksa güven mi?”

Subaru: “Canın hangisini isterse. Onu bunu bırak da etraf ne durumda?”

Meili konusunu bir kenara bırakan Subaru, Anastasia’dan gözlemleriyle ilgili bir rapor istedi. O da ellerini cüppesinin kol kısımlarına yerleştirip kafasını eğerek, “O konuda, şey.” diye lafa girdi.

Anastasia: “Gördüklerime bakarak söyleyebilirim ki kesinlikle kum tepelerindeyiz ama… burası yeraltı olabilir.”

Subaru: “Yeraltı mı? Kum tepelerinin nasıl yeraltı kısmı olabilir ki?”

Anastasia: “Kum tepelerinin altı işte. Bir mağara… Daha ziyade bir oyuk, tabiri caizse. Ama sıcaklığın yukarıya nazaran düşük olduğu bariz ve hava da ağır hissettiriyor.”

Subaru, çekici bir şekilde cüppesini savurup soğuğu uzak tutmak adına ön kısımlarını birleştiren kıza başıyla onay verdi.

Bu noktada hissedilen atmosfer soğukluğunun öncekine nazaran oldukça güçlü olduğu kesindi. E yüksek bir tavanı olan ve göğü göremediğiniz bir yer için de bu, uygun bir tahmindi.

Subaru: “Tepelerin altı… Bu konuda içimde kötü bir his var. Dua edelim de burası bir kum solucanının ini olmasın.”

Anastasia: “Ah… Bu…”

Olası bir senaryoydu.

Zaten kumlarda yaşayan kum solucanlarının varlıklarına tanık olmuşlardı ve Meili’nin kullandıklarının sayı düşünülünce bu oyuk bunun mümkün olabilmesi için yeterli büyüklükteydi. Bir de o gözsüz solucanların ekolojisi hesaba katılınca ışıktan yoksun bu karanlık boşluk tamamen uygun olurdu.

Subaru: “E bu grup cidden savaş gücü eksiği çekiyor… Ben, Ram ve Anastasia, özel bir savaşamayanlar cephesi mi olduk!?”

Ram: “Emilia-sama’nın Şövalyesi kendisini gururlu bir şekilde savaşamayan biri olarak tanımlıyor… Umutsuz vaka.”

Subaru: “Ben yalnızca gerçeği ifade ediyorum. Beatrice olmadan o kadar kendini beğenmiş davranıp yalnızca kırbaç yeteneklerime güvenemem.”

Herkesin şahsi defansif önlemleri bağlamında bu grup gerçekten de savaş gücü eksikliği çekiyordu. İsim vermek gerekirse özellikle Ram ve Beatrice’siz Subaru…

Ram: “Bu arada, peki ya Beatrice-sama? Kontratınız sayesinde herhangi bir bağlantı hissetmiyor musun?”

Subaru: “Maalesef Beako’yla kalplerimiz güçlü bir bağ taşısa da gerçek anlamda bir bağımız yok… Hayır, Beatrice bir zamanlar onun beni hissedebileceğini ama benim onu hissedemeyeceğimi söylemişti.”

Ram: “İşe yaramaz.”

Subaru: “Kapa çeneni.”

Ram iç çeker ve uzaklara bakarken Subaru suratını ihtiyatla Anastasia’ya yaklaştırdı. Ve kızın sakin duruşu karşısında mırıldanarak,

Subaru: “Ee, sen savaşabilir misin peki? Ne diyorsun?”

‘Anastasia’: “İş oraya gelirse ne olursa olsun savaşacağım tabii ki. Ama bu Ana’nın ömrünü kısaltacaktır. Bundan mümkün olduğunca kaçınmak isterim. Yani size güveniyor olacağım.”

Subaru: “Muhtemelen bu beklentilerin karşılanmayacak. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum.”

Subaru bir an için aslında Echidna olan Anastasia’ya homurdandı.

Sonra da sessizce talimat bekleyen Patrasche’ye bakarak avcuyla burnunun ucunu okşadı. Simsiyah ejder ise sessizliğini koruyarak sert pullarıyla Subaru’yu dürttü.

Subaru: “Acıdı, acıdı, ama… İçim rahatladı. Emilia ve Beatrice olmasa da… senin yanımda olmana rahatladım. Tabii yine de bu tam bir grup buluşması sayılmaz.”

Ram: “——Barusu.”

Patrasche’yle tedirginliklerini paylaşırken Ram’ın seslenişiyle ona döndü. Ram ise yüzü Subaru’ya dönük hâlde kollarını kavuşturup çenesiyle Anastasia’yı işaret etti.

Ram: “Sonsuza dek burada dikilemeyiz. Hadi diğerleriyle buluşmak için harekete geçelim. Neyse ki Anastasia sayesinde ışığımız oldu. Ram ve diğerleri yola koyulacak.”

Subaru: “Oh… Işıkları Anastasia’nın getirdiğini bilmiyordum.”

Anastasia: “Ejder arabası yutulmadan hemen önce Natsuki-kun’un hazırladığı acil durum çantasını zar zor kapabildim. Senin sayende de ışık, bir bıçak ve biraz da acil durum besini getirmeyi başardım.”

Anastasia bu cümleler eşliğinde eyerinde ufak bir acil durum çantası olan Patrasche’yi işaret etti. O şey gerçekten de kelimenin tam anlamıyla Subaru’nun ejder arabası için hazırladığı acil durum çantasıydı.

O şeyi kullanma fırsatı doğmasa bile bunu düşünmüş olmak Subaru’nun içini rahatlatmıştı.

Subaru: “Benim zekâmla dalga geçmemelisiniz, sonuçta… Bundan böyle ilk defa kalacağımız yerlerdeki acil durum kapılarını kontrol etmeyi de unutmayalım.”

Ram: “Şaka bir yana bu Barusu’nun başarısı. Bu yüzden ödül olarak ışığı sana vereceğim, hadi hemen öne geç.”

Subaru: “Haaahh… Bu ödül mü?”

Fener Subaru’ya devredilirken Ram ve Anastasia Patrasche’nin sırtına çıktı.

Nereden bakarsanız bakın bu manzara, Subaru’nun kızların hizmetkârı olduğu izlenimini verirdi.

Anastasia: “İşin doğrusu buraya rahatlıkla üç kişi sığabilir… Ram-san ve ben biraz sıkışırsak bir sürü yer açılır, haksız mıyım?”

Ram: “Orada duralım, Anastasia-sama. Eğer yaklaşabilirse Barusu’nun mutlu mesut bedenime dokunmaya çalışacağını hayal edebilirsiniz.”

Subaru: “Kafana göre hayaller kurup duruyorsun ama iş oraya gelecekse ben daha da fazlasını hayal ederim! Bana bulaşma! Sana ergenliğin tadına baktırırım!”

Subaru orta parmağı kalkık şekilde adamakıllı tartışmaya girerken beklenileceği üzere Anastasia acı acı gülümsüyordu. Ram her zamanki tepkisini veriyor, Subaru da elinde fenerle önlerinde yürüyordu.

Subaru ve Ram’ın hafif çatışması içerisinde bulundukları şartları unutmuşlar gibi bir manzara çizebilirdi—— ama bu sayede kalplerindeki gerginliği gizledikleri ve zihinlerine birazcık ferahlık getirdikleri kesindi.

Belki de ikisi de bunun farkındaydı ama dile getiren yoktu.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Subaru ve diğerleri gergin yürüyüşlerine rağmen kumlardaki Büyük Mağara boyunca ilerlemeye devam ediyordu.

Beklenildiği üzere Patrasche bu duruma alışmıştı ve sırtına iki ağır taş koysanız bile hareketleri herhangi bir şekilde aksamazdı. Subaru da geride kalan birkaç gün içerisinde ayakkabılarına giren kumların verdiği his dışında kum denizinde ilerleme tekniklerini öğrenmiş ve çok zorluk çekmeden hareket edebilir hâle gelmişti.

Subaru: “Rüzgârı… hissediyor gibiyim ama hissedemiyor da gibiyim.”

Ram: “Ben hissediyorum. Ama rüzgârın hafifliğine bakılırsa yerin üzeriyle bağlanacağımız noktaya hâlâ uzun bir yolumuz var.”

Subaru yol boyunca parmağını diliyle ıslatarak hava akışını tespit etmeye çalışmıştı fakat sonuç pek net değildi. Diğer taraftan rüzgâr hassasiyeti olan Ram rüzgârı hissedebiliyordu ve çıkışın hâlâ bir hayli uzakta olduğu sonucuna varmıştı.

Çıkışa giden bu yol, Subaru’nun yoldaşlarıyla buluşabilmesi için öncelik vermek istediği bir şeydi. Ama maalesef rüzgâra dair işaretlerin ne kadar güvenilir olduğu muammaydı.

Ram: “Emilia-sama ve Julius-sama küçük ruhların rehberliği sayesinde kaybolmayacaktır. Ve bu yüzden bu gruplaşma seçiminde kötü bir niyet olduğundan şüphe duyuyorum.”

Subaru: “Ehh, küçük ruhların rehberliğini alabilmek bayağı işe yarardı. Kahretsin, benim durumumda Beako o kadar güçlü ki küçük ruhları uzak tutuyor. O onların kapasitesinin çok ötesinde.”

Açık konuşmak gerekirse bu, Emilia ve Julius’un olağanüstü savaş gücünün ötesinde bir durumdu.

Kayıp bir üyeyi arama amacı taşırken bile işler beklenildiği gibi ilerlemeyebilirdi. Tek yapabileceğiniz ilerlerken olabildiğince etrafa bakınarak bir şeyleri gözden kaçırmamaya çalışmaktı.

Anastasia: “Ram-san, Natsuki-kun uyanmadan önce… büyük ölçüde sarsılmış görünüyordu. Şu anda Rem’i ararken bu tavırlarının arkasına saklanıyor gibi görünüyor.”

Subaru: “…Demek öyle.”

Anastasia gizliden gizliye bu hikâyeyi anlatmış ve bu da Subaru’nun uyandıktan sonra Ram’la girdiği münakaşayı daha da tuhaf hâle getirmişti.

Subaru, geride kalan yılı kız kardeşine dair anılarının tamamen silinişi sonrasında Ram’ın yanında geçirmişti. O ikisinin zamanında taşımış olduğu bağlantı, silinmesine rağmen ardında bir iz bırakmış olmalıydı. Başka hiç kimse inanmasa bile Subaru buna inanmak zorundaydı.

‘Anastasia’: “Ehh, seni böyle perişan ve kasvetli hâlde görmek hiç eğlenceli değil, madem bu kadar moralin bozuk neden önüne bakmıyorsun? Bunu yapmazsan önemli bir şeyleri kaçırabilirsin.”

Subaru: “… Beni böyle şaşırtmasana. Hey, bana güzel sözler söylemeyi bırak. Ben de senin varoluşunla tıpatıp aynı durumda sıkışıp kalmış hâldeyim.”

‘Anastasia’: “Er ya da geç beni yaratıcımdan bağımsız olarak düşünmeye başlamanı umuyorum. O kıza yönelik tiksintin konusunda aşırı derecede inatçısın. Bu zamanla anladığım bir şey.”

Subaru: “Başka türlü nasıl yaklaşacağımı bilmiyorum. Yine de aklımın bir köşesinde tutarım.”

Bu şaka yollu etkileşim dikkatlerini sabırsızlıklarından ve hiçbir ilerleme kaydetmiyor olmanın doğurduğu tedirginlikten ayırmış görünüyordu.

İşte grup bu konuşmanın ortasında Büyük Mağara boyunca ilerliyordu. Gerçekten hiçbir şeyin değiştiği yoktu, kumdan yollar, kumdan duvarlar—— böyle bir yolculukta düşünülecek pek az şey vardı. Onlar da…

Subaru: “Burası bir Cadı Canavarı ini olabilir, bayağı dikkatli olmamız lazım… Bir Cadı Canavarına denk gelme ihtimalimiz var.”

Ram: “Ram da bu konuda endişeli.”

Ayağının altındaki kumları tekmeleyen Subaru, benzer bir fikir beyan eden Ram’a homurdandı.  

Ve çok geçmeden Büyük Mağaradaki yolculuklarının bir saati geride kaldı. Etrafta hiçbir şey ve hiç kimse görünmedikçe sabırsızlıkları da kötü içgüdüleri de çoğalmaya başlıyordu.

Tabii ki karşılarına düşman çıkmaması hoş bir durumdu ama kapsamlı sessizliğin bu mekâna dair kötü hislerini silmelerine bir yardımı dokunmuyor—— tüm dünyadan kopmuşlar gibi bir his doğuruyordu.

Subaru: “Yok artık, hiçbir yerle bağlantısı olmayan bir hiper uzay tarafından yutulmuş falan olamayız, değil mi?”

Anastasia: “E öyleyse güvenerek ilerlediğimiz rüzgâr nereden geliyor söyler misin acaba? Bu mağaranın sahibi olan alışılmadık irilikte ve gaddarlıktaki canavarın ağır nefesi olduğunu mu sanıyorsun?”

Subaru: “Bu söylediğin hiç de komik değil, aksine korkutucu.”

Açıkçası böyle bir şey gerçekleşse hayret etmezlerdi. Çoktan dünyanın yırtılıp parçalanabildiğine kendi gözleriyle tanık olmuşlardı. Hâliyle bu yırtık nereye bağlantılı çıkarsa çıksın pek şaşırtmazdı.  

Ram: “Bu seçimin ne kadar kötü olduğu bir yana, bunların ardındaki kişinin bu alanın parçalanabileceğini düşündüğüne inanmak zor. Sonuçta bir inkâr büyüsü hedeflemiyorduk, sadece bir tesadüftü.”

Subaru: “Tam olarak ne demek istiyorsun?”

Ram: “Bu dünyanın bir Cadı Canavarının midesiyle bağlantılı olduğu şeklindeki en kötü senaryoyu hayal etmenin faydası yok diyorum. ——Bak da gör.”

İlerleme kaydedemeyişleri karamsar teorilere sebep olurken Ram bu teoriyi mantıklı bir şekilde reddetti. Açıklamasının sonunda da Subaru’yu önüne bakmaya teşvik etti.

Onun işaretine uyan Subaru feneri önüne uzattı ve daralan yarıktaki geçidin aydınlanışıyla gözlerinin önünde——

Subaru: “Bir yol ayrımı.”

Anastasia: “Sağ mı sol mu, bir seçim yapmak zorundayız. Ne yapacağız?”

Subaru: “Bildiğim kadarıyla Kurapika, vakti geldiğinde sağı seçin demişti.”

Anastasia: “O da kim?”

Duyduğunu anımsadığı kadarıyla insanlar kaybolduklarında istemsizce sola yönelmeyi tercih ederlerdi. Bu belki baskınlıkla, yani baskın elleri veya baskın bacaklarıyla ve bu tarz karmaşık faktörlerle ilişkiliydi, belki de o anda söylenen veya düşünülenlerle.  

Bu sebeple Subaru, bir zamanlar tanıdığı yetenekli karakterin teorisine uymak ve doğru olduğunu düşündüğü sağ tarafı seçmek istiyordu ancak——

Ram: “Ee, Barusu, hangi yöne gitmek istiyorsun?”

Subaru: “…Dürüst olmak gerekirse, sola.”

Ram: “Kurapika’ya ne oldu?”

Anastasia: “O da kim?”

Subaru bu yanıtı verirken Ram art arda soruları sıralıyor, Anastasia da onlarla şakalaşıyordu.

Yalnızca yazılanlara bakılınca bu etkileşim göze böyle görünüyor olabilirdi.

——Ama esasında bu konuşmayı gerçekleştiren üçlünün suratları kaskatıydı ve yüzlerinde endişeli ifadeler mevcuttu. Üstüne üstlük konuşamayan Patrasche bile ciddi gözlerini sağdaki yola dikmiş durumdaydı.

Sebepse sağ taraftan aldıkları bunaltıcı negatif hislerdi.

Soyut olarak ifade etmek gerekirse iğrenç bir önsezi. Başka kelimeler kullanmak isterseniz de dehşet diyebilirdiniz.

“Sağ tarafı seçmek ölümcül olur”. İçgüdüleri alarm çanları çalarak böyle söylüyordu.

Subaru: “Sağ taraf… sanırım orası tehlikeli. Orayı seçmenin hoş olmayacağını hissediyorum.”

Ram: “Şaşırtıcı bir şekilde Barusu’ya katılıyorum. Siz ne düşünüyorsunuz, Anastasia-sama?”

Anastasia: “Kararagi kurallarına göre çoğunluk ne derse o olur, siz de iki oya ulaştınız… Zaten dürüst olmak gerekirse ben de sağ tarafı seçecek cesaretten yoksunum.”

Kollarını sallayamayan Anastasia, bunun yerine iki elini de sallayarak bu yanıtı verdi.

Subaru yalnız değildi. Ram ve Anastasia da sağ taraftaki yoldan tuhaf bir his alıyordu, Patrasche de aynı durumdaydı. Dolayısıyla sağ taraf seçilemezdi.

Subaru: “Öyleyse, sol mu?… Gerçi orayı seçmek de korkunç bir fikirmiş gibi geliyor.”

Ram: “Ee, geri mi döneceğiz? Bu şekilde hiçbir şey elde edemeyiz.”

Subaru: “Kaybedecek hiçbir şey yok diyorsun, ben biraz fazla negatif yaklaşıyor olabilirim.”

Subaru bir türlü karar veremezken Ram ve Anastasia balıklama atlamaya hazır görünüyordu.

Omuz silkmeden edemeyen Subaru, Patrasche’nin önünden ilerlemeye başladı. İstikamet dosdoğru soldaki yoldu.

Tereddütlerini sahiplenmiş hâlde ilerleyen grup, mağaranın sağ yoluyla aralarındaki mesafeyi açmaya başlıyordu. Ve Subaru, kum duvarların doğurduğu baskının azaldığını, omuzlarındaki gerginlik ve katılığın hafiflediğini hissediyordu.

Ram: “——Amma nahoş bir yer.”

Aynı şeyi hisseden Ram’ın mırıldanışını işiten Subaru, sessizce hemfikir oldu.

Yol ayrımındaki sağ taraf fazlasıyla negatif düşünceler doğurmuştu. Bu yüzden diğerinden kaçınmak için içgüdü denilebilecek bir yönlendirmeyle solu seçmişlerdi. Ancak bir sebep daha vardı.

——Subaru, göğsünün içerisinde sağ tarafa doğru neşeyle bağıran bir şeyin varlığını hissetmişti.  

O şeyin söylediklerine itaat etmek korkunç olurdu.

İşte bu da Subaru’nun o yolu seçmemesinin ardında yatan inkâr edilemeyecek büyüklükte bir faktördü.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Savaşamayanlar Takımı oyukta ilerliyordu ve bir iki saat daha geride kalmıştı.

Subaru: “————”

Anastasia: “————”

Ram: “————”

Mağaradaki arayışları yavaşça süregeldikçe konuşma miktarları büyük ölçüde düşüşe geçmişti.  

Bitkinlik, bahse gerek olmaksızın var olan karanlık ve zaman kavramındaki bulanıklığa rağmen bu yürüyüşte ruhlarını esas yıpratan sessizlikti.  

Açıkçası Subaru birkaç saat geçtiğini hissetse de bunun doğru olup olmadığını bilmiyordu.

Düşündüklerinden daha çok zaman harcamış veya zamanlarını tamamen ziyan etmiş olma ihtimalleri de vardı.

Emin oldukları tek şey hiçbir ilerleme kaydedemedikleriydi, ötesi yoktu.  

Subaru: “…O yol ayrımında sağa mı dönmeliydik diye merak ediyorum doğrusu.”

Ram: “Onca sessizlikten sonra aklına gelen tek şey şikâyet etmek mi? Kes şunu. Utanç verici.”

Subaru kuruyan dudaklarını şikâyet etmek için kımıldatıp mırıldanırken Ram sert bir karşılık verdi.  

Ancak her zamanki zehirli tavrı, şevkini yitirmişti. Hiçbir şey bulamamak onun da bir nebze gerginliğin hükmüne girmesine yol açmıştı.

Kumlu yollarda zemin kötü olsa da birkaç kilometrelik yürüyüş sonrasında özgüven kazanılmıştı.

E mağaranın sonunu bir türlü göremeyince de insan kötü bir hisse kapılmadan edemiyordu. Yanlış seçim mi yaptım diye şüpheye düşmek normaldi.  

Daha da kötüsü, çıkmaz yola ulaşacak olurlarsa vazgeçmekten başka şans kalmazdı.

Subaru: “Yer üstündeki o hızlı ışık silsilesi… Sizce neyin nesiydi?”

Subaru, konuşmanın aynı negatif seyrinde ilerlemesinden korkarak konuyu değiştirdi.

Yeni konu Gözcü Kulesinin ışığıydı—— yani kum tepelerinin Bilge tarafından hazırlanmış gibi görünen savunma mekanizması.

Ram: “Bir iğneydi.”

Subaru: “İğne mi?”

Sorusu Ram tarafından iki kısa kelimeyle cevaplandı. Ve Ram, Subaru’nun takip eden sorusu karşısında iç çekip pembe saçlarını hafifçe okşayarak,

Ram: “Ufak detayları bilmiyorum ama büyü gücüyle kuşatılmış ince uzun iğneler atılıyordu. O iğneler yüksek ısı taşıyordu, muhtemelen ateşleme büyüsü etkisiydi. Ama iğneler özel üretim gibi görünüyordu. Çünkü defedilip kuma düştükleri anda parçalanıp kayboluyorlardı.”

Subaru: “…O hengâmede bu kadar şeyi çözebilmek…”

Ram: “O şeye bakmış olsaydın sen de bu kadarını bilirdin.”

Hiç şüphesiz ki Ram’ın gözlem gücü, dile getirdiği gibi sıradan değildi.  

Subaru öylece gözlerini dikip bakakalırken Anastasia hayretler içerisinde kafasını sallıyordu.

Ram kendi yeteneklerinin farkındaydı ama buna rağmen alaycı konuşuyordu.

Subaru: “Amaç neydi sence?”

Ram: “Gözcü Kulesine yaklaşanları öldürmek… Ama neden dur durak bilmeksizin Barusu’yu hedef aldığı bir muamma. Gerçi ilk önce en güçsüz düşmanı indirmek standart bir uygulamadır, yani o yüzden olabilir.”

Subaru: “Kahretsin, bunu inkâr edemem!”

Uzaktan bakıp da aynı sonuca varmamak elde değildi. Yine de bu sayede can kaybı olmamıştı.

Varacağınız sonuç şuydu ki güçsüz ama yenilmez, büyülü bir Subaru’ya sahip oldukları için şanslıydılar.

Ama bu durumda——

Subaru: “Demek oluyor ki Bilgeyle dostane bir görüşme gerçekleştirmek zor olacak.”

Anastasia: “Bana kalırsa bunu söylemek için henüz erken. Eğer yanılmıyorsam var olduğunu bildiğimiz bu zorlukların üstesinden gelme niyetiyle yola çıkmıştık, değil mi? Ben bir görüşme şansımızın olduğunu düşünüyorum.”

Ram: “En kötü ihtimalle bile bizim işimiz Bilgenin bildikleriyle, karakteriyle değil. Eğer konuşmazsa onu bir güzel bağlar ve konuşana dek bir tutam acı tattırırız.”

Subaru: “Nee-sama, bu konuşan senin kötü tarafın mı!?”

Ram: “İstediğin bir şey varsa önlemini alacaksın. Çocuk oyuncağı değil bu.”

Subaru serseme dönerken Ram tuhaf bir şekilde sakinliğini koruyordu. Onun sözlerini işitmek bile Subaru için kendi çözümlerinin ne kadar tatlı ve sığ olduğuna dair bir hatırlatıcı rolü görmüştü.

Bunu gerçekten yapıp yapmayacağı bir yana Ram’ın bu işe hazırlıklı olduğu şüphesizdi. Bu da başlı başına Rem konusundaki ciddiyetinin kanıtıydı.

Subaru: “————”

Ram’ın çözümüne dokunurcasına Subaru da kendince çözümleri konusunda bazı kararlara varmış olabilirdi.

Rem için ellerini kirletmeyi düşünmemişti. Bunun için suçlanacak kişi Rem de değildi.

Subaru’nun yapması gereken, bir sonuç koparmaya hazır olmaktı.

Bilge denen varlıkla yüzleştiğinde karşısında nasıl bir rakip bulursa bulsun mutlaka kararlı olmalıydı, işte böyle bir çözümle…

Patrasche: “————”

Subaru: “Patrasche?”

Aynı saniyede Patrasche nefesini tutarken Subaru dudaklarını ısırdı.

Ejder sert gözlerini yola dikmiş şekilde hafifçe homurdanırken onun bakışlarını fark eden Subaru adımlarını duraksattı ve ejderi sakinleştirmek için arkasını döndü. Ve boynunu okşayarak seslendi. “Sorun nedir?”

Subaru: “Bir şey mi gördün? Ne…”

Ram: “——Sebebi bu…”

Onun yerine konuşan Ram, Subaru’nun lafını kesti. Anastasia da kaşlarını çatarak tıpkı Patrasche gibi geçide gözlerini dikti.

Tabii ki o koca karanlığın içerisinde hiçbir şey görünmüyordu ama ilgilerini çeken şey, görmekten farklı bir duyunun ürünüydü—— burunlarına yanık kokusunu andıran bir şeyler sızıyordu.

Anastasia: “…Sizce de yanık kokusu gibi değil mi?”

Ram: “Aklıma başka bir şey gelmiyor. Ama burada mutfak gibi bir şeyin var olabileceğini sanmıyorum.”

Subaru: “Eğer bir ateş varsa… kokunun ardında medeni insanlar vardır, haksız mıyım?”

Ram ve Anastasia: “————”

Subaru’nun bir umuda tutunmaya çalıştığı bu soruya ne Ram ne de Anastasia başlarını rahatlıkla sallayarak onay verebildi.

Subaru da kızların mantığını anlayabiliyordu. Ancak burunlarına ulaşan kokunun yanan bir şeylere ait olduğu belliydi. Ram bir şeyler pişiyor gibi diyordu ve aroma da buna yakındı. 

Orada açık bir ateş veya pişmiş bir güveç olmalıydı. Durum buysa,

Subaru: “Orada Emiliaların olması mümkün mü sizce?”

Anastasia: “Eğer öncül onları da aynı yere getirdiyse mümkün olabilir. Her hâlükârda böyle bir durumda ateş yakmanın mantıklı olup olmayacağının kararını size bırakıyorum.”

Subaru: “————”

Ne kadar konuşurlarsa konuşsunlar yolun sonundaki yanıt ayaklarına gelmeyecekti.

Öyleyse seslenip partnerinizin niyetini teyit etmeniz gerekse de,

Anastasia: “Yolda karşına çıkanlar her zaman dostane olmazlar.”

Oradakiler Emilialar değilse Bilge olabilir miydi acaba? Gözcü Kulesinde olması gereken Bilgenin buraya ineceğine inanmak zordu tabii.

Yine de Bilge düşmanca davranmaya devam ediyorsa ondan yeni bir saldırı da beklenmeliydi.

Subaru: “…Işığı gizleyip ilerleyelim mi? Yani ateş yakmışlarsa orada ışık var demektir. Biz de hiç değilse saklanmış oluruz.”

Anastasia: “Bu şekilde tahminler yürütüp durmak eğlenceli, ayrıca kokunun sebebini de kontrol etmemiz lazım, yani bana kalırsa mantıklı bir fikir.”

Anastasia Subaru’nun teklifine başıyla onay verirken Ram da sessizce hemfikir oldu.

İki fenerin ışıklarının söndürülüşüyle de grup, yalnızca Subaru’nun ışığını kullanarak yanık kokusunun geldiği yola yöneldi.

Ram: “Barusu”

Subaru: “Ne?”

Ram: “Sana bir şey olursa seni bırakıp kaçar gideriz. Kin gütmek yok.”

Subaru: “Bunu yaparsanız size lanet olsun.”

Subaru’nun tuttuğu ışığın altındaki Ram dudaklarını hafifçe gevşetirken Subaru geçit boyunca ilerliyordu. Yanık kokusu giderek artarken Patrasche’nin nefesini ensesinde işiten Subaru,

Subaru: “——! Işığı bulduk.”

Geçidin ötesinde hafifçe ışıldayan kırmızı bir ışıkla karşılaşmıştı.

O saniyede kendi ışığını indirerek arkadaki üçlüden sessiz olmalarını istedi. Sonra da yere çöküp ışığın durumunu kontrol etmek adına kumda gizlice ilerlemeye başladı.

Bir adım, iki adım—— ilerledikçe köşenin biraz ötesinden gelen ışığı görebilir hâle geliyorlardı. Geçit hafiften sola meyilliydi ve ışığın kaynağı da oradaydı.

Subaru: “————”

Subaru sessizce dönemece ulaşıp duvara yaslanarak göz ucuyla diğer tarafa göz gezdirdi. O saniyede rüzgârın taşıdığı hafif ısı alnını gıdıkladı ve istemsizce gözlerini kapattı.

——Hemen sonrasındaysa beklenmedik şekilde ayakları yere battı, kumlar kaydı ve bedeni çapraz olarak yere devrildi.

Subaru: “Ne!?——”

Bu sürpriz saldırıyı kaldıramayan Subaru adım atmayı ihmal ederek yokuştan aşağı yuvarlandı. Ve ince kum taneciklerine tutunamayarak ta dibe dek kaymayı sürdürdü. 

Kum tepesinin üzerinden aşağı düşen Subaru yaklaşık on metre yükseklikte dik bir yamaçtan yuvarlanarak tükürdüğü kumlarla birlikte yeniden bedenini doğrulttu.

Subaru: “Ağğgh! Tüü! Yine mi kumlar… Yo, öyleyse…”

Subaru kafasını sallayarak etrafına bakındı. Bu ani sürpriz yüzünden fenerini düşürmüştü. Yakınlarda olabilir düşüncesiyle elini uzatıp aranmaya başladı ve eli sert bir şeyi yakaladı.

Bir an için fenerini bulduğunu düşündü ancak tuttuğu şeyin sertliğinin verdiği his farklıydı. Ahşap bir çubuk gibi yüzeyi tazecikti ve dokunması hoş bir şeydi. Kaldırdığında hissettiği ağırlık ise kalınlık ve uzunluğuna kıyasla düşüktü.

Subaru: “Bu da ne?..”

Yakından baksa dahi zifiri karanlıkta neyle karşı karşıya olduğunu bilemezdi.

Çekine çekine kokladığında aldığı kokuysa kömürü andırıyordu——

Subaru: “————”

Bunu düşünmesinin hemen sonrasında, tam ardında aniden bir ışık belirdi.

Arkasında beliren o zerrecikler kırmızı, ışıltılı ve ilkellerdi ve işte o şeyler alevlerdi. Alevlerin dünyasını aydınlatmaya başlayışıyla Subaru, tutmakta olduğu şeyin ne olduğunu gördü.

——      Muhtemelen bir canavarın ayağıydı.

Yani bir çeşit canavar cinsi burada kömürleşmiş kalıntılara dönene dek yanmıştı.

Subaru’nun oturduğu yerin etrafına başka kömürleşmiş canavarların kalıntıları da saçılmış ve Subaru, yanarak ölen sayısız bedenin tam ortasına düşmüştü.

Subaru: “Ohh! Ah! AHH!?”

Elindeki kömürleşmiş uzvu fırlatan Subaru, geri çekilmeye niyetlendi. Ancak tam da geri çekilmeye çalıştığı yerde korkunç bir alev var olduğu için boynu ısı dalgasıyla yandı ve bu sefer de yüz üstü devrildi. Ve nihayet arkasını döndüğünde o şeyle yüz yüze geldi. 

???: “————KSHEEEEEEGHHH!”

Önünden gelen muazzam bir kükremeyle karşı karşıyaydı.

Neden tüm canavar kükreyişleri insanların mide bulantılarına tavan yaptıracak kadar rahatsız edici olmak zorundaydı ki?

Sayısız bebeğin hep bir ağızdan ağlayışı kadar yüksek, tiz bir kükreyişti.

Subaru’nun daha önce hiç görmediği cinsten kâfir bir canavardı, yanmış bedenlerle kaplı bir alanda kırmızı alevler saçıyordu—— gerçekten bir Cadı Canavarıydı fakat tüylerinin rengi Subaru’nun geçmişte gördüklerinden farklıydı.

Subaru’nun bildiği kadarıyla tüm Cadı Canavarları biçimsiz ve çirkindi ancak sıklıkla, var olan bir canlıyı andıracak formlara sahip olurlardı.

Aynı şey Beyaz Balina ve Büyük Tavşan için de geçerliydi. Her hâlükârda, hayvanları temel alırlardı.

Ancak bu defa Subaru, önünde beliren canavarı aynı konsepte dahil etmek istemiyordu.

Cadı Canavarı: “————KSHEEEEEEGHHH!”

Cadı Canavarı bir kez daha bağırdı. İlk bakışta bir atla bazı benzerlikler taşıdığı söylenebilirdi. 

Karada hızla ilerlemesini sağlayacak ince ancak güçlü dört bacağa sahipti. Aynı atlar gibi dört bacakla desteklenen bir gövdesi ve arkasından uzanıp sallanan uzun bir kuyruğu da vardı.

Ancak normalde atın boynunun bulunması gerektiği yerde bir insan gövdesi taşıyor ve o gövde kafaya dek uzanıyordu. İnsan gövdesinin de iki kolu ve dört bacağı bulunuyordu. Fakat o insan gövdesinin boynunun üzerinde bir kafa görünmüyordu. Boyundan yukarısında boynuzlar uzanıyordu.

Cadı Canavarı oluşunun kanıtı, onun diğer hayvanlardan farklı olduğunu anlamayı kolaylaştırıyordu.

Kafasının yerinde boynuzlar yer alıyordu. Bir kafaya sahip değildi. Çığlığının yükseldiği ağza gelince, insan gövdesinin göğsünden karnına dek dikey bir yarık açılmıştı ve tamamen gelişip yatay olarak hizalanmış keskin dişler o oral yarıktan varlıklarını sergiliyordu.

Subaru: “…Yaratık.”

O şeye “Cadı Canavarı” demek bile absürt kaçardı, daha ziyade hayata bir saygısızlıktı.

Subaru’nun bildiği kadarıyla sentordenen yarı insan yarı at cinsi fantezi canavarlara benziyordu fakat karşısında, üretimin yarısında fırlatılıp atılmışçasına biçimsiz bir figür duruyordu.

Ve bu sentorun insan gövdesinin arka kısmından alevlerin yeleleri şekilleniyor, kum oyuğunu inanılmaz bir güçle yakıyor ve kırmızı ışıklar yükseltiyordu.

Alevlerin gücüne bakılırsa yerde ölü hâlde yatmakta olan o yanık bedenleri kimin yarattığı barizdi. Ateş kullanılıyorsa ardında medeni bir insan olmalı gibi bir beklentiye kapılmak bir hataydı.

Subaru: “————”

Sentorun kolları, beş parmaklı insan kollarıydı.

At kısmının ayaklarıysa toynaklar oluşturan at ayakları şeklindeydi.

Yaklaşık altı yedi metre boydaydı ve bu oyukta yürümek için tamamen doğru büyüklükte—— olduğu söylenebilirdi İşte, bu oyuğun Efendisi tam önündeydi——

Subaru: “…Bu bir tuzaktı.”

Subaru çaresizlik içerisinde nefesini tuttu.

Yapabileceği hiçbir şey yoktu. Elini hızla belinin arkasına götürerek kırbacının ucunu kavradı ancak onunla herhangi bir şey başarabileceğini sanmıyordu.

Bu sırada yarı insan yarı at canavar, Subaru’un nefesini kesecek şekilde gözsüz başını yana eğdi. O ağızdan gelen sesi işitmek, o kükreyişe maruz kalmak, Subaru’nun korkularını harlıyordu.

Cadı Canavarı: “————KSHEEEEEEGHHH!” 

Bir an için bir boşluk yaratmak adına hareketlendi.

Kumların üzerinde dönerek sentora değen kömürleşmiş cesetlerden birini kabaca tekmeledi. Ateşe maruz kalan cesetler adamakıllı yanmış ve ağırlığını yitirmişti, yani birine çarpsalar bile herhangi bir güç teşkil etmezlerdi. Yine de kontrollü olmak iyiydi. Dik yokuşa tırmanıp üst kata geri dönmeye çalışsa, geldiği yola dönseydi… Ama aklındaki bu değildi. Esas sorun bu sentorun ne kadar ileri gideceğini bilmiyor olmasıydı. Avlarını bu şekilde yakarken nasıl bir iştaha sahip olduğu şüpheliydi. Tabii ki duyduğu kadarıyla canavarlar içgüdüsel olarak insanları öldüren bir doğaya sahip olsalar da işler her daim böyle işlemek zorunda değildi. Eğer durumu biraz olsun değiştirme imkânı varsa——

Subaru: “Ka fu——”

Tam da bunu düşünürken bedeninin artık titremiyor olduğunu fark etti.

Kömürleşmiş bir kalıntıyı tekmeleyip dikkat dağınıklığı yaratmak, kumdan yokuşu tırmanıp geri dönmek, kırbacına uzanmaya çalışmak, Subaru bunların hiçbirini yapamazdı.

——Çünkü hepsinden önce Cadı Canavarının nefesi tarafından yakılmıştı.

Subaru: “——Ah.”

Tüm bedeninin yandığı farkındalığına ulaştığı anda acı ve ıstırap çığlıkları atmaya başladı. Ancak belki de boğazı ve ciğerleri de yandığı için ufacık bir ses dahi çıkartamıyordu.

Yanık teni kabarcıklar oluşturuyor, o kabarcıklar anında şişip patlıyordu. Bedeninin içinden daha önce hiç görmediği sıvılar çıkıp anında buharlaşıyor, kanı sahiden kaynıyordu.

Subaru: “————”

Böyle bir acıyla yerlerde yuvarlanmak bile ne mümkündü.

Kasları ve yağları yanıp yere karışıyor, eriyordu. Acı uzaklaşıyor ve Subaru, alevlere boğulduğu şeklinde bir illüzyon tecrübe ediyordu.

Yanıyor da yanıyordu. Bir yerlerde yanığın şiddetiyle ilgili bir şeyler okumuştu.

Aşamalar olduğunu ve üçüncü aşamaya ulaşıldığında insanda yaralar kalacağını, deri nakli gerekeceğini duymuştu. Ayrıca teninin %30unun yanmasının bile insanın nefes almasını zorlaştırarak ölüme sebebiyet verebileceğini de.  

Subaru: “————”

Kısa saçları köklerine dek yanıyor, kulak zarı ve beyni eriyerek kulak memesinden dışarı akıyordu. Dudakları ve diş etleri buharlaşıyor, dişleri dökülüyor, dili sıcak hava dalgasıyla yutuluyordu. Önemi yoktu. Çoktan boğulmuştu. Yanan şey iyileşebilir miydi? Yüzüne pek güvenmese de yanışı sayesinde havalı bir görünüm falan kazanabilir miydi? Emilia, Beatrice ve Rem’in gözünde.

???: “——rusu!”

Yanıyordu, görüş alanı alevler içindeydi. Her şey yanıyor, kırmızıya dönüyor, beyaza çevriliyordu.

Kanı muazzam bir ısıyla yok oluyor, göz kapakları eriyor, göz küresinin sıvıları buharlaşıyor, beyaz ve bulutsu bir hâl alıp hiçbir şey göremez hâle geliyordu.

Az önce bir şey duymuştu. Birinin seslenişini işitmişti. Bir bebek çığlığı duymuştu. Biri yanına gelmişti. Aptal. Neden? Sana kaç demiştim. Neden buraya indin ki? Ama aşağı inmenin ne anlama geldiğini bilmiyordu ki. Dahası, sol veya sağ neydi?

Bir at, bir insan. Eriyor, yanıyor ve uykuya dalıyordu.

Eriyor ve yok oluyordu——

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “——Daha ne kadar uyuyacaksın? Kalk artık, tembel Barusu.”

Subaru: “Guah, uh!?”

Subaru keskin bir dürtülüşle gerçekliğe dönerken elleri ve ayakları kımıldayamıyordu ve kavrulmuş düşünceleri darmadumandı.

Ansızın ayaklanarak kumlu alnındaki soğuk terleri sildi.

Subaru: “Eh, oh… Eh?”

Etrafına bakındı.

Karanlıktı, hiçbir şey göremiyordu. Yalnızca birkaç saniye önce korku uyandıran bir şeyler olmuştu.

Subaru: “Hii?”

Ram: “… Serseme döndüm. Karanlık seni ne kadar korkutuyor? Çocuk değilsin sen!”

Subaru: “——Ah”

Bedeni istemsizce ürperip titreyen Subaru, ses karşısında gözlerini irice açtı.

Ve fenerin ışığında Ram’dan hafif bir iç çekiş yükseldi. Sonra da olduğu yere sessizce çökerek Subaru’nun yanaklarını eliyle okşadı.

Ram: “Ne acınası bir yüz.”

Subaru: “…Yüzüm, eridi mi?”

Ram: “——Emilia-sama’nın önünde olduğun anlar dışında böyle acınası bir manzaraya hiç tanık olmamıştım.”

Yanaklarına dokunan avuç sıcacıktı fakat Subaru’nun az önce tecrübe ettiği şeyle kıyaslanmanın yakınından dahi geçemezdi.

İşte o his, yani alevler ve diğer sıcaklıklar sayesinde Subaru nihayet durumu kavradı.  

Bir kez daha “Ölümden Dönmüş” ve geri gelmişti.

Ve işte karşısında, kum tepelerinde iki defa ölümle karşılaştığı andan farklı bir kayıt noktası vardı.

Yani kendi canını riske atmaksızın kum labirentine meydan okuyamazdı.

——Kum denizinden akan soğuk kumlar, kavrulup kömürleşmiş Subaru’yla sessizce alay ediyor gibiydi.

△ △ △ △ △ △ △

#Kayıt noktasının değişeceği aklıma gelmemişti. Acaba bile bile aynı şeyi tekrarlayıp buraya düşebilirler mi, düşerlerse gruplaşma değişir mi falan diye düşünüyordum. Böylesi daha çarpıcı oldu. Peki Subaru bu defa yana yana ölme ihtimalini bile bile tekrar sola mı sapacak, yoksa içinde yükselen dürtüye ve kapıldıkları kötü hislere rağmen sağı mı deneyecek? Bu ciltteki ölümler de kayıt noktaları da bir harika gerçekten. Bir sonraki bölüm bayağı uzun, şöyle bir okuyup kaça bölerim diye bakacağım. Büyük ihtimalle çarşamba günü ilk kısmı atarım, orada görüşmek üzere!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle