Bildirimler Tümünü Okundu Say
Yükleniyor...
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım X, Bölüm 22 – “Temelin Atılışı ve Reddediş”

Kısım X, Bölüm 22 – “Temelin Atılışı ve Reddediş”

29 Haziran 2026 119Okunma 41 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can, EuphoriaLux, Efe S, Yiğithan S, The Emre, Arman, Karagürz, Furkan Ş, Kaan Ö, Süleyman Y, Anıl U, Hydra, Bayram Ö, Sweet, Rayko Nora, Rüzgar Yağız C, Alperen’in Gözünden, Melih Kaan K, Efe Ç.

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――Bu; Altı Dil’in sığınağında Natsuki Subaru’nun Lugunica Krallığı’nı yiyip bitiren devasa tehlikeye dair bilgilendirildiği anla aynı zamana denk gelen, Kraliyet Başkenti Lugunica’nın ticaret bölgesinden bir kesitti.

???: “――Düşman nası’ yaptıysa yaptı, Ejderha Yazıtı’nı çoktan ele geçirip tüm yetkiyi avcuna aldı. Şu an Kraliyet Sarayı’nın içinde bulundu’u durum bu. Bilginin eksik yerlerini kendi tahminlerimle dolduruyo’m ama yine de genel hatlarıyla yanıldı’mı sanmıyo’m.”

???: “…Öyle görünüyor. Bu, neden peşimize düştüklerini de açıklar. En azından Kraliyet Sarayı’nın emir komuta zincirinin ele geçirilmiş olduğunu varsaymalıyız.”

???: “――――”

???: “Garfiel, iyi misin?”

Garfiel: “Ha? A-Ah, iyi’m… yoo, açıkçası aklımın ucundan dahi geçme’cek bi’ skalada konuşuyo’nuz… bu yüzden ne desem bilemiyo’m.”

Başını iki yana isteksizce sallayan Garfiel, fazlasıyla dürüst duygularını açığa vurdu. Ancak Otto, küçük kardeşi gibi gördüğü çocuğun böyle hissetmesini son derece doğal buldu.

Otto: “…İçinde bulunduğumuz durum düşünüldüğünde normal.”

Açıkçası kafa karışıklığı ve şaşkınlıkla boğuşan yalnızca Garfiel değildi, Otto da aynı durumdan muzdaripti. Aralarındaki tek fark, kamptaki rolleri gereği Otto’nun düşünmeyi bırakamamasıydı.

Şu an köşeye sıkışmış olmalarına rağmen Garfiel üstüne düşen görevi eksiksiz yerine getirmişti. ――Yoo, yalnızca Garfiel da değil. Herkes tek yürek olmuş, elinden gelenin tamamını ortaya koymuştu.

Görevini yerine getiremeyen tek kişi, utanç verici biçimde silahı elinden alınmış olan kendisiydi.

Garfiel: “――Çıh.”

Odanın duvarına sırtını dayamış, tek dizini kucaklayarak oturan Garfiel’ın boğazından acıyla karışık bir inilti çıktı.

Garfiel gibi akıl dışı bir dayanıklılığa ve iyileşme gücüne sahip biri düşünüldüğünde yüzünden şiddetli bitkinlik ve acı izlerinin silinmemesi normalde imkânsızdı. Bu da Garfiel’a o darbeyi indiren rakibin―― Reinhard’ın sahip olduğu gücün, akıl sınırlarını aşan olağanüstü bir şey olduğunu gösteriyordu.

――Reinhard’ın Ottogillerin önünü kesmesinin, ellerindeki tüm kozları kullanarak onu zar zor aşmalarının üzerinden bir süre geçmişti.

Bir dakikadan bile kısa süren bir savaştı ama bittiğinde herkes perişan olmuştu. Özellikle Reinhard’la kafa kafaya çarpışan Garfiel’ın hâli berbattı. Otto’ysa her ne kadar rakibin gardını düşürmek için bilerek hamle yapmış olsa da çenesinin ucunu sıyıran tek darbeyle hareket edemez hâle gelmiş olmaktan utanç duyuyordu.

Zar zor koparıp aldıkları zafer, üstelik beklenmedik takviye birliklerinin gelişi sayesinde mümkün olmuştu. O duruma düşülmüş olması da dâhil olmak üzere, Otto’nun ders çıkarması gereken şeyler fazlasıyla çoktu.

Yine de şu anda böyle bir muhasebe yapabiliyorlarsa bu ancak kendilerine katılan takviye birliklerinin onlara geçici olarak güvenli bir sığınağa getirmesinden dolayıydı.

???: “… Onu atlatıp buraya gelebilmeniz bile büyük iş yahu. Kendisine zorla biçilen bir görev de olsa sıradan askerlerden oluşan yüz kişinin bile elinden bir şey gelmezdi.”

Otto: “Ne olursa olsun, asla oynamamamız gereken bir kartı oynadık onun yüzünden. O kızın kendi hayatından vazgeçtiği şey çok büyüktü. Ben o kişiyi asla affedemem.”

???: “…Öfkende gayet de haklısın. O da nefret edilmeyi göze almıştır. Kılıç Azizi olmak budur işte. Benim bile Kılıç Azizi’ne duyduğum öfke hiç sönmüş değil.”

Otto: “Bu…”

Karşısındaki kişinin koca avucunu kendi kel başına götürmesiyle Otto sessizce gözlerini kıstı.

Devamında soracağı şey bir soru muydu yoksa bir çıkarım mıydı fark etmezdi. Her hâlükârda ağzını kapatmasının nedeni, söylememesi gereken bir şeyi çoktan ağzından kaçırdığının farkına varmasıydı.

Ancak――

????: “――Sanırım bahsettiğiniz öfke Reinhard’a değil de karıma yönelik, değil mi?”

Ağzını kapatan Otto’nun yerine giriş kapısını açan yaşlı kılıç ustası―― Wilhelm, kesinlik dolu bir sesle konuşmayı devralıp o gerçeği dile getirdi.

Odaya giren Wilhelm’ın yanında Rem ve kısa saçları olan, yaşlı bir adam vardı. Önce Rem’i içeri aldıktan sonra adama dönerek…

Wilhelm: “Conwood sana da zahmet verdim, kusura bakma. Bize sığınak sağladığın için minnettarım.”

Conwood: “Ha, bir zamanlar küstahlığın ve bencilliğin vücut bulmuş hâli olan Wilhelm Trias-san’dan böylesine kibar teşekkür duymak da… yarın kar bile yağar.”

Wilhelm: “Sen ne…”

Conwood: “Şaka yapıyorum. ――Hem bu doğal olan. Doğal olan bu, Wilhelm. Benim sana yardım etmem, teşekkür gerektirmeyecek kadar doğal bir şey.”

Wilhelm: “――――”

Samimi bir üslubun ardından sesi böyle titreyen adamın sözleriyle Wilhelm’ın yanakları gerildi.

Adam, eski dostunun bu tepkisini eğlenceli bulmuşçasına gülümsedi. Ardından odadaki Otto ve Garfiel’a bakarak…

Conwood: “Sizin yoldaşınız Natsuki Subaru-dono’ya Beyaz Balina Avı sırasında borçlanmıştım. Öylesine büyük bir borç ki bu, ömrüm boyunca ödesem anca öderim. Kimsenin buraya girmesine izin vermeyeceğim, içiniz rahat olsun.”

Otto: “…Dükkân sahibi, teşekkür ederim.”

Conwood: “Söyledim ya. Asıl teşekkür borcu olan benim… Natsuki Subaru-dono’nun Cadı Tarikatı’ndan olduğuna kimse inanmaz. Crusch-sama da öyle.”

Bunu söyleyen adam, Wilhelm’ın omzuna vurup kapıyı kapatarak dışarı çıktı. Kapının ardında kaybolduğunu gören Otto, “Rem-san” diyerek seslendi.

Wilhelm’ın rehberliğiyle ulaştıkları bu yer, sığınak olarak sunulan bir meyhanenin özel bir odasıydı. Ottogiller bu odada durum açıklaması yaparken Rem başka bir odadaydı.

Bunun nedeni――

Otto: “Petra-chanlar iyi mi?”

Rem: “…Şimdilik dinleniyorlar. Petra-chan kendinden geçmiş hâlde, Meili-chan da onu yatıştırmaya çalıştı ama… ikisi de uyuyakaldı.”

Otto: “Demek öyle… anladım. Teşekkür ederim.”

Rem: “Hayır, ben pek bir şey yapmadım. Daha da önemlisi görüşmeler nasıl ilerliyor?”

Otto: “――Mevcut durumu teyit ettik denebilir.”

Otto açık mavi gözlerini odanın derinliklerine yönelten, gergin yüzlü Rem’e böyle cevap verdi.

Rem’in bakışlarını takip ettiklerinde özel odadaki koltuklardan birine oturmuş olmasına rağmen başı hâlâ Otto ve Wilhelm’dan daha yüksekte duran iri yapılı bir adam vardı.

Kel başlı, güneşte yanmış gibi koyu tenli, yaşlı ve dev cüsseli bu adamın adı――

Otto: “――Valga Cromwell. Vaktiyle Krallığın iç savaşını büyüten başlıca sebeplerden biri.”

Rom: “…Ne yazık ki kimden söz ettiğinizi bilmiyorum. Ben Rom-jii; varoşlarda yaşayan, iri yarı ihtiyarın tekiyim.”

Wilhelm: “Ne kadar da utanmazca. Göğsünde açtığım yara nerede? Onu pek gösterişli olmayan beyaz göğüs kıllarının altında mı saklıyorsun?”

Rom: “Giderek daha da saçmalıyorsun. Benimle ilgisi olmasa da hiç yaşlanmasam keşke. Demek o meşhur Kılıç İblisi’nin zihni bile ilerleyen yaşına karşı koyamıyor.”

Wilhelm: “Seni şerefsiz――”

Rem: “…İkiniz de lütfen kavga etmeyin. Yukarıda Petra-chanlar dinleniyor. Birbirimize düşmenin sırası değil, değil mi?”

Bir adım atarak ikilinin arasına giren Rem, iki adama sırayla sert bakışlar yöneltti. Onun keskin bakışı karşısında Wilhelm başını eğdi, dev cüsseli adam―― kendisine Rom-jii diyen yaşlı dev de öksürüp Rem’e uyacağını belli etti.

Araya giren Rem’in kararına minnettar olmakla birlikte, Otto az önceki o gergin atışmayı görünce bir bakıma ikna olmadan edemedi.

――Otto da Ejderha Dostu Lugunica Krallığı’nın vatandaşlarından biriydi.

Kılıç İblisi Wilhelm van Astrea’nın Yarı İnsan Savaşı’nın kahramanı olduğunu, Valga Cromwell’in de o iç savaşta Yarı İnsan İttifakı’nı yöneten kişilerden biri olduğunu biliyordu.

Valga Cromwell’in bir şekilde hâlâ hayatta olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti.

Elbette, Rom-jii’nin kendisi Valga’yla bi’ ilgisi olduğunu reddediyordu ve bunu asla kabul etmeyecekti.

Her neyse――

Otto: “Size Rom-san diye hitap edeceğim ama… Wilhelm-san’ı takviye birlik olarak gönderdiğiniz için teşekkürler. O olmasa şimdiye dek işimiz bitmişti.”

Rom: “Abartıyorsun bile diyemem valla. Şu hâlinizle Saray’da yakalansaydınız Kraliyet Seçimi adayı veya şövalyesi olmayan kişileri istedikleri gibi ortadan kaldırıp üstünü de istedikleri gibi örtebilirlerdi.”

Rem: “İstedikleri gibi ortadan kaldırmak… böyle bir şey…”

Rom: “En kötü ihtimali hesaba katmak gerek. Bundan hoşlanmayıp iyimserliğe kaçsanız da karşı tarafın elini hafifleteceğine dair hiçbir işaret yok… Hele ki Miklotov öldüyse daha da öyle, de’ mi?”

Durumu karamsar olarak değerlendiren Rom-jii’nin sözlerine karşı Rem’in dili tutuldu ama Otto da onunla aynı fikirdeydi.

İnsan her zaman en kötüsünü varsayarak ilerlemeliydi. Sonuçta, ölümün tam ortasında bir çıkış yolu bulmaya yarayan da buydu. Kendisi bile bunun karamsarlık olduğunu düşünüyordu ama.

Garfiel: “Oy, Wilhelm-san, az önce harbiden kurtardın bizi.”

O sırada duvar kenarında oturan Garfiel, hafifçe elini kaldırarak Wilhelm’a seslendi. Bu hitap üzerine Wilhelm, “Garfiel-dono” diyerek ona döndü.

Wilhelm: “Yeteneklerimin yetersizliği adına özür dilerim. Reinhard’ı gafil avlayabilmek adına sizi de kesmem icap etti, yoksa kılıcım Reinhard’a ulaşmayacaktı.”

Garfiel: “Ona ben de hazırdım, göğüs gerdim zaten sorun yok. O taraftaki yara ner’deyse kapandı bile… Ama Kılıç Azizi’nin elinin kenarıyla indirdi’ darbe hâlâ kapan’cak gibi değil.”

Wilhelm: “――――”

Garfiel: “Ondan önce, Wilhelm-san, sen n’apıyordun? Bizim Kaptanla sizin Düşes-san’ın birlikte kaçtı’ söyleniyo’ galiba ama…”

Wilhelm: “Tabii. Benim tarafımda neler olduğunu da anlatayım.”

Böyle diyen Wilhelm, ağırbaşlı bir tavırla hem kendisinin hem de efendisi Crusch’ın başına neler geldiğini, buraya kadar olan durumu anlatmaya başladı.

Wilhelm: “Subaru-dono’yla Emilia-sama konağı ziyaret ettikten sonra, hepinizi uğurlayan Crusch-sama odasına kapandı. Elbette ben de dâhil, ev halkından hiç kimseyi yanına yaklaştırmadı; doğru düzgün yemek yemeyi bile ihmal ediyordu.”

Rem: “Bu… fazlasıyla endişe verici olmalı.”

Wilhelm: “Kesinlikle. Bu hâliyle devam edemeyeceğini herkes biliyordu. Bu yüzden Crusch-sama’nın babası olan eski Dük Meckart Karsten-sama’dan yardım istemek üzere gerekli yerlere gitmek adına konaktan ayrılmıştım. Fakat ben yokken――”

Otto: “――Crusch-sama, tek başına konaktan ayrılıp Miklotov McMahon Bey’in malikânesine gitti.”

Wilhelm: “Aynen öyle. Haber kulağıma ulaştığında durum çoktan geri döndürülemez hâle gelmişti.”

Wilhelm, pişmanlığını gizlemeyen bir ifadeyle kendi yetersizliğine yanıyordu.

Fakat Crusch özellikle Wilhelm’ın bulunmadığı ânı kolladıysa illaki, er ya da geç olacak bir mevzuydu, yani onun suçlanacak bir yanı yoktu.

Yine de sonuç bu hâle vardığına göre Kılıç İblisi’nin kendini suçlaması da kaçınılmazdı.

Wilhelm: “Doğal olarak da Crusch-sama’nın böyle çılgınca bir eyleme kalkışacağı düşünülemezdi. Ben de derhâl Kraliyet Sarayı’na çıkıp eski tanıdığım Bordeaux Zergev Bey’e başvurdum. Ancak sözümü dinlemek bir yana, dönüş yolunda askerleri peşime taktı. İşte o sırada da――”

Rom: “――Ben seslendim ona. Açıkçası benim için de zor bir karardı.”

Wilhelm: “…Ben de Krallık askerlerini zor kullanarak kesip yararak geçmek niyetinde değildim. Bu adamı gün ışığında görür görmez gözlerime inanamadım.”

Rem: “İkiniz de yeter artık.”

Silinemeyen öfkeyle eski mevzular, ikisinin sözlerine ister istemez zehir karıştırıyordu.

Rem’in hafifçe azarladığı adamları bir kenara bırakan Otto’ysa ikisinin nasıl bir araya geldiğini anlamıştı. Wilhelm’ın onlara katılana kadar yaşadıklarını da.

Otto: “O zaman Rom-san’ın tarafı nasıl? Epey bu duruma hazırlıklıymışsınız, daha doğrusu kararınız epey hızlı verilmiş diyeyim.”

Rom: “Şüphelenmene şaşırmam ama ben de sizin gibi son anda hareket edebildim, aramızda büyük bi’ fark yok. Fark etmemi sağlayan şey keskin burnum diyebilirim… Eskiden beri yaklaşan tehlikeyi sezme konusunda içgüdülerim epey kuvvetlidir. Bir süredir paslanmış olsam da son zamanlardaki karmaşayla pasımı söküyor gibiyim.”

Otto: “Anladım, demek öyle. ――Pekâlâ.”

Koca omuzlarını çevirerek sakince böyle cevap veren Rom-jii’nin üzerine Otto daha fazla gitmedi.

Ne de olsa şu anda aynı durumdalardı, konumları gereği karşıt kamplarda olsalar da. Kozlarını saklamaları doğaldı ve bunda kusur bulmak asıl problemdi.

En azından Rom-jii, eylemleriyle Ottogilleri o vahim durumdan kurtarmıştı. Şimdilik bu eylemden şüphelenmek yerine onu el üstünde tutmak gerekirdi.

Rom: “Ürkütücü bir gençsin, biliyo’n mu? Gözlerin hiç gülmüyor.”

Otto: “Kusura bakmayın. Tüccarlar, dışarıdakilere gülümserken içten içe kıs kıs gülerler ama son zamanlarda pek tüccar gibi kendimi sergileyemiyorum. Bu hâlime ben bile katlanamıyorum. ――Yine de yufka yürekli bir tüccar yakınlarını ölüme götürecekse şu an böyle birine hiç ihtiyacımız yok.”

Rom: “――――”

Otto: “…Kusura bakmayın, biraz fazla konuştum.”

Omuz silkerek cevap verdikten sonra Otto, az önceki sözlerin gereksiz olduğunu fark edip kendini uyardı.

Yalnızca düşünce olarak kalsa neyse de dile döküldüğü anda söz de silahla aynı şeydi. Karşı karşıyayken aniden silahını çeken biri, delik deşik edilse bile şikâyet etmeye hakkı olmazdı.

Anlaşılan Dil Ruhu’nun İlahi Koruması aşılması, kendisinde sandığından daha fazla iz bırakmıştı. Kendisini İlahi Korumasına teslim etmenin tehlikeli olduğunu, âdeta büyü gibi kendine tekrar edip durmuştu ama son zamanlarda ona fazlasıyla yaslanmıştı. Şimdi de bunun bedelini ödüyordu.

Otto: “――Her hâlükârda burada bulunan sizlerin de bizlerin de konumu aynı. Efendilerimiz haksız yere karalanıyor, Kraliyet Sarayı da buna göz yumuyor… hayır, daha doğrusu bizzat öncülük ediyor. Amaçlarıysa Kraliyet Seçimi Adaylarını saf dışı bırakmak, Kraliyet Seçimi’nin doğrudan temelini yıkıp Krallığı ele geçirmek.”

Rem: “Bu nedenle, Emilia-san da o kişi de karalanıyor… Wilhelm-san ve Rom-san’ın desteklediği kişiler de aynı durumda, değil mi?”

Garfiel: “Emilia-sama, Felt-sama, Düşes-san… geriye Anastasia-sama’yla Kilise’nin yeni adayı Filóre-sama mı kalıyo’ yani?”

Otto: “Onu ben de merak ediyorum. Bilgeler Konseyi ya da yuvarlak masa toplantısına katılmış olanlar her türlü yolu mübah görüyorsa Anastasia-sama’yı karalamak için de sayısız yol bulurlar. Anastasia-sama Kararagi kökenli olduğundan Şehir Devletleri’nin Krallığı işgal etmeye hazırlandığını söyleyebilirler… ya da Vollachia İmparatorluğu’nda Emilia-sama’yla iş birliği yapıp Priscilla-sama’ya suikast düzenlediğini――”

Rem: “――Hık, lütfen şaka yapmayın!”

Aklına gelen kötü niyetli senaryoları sıralayan Otto’ya Rem böylece sesini yükseltti.

Açık mavi gözleri buğulanmış, nefesi hızlanmıştı. Yumruklarını sıkıca kavrayan Rem, Otto’nun varsaydığı Priscilla’nın ölümü―― ve bu ölümü aşağılayan söylemleri karşısında öfkesini açıkça gösterdi.

Rem: “Priscilla-san’ı… o kişinin ölümünü aşağılamalarına ve kullanmalarına asla izin vermem! Gerçekten böyle bir şey söylemeye kalkarlarsa onları affetmem!.. Abel-san’ın kulağına giderse de Vollachia’yla savaş çıkar!”

Otto: “Açıkçası bu hiç de şaka denecek kadar uzak değil. İmparatorlukla dostluk antlaşması yapma başarısını beraberinde getiren Emilia-sama’ya kötü muamele etmek, Emilia-sama’yı tanıyan İmparatorluğun yüzüne tükürmekle aynı şeydir. Savaş başlatmak için aptalca bir sebep olsa da tarihte savaşların aptalca sebeplerce çıktığı birçok örnek var. Üstelik…”

Rom: “――Varsayalım ki savaş çıktı, Reinhard var. Kraliyet Sarayı’nı ellerinde tutmak, Kılıç Azizi’ni hareket ettirebilmek anlamına da gelir. Bugüne kadar böyle olmaması için Kılıç Azizi’ne emir verme yetkisi sıkı şekilde denetleniyor gibiydi ama… artık düşman yetkiyi ele geçirdi.”

Otto: “Böyle bir şey…”

Bu gerçekten de en kötü ihtimalden ibaretti ama Rom-jii, Otto’nun bu düşüncesini reddetmek bir yana eksik kalan kısımları tamamlayarak kâbusun yolunu döşedi.

Böylesine korkunç ihtimal karşısında az önce Reinhard’la tek bir çarpışmayla bile az daha canlarından olacak olan Rem’le Garfiel’ın dili tutuldu.

Yalnızca tek bir kişi――

Wilhelm: “――Korktuğum gibi Kılıç Azizi’nin İlahi Koruması, ha?..”

Kılıç İblisi, neredeyse kimsenin duyamayacağı bir sesle böyle mırıldandı.

Otto: “…Duruma bakılırsa düşmanın Kraliyet Seçimine saldırma niyeti olduğu açık. O hâlde kısa süre önce sahneye çıkan Filóre-sama ve onu destekleyen İlahi Ejderha Kilisesini düşman olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca, şunu da teyit etmek istiyorum: On beş yıl önce kaybolan prenses――”

Rom: “――Felt, Felt’tir; o kadar. Bundan başka bi’ cevap yok.”

Sessizliğin konuşmayı durgunlaştırmasını istemeyen Otto, durumu toparlayıp gerçekleri teyit etmeye çalışmıştı ancak Rom-jii’nin bu sözü onu sert ve açık bir biçimde kesti.

Sorunun üstüne binen inkârla beraber sadece bununla yetinmenin fazla haksızlık olacağını düşünmüş olmalı ki Rom-jii, kendisine çevrilen bakışlara “Yine de” diye ekleyerek devam etti.

Rom: “İlahi Ejderha Kilisesinin kayıp prensesi sakladığı mevzusu bana saçmalık gibi geliyor. Kraliyet Sarayı’yla arasına mesafe koymuş olsa bile Kraliyet Seçiminin başlamasının üzerinden bir yıldan fazla süredir bu meseleyi gizli tutmaları, Krallığın varlığının tehlikede olduğu bir durumda kabul edilemez.”

Kesin bir görüşle belirsiz bir tavrı aynı anda sergileyen Rom-jii’nin bir şey sakladığı apaçıktı.

Doğal olarak da yaşlı deve yönelen Kılıç İblisi’nin bakışları daha da keskinleşti.

Wilhelm: “――――”

On beş yıl önce, Kraliyet Şövalyelerinin başı olan Wilhelm’ın kayıp prensesi arama çalışmalarından sorumlu olduğunu duymuştu. Felt’le Filóre’nin üzerine düşen bu prenses şüphesinin cevabını öğrenmek istemesi, herkesten daha güçlü olmalıydı.

Öte yandan Yarı İnsan İttifakı’nın üç büyüklerinden biri olduğundan şüphelenilen kişinin yüreği de o bakışlardaki saplantıya yenilip ağzından laf kaçıracak kadar zayıf değildi.

Her hâlükârda――

Rem: “…Durumun ciddiyetini kavradım.”

Küçük bir nefes veren Rem, sırtını dimdik doğrulttu; duygularını zorla kenara bırakmış gibiydi. Ardından Ottogillere, odadaki diğer herkese sırayla göz gezdirdi.

Rem: “Açıkçası, şu an burada olmayan o kişi için de çok endişeleniyorum ama Saray’daki Emilia-san da Nee-sama tehlikede da tehlikede, değil mi? İkisini nasıl… hayır, Felt-san da var. Onları oradan nasıl çıkaracağız ki?”

Garfiel: “Karşıda Reinhard’dır, şövalye birliği Komutanıdır, böyle adamlar oldukça direkt ön kapıdan dalmak seçenek olmaktan çıkıyo’. Bu, ‘Gaddogi Guadozeado’nun dağlarda saklanma’ hikâyesine döner, bi’ yol lazım bize Otto Abi.”

Reinhard’la savaşın yükünü hâlâ taşıyan Garfiel, Rem’in fikrine katılarak bundan sonraki planı bekleyen gözlerle Otto’ya baktı.

Elbette ikisi de Saray’da alıkonulan Emilia için endişeliydi ancak daha da önemlisi, hizmetkâr olarak yanında giden Ram’ın akıbetini merak ediyorlardı.

Bu ikisine bunu söylemek Otto için gerçekten çok acıydı ama――

Otto: “――Hayır, bundan sonra önceliğimiz Kraliyet Başkentinden kaçmak olacaktır. Kraliyet Sarayı’ndaki Emilia-sama’yı da, Ram-san’ı da, Felt-sama’yı da çıkaracak durumumuz ve zamanımız yok.”

Garfiel ve Rem: “Ne――?!”

Gözleri şaşkınlıkla açılan Garfiel ve Rem aynı anda böyle bağırdı. Hemen ardından Garfiel elini duvara koyup ayağa kalkarak “Otto Abi!” diye kükredi.

Garfiel: “Kaçmak mı… kurtarmaya gitmeyece’z mi?! Ne demek istiyo’n la’!”

Otto: “Ne demek olduğu ortada. Söylediğim gibi. Şu an bizim, Saray’da tutsak tutulan Emilia-samaları çıkaracak hazırlığımız da yok, savaş gücümüz de yok. Hazırlayacağım her yarım yamalak bir plan, zor kullanılarak parçalanacaktır ve en sonunda hepimiz düşmanın eline düşeceğiz. Kaybedeceğimiz bir savaşa giremeyiz.”

Rem: “Kaybedeceğimiz bir savaş… ama hâlâ orada Nee-sama ve Emilia-san var…”

Otto: “Biliyorum. Ama düşman Kraliyet Sarayı’nı çoktan ele geçirmiş olsa bile Kraliyet Seçimi Adaylarına kolay kolay el uzatamaz. Reinhard-san düşmanın avcunda olsa bile böyle bir şey yapmalarına müsamaha göstermeyecektir. Özgürlükleri kısıtlanacak ama Saray’da oldukları sürece Emilia-samalara dokunma ihtimalleri pek yok. Şahsi olarak benim düşüncem bu yönde.”

Garfiel: “A-Ama yine de…”

Olabildiğince sakin, sesine duyguların karışmamasına dikkat eden Otto’nun karşısında duygularını açıkça ortaya koyan Garfiel ve Rem’in sarsıntısı büyüktü. Ancak bu konuşmanın arasına Rom-jii koca elini kaldırıp “Bi’ dinleyin bakayım” diyerek lafa girdi.

Rom: “Ben de o gençle aynı fikirdeyim. Saray’da olsalar da Feltler bi’ çaresini bulur. Asıl korkunç olan şey, hareketlerimizle o adamlara bahane verme ihtimali. Zaten Cadı Canavarı olayı yüzünden durumumuz kötüleşti. Daha fazlasından kaçınmamız gerekiyor.”

Rem: “Rom-jiisan bile Otto-san’la aynı fikirde mi… Wilhelm-san, ya siz?”

Wilhelm: “… Efendinizi ve ablanızı düşündüğünüzü anlıyorum, Rem-dono. Fakat hazırlığını tamamlamış bir düşmana, dezavantajlarını bile bile saldırmak aptalca bir plan olur… İçime ne kadar sinmese de Valga’nın sözlerinde doğruluk payı var.”

Yavaşça başını iki yana sallayarak böyle cevap veren Wilhelm karşısında Rem dudaklarını ısırdı.

Onun pişmanlığını Otto da acı şekilde anlıyordu. Üstelik Otto, Rem ve Garfiel’ın daha fazla karşı çıkmasını önlemek için bilerek dile getirmediği bir şey vardı.

Bilgeler Konseyi düşmanın eline düşmüş olsa bile Kraliyet Seçimi Adaylarına zarar veremezlerdi. ――Ama hizmetkârların ve refakatçilerin güvenliği garanti altında değildi.

Ve refakatçi olmayı kendi isteğiyle üstlenen Ram; bu ihtimali en başından göze almış, bu görevi ne Rem’e ne de Petra’ya bırakmıştı.

Garfiel: “…Otto Abi, Kraliyet Başkentinden ayrılıyo’z diyelim… peki ya Kaptanlar n’olacak?”

Otto: “… Buluşmamız onlarla zor. İlahi Korumama da şu an güvenemeyiz. Dikkatsizce biriyle konuşursam iç durumumuz karşı tarafa sızar. Böyle bir riske giremeyiz.”

Hiç değilse Dil Ruhu’nun İlahi Koruması tam anlamıyla çalışıyor olsaydı sayıya dayanarak Subaruları arayabilir, haber gönderebilir ya da buluşma yerini bildirebilirdi.

Artık bu seçeneğin ellerinden alındığı şu anda, hiçbir dayanak olmadan Subaruları aramak imkânsızdı.

Wilhelm: “Valga, fazla derine inmeyeceğim. Ama senin gibi biri, Crusch-sama’yı ya da Subaru-dono’yu…”

Rom: “Yalnızca varoşlarda uyuyup kalkan bi’ ihtiyara epey yüksek değer biçiyo’n ama ne yazık ki o beklentiyi karşılayamam. Ağırdan aldığım da yok, elimdekini sakladığım da. Güvenilmez bağlar çoktan koptu. Yeniden bağlamanın yolu da görünmüyor.”

Wilhelm: “Tam gerekli zamanda işe yara… hayır, bu benim için de aynı.”

Refleksle iğneleyici bir söz söylemek üzere olan Wilhelm, kendini sorgulayarak bundan vazgeçti. Ona yan gözle bakan Rom-jii’nin gözlerinde de söylediklerinin yalan olmadığını gösteren bir pişmanlık vardı.

Sonuç olarak bu çözüme çare yoktu. Bu durum karşısında Rem kendi eteğinin ucunu sıkıca kavradı.

Rem: “Saray’daki Nee-samalara güvenebilirim. Burada olan bizler de güçlerimizi birleştirip bir yol bulacağımıza inanıyorum. Ama yalnızca o kişi… kesinlikle, pervasızca kendini zorlayıp duracak. Bunu biliyorum.”

Garfiel: “Rem…”

Rem: “Hayır, sadece ben de değil. Garf da Otto-san da biliyor, değil mi? O kişi böyle zamanlarda mutlaka boyunu aşan şeylere kalkışır. Sonra da mutlaka yine çok ağır yaralanır. Buna rağmen…”

Yanı başında olamıyorum… Rem’in yürekten sızan bu pişmanlığı karşısında kimse hiçbir şey söyleyemedi.

Çünkü burada bulunan herkesin Subaru’yla bir şekilde bağı vardı, Rem’in söylediği gibi onun davranışlarıyla kurtarılmış ve yaralanan hâlini bizzat görmüşlerdi.

Rem: “…Beatrice-chan da epey büyük bir yükü sırtlamak zorunda.”

Şu anda Subaru’nun yanında olması muhtemel tek kişi olan Beatrice, Subaru’ya karşı güvenlik ağı olarak işlev görebilecek tek umuttu―― tam Ottogiller böyle düşünürken Wilhelm “Hayır” diyerek öne çıktı.

Başını eğmiş Rem’in önünde durup elini usulca onun omzuna koydu.

Wilhelm: “Endişelenmeniz çok doğal. Ancak Subaru-dono’nun yanında yalnızca Beatrice-dono değil. Crusch-sama da vardır.”

Rom: “… Ama herkes Düşesin aklını kaçırdığı söylentisini konuşuyor be. Sahiden de senin gözünden kaçıp konaktan çıktığını söylemedin mi?”

Wilhelm: “Kes sesini, Valga. Senin gibi şerefsizin teki, onun hakkında ne bilir ki?”

Rom: “――――”

Wilhelm: “Dediğiniz gibi kandırılmış olabilirim. Fakat Crusch-sama’nın mutlaka aklında bir düşünce vardır. Bunu bizzat ağzından işitene dek, keyfime göre hükme varamam.”

Bu, laf atmaya karşı laf atmak değildi. Wilhelm’ın sesi sağlam bir çekirdeğe sahipti, mavi gözlerinde burada olmayan efendisine karşı böylesi bi’ sadakati taşırken Rem’e ve odadaki herkese baktı.

Wilhelm: “Anılarını yitirmiş olsa bile kalbindeki erdemden hiçbir şey eksilmedi. Bu, yalnızca karımdan ötürü ona minnet borcum olduğu için değil. ――Ben tüm kalbimle, bütün varlığımı ortaya koyarak o hanımı tahta çıkaracağıma karar verdim.”

Garfiel: “Wilhelm-san…”

Wilhelm: “İşte o Crusch-sama orada. Subaru-dono da kendi başına değerli bir adamdır. Beatrice-dono da Subaru-dono’yla birlikteyken narin bir çocuk gibi görünse de uzun yıllar yaşamış Ulu Ruh olduğunu duymuştum. Hiç şüphe yoktur ki bizim bu endişelerimizi boşa çıkaracaklardır.”

Yavaşça örülen bu sözler; Rem’i ikna etmek amacıyla söylenmekten çok, dünyanın böyle olmasını uman ve güçlü bir inatla yazıp kazımak istiyormuş gibi duruyordu.

Belli bir kibri dahi içeren bu tavır, bir zamanlar Kılıç Azizi’ni kendi elleriyle alt etmiş ve kaderin pençelerinden gelinini almış olan Kılıç İblisi’nin ağzından çıkınca insana -ister istemez- inanma gücü veriyordu.

Sanki gerçekten de öyle olacakmış gibi hissettiren, açıklanamaz bir güçtü bu.

Ve bu――

Garfiel: “…Kaptan’ın söyli’ceği türden bi’ laf bu.”

Wilhelm: “O zaman benim için de son derece onurlandırıcı bir değerlendirme.”

Otto’nun da hissettiği şeyi Garfiel dile getirince Wilhelm derin bir baş hareketiyle onayladı. Kılıç İblisi’nin o sözlerini yakından duyan Rem’in omuzlarındaki güç hafifçe çözüldü.

Gözlerinde ve ifadesinde hâlâ endişe kalmıştı ama Rem yine de cesaretle başını kaldırdı.

Rem: “Affedersiniz, kendimi kaybettim. Haklısınız. Beatrice-chan’la Karsten-san’a kalmışsak o kişinin pervasız hareketleri bir iki şeyle… bir iki şeyle kalır mı ki?”

Otto: “Tam ikna olacak gibiyken orada takılmanız pek iyi olmadı sanki ama…”

Garfiel: “Üç de olsa dört de olsa Beatrice bi’ şekilde halleder!.. Şimdi bizim yapabilece’miz tek şey, buna inanmak.”

Böyle diyen Garfiel’ın kendisi de hâlâ huzursuzluğunu atamamıştı ama bunu saklayarak dişlerini birbirine vurdu. Rem de ona belli belirsiz bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Otto da aynıydı. Bu durumda hiç kimse tüm kaygılarından arınıp hareket edemezdi. İleride istemedikleri bir şey olursa bugün verdikleri karardan pişmanlık duyabilirlerdi.

Yine de şu an, bu andaki tereddüdü aşabilmek için bir seçim yapmak zorundaydılar.

Otto: “Öyleyse bir kez daha―― Kraliyet Başkentinden ayrılıyoruz.”

Boğazını temizleyen Otto, ardından odadaki herkese bakıp bu kararı bir kez daha ilan etti.

Kraliyet Sarayı çoktan düşmanın eline geçmiş, kendileri de Başkent askerlerinin hedefindeki aranan kişiler hâline gelmişti. Yanlış bir hareket yapsalar Kılıç Azizi üzerlerine salınır, yakalanırlarsa canları bile tehlikeye girerdi; tam anlamıyla çıkmazdaydılar.

Böyle bir durumda Kraliyet Başkentinden ayrılmaları, kuyruklarını kıstırıp kaçtıkları şeklinde görülse de kimseyi suçlayamazlardı.

Fakat yine de şunu söylemek gerekirdi.

Otto: “Bu, kesinlikle bir yenilgi değil. ――Zafere temel hazırlıyoruz; bir dahaki sefere, rakibe mutlaka yıkıcı bir darbe indirip haklı zaferimizi alacağız.”

Garfiel: “Heh, Otto Abi’ye yakışır cinsten, kanı kaynatan bi’ meydan okuma!”

Otto: “Bu değerlendirmeye hiç katılamayacağım doğrusu!”

Başlarını sallayanların arasında parmağıyla burnunu ovuşturan Garfiel’a, Otto yüksek sesle böyle karşılık verdi. Ardından Rem’e başıyla onay verip duvarın dışına―― Kraliyet Başkentine doğru yöneltti.

Nerede olduklarını bilmiyordu. Ama bu Kraliyet Başkentinde, Ottogiller gibi çıkmaz bir sokakta çırpınıp durmaları muhtemel olan Subaru’yla Beatrice’i düşündü.

Kaygıları bitmek bilmiyordu. Rem’in söylediği gibi Subaru, mutlaka kendini zorlayacaktı.

――Onu durdurmak istiyordu. Otto’nun gerçek hisleri buydu.

Otto: “…Yine de, her türlü kendini zorlayıp pervasızca bir şeyler yapacaksın, değil mi?”

Duvara emilip kaybolması dışında hiçbir yere ulaşmayacak bu mırıltıyı bırakan Otto, şapkasını gözlerine doğru daha da indirdi.

Natsuki Subaru denen insanın, başkalarının beklentisine ya da dileklerine karşılık vermek uğruna kendi canını ve yüreğini hiç tereddüt etmeden terazinin kefesine koyduğunu Otto da acı şekilde biliyordu.

Bu yüzden doğrusunu isterseniz ona güvenmek istemiyorum, ona güvenmemeliyim de.

Çünkü herkes gibi Natsuki Subaru’yu “sonunda her şeyi yoluna koyacak birisi” olarak sayarsam onun iyiliğini de kırılganlığını da sömürürüm diye korkuyorum.

İşte bu yüzden, bu yüzden, en azından…

Lütfen… o pervasızlık Natsuki Subaru’yu yiyip bitirmesin, onu ezip yok etmesin diye dua ediyorum.

İkisi de dünyalar kadar farklı yerde, uzakta olsalar da bu akılalmazlığa ve mantıksızlığa direnmek uğruna yapılması gerekeni yapacaklarını Otto, içten içe buruk şekilde düşündü.

△▼△▼△▼△

Subaru: “Hapşuu!”

Beatrice: “Üşütmüş olmalısın, sanırım. İyi misin, doğrusu?”

Subaru: “Yoo, birden burnum kaşındı sadece… Gerçi haklısın, kanım çekildi gibi.”

Burnunun derinliklerine ansızın saldıran dürtüyle hapşıran Subaru, endişeli görünen Beatrice’e gevşekçe gülümsedi ama o acı gülümsemeyi bile sürdüremeden iç geçirdi.

Çünkü Russell’dan dinlediği hikâye―― Şehvet Başpiskoposu Capella’nın perde arkasındaki oyunları ve Lugunica Krallığı’nın içine düştüğü vahim durum fazlasıyla sarsıcıydı.

Subaru: “Şekil değiştirme yeteneği olanların baş belası olması zaten klasiktir ama… bu kadarı da fazla be. Otuz yıl boyunca Russell-sanlara hayatı zehredip durmasına şaşmamalı.”

Russell: “Daha doğrusu hayatı zehrolan taraf krallıktı, bizlerse bunu durdurmaya çalışıyorduk. Yine de mevcut hâlimizle pek de böbürlenecek durumda değiliz.”

Beatrice: “Onları kıyıda köşede durdurup tuttuğunuzu anladım, sanırım. Ama içime yatmıyor, doğrusu. O otuz yıllık çekişme neden birdenbire terazinin öbür kefesine kaydı, sanırım?”

Ak Koyun: “Bu… büyük ihtimalle bizim yüzümüzden.”

Gözlerinin kenarları düşen Ak Koyun, suçlulukla başını eğerek böyle itirafta bulundu.

Subarugillerin kuşkuyla bakan gözleri önünde, suçluluk ve kendini kınama duygusunu bakışlarına taşıyarak――

Ak Koyun: “Biz Sevgili Çocuklardan ayrılıp böylece Gümüş Tilkilerle buluşunca karşı tarafın planlarını defalarca tökezletme fırsatı doğdu. Anne de o yüzden fark etmiş olmalı. ――Altı Dil’in kendi izlerini sürdüğünü.”

Subaru: “Kendi taraflarından bir hain çıkarsa böyle düşünmesi gayet normal… yoksa olay şu mu? Capella denen o pislik, elinin altından kurtulan birini bir daha hatırlamayan tiplerden mi?”

Ak Koyun: “Hayır! Tam tersine, böyle şeyleri sonsuza kadar aklında tutan bir kişiliği var.”

Subaru: “Harbiden öyledir! Ben de öyle düşünüyorum. Gerçekten de iğrenç biri, şu kadın…”

Capella’nın çarpık kişiliğine dair algısı bir kez daha pekişen Subaru, sözlerini tükürürcesine dışarı attı. Onun Ak Koyun’la yaptığı bu konuşmayı tamamlarcasına Russell bir parmağını daha kaldırdı.

Russell: “Onun dediği gibi, düşman bizim elimizdeki kartların çoğaldığını anlamış olmalı. Cadı Tarikatı Pristella’ya topluca saldırdığında o zamana dek sahneye çıkmayan Şehvet’in pervasızca kendini göstermesinin de bize varlığını bilerek fark ettirme amacı taşıdığını düşünebiliriz.”

Subaru: “Varlığını fark ettirmek mi? Böyle bir şey yapmasının ne anlamı var ki…”

Russell: “――Altı Dil, şimdiye kadar yedi Capella Emerada Lugunica’yı ortadan kaldırdı.”

Subaru: “Ha?”

Russell: “Gerçek bu. Pristella’da doğrulanan Şehvet’le dış görünüş özellikleri uyuşan görgü tanıklıkları geldiğinde doğrulamak adına önlemler alıyoruz. Elbette o sırada Sevgili Çocukları kullanan başka entrikalar da yapılıyor. Bu seferki durum, bütün bunlarla başa çıkmaya fazla zaman ayırmak zorunda kalan benim kusurum.”

Beatrice: “…Sormaya gerek bile yok ama o yedi kişi de sahte miydi, doğrusu?”

Russell: “Evet. Söylememe bile gerek yok.”

Russell; rakibinin kendisini geçtiğini son derece soğukkanlı bir tavırla, duygusuzca açıklıyordu. Ama Subaru onun yerinde olsaydı bunun karşısında “bana bulaşıp durmayın” diyerek öfkelenmeden durabileceğini hiç sanmıyordu.

Demek o kadar çok trajediye yol açan Pristella’daki zulüm bile Capella için sonradan Altı Dil’i parmağında oynatmak ve Krallığı avucuna almak adına atılmış bir temeldi.

Bunca insanın hayatını paramparça edip çarpıttıktan sonra.

Subaru: “――Hık.”

Beatrice: “…Subaru, ne hissettiğini anlıyorum ama sakin ol, sanırım. Canı yanan yalnızca sen olacaksın, doğrusu.”

Subaru: “Ha? Ah, kusura bakma. Bi’ anlığına…”

Dişlerini sıkan ve başını eğen Subaru’nun göğsüne, kucağında duran Beatrice’in sırtı hafifçe çarptı. Elini usulca dokunduğu yer, Subaru’nun farkında olmadan tırnaklarını geçirdiği sağ koluydu.

Daha yakından bakınca McMahon malikânesinde aldığı yanığın üzerine sarılı mendilin çıkarıldığını ve yerine temiz bir sargı bezi sarıldığını gördü. Sol elindeki tırnakları farkında olmadan o sargının üzerinde gezdirip kaşımaya çalışıyordu. Bu dalgınlığı için özür dileyecekken birden fark etti. ――Yanığın acısı tamamen kaybolmuştu.

Subaru: “Bunu Russell-san mı yaptı… yoksa Ak Koyun-chan mı?”

Ak Koyun: “Eh? Aa, hayır, ben yapmadım. Bunu Mavi Yılan-san yaptı…”

Subaru: “Mavi Yılan?”

Russell: “――Astlarımdan biri. Yetenekli bir şifacı. Kendi başımıza karar vererek, siz uyurken genel bir tedavi uygulamasını sağladık. Umarım ki sizi rahatsız etmiyordur…”

Subaru: “Ah, yoo, etmiyor. O kadar etmiyor ki asıl rahatsız olunması gereken şey bu.”

Bileğini hafifçe çevirdi, kolunu salladı; gerçekten de tamamen iyileşmiş gibiydi.

Mana eksikliğine rağmen Beatrice’in gücüyle bile ancak ilk yardım yapılabilen yanığı bu kadar iyileştirebildiğine göre, Russell’ın astları da oldukça seçkin kişilerden oluşuyor olmalıydı.

Yaraları olan Crusch ve Rachins’inkiler de iyileştirilmiş olmalıydı.

Gerçi――

Rachins: “――Baba…”

Elini ağzına götürmüş, düşüncelerine gömülen Rachins şu anda bunu düşünecek durumda değildi.

Capella’nın şeytani eli Kraliyet Sarayı’na uzanmış, Bilgeler Konseyi’nin başını çektiği üst düzey soyluların yerlerine başkaları geçirilmişse muhtemelen Rachins’in babası da bunların arasındaydı.

Rachins’in sözlerinde babasına karşı bir başkaldırı hissedilse de zaman zaman görünen beklenmedik zekâsında, soyuna dayanan sağlam bir çekirdeğin gerçekten de var olduğu hissediliyordu.

O çekirdeğin, söz konusu babadan bağımsız olmadığı da açıktı.

Subaru: “Rachins, iyi misin?”

Rachins: “…Üstümü soyup yarı çıplak bıraktılar sadece. Bundan dolayı bir şey olacak değil ya.”

Subaru: “… Anladım. Tamamdır.”

Sorunun niyetini anlamış olmasına rağmen böyle cevap veren Rachins’e, Subaru saygı gösterdi.

Endişelenmesi doğaldı. Üstelik şu anda Subaru’nun bu endişeyi giderecek bir yolu olmadığı gibi, Rachins’in içindekileri anlatmak istemediği de belliydi.

Ailesinden birilerini merak etmenin ağırlığı büyüktü. Deneyimlerinden bildiği kadarıyla, konuşunca insanın mutlaka rahatladığı da söylenemezdi; bu yüzden onu zorlayamazdı. Elbette, karşı taraf konuşmak isterse dinleyecekti ama――

???: “――Oooooy oy, şu kasvetli ve baş ağrıtan konuşmanız artık bitti mi be?”

Tam da o hassas havayı paramparça edercesine revirin kapısı şiddetle açıldı.

İçeriye -patavatsız ayak sesleriyle ağır ağır giren kişi- siyah giysiler içinde, soytarı maskesi takmış tehlikeli bir şahıs―― Kara Köpek, bir eliyle büyük bir çuval taşırken içeri girdi.

Subarugiller sağ salim olduğuna göre onun da sağ olması doğaldı ama…

Subaru: “Lafın ortasına bam diye girmeyi seven tiplerdensin… Önemli bir konuşmanın tam ortasındaydık.”

Kara Köpek: “Oha gerçekten mi ya, hayatta bu denli meşgul olmak harika olmalı. Zaten böyle ucu ucuna yaşayıp durduğuna göre, önemli konuşma yapmadığın bir an bile yoktur yahu!”

Ak Koyun: “Kara Köpek, lütfen dur! Natsuki Subaru-san bizim hayatımızı kurtardı!”

Kara Köpek: “Oo, örnek kadını oynuyorsun demek. Başkalarına kuyruk sallatmayan kötü bir kadın olmana rağmen kendin de kuyruk sallamaya doymuyorsun; insanın başı değil, kıçı yere düşmeye doyamaz, kuhahahaha!”

Ak Koyun: “~~Hık!”

Kara Köpeğin kaba tavrını azarlayan Ak Koyun, onun karşı saldırısıyla yüzü kıpkırmızı oldu.

Görünen o ki bu ikisi, birlikte Sevgili Çocuklardan kaçmış olmalarına rağmen Subaru’yla Beatrice gibi birbirlerine sımsıkı güvenen bir ilişkiye sahip değildi.

Elbette Subaru, Ak Koyun’un tarafını tutmayı düşünüyordu ama――

Russell: “Çok gevezelik ediyorsun, Kara Köpek. Konuyu kısa tut.”

Kara Köpek: “Çıh, yakında ayrılmak için hazırlıklar tamamlanacak, yani hepinizin hazırlanması gerekiyor, olay bu!”

Beatrice: “Vaakiyaa, sanırım!”

Subaru: “Oha, ne lan bu?!”

Kaba bir sesle konuşurken Kara Köpek elindeki büyük çuvalı aniden Subarugillere fırlattı. Refleksle geri çekilen Subaru’yla Beatrice’in ayaklarının dibine, yatağın üstüne çuval düşüverdi.

Ak Koyun çuvalın ağzını telaşla açınca içinden çıkan şey――

Russell: “――Algı Engelleme etkisine sahip cübbeler. Roswaal aracılığıyla temin ettik. Natsuki-dono’yla Beatrice-dono’nun yanında, Crusch-sama için de var. Ah, Rachins-dono için de yedek var.”

Rachins: “Beni bonus muamelesi yaptığınız için sağ olun ya!”

Baştan savma muamele gören Rachins sözlerini tükürürken Subaru uzun zamandır duymadığı Algı Engelleme ifadesiyle kaşlarını kaldırdı ve çuvaldan çıkardığı cübbeyi Beatrice’in dizlerinin üzerine serdi.

Beyaz bir kumaştı. Subaru dokunarak bir şey anlayamazdı ama Beatrice “hımm” diyerek başını salladı.

Beatrice: “Evet, buna Roswaal’ın eli değmiş, doğrusu. Bu da o sakallının Roswaal’ın arkadaşı olduğu hikâyesine inandırıcılık katıyor, sanırım.”

Subaru: “Bunu üzücü bir haber vermiş gibi söyleme… neyse, bizim gibi arananlar için bu cübbeler büyük nimet ama yakında ayrılacağız derken? Burası Altı Dil’in üssü değil miydi?”

Russell: “Hayır, burası birkaç küçük karakoldan yalnızca biri. Şimdiki Sevgili Çocukların gücüne karşı koymaya yetmez… en kısa sürede burayı boşaltacağız.”

Subaru: “Ama bu… yoo, karşı tarafın ne kadar tehlikeli olduğunu Russell-sanlar benden çok daha iyi biliyordur. Biz sadece işinize sonradan dâhil olmuş durumdayız, kusura bakma. Talimatlarına uyacağız.”

Nihayet sakinleştiğini sanmışken hemen yeniden hareket edeceklerini duyan Subaru, içgüdüsel olarak itiraz etmeye yeltendi ama hızlıca bu fikirden vazgeçti.

Düşmanın ne kadar korkunç ve hazırlıklı olduğu fazlasıyla net açıklanmıştı. Russellgillerle buluşamamış olsalardı şu anda bile görünmeyen bir düşman tarafından kovalanmaya devam ediyor olacakları kesindi.

Bu yüzden Subaru, burada Russell’ın düşüncesine uymaya karar verdi.

Fakat――

Subaru: “Peki hemen mi hareket edeceğiz? Yani, bir sonraki yer buradan uzak mı?”

Russell: “Evet. Bir süre alacaktır. ――Ne de olsa Kraliyet Başkentinden ayrılacağız.”

Subaru: “…Eh?”

Kulak zarına çarpan açıklamayı doğru dürüst yutamayan Subaru’nun gözleri yuvarlandı.

Yanlış duymuş olabileceğini düşünerek Russell’ın farklı sözler söylemesini bekledi ama Subaru’nun o beklentisi boşa çıktı, Russell’ın ifadesi değişmedi.

Doğal olarak Subaru’nun az önceki sözleri zaman alarak kabullenmekten başka çaresi kalmadı――

Beatrice: “――Buna kolayca razı gelemem, doğrusu. Az önceki konuşmana bakılırsa Saray’daki Emilia’yı geride bırakacağız, sanırım.”

Russell: “Evet, öyle. Yanlış anlaşılma olmasın diye baştan söyleyeyim, Kraliyet Başkentinde kaçmakta olan Kamp üyeleriyle birleşmek için de güç ayıramayız. Biz zaten karşı tarafın avcunun içindeyiz. O el kapanmadan evvel hareket etmezsek telafisi olmayan bir durumun içinde kalırız.”

Subaru: “Bu, şey… ama…”

Russell: “Bir kez daha söylemek isterim ki: Bu üssü terk edip Kraliyet Başkentinden çıkacağız. Artık bu şehir, Sevgili Çocukların hükmettiği bir şer yuvası. ――Yenilgiye uğrama lüksümüz yok.”

――Yenilgiyi reddeden Russell’ın güçlü kararlılığı ve gururu karşısında Subaru’nun dili tutuldu.

Subaru: “――――”

Subaru’nun kavrayışı saftı. Sığdı. Yetersizdi.

Durum, Subaru’nun hayal ettiğinden de kötüydü; yenilginin ve onları kaybetmenin eşiğindeydi―― farkına bile varmadan idam sehpasına çıkarılmış, başlarının kesileceği ânın hemen önüne getirilmişlerdi. Muhtemelen gerçek buydu.

Ama――

Beatrice: “Subaru, Subaru, Betty’ye bak, doğrusu. Betty tam burada, yanı başında, sanırım.”

Titremeye başlayan Subaru’yu bedenini çeviren Beatrice karşıdan sarılarak tuttu. Küçük avuçlarının sırtını okşadığını hisseden Subaru, nefes almayı tekrardan hatırladı.

Subaru: “Russell-san’ın dediğini anlıyorum, anlıyorum. Ama Emilia’yı…”

Düşmanın eline düşen Kraliyet Başkentinden ayrılarak yenilgiyi reddedecekler ve yeniden ayağa kalkmak adına kendi fırsatlarını yaratacaklardı.

Bu niyeti anlıyordu. Mantığı da anlıyordu. Şu anki Kraliyet Başkenti yalnızca tehlikeyle doluydu, cesur bir hamle yapmazlarsa düşmanın tam istediği gibi olacaktı. ――Emilia’yı böylesi bir yerde arkasında bırakıp terk mi edecekti? Ayrı düştüğü arkadaşlarıyla bir araya gelmekten vazgeçip kaçacak mıydı?

Böylesi bir seçenekte, böylesi bir dönüm noktası olan Natsuki Subaru――

Russell: “――Ak Koyun.”

Ak Koyun: “…Hık, anlaşıldı.”

Beatrice’le kucak kucağa durup düşünceleri arasında çıkış arayan Subaru’nun karşısında Russell, birden Ak Koyun’a seslendi. Bu sesleniş üzerine Ak Koyun’un sözleri hafifçe boğazında düğümlendi, sonra başını salladı.

Ardından yatağın yanına yaklaştı ve Subaru’nun elini iki eliyle nazikçe tuttu.

Subaru: “Ak Koyun-chan?..”

Ak Koyun: “Nasıl hissettiğinizi, ne kadar acı çektiğinizi çok iyi biliyorum. Sizin içinde değerli olan birinden bile isteye ayrı düşmek, insanın bedenini ikiye ayıracak kadar büyük bir acı veriyor. Ama o zaman da, hep beraber ölelim de… diyemeyiz, değil mi?”

Subaru: “――――”

Ak Koyun: “Lütfen bize güvenin. Düşes Karsten’in gücüyle, Natsuki Subaru-san’ın gücüyle kesinlikle kaybetmeyiz. O yüzden lütfen…”

Ak Koyun; neredeyse ağlayacak kadar titreyen gözlerle, var gücüyle Subaru’yu ikna etmeye çalıştı.

Bunlar kulağa hoş gelen bir şeylerdi, idealist bir düşünceydi; Subaru’nun kendini ikna etmek uğruna belki on kez, belki yüz kez tekrarladığı klişe laflardı. ――Yine de, nedense Ak Koyun’un ağzından duyunca kalbi sarsıldı.

Subaru: “――Russell-san, Saray’daki Emilia da diğerleri…”

Russell: “Karşı taraf da Kraliyet Seçimi Adaylarına el uzatmaktan kaçınacaktır. Özgürlükleri kısıtlansa bile canlarına zarar verilmez. İçeride gözcülük yapan adamım var.”

Derin bir nefes alıp verdikten sonra böyle soran Subaru’ya Russell böyle cevap verdi.

Subaru’nun endişesini olabildiğince gidermeye çalışan bu cevap, muhtemelen Russell’ın sunabileceği en büyük anlayış ve tavizdi.

Emilia’nın güvenliği düşmanın sağduyusuna, yoldaşlarının akıbeti de her birinin kendi gücüne kalmıştı―― karşı karşıya kaldıkları düşman göz önüne alındığında bunların hepsi dezavantajlı birer kumar olduğu inkâr edilemezdi.

Yine de――

Subaru: “――Ben… ne olursa olsun Emilia’yı kurtaracağım. Diğer herkesi de. Bunu aklınızdan çıkarmayın.”

Göğsünün derinliklerinde kaynayan kara alevin bütün bedenini yaktığı hissini yaşasa da kararını verdi.

Subaru’nun bu cevabı üzerine Beatrice’in bedeni kasıldı, elini tutmaya devam eden Ak Koyun zayıf bir nefes verdi. Onları sessizce izleyen Rachins, Russell’ın ona dik dik bakmasıyla memnuniyetsizliği artsa da karşı çıkmayacağını gösterircesine dilini çıkardı.

Yalnızca duvara sırtını dayamış, taktığı maskeye elini götüren Kara Köpeğin――

Kara Köpek: “――Kuha, geberip git, şerefsiz herif.”

Kime söylediği belli olmayan nefret dolu bu mırıltısı, ilaç kokan odanın zeminine düşerek kayboldu.

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar