
——Üst üste yığılan birikmiş hesapları ödeyeceği günün çok daha dramatik bir şekilde geleceğini hep düşünürdü.
???: “——Heinkel Astrea-dono, Kraliyet Başkentine kadar gelmeniz emredildi. Bize eşlik etmenizi rica ediyoruz.”
Günün ortası loş bir meyhanenin köşesinde, elinde ucuz bir içkiyle karanlık geleceği hakkında kafa yoran Heinkel’in etrafını saran Krallık’ın beyaz üniformalı Kraliyet Şövalyeleri kendisine bu sözlerle gelmişti.
Kimliğini bilmelerine rağmen kendisine teslim olma çağrısında bulunan bu Şövalyelerle yüzleşen Heinkel, hiç de yapmak istemedikleri bir görevi yapmaya zorlandıklarını sezerek onlarla içten içe empati kurdu.
Heinkel: “Kraliyet Başkenti, Kraliyet Başkenti ha… Beni ne suçla tutuklayacaksınız ki?”
Şövalye: “Maalesef ki sizi bilgilendirme yetkimiz bulunmuyor. Ancak, direnecek olursanız…”
Şövalyeler arasındaki gerilim, âdeta havada asılı kalırcasına tırmandı.
Nefesiyle alkol kokusu yaysa da zihni henüz sarhoşluğun pençesine düşmemişti. Heinkel; sezgileri aracılığıyla gözlerinin önündeki üç kişinin dışında, meyhanenin kapısında konuşlandırılmış bir Şövalye grubunun daha olduğunu biliyordu.
Kısacası, güç kullanmaktan zerre çekinmeyecek bir tavır içerisindeydiler. Heinkel de görev bilincindeki onlara boyun eğdirecek güçten pekâlâ yoksundu.
Her şeyden de öte——
Heinkel: “Kaçsam bile, burası artık yolun sonu ha…”
Ucuz içkileri umutsuzca kafasına dikmiyordu. Kadehi dudaklarına götürmeden evvel, olası bir çıkış yolu bulabilmek umuduyla epeyce kafa patlatmıştı. Sonrasında ayaklarının onu bu meyhaneye getirmesinin yegâne sebebi, ne kadar uzağa giderse gitsin—— tüm seçeneklerini çoktan tüketmiş olduğu gerçeğini kabullenememesiydi.
Heinkel: “――――”
Meyhane tezgâhının üzerinde duran ve hâlâ yarısı alkolle dolu olan kadehe bakan Heinkel, dudağını ısırdı.
Heinkel’in ne olursa olsun başarması gereken iki ulvi gayesi için ne pahasına olursa olsun elde etmesi gereken bir konuma—— Kraliyet Seçimine müdahale etmesine olanak tanıyacak bir konuma ihtiyacı vardı.
Priscilla’yla olan teması tamamen tesadüftü, dolayısıyla o konuma yerleşmesi de tamamen şans eseri kendisine bahşedilmişti ancak bunun kaybetmeyi göze alamayacağı bir şey olduğunu çok geç fark etmişti. Bu yüzden babasının dâhil olduğu Crusch Kampıyla oğlunun dâhil olduğu Felt Kampı haricinde geriye kalan iki kamptan birine sığınmak, Heinkel’in yapabileceği en iyi hamleydi ancak…
Heinkel: “Emilia-sama’nın kampı söz konusu dahi olamaz, Kararagi’nin… Anastasia-sama’nın kampı da muhtemelen keza öyle…”
İmkânsızdı, Heinkel bile bunu açıkça idrak edebiliyordu.
Tüccar olan Anastasia’dan umutlanmak isterdi ama Vollachia İmparatorluğunda öğrendiği kadarıyla, Emilia’yla oldukça yakın görünüyorlardı. Muhtemelen Heinkel’in Emilia’nın huzurunda sergilediği o kepazelik, çoktan Anastasia’nın kulağına gitmiş olmalıydı.
Öyle olmasa bile kendi itibarının en dibi gördüğünün Heinkel de fazlasıyla bilincindeydi.
Kısacası, Kraliyet Seçimi Adaylarından herhangi birisinin Heinkel’i yanına alma ihtimali yoktu.
Bu acı tablo; onun tamamen yıkıma uğramasına, zar zor beliren o ufak umut ışığının ebediyen sönmesine yeter de artar bir sebepti.
Şövalye: “Heinkel Astrea-dono. ——Cevabınız.”
Tırmanan gerilimin ortasında kendisinden kesin bir cevap istenen Heinkel, kadehinde kalan son içkiyi de bir dikişte midesine indirdi ve elini yavaşça aşağı saldı.
Beline taktığı biricik kılıcına uzanacak olan o cesareti, zerre kadar filizlenmemişti.
Götürüldüğü yolculuk esnasında, onu ellerini bağlama zahmetine bile girmeden hayal kırıklığı yaratacak kadar sönük bir biçimde ejder arabasına bindirmeleri Heinkel’i bile şaşırtmıştı.
Kendisine insan muamelesi bile yapılmayacağı çok daha kaba, şiddet dolu bir yolculuğa kendini hazırlamıştı oysaki.
Heinkel: “…Sonuç olarak, hangi gerekçeyle götürülüyorum ki?”
Sorsa dahi her zamanki gibi kendisine cevap vermeyecek olan Şövalyelerin arasında oturan Heinkel, neyle suçlandığını düşünmeye başladı. ——Aslında aklına gelen pek çok olasılık vardı.
Kraliyet Şövalyelerinin Komutan Yardımcılığı görevini ve Astrea topraklarının Efendisi olarak her şeyi kenara atıp tamamen terk etmişti, üstüne Vollachia İmparatorluğunun iç işlerine karışmış olma şüphesi bile mümkündü. Daha da yakın zamana geldiğimiz takdirde, Aldebaran’ın kurduğu entrikaya yardaklık ettiği de gün gibi ortadaydı.
Gerçi bu plan, kendisine teklif edilen Heinkel’in “Konuştuğumuz bu değildi!” diyeceği kadar daha hiçbir şey başlamadan, gerçekleşmeden suya düşmüş gibiydi.
Fakat bu konuda Aldebaran’ı suçlamak Heinkel’in zerre kadar içinden gelmiyordu.
Birisi bir şeyi başarmaya çalışmış ve bu girişim başarısızlıkla son bulmuştu. Bu suçlanacak bir şey olsaydı Heinkel’in bizzat kendisini suçluluklar denizinde yüz kere boğarak öldürmesi bile az kalırdı.
Bir kez daha, her şey en başa dönmüştü.
Ne Reinhard’ı Kılıç Azizi saltanatından indirebilmişti ne de yirmi yılı aşkın süredir uykuda olan eşini uyandırabilmişti.
Yoksa artık vakti gelmiş miydi ki?
Mücadele etmeye devam etmesi için elinde kalan son neden bile alınmışken, belki de artık pes etmesinin yüzüne vurulacağı o an gelip çatmıştı. Gerçekten de vakti geldiyse böylesi bir hikâyeye bile kahkahalarla gülebilirdi.
Heinkel: “…Yine de bu işte bi’ iş var.”
Geçtiğimiz birkaç gün boyunca titizlikle sessiz kalıp kendisine hiçbir şey söylemeyen Şövalyelerin eşliğinde ta Kraliyet Başkentine kadar getirilen Heinkel, ejder arabasından indirildiğinde karşısında ne Kraliyet Sarayı ne Şövalyelerin karargâhı ne de bir zindan görmesi gerçeği karşısında şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
Gözlerinin önünde uzanan şey, Kraliyet Başkentinin bir köşesine inşa edilmiş eski bir şapeldi—— İlahi Ejderha Kilisesine ait olan ve Heinkel’in doğrudan yüzleşmekte zorlandığı, ona acı veren anıları barındıran bir yapıydı.
İlahi Ejderha Kilisesi, Lugunica Krallığı’nın resmî diniydi, inanç seviyeleri farklılık gösterse de pek çok vatandaşın nimetlerinden yararlandığı ve İlahi Ejderha’ya ibadet ettikleri kutsal bir dua kalesiydi.
Geçmişte, Heinkel de uyuyan eşinin uyanmasını dilemek için defalarca buraya gelip dua etmiş, yakarışlarda bulunmuştu. ——Fakat o meşum geceden sonra oraya bir daha hiç adımını atmamıştı. Esasen Heinkel’in şu an itibarıyla Kiliseye dair kendi içinde kabullendiği yegâne gerçek, oraya ayak basmaya zerre hakkının olmadığıydı.
İlahi Ejderha Kilisesinin dua edilen yapısına âdeta itilerek sokulan Heinkel; orada kendisini rahibe kıyafetleri içinde bekleyen, uzun altın sarısı saçlara ve yakut kırmızısı gözlere sahip bir kız gördü——
???: “Aa! Sizi bekliyordum, Heinkel-sama!”
Heinkel’in yüzünü gördüğü an kız, oturduğu sandalyeden gürültüyle fırlayarak hızla ona doğru koştu. Yüzünde kocaman, parlak bir gülümseme taşıyan ve yerinde duramayan bu kızın aniden üzerine atılması karşısında Heinkel, refleks olarak yarım adım geriledi.
Hissettiği şey düşmanlık değildi. Saf bir şefkatti. Geri çekilmesinin sebebi bir tehdit de değildi. Derin bir şüpheydi. Kızı bir kez daha baştan aşağı süzdüğünde bu şüphenin nedeni, zihninde anında yerli yerine oturuverdi.
Göz kamaştırıcı altın sarısı saçlarıyla, alev alev yanan mücevherimsi yakut kırmızısı gözleriyle oracıktaydı.
Bu özelliklerin tek bir bedende hayat bulması kesinlikle imkânsız olmalıydı.
Kız: “——Ben Filóre Lugunica. Sizinle bu şekilde tanışma şerefine nail olduğum için çok mutluyum, Heinkel-sama. Gelişinizi dört gözle bekliyordum!”
Heinkel: “Fil… oo, re?!.”
Filóre: “?.. Hıhı, doğrudur, Filóre. Benim adım… aa, doğru ya! Bu ismi duyan insanlar her zaman şoka giriyorlar ya! Son zamanlarda telaşla her şeye koşturur oldum, bu yüzden bu meseleyi unutuvermişim.”
Sözlerini sarf ederken utancını gizlemek istercesine hafifçe dilini çıkaran kıza—— kendini Filóre olarak tanıtan o kişiye karşı yüzleşirken Heinkel’in zihnini esir alan bu çalkantı, kelimelerle ifade edemeyecek kadar büyüktü.
Ne de olsa bu dünyada aynı ismi taşıyan iki kişinin var olması külliyen imkânsızdı.
Filóre: “Yardımlarınız için size de ayrıca teşekkür ediyorum. Gösterdiğiniz bu olağanüstü gayret karşısında İlahi Ejderha da kesinlikle çok memnun kalacaktır. ‘Kılıcı savuran insanın koludur fakat hayata yön veren Ejderha’nın kudretli iradesidir. Seçilmiş bir Şövalyenin ayak izleri altında, en kanlı yollar bile gümüş bir patikaya dönüşür.’ diye Kutsal Kitap’ta bahsedilir.”
Filóre; şok içindeki Heinkel’in hemen ardında, şapelin girişinde bekleyen Şövalyelere seslendi. Sesinin o gür ve berrak yankısını duyan Şövalyelerin hepsi, şaşkınlıkla birbirlerine bakakaldılar.
Elbette ki Heinkel’i buralara kadar getiren Şövalyeler, Filóre ve Heinkel’i bu şekilde baş başa bırakmak istemezlerdi. Ne var ki Şövalyelerin bu derin endişelerine aldırış etmeyen Filóre, minik yumruğunu sıkarak “Endişelenmenize gerek yok!” diye ilan etti.
Filóre: “Bu kişi, Kılıç Azizleri soyundan gelmektedir; İlahi Ejderha tarafından bizzat seçilmiş bu muazzam beyefendiye şahsen kefilim! Bu, Krallığın bizzat kendisi için dahi epey mühim bir buluşmadır!”
Filóre, kendi göğsüne vurarak böylesine büyük bir özgüvenle konuşmasına rağmen Şövalyelerin içindeki o huzursuzluk da kafa karışıklığı da dinmemişti.
Öte yandan Heinkel’in de onun bu iddialı sözlerine karşı içinde kopan şiddetli fırtınalar vardı. Bu duygular öyle bir boyuttaydı ki bu sözler, o ismin verdiği ilk derin şoktan koparıp hızla gerçeğe döndürmeyi başarmıştı.
Şövalye: “Beklenmedik bir durum olursa lütfen bize seslenin. Dışarıda beklemedeyiz.”
Konumları göz önüne alındığında verebilecekleri tavizin nihai sınırı buydu.
Bu sözlerin ardından son âna dek o sert ve temkinli bakışlarını Heinkel’in üzerinde tutan Şövalyeler, şapelin girişini sıkıca kapatarak dışarıdaki nöbetlerine çekildiler. Şövalyelerin silüetleri ağır kapıların ardında kaybolunca Filóre, kollarını kavuşturarak “Ne kadar da zor bir işmiş ya” diye mırıldandı.
Filóre: “Durum ortada, bu yüzden herkesin bu denli endişeli olması gayet normal ancak… şu an için asıl önceliğimiz burası. Bir kez daha, Heinkel Astrea-sama, sizinle tanışma şerefine nail olduğum için…”
Heinkel: “——Az önce sen ne anlatıyordun lan?”
Filóre: “Heğh?”
Geriye doğru attığı o yarım adımlık mesafeyi kapatıp üstüne bir adım daha atarak aradaki boşluğu sıfırlayınca karşısındakini sorgulamaya başladı. İyice dibine girdiği Filóre’ye tepeden bakarken kızın yakut rengi gözleri irice açılıverdi.
İnsanı ne kadar da huzursuz eden gözleri vardı. Kızın kusursuz yüz hatlarında, Lugunica Kraliyet Ailesiyle öylesine ürkütücü benzerlikler taşıyordu ki—— Fakat böyle bir şey imkânsızdı.
Heinkel: “Filóre Lugunica dediğin kişi, on beş yıl önce Saraydan kaybolan prensesin ta kendisidir. Madem konu ona geldi, kendisi çoktan gecekondu mahallelerinde bulundu ve şu anda da Kraliyet Seçiminde…”
Filóre: “——Ah, Felt’i kastediyorsunuz, değil mi? Evet, bu şüphelerin onun üzerinde de dolandığını işitmiştim. Ancak biz kendi aramızda anlaştık, bu konuyu karara bağladık.”
Heinkel: “Ha?..”
Filóre: “İkimizden birinin, on beş yıl evvel Kraliyet Sarayından kaybolan o prenses olabileceğine dair şüphelerden bahsediyorum. Ne tesadüftür ki ben de, o da aşağı yukarı on beş yaşlarındayız; bu açıdan bakarsak ortada mucizevi bir tesadüfün cereyan ettiğini varsayabiliriz. Ancak meselenin mühim kısmı bu da değil.”
Heinkel: “S-Sen ne zırvalıyorsun lan!”
Krallığın en büyük meselelerinden birini bu kadar hafife alıp böylesine küstahça ve kayıtsız bir şekilde dile getiren Filóre’ye karşı, Heinkel aniden sesini yükseltti.
Harbiden de bu, bayağı saçma sapan bir zırvalıktı. O korkunç olayın yaşanması yüzünden, doğru yoldan sapan pek çok şey olmuştu. Ve bu, Heinkel’den hiç de bağımsız bir mesele değildi.
On beş yıl önceki o meşum gece, Lugunica Kraliyet Sarayında meydana gelen olaylar silsilesi——
Heinkel: “Az evvel söylediğin o zırvalıklara da çıkıyor konu! Bana Kılıç Azizi soyundan geldiğim, İlahi Ejderha tarafından seçildiğim gibi bir sürü zırvalığı sıralayıp durman…”
Filóre: “Fakat on beş yıl önce, Kraliyet Sarayında özenle muhafaza edilen Ejderha Kanına bulanıp da, içindeki o muazzam güce boyun eğmeden nihayetinde ona uyum sağlamayı başaran kişi… bizzat siz değil miydiniz, Heinkel-sama?”
Heinkel: “Ne——”
Filóre: “Ah, bunun bir sır olması gerekiyordu, değil mi? Açıkçası ben de bunu Kilisenin gizli kayıtlarında gizlice okuduğumdan ötürü, ulu orta yerde yayılmaması gereken bir mesele olduğunu ancak sonradan idrak etmiştim.”
Gecikmeli de olsa sesini kısmaya çalışan Filóre’nin aksine, Heinkel’in bunu umursayacak zerre kadar hâli yoktu.
On beş yıl önceki Ejderha Kanı meselesinin ilk etapta gündeme getirilmesi bile başlı başına bir şokken işin asıl vurucu noktası, bunun İlahi Ejderha Kilisesinin gizli kayıtları gibi bir yerde belgelenmiş olmasıydı.
Bunun nedenini bir türlü anlayamıyordu. Elbette Heinkel’in bir zamanlar Kiliseye sık sık gittiği bir dönem olmuştu ancak ne dindar bir mürit olmuştu ne de durduk yere birilerine içini dökmüştü.
Hepsinden öte——
Heinkel: “――――”
Kendisine atılan bu şüphe de, on beş yıl evvel yaşanan o gece de kesinlikle ama kesinlikle açığa çıkmamalıydı.
Bu meselenin sorumluluğu, sadece Heinkel’le sınırlı kalacak kadar küçük çaplı değildi. Bu; doğrudan Astrea Hanesinin geri kalanını da, tüm Lugunica Krallığını da derinden etkileyebilecek kadar büyük, ciddi bir meseleydi.
Mesele, sadece Heinkel’in kendi içini dökmesiyle çözülebilecek kadar basit değildi.
Heinkel: “Hıh, ne hakkında zırvalayıp duruyorsun hiçbir fikrim yok, sahte prenses bozuntusu.”
Böylece Heinkel, alaycı bir şekilde yanağını bükerek Filóre’yi epey acımasız ve kötücül bir edayla küçümsemeye yeltendi.
Bunu duyan Filóre’nin gözleri irileşti, Heinkel’in bu inkârı karşısında resmen nefesi kesilmişti. Reddedileceğini hiç düşünmemiş miydi? Düşünmediyse harbiden de fazlasıyla ahmak bir kızdı.
Heinkel: “Dürüstlükle her şeye balıklama atlarsan her şey düzgün ilerler mi sanıyorsun? Böyle bir şeye kanıyorsan aklın bir karış havada. Dünya, hiç de senin sandığın gibi tıkır tıkır işlemiyor.”
Filóre: “Heinkel-sama…”
Heinkel: “Yakıştırırmışçasına o saygı eklerini suratıma çarpıp durma! Benden ne gibi beklentilerin vardı bilmiyorum ama yazık oldu. İlahi Ejderha beni mi seçmiş? Zırvalamayı kes. Kılıç Azizi soyundan mı gelmişim? Yoksa asıl hedefin bu muydu? Kraliyet Sarayı ile İlahi Ejderha Kilisesi hep birbirlerine mesafeli olmuştur! İlahi Ejderha’yı her şeyden üstün tuttuğunuzdan Reinhard sizin yolunuza çıkıyordur, değil mi lan?!”
Ağzından art arda zehir zemberek sözler döküldükçe kalbinin derinlikleri, yapışkan bir karanlığa bulanıyordu.
Öylece, aklına ilk gelenleri yarım yamalak savuruyordu ama şaşırtıcı şekilde dökülen bu sözlerin oldukça doğru bir noktaya parmak bastığını hissetmeye başlamıştı. Kılıç Azizi ünvanı, Lugunica Krallığı’nda şanı sınır tanımazdı ve gelmiş geçmiş en güçlü kişi olarak övülen Reinhard’ın mevcut çağında bu ünvanın, âdeta dinî bir inanç mertebesine yaklaştığını söylemek pek de yanlış olmazdı.
Kısacası İlahi Ejderha Kilisesi’nin Reinhard’ı gözlerine batan can sıkıcı bir diken olarak görmesi muhtemeldi.
Onu ortadan kaldırmak amacıyla Heinkel’i kullanma niyetinde olmaları da tamamen akla yatıyordu. ——Şimdiye kadar Heinkel’in, bizzat Kraliyet Seçimi Adaylarıyla yaptığı müzakerelerde sürekli bir koz olarak kullanılması hoş değilken, daha da nahoş bir durumla karşı karşıyaydı.
Ancak, belki de Heinkel’in asıl hedeflerinden birini düşünecek olursa bu bile——
Filóre: “——Sizi bulmamın yegâne nedeni Heinkel-sama’yı, sizi Şövalyem olarak istememdir. Tek düşüncem buydu.”
――
――――
――――――――
Heinkel: “…Ne?”
Ağzına kan tadı gelene kadar dişlerini sıktığı o derin iç hesaplaşmasından dolayı, hayalvari bir şey duyduğunu sandı.
Aksi takdirde, açıklanamayacak kadar bariz bir yanlış duymuş olmalıydı; Heinkel böylesine bir hisle kaşlarını çatsa da onun yaşadığı bu derin şaşkınlığa hiç mi hiç aldırış etmeyen Filóre, usulca başını kaldırıp dudaklarını araladı.
Bir kez daha, bu sefer doğrudan onun masmavi gözlerinin derinliklerine bakarak…
Filóre: “Heinkel Astrea-sama, benim Şövalyem olmanızı istiyorum. Kraliyet Seçimine gecikmeli bir giriş yapan, Filóre Lugunica’nın tek ve biricik Şövalyesi olmanızı.”
Heinkel: “Apta-!.. S-Sen kafayı mı yedin?!.”
Filóre: “Amanın, ne kadar da kaba bir söylemdir bu! Şimdiden uyarmış olayım, bana sadakat yemini ederseniz bu tavrınızı da mümkün olduğunca düzeltmenizi rica edeceğim.”
Söylenenleri yanlış duymadığı gerçeğini doğrularcasına art arda edilen ikazlar, ne kadar birikirse biriksin, temeli bile böylesine sarsıntılı olan bir konuşmanın düzgün bir sonuca bağlanmasına elbette ki imkân yoktu.
Filóre açıkça söylemişti. Kraliyet Seçimi Adayı olan kendisinin, tek ve biricik Şövalyesi olarak Heinkel’i seçeceğini.
Heinkel: “Kim girdi be aklına senin? Reinhard falan olmasın?! O mu sana bir şeyler uydurdu? O yüzden mi…”
Filóre: “Şaka yapmayın! Böylesine mühim bir meseleyi başkalarının lafına uyarak, bu kadar düşüncesizce karara bağlayacak hâlim yok ya. Enine boyuna düşündüm ve bizzat kendim karar verdim!”
Heinkel: “Öyleyse adam seçmekten zerre kadar anlamıyorsun demektir! Kimseye danışmadın mı? Mesela dışarıdaki şu Şövalyelere… danışıp sorabileceğin bir ton adam varken üstelik!”
Filóre: “Evet, onlara da sordum. İstisnasız herkes yüzünü ekşitti ve kararımı yeniden gözden geçirmem gerektiği hususunda şiddetle ısrar etti.”
Heinkel: “Öyleyse dediklerini yap! Tekrar bi’ düşün!”
Filóre: “Düşündüm zaten! Ancak kaç defa düşünürsem düşüneyim, benim vardığım en iyi sonuç: Bir numaralı tercihimin her daim siz olduğunuz, Heinkel-sama.”
Ellerini beline koyan Filóre, göğsünü kabartarak böylesine gururlu bir cevap verdiğinde Heinkel, olduğu yerde tamamen nutku tutulmuş bir hâlde kalakaldı.
Anlaşılan o kızın, bir şeyi aklına koydu mu asla ondan vazgeçmeyen ve sonuna kadar o karara bağlı kalan bir huyu vardı. Sadece şu âna kadarki sergilediği davranışlarına bakarak bile bunu az buçuk anlamak mümkündü. Anlamıştı anlamasına da, etrafındaki onca insan ne bok yiyordu ki?
Heinkel: “Priscilla Hanım’ın da bir şeye karar verdiğinde asla geri adım atmayan inatçı bir tarafı vardı gerçi ama onun durumunda, kimse onun kararlılığını ve becerilerini sorgulamaya bile cüret edemezdi…”
Çevresindekilerin sözlerine kulak asmamak konusunda, aralarında gerçekten de kıyasıya bir rekabet olabilirdi belki de.
Ancak Priscilla’yla Filóre arasında; bireysel güvenilirlikleri, daha doğrusu bir birey olarak sergiledikleri karakter gücünün seviyesi bakımından uçurum kadar büyük bir eşitsizlik vardı.
Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse Priscilla yetişkin bir kadındı ama Filóre ise henüz bir çocuktu. Çocuklar yanlış bir yola sapmaya kalkıştığında onu durdurmak yetişkinlerin göreviydi.
Hatta o çocuk, Kraliyet Seçimi Adayı gibi prestijli ve kocaman bir ünvana sahip olsa bile. Dahası, ona engel olması gereken konumdaki yetişkin; bunu yapmaya zerre kadar vasfı olmayan zavallı, çaresiz, geberip gidememiş bir ezik olsa bile.
Heinkel: “Hayalperestsin onu anladık da, şu an düşlediğin o hayal, kâbusun olur. Üstelik bu, etrafındaki herkesin sana dehşet bir kâbus olduğunu söylemesine rağmen kulaklarını tıkadığın türden bir kâbus… Senin böylesi bir hayaline ben nasıl ayak uydurabilirim ki?”
Bu sözleri savururken Heinkel, kendi aptalca kararıyla acı acı alay etti.
Sığınabileceği hiçbir Kraliyet Seçimi Adayı kalmamış olmasına ve arzularına ulaşamadan çaresizce kendini alkole boğmuş olmasına rağmen umut edebileceği en iyi şey olmuştu, o el ona beklenmedik bir şekilde uzatılan o eli bir türlü tutmamıştı.
Uğruna çabaladığı bu amaç, onun için gerçekten o kadar önemli olsaydı -iyi ya da kötü- ne pahasına olursa olsun, elini uzatabilmeliydi. ——O hâlde on beş yılını bu uğurda harcadıktan sonra bile önüne çıkan elleri seçip ayıklamaya çalışan kendisinin, bu konuda pek de ciddi olmadığı söylenebilir miydi?
Bütün bunlar, Heinkel’in içi tamamen bomboş bir hâldeyken, zihninde sıkı sıkıya kök salmış o takıntılı inançların tortularından başka bir şey değildi——
???: “——Çoavalusun ya! Heinkel-san!”
O an, zihninin bir köşesinde berrak bir şekilde yankılanan bu ses, Heinkel’in ruhunu derinden sarsıvermişti.
Heinkel: “——Louanna.”
Yirmi yılı aşkın süredir, onun sesini bir kez bile duyamamıştı.
Buna rağmen, gözlerini kapatıp onun o gülümseyişini aklına getirdiğinde bırakın dünü, sanki tam da o an yanındaymışçasına sesini duyabiliyordu. Elbette duyacaktı. Ne de olsa onu tüm kalbiyle seviyordu.
Heinkel’in içi bomboş olsa da orayı dolduran Louanna adındaki o tutkuyla, kadının ona verdiği her şeyle dolu olması bi’ gerçekti.
Bir kez olsun, tek bir saniyeliğine bile olsa, bu aşk asla solmamıştı.
Filóre: “İlahi Ejderha Kilisesinin Azizesi olarak atanmış bulunmaktayım. Kraliyet Seçimi Adayı olarak benimsediğim ideal; Kraliyet Sarayı ile Kilise arasındaki bu husumetin giderilmesiyle başlayıp, kurtuluşun önünde duran tüm engellerin tümüyle ortadan kaldırılmasıdır.”
Sessizliğe gömülen Heinkel’in önünde, Filóre sessizce fakat sesinde kendinden emin bir güçle konuşmaya başladı.
Başını kaldıran Heinkel, Filóre’ye baktı. Kız her zamanki gibi doğrudan Heinkel’e bakıyordu fakat dile getirdiği kelimelerde az önceki o pervasız tavrından eser yoktu.
Kelimelerinin ulaşması gereken yere varması için onları özenle seçiyor, içlerine hem bi’ güç hem de tüm benliğini katarak duygularını aşılıyordu; bu kadarı onun için çok netti.
Filóre: “Heinkel-sama, eşiniz hakkında bazı duyumlar aldım. On yılı aşkın süredir, bir kez olsun pes etmeden onu uyandırmanın bir yolunu arıyormuşsunuz. Yaptıklarınız takdire şayan.”
Heinkel: “…Bunun neresi takdire şayanmış ki? Ortada hiçbir başarı, sonuç yokken hem de. Louanna hâlâ uyanmış değil, o hâlde bu…”
Filóre: “Yoo, bu kesinlikle takdire şayan bir şey! Bugüne kadar kimse sizi bunun için övmedi, değil mi? Ama bence bu inanılmaz bir şey! Öyle herkesin yapabileceği bir şey de değil üstelik. Asla pes etmeyen… yoo, eminim ki ruhunuzun kırıldığı zamanlar olmuştur. Buna rağmen tekrar ayağa kalkabilmeniz tek kelimeyle muazzam!”
Heinkel: “――――”
Filóre: “İşte siz böyle bir insansınız, tam da bu yüzden benim Şövalyem olmanızı istiyorum. Elbette bir Azize olarak, İlahi Ejderha tarafından seçildiğiniz gerçeğini de görmezden gelemem. Fakat siz, değer verdiğiniz bir kişi uğruna elinizden geleni ardınıza koymaktan asla vazgeçmeyen birisiniz. Harika bir ikili olacağımızdan kesinlikle eminim!”
Sesini yükselten Filóre, beyaz ve pürüzsüz elini uzattı. Ve bu eli tutması için Heinkel’e âdeta yalvarırcasına, yakut rengi gözleri alev alırmışçasına pırıl pırıl parlıyordu.
Ne kadar da ahmak bir kız. Söyleyeceklerini ne kadar dinlerse dinlesin, bu izlenim ondan hiç silinmiyordu.
Kraliyet Seçimi Adayının tek ve biricik Şövalyesi olarak seçeceği kişi; sadece hayatını değil, aynı zamanda siyasî kaderini de emanet edeceği bir varlık demekti. İlahi Ejderha Kilisesinin Azizesi gibi yüce bir ünvanı olsa bile Heinkel’in o kötü şöhreti, bu ünvanı bile yerle yeksan etmeye yeterdi.
Filóre’nin Heinkel’i Şövalyesi olarak seçmesi için bir kum tanesi kadar geçerli bir sebebi yoktu.
Onu reddedecekti. Onu reddetmeliydi. Kendisi için falan değil, sırf gözlerinin önünde duran bu ahmak kızın iyiliği uğruna.
Bu ahmak ve nazik kızın başkaları tarafından alaya alınıp dalga geçilmemesi ve arkasından hakarete uğramasını önlemek adına, Heinkel’in bu teklifi reddetmesi şarttı.
Ve onu reddetmesi gerekirken——
Heinkel: “——Bana tek bir şeyi açıkla… yalnızca tek bir şeyi.”
Ona burun kıvırıp, arkasını dönerek çekip gitmesi gerekirken dudaklarından dökülen kelimeler bunlardı.
Bu bir ret değildi. Aşağılama da değildi. Sohbeti devam ettirme niyetini belirten bu söze karşılık, Filóre başını yana eğdi.
Filóre: “Neyi açıklayayım?”
Heinkel: “İlahi Ejderha Kilisesinde, dışarı sızdırılması yasaklanmış şifa sanatlarına dair gizli ayinlerin olduğundan söz edilir. Eğer… sadece ufak bir ihtimal olsa da eğer bu söylenenler hakikaten doğruysa o zaman…”
Filóre: “——Kutsal Ayinden mi bahsediyorsunuz?”
Heinkel: “——Hık! Gerçekten böyle bir şey var mı?!”
Filóre bu konu hakkında bir şeyler biliyor gibiydi, bu yüzden Heinkel hemen kızın sözüne damladı. Onun bu ani çıkışı, Filóre’nin bakışlarını hafifçe yere indirmeden önce gözlerini irice açmasına neden oldu.
Kızın yüz ifadesindeki bu değişim Kutsal Ayinin varlığını doğrularken, aynı zamanda Heinkel’in beklentilerini karşılayıp karşılamayacağı—— uyuyan eşini uyandırma noktasında işe yarayıp yaramayacağına dair kesin bir inancı olmadığını da anlatıyordu.
Filóre: “… Evet, var. Ancak bunun eşiniz üzerinde bir etkisinin olup olmayacağını bilmiyorum.”
Beklendiği gibi kısa bir sessizliğin ardından Filóre başını olumsuzca iki yana salladı.
Ancak Heinkel o kadar da hayal kırıklığına uğramamıştı. Umutlarının yıkılarak uçurumdan aşağı itilmesine kesinlikle yabancı değildi. Bu tür şeyler yaşadığında bile ölmeyeceği gerçeği, defalarca kez doğruladığı bir sonuçtu.
Heinkel: “Anlıyorum. Demek öyle… Ahh, öyle olmalı zaten.”
Hayatında zaten haddinden fazla rezillik yaşamıştı.
Mantık çerçevesinden bakıldığında demin sorduğu soruyu bile sormaması gerekirdi. Fakat yine de bunu sormuştu. Ve bunu sormasıyla, elinde kalan tüm umutları da çoktan yerle bir olmuştu.
Öyleyse şimdi——
Filóre: “——İşte bu yüzden, bunu denemekten başka çaremiz yok. Kutsal Ayini çok sık kullanmamamı söylemişlerdi ama mevzubahis insanlara yardım etmek olunca bir sorun çıkmaz herhâlde.”
Heinkel: “——Ha?”
Filóre: “Ah, ama az önce de söylediğim gibi işe yarayıp yaramayacağından emin değilim. Kutsal Ayin de her şeye kadir, sihirli bir değnek değildir sonuçta ve etkisi daha çok, kişinin ruhuna bağlıdır… Her şeye rağmen İlahi Ejderha Kilisesinin kamuoyuna açıklamadığı epey bi’ sırrı var, bu yüzden pes etmezsek elbet ileriye dönük bir yol da buluruz. Hıhı, kesinlikle eminim.”
Uzattığı elin tersiyle diğer elini sıkıca yumruk yapan Filóre, tıpkı en başlarda olduğu gibi bir kez daha hevesle ısrar etti.
Israrının içeriği karşısında Heinkel gözlerini kırpıştırdı ve kesik kesik bir nefes vererek içini çekti.
Heinkel: “————”
Filóre kesin olarak işe yarayacağını söylememişti.
“Bana bırakın!” dememişti, eşini mutlaka kurtaracağına dair bir söz de vermemişti. ——Sadece pes etmeyeceğine yemin etmişti.
Yirmi yılı aşkın süredir Heinkel kimse tarafından anlaşılamamıştı. Defalarca ahmak olarak görülüp, alaya alınmıştı. Tüm bunlara rağmen asla vazgeçemediği şeyler, gözlerinin önündeki bu kız tarafından çok doğal bir şeymişçesine doğrulanmıştı.
Çok iyi biliyordu. ——Herkesin, hatta aynada kendisine bakan o Heinkel’in bile içten içe bunun imkânsız olduğunu, bağırıp durduğunu biliyordu.
Filóre: “Heinkel-sama, lütfen bana yolu gösterin. Gerçi Astrea Hanesi epey meşhur olduğu için nerede olduğu hakkında kabaca bir fikrim var tabii ama evde hiçbir aile üyesi yokken, bir haneye zorla girmek pek de hoş olmaz şimdi. Üstelik Felt’le benim aramdaki durum da birazcık karmaşık…”
Filóre, sanki işlerin bu şekilde yarım kalamayacağını söylercesine cesur adımlarla ilerlemeye başladıktan sonra olduğu yerde durakladı. Önünden geçtikten sonra Heinkel’e dönerek, kendisini takip etmesi için ona seslendi.
Arkasını dönen Filóre’nin gözleri şok içinde irice açıldı. ——Bunun nedeni tam da gözlerinin önünde, Heinkel’in olduğu yerde diz çöküp başını öne eğmiş olmasıydı.
Filóre: “Heinkel… sama?..”
Heinkel: “Şimdiye kadar size karşı üst üste ettiğim tüm saygısızlıklar için özür dilerim, Filóre Hanım.”
Şaşkınlık içerisindeki Filóre’nin önünde, Heinkel bilinçli bir şekilde sesini toparlayarak konuştu.
Kraliyet Seçimi Adayının Şövalyesi olursa bir kez daha Kraliyet Seçimine dâhil olabilirdi.
Ve bu, İlahi Ejderha Kilisesi tarafından sır gibi saklanan Kutsal Ayine bile yönlendirebilen bir Azizeyse… belki Louanna’yı da uyandırmak mümkün olabilirdi.
Kraliyet Kanı taşıyan bir prenses olma ihtimali varsa sahip olduğu bu yetkiyle Kraliyet Sarayında uyuyan kadim bilgilere, hatta bizzat Ejderha Kanının ta kendisine ulaşmak bile mümkün olabilirdi.
Tüm bu hesaplar yan yana dizildiğinde burada diz çökmek için sayısız neden bulabilirdi.
Fakat Heinkel’in şu an burada diz çökmesinin en büyük nedeni, bu çıkarcı hesaplardan değildi.
——Hâlâ… bir Şövalyeymişim gibi davranmak mı istiyorum ben?
Heinkel: “Teklifinizi kabul etmek istiyorum. ——Lütfen sizin Şövalyeniz olmama izin verin, Filóre Hanım.”
Filóre: “————”
Heinkel: “Beni seçtiğiniz için ileride belki pişman olabilirsiniz ancak…”
Filóre: “Yoo, pişman olmayacağım! Asla!”
Yüzünde güller açarak gülümseyen Filóre’ye karşılık, Heinkel bir anlığına donakaldı ve yanağının içini ısırdı.
Hâlâ diz çökmüş hâldeyken belindeki kılıcını kınından çıkardı, usulca yere bıraktı ve en derin saygısını sunarak boyun eğdi. ——Sırtının dimdik duruşu, Efendisine bakan yüzünün o açısı, kılıcını ona sunan bir Şövalyenin o görgü kuralları; aradan geçen yirmi yıllık o kepazelik dolu hayatına rağmen hâlâ silinip gitmemişti.
Bir zamanlar Kraliyet Ailesine sadakat yemini etmiş o Şövalyenin enkazı, onca zaman sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi o havalara bir kez daha girmeye karar vermişti.
Gülünçtü. Harbiden de, kelimenin tam anlamıyla gülünç bir rezillikti.
O acı verici, mizahsız gülünçlüğe tamamen bulanmış hâliyle Heinkel Astrea, yepyeni Kraliyet Seçimi Adayı olan Filóre Lugunica’nın tek ve biricik Şövalyesi oluvermişti.
——İşte, Azize ile Kahpe arasında efendi hizmetkâr bağının kurulduğu gün yaşanan hadiseler bu şekildeydi.
#Sonunda web romanımız geri döndü! Bu bölümle beraber Kısım 10’un üçüncü fazına giriyoruz! Umarım ki biricik yazarımız bizi çok bekletmeden bölümleri atar. Bölüme gelecek olursak daha önceki bölümlerde Şövalyesi olduğunu zaten biliyorduk fakat tam olarak nasıl olduğunu bilmiyorduk. Bunu öğrenmiş olduk, güzel bir bölümdü açıkçası.
#Ayrıca, yan hikâyeleri falan okumamış olanlar için Louanna’nın neden “Çoavalusun” tarzı konuştuğunu da açıklayayım: Louanna; kelimelerdeki belli harfleri yutarak, birleştirerek ve yuvarlayarak söylüyor. Yani, aslında “Çok havalısın” demek istiyor ama kendi tarzında. Japoncasını baz alarak olabildiğince dilimize uyarlamaya çalıştık. Bu kelimenin dışında birçok kelime daha söylüyor, yani eğer ki Kısım 10 bize böyle şeyleri gösterirse göreceksiniz! O hâlde sonraki bölümlerde görüşmek üzere diyelim!

Çeviri için teşekkürler.
Çeviri için teşekkürler. Heinkel hikayede pek sevilen bir karakter değil, okuyucularda sevmiyor ama ben ona karşı aslında empati kuruyorum ve pek de haz etmediğim söylenemez. İyi çar bence, karısını uyandırdığı vakit nasıl tepki vereceğini çok merak ediyorum
Umarım bu ark da ark 6 gibi 5 yılda falan bitmez, şu aradaki 2 aylık süre öyle bir şeye işaret ediyor gibi.
Yok ya Tappei hep böyle. 1 ay bölüm atıp 2 ay yok olur.
Çeviri için teşekkürler.