※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can, EuphoriaLux, Efe S, Yiğithan S, The Emre, Arman, Karagürz, Furkan Ş, Kaan Ö, Süleyman Y, Anıl U, Hydra, Bayram Ö, Sweet, Rayko Nora, Rüzgar Yağız C, Alperen’in Gözünden, Melih Kaan K, Efe Ç.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Lugunica Krallığı’nın eşi benzeri görülmemiş bir kriz, ulusun yok oluşu.
Subaru: “————”
Yatağın üzerinde doğrulmuş hâlde bunu dinleyen Subaru, önce kendi yanağını çekti. Aovv. Yani burası kesinlikle gerçeklikti, rüyanın devamı falan değildi.
Başka bir deyişle——
Subaru: “Keşke kâbus devam ediyor deselerdi… ‘ne oluyor lan’ dedirten şeyler üst üste binip duruyor… ben lanetli falan mıyım be? Şok edici şeyler gereğinden çok oluyor…”
Beatrice: “Bu durumda lanetli olan sadece Subaru da olmaz, sanırım. İçin rahat olsun, doğrusu.”
Subaru: “İçim hiç rahatlamasa da benimle beraber lanetlendiğin için sağ ol. Seni seviyorum.”
Beatrice: “Betty de seni seviyor, sanırım.”
Kendi yanağını çekmekte olan elini indirip bu kez o elle Beatrice’in başını okşadı.
Yatağın yanında onunla aynı kaderi paylaştığını söyleyen güvenilir partneri, şu anki durum hakkında Subaru’dan daha fazla şey biliyormuş gibi görünmüyordu.
Böylelikle de bayağı bir şey biliyormuş gibi duran Ak Koyun’la Russell’a bu kez birçok şey sormak istese de——
Russell: “——‘Şok edici’. Şaşırmak ya da sarsılmak gibi bir anlamı vardı, değil mi?”
Subaru: “Eh? Aa, evet evet, doğrudur… doğru olmasına da nasıl? Memleketimdeki kelimeleri Otto dışında bir çırpıda çözebilen pek kişi yoktur da.”
Russell: “Büyütülecek bir şey değil bu. Sadece, son zamanlarda Roswaal’dan gelen mektuplara sık sık böyle aşina olmadığım sözcükler karışıyordu… Şifre çözmek başlı başına uğraş istiyorken keşke şu yersiz şakalarını da bi’ kenara bırakıverse.”
Beatrice: “Roswaal’la mektuplaşıyor muydunuz… doğrusu?”
Subaru’nun ağzından çıkan sözcüğe neden tepki verebildiğini açıklayan Russell’a karşı Beatrice yuvarlak gözlerini kıstı, temkini belli belirsiz artırdı.
Normalde kendilerine yakın birinin adı geçince insanın biraz olsun içi rahatlaması gerekirdi fakat o kişi öylece, kolayca kabullenilemeyecek olan Roswaal’sa işin rengi değişirdi.
Anlaşılan Russell da aynı şeyi düşünmüş olacak ki “pes doğrusu” der gibi omuz silkip…
Russell: “Roswaal’ın Natsuki-dono’ya ve kampınızdakilere nasıl davrandığını -beni ilgilendirmese bile- ister istemez düşünüp duruyorum. Yine de onu savunmam gerekiyorsa benim eski bir dostumdur diyebilirim. Sanırsam artık on beş yıllık bi’ tanışıklığımız olmuştur.”
Subaru: “On beş yıl mı!.. Bu bir ilişki için… epey uzun bir süre. Eh, o hâlde belki de Beyaz Balina’nın avında bize güç veren kişi…”
Russell: “Ah, o konuda endişelenmenize gerek yok. Ticaretle dostluk bambaşka çizgilerde duran şeylerdir. O zaman Natsuki-dono’ya yardım etmem tamamen kendi kararımdı, Roswaal’ın araya girebileceği bir durum yoktu. Hatta rica etseydi de reddederdim diyebiliriz.”
Beatrice: “Hıh, anlaşılan Roswaal’ı doğru değerlendiriyorsun, sanırım. Bana ‘birbirimizin hâlinden anlarız, best fırendiz’ falan deseydin hemen şu kapıdan çıkıp giderdik, doğrusu.”
Subaru: “Beako, başka birini kötüleyerek karşındaki elde etmeye çalışmak tam Roswaallık bir hareket ama…”
Yine de Russell’ın bu cevabı Subaru açısından sevindiriciydi.
Cruschgillerin planladığı Beyaz Balina avına ittifak yaparak katılabilmek için Subaru’nun kendi başına düşünüp ikna ettiği kişiler Anastasia’yla buradaki Russell’dı.
Russell’la pazarlığa zemin hazırlayan kişi Roswaal olsaydı -sonuç aynı kalsa bile- Subaru’nun kendi gözündeki değerine biraz gölge düşerdi o kadar.
Ak Koyun: “Ş-Şey, Gümüş Tilki… Konuyu ilerletsek daha iyi olmaz mı?”
Böylece araya giren, konunun dışında bırakılmış olan Ak Koyun’du.
Kaygılı bir şekilde gözlerini yukarı kaldırıp Russell’a bakan kadın, sohbetin pürüzsüz ilerlemesini sağlamaya çalışmış gibiydi fakat o tek cümleye, Subaru’nun aklını kurcalayacak yeni bir unsur daha eklenmişti.
Subaru: “——Gümüş Tilki, ha? Konuyu daha ayrıntılı dinleyebileceğimi varsaymamda sakınca yok, değil mi?”
Russell: “Elbette. Madem Natsuki-dono’yu böylece karşılayabildik, bizim de önce kalbimizi açıp sizden yardım istemeye hazır olduğumuzu göstermemiz icap eder. Ancak ondan önce…”
Subaru: “…Önce?”
Russell: “Natsuki-dono’nun tehlikeli bir unsur olup olmadığını doğrulamak isterim. ——Sizin memleketinizde buna ‘şah çekmek’ mi deniyordu?”
Bunu da Roswaal’ın mektuplarından mı öğrenmişti bilinmez ama düzgünce kesilmiş çene sakalını okşayan Russell gülümsemesini derinleştirip Subaru’ya baktı.
Subaru’nun istemsizce yutkunmasıyla ağzının bir anda kuruması bir oldu. ——Tehlikeli unsur dendiğinde aklından ilk geçen şey -Kara Köpeğin anlattığı- Subaru’nun Günah Başpiskoposu olabileceği şüphesiydi. Bu dünyadaki tüm hakaretleri yemeyi sonuna kadar hak eden o şerefsizlerle aynı kefeye konulması aşağılayıcıydı.
Fakat——
Subaru: “Russell-san, nasıl kanıtlayacağımı bilmesem de şüpheler doğru değildir. Benim Günah Başpiskoposu olduğum falan…”
Russell: “Kendini sözlü şekilde savunmanın anlamı yok. Cadı Tarikatı’nın korkunçluğu da tam olarak burada yatar. Bunu siz de biliyor olmalısınız.”
Subaru: “————”
Russell: “——Bu yüzden lütfen bunu tutun.”
Sarsılmayan, soğuk bir tespitle Subaru başını eğecek gibi oldu. O sırada odanın girişinden yanına yaklaşan Russell’ın uzattığı bir şey Subaru’nun görüşüne girdi.
Onu görür görmez Subaru nefesini tuttu. Orada duran şey——
Subaru: “…Cep telefonum mu?”
Boğuk bir fısıltı dökülen Subaru, kendisine verilen cep telefonuna gözlerini dikip baktı.
Hiç şüphesiz cep telefonuydu bu. Üstelik Subaru’nun sevdiği eski tip kapaklı telefonlardandı; çok uzun zaman önce elinden çıkarmış olduğu, eski dünyasından yanında getirebildiği az sayıdaki eşyalarından biriydi.
Nasıl elden çıkardığını unutacak değildi. Beyaz Balina avına verdiği yardımın karşılığı olarak onu tam da karşısındaki Russell’a sunmuştu. ——Üstelik cep telefonunun cadı canavarlarını yaklaştığında öten, sensör benzeri bir etkisi olduğunu da söylemişti; bunun yalan sayılmaması için de sözlerini ustaca eğip bükmüştü.
Subaru: “Yo, şey, Russell-san… bunu, nasıl desem, mazeretim yok desem yok ama kötü bi’ niyetim yoktu yani; mecbur kaldığım için yaptım, kimin yanlışıydı dersen aşırı derecede suçlu olan gene benim ama…”
Beatrice: “N-N-Ne oldu Subaru, sanırım; sözlerin iyice birbirine girdi, doğrusu.”
Subaru: “Böyle bir yerde geride bırakıp geldiğim günahımın iziyle karşılaşacağımı düşünmemiştim… a-ama! Bu suç yüzünden beni Günah Başpiskoposu saymak çok abartı, yani, onların aksine ben adam gibi özür dilemeye hazırım!”
Russell: “——Hayır, gerek yok. Doğruladım. Sizin Natsuki-dono olduğunuz kesindir.”
Günah Başpiskoposları özür dileyemez. ——Yoo, ağız ucuyla “teşekkür ederim” ya da “kusura bakma” diyen Günah Başpiskoposları vardır elbette ama yürekten pişman olup özür dileyen yoktur.
Bu yüzden bunu dayanak göstererek Günah Başpiskoposu varsayımını çürütmeye çalışan Subaru, Russell’ın beklenmedik cevabı karşısında tam tersine “Ha?” diyerek şaşırdı.
Subaru: “Doğruladım dedin de elime sadece bi’ cep telefonunu tutuşturmadın mı?.. Aa, cep telefonu terimini bildiğim için falan mı? Masumiyetimin kanıtı bu mu?”
Russell: “Yok, hayır. Bu benim elime geçmeden evvel Natsuki-dono’nun bu aletle ne yaptığını veya adını kaç kişiye yaydığını bilemeyiz. O yüzden böyle dış etkenlerden çok—— bizzat gözlerimle doğruladım.”
Subaru: “Gözlerinle mi… tüccar sezgisi gibi bir şey mi?”
Russell: “Çok da yanlış değil. İlahi Korumadır. Değer Biçmenin İlahi Koruması da denir, gözlerim gördüğü şeylerin değerini tartıp biçebilir.”
Kendi gözlerini işaret ederek Değer Biçmenin İlahi Koruması’nı açıklayan Russell, o parmağı Subaru’nun elindeki cep telefonuna çevirip “Ve…” diyerek devam etti…
Russell: “O Meteor, yalnızca Natsuki-dono’nun elindeyken değerini katbekat artırıyor.”
Subaru: “——Hık.”
Russell: “Muhtemelen Natsuki-dono dışında kimsenin doğru düzgün kullanamayacağı bir eşyadır. Benim ya da başkalarının eline geçtiğinde o Meteor hiçbir ışıltı yaymıyor. Ancak sizin elinizdeyken durum farklı. Gerçi sessizliğe gömüleli çok oldu ama…”
Subaru: “…Muhtemelen bataryası bitmiştir. Buna rağmen hâlâ benim elimdeyken parlıyor mu?”
Russell: “Evet, göz kamaştıracak kadar.”
Subaru: “Demek öyle. Bunu yeniden şarj edebilecek tek kişi de benim, bu yüzdendi ha…”
Elinde fazlasıyla özlediği o hissi ve ağırlığı tadarak Subaru kendisine söylenen sözleri sindirdi, Russell’ın yaptığı doğrulamanın mantığını çözmeye çalıştı.
Cep telefonu Subaru dışında kullanılamazdı. Dolayısıyla Subaru onu eline aldığında parlıyorsa bu o zamanki Subaru’yla şimdiki Subaru’nun aynı varlık olduğunun kanıtıydı——
Subaru: “…Ha? Bi’ dakika yoksa Russell-san, cep telefonunu alsan bile kullanamayacağını en başından beri biliyor muydun?..”
Russell: “Onu tazminat olarak aldıktan sonra ancak emin oldum. Benim ya da adamlarımın elindeyken hiçbir değeri yok. Bir gün bunun hesabını sorma şansı yakalarsam sizi epey şaşırtırım diye düşünmüştüm.”
Beatrice: “Suç dolandırılanın suçudur diyorsun… hah, Subaru bunu bilseydi yapmazdı, sanırım.”
Subaru: “Gayet iyi kavramışsınız.”
Eşit şartlarda yapılan bir pazarlıkta Subaru, yalan söylemeden Russell’ı cep telefonunun değerine inandırmıştı. Orada hazır bulunan Crusch’ın Rüzgârı Okumanın İlahi Koruması da bunu kanıtlayabilirdi—— ama Beatrice’in dediği gibi Subaru’nun suçluluk duyması bambaşka bir konuydu.
Yine de hiç ummadığı şekilde yeniden karşılaştığı cep telefonunun Subaru’nun kimliğini garanti edeceği aklına gelmezdi. Böyle demek isterdi fakat bununla sorun tamamen çözüldü de denemezdi.
Subaru: “Bunu söylemek istemiyorum ama az önceki kanıtla sadece o görüşmedeki benle şimdiki benin aynı kişi olduğu doğrulandı. Diyelim ki ondan önce bile ben, ben… ben cadı… cadı tarikatı…”
Ak Koyun: “Eh, varsayarak bile çok acı çekiyorsun gibi ama!”
Beatrice: “Bütün varlığıyla reddediyor, doğrusu. Hislerini anlıyorum, sanırım.”
Subaru: “Her neyse! Ya ben ondan önce de Cadı Tarikatı mensubuysam? Üstelik Günah Başpiskoposuysam?”
Kendi adına bile iğrenç bir varsayımdı, ama şüpheyi giderecekse kusursuz bir masumiyet tercih edilirdi. En kötü ihtimal bile olsa bunu bizzat Subaru’nun dile getirmesinde anlam vardı.
Ya da bunu azıcık bile güven malzemesi olarak görürlerse, kâr sayılırdı ama——,
Russell: “Ondan önce derken… Kraliyet Seçimi’nin başladığı ilk zamanlardan mı söz ediyorsunuz?”
Subaru: “Evet, aynen.”
Russell: “Kraliyet Seçimi’nin başlangıcı denildi mi Natsuki-dono’nun Kraliyet Sarayı’nda epey gözü kara bir çıkış yaptığı olay akla gelir.”
Subaru: “E-Evet, aynen.”
Russell: “Orada bulunan pek çok kişinin düşmanlığını kazanmıştınız neyse ki sonu şiddetle bitmedi, nihayetinde sadece itibarınız zedelenmiş oldu.”
Subaru: “A-Aynen?..”
Russell: “O hâldeki Natsuki-dono’nun yerini Cadı Tarikatı alır mıydı ki?”
Subaru: “Haklısın… o hâldeki beni Cadı Tarikatı bile gözden çıkarırdı…”
Ayıp olmasın diye bir şey söyleyememişti, bunun yerine acımasız ve dosdoğru gerekçeler üst üste yığılarak Subaru’nun kalbini kırmıştı.
Açıkçası Subaru’nun Kraliyet Sarayı’nda çıkardığı rezaletten haberdar olan Cadı Tarikatı’nın onu kullanabileceklerini düşünerek kendisine yaklaşması büyük bir aptallık olurdu. Eğer onunla daha önceden temas kurmuş olduklarını varsayarsak bu sefer de Saray’da böyle bir şeye kalkışması Subaru’nun tam anlamıyla bir aptal olduğu anlamına gelirdi. ——Kısacası Subaru, kendi davranışlarının aptallığı sayesinde masumiyetini kanıtlamıştı.
Subaru: “Ruhsal gelişimim dışında o olayın farklı şekilde işe yaracağı kim bilebilirdi ki?!”
Üstelik az önceki konuşmaya bakılırsa o rezaletten sonra Julius’la yaptığı göstermelik dövüş, Julius’un İsmi yenmiş olduğu için hiç yaşanmamış sayılıyordu; bu durumda Kraliyet Şövalyelerinin Subaru’ya duyduğu nefretin akılalmaz boyutlara ulaşması muhtemeldi.
Yok canım, sanmam ama… şu an peşine düşülmüş olmasında acaba bunun da bir payı olabilir miydi?
Her ne olursa olsun——
Subaru: “O hâlde Russell-san’ın gözünden masum muyum?”
Russell: “Evet. Benim gözümde Natsuki-dono, sayısız başarısı ve yeteneğiyle şu anki Lugunica Krallığı’nın en çok sırtını dayamak isteyeceği kişidir; bunu söylemek kesinlikle abartı olmaz.”
Subaru: “Oh, oooh, ooooh… kurtuldum!.. Şu an yüreğime su serpildi resmen!..”
Beatrice: “Bu adamın sözleriyle neden bu kadar duygulanıyorsun, sanırım?! Subaru’ya herkesten çok inanan Betty hemen yanı başında, senin yanında duruyor, sanırım! Emiliagiller de aynı şekilde, sanırım!”
Subaru: “Elbette buna sevincimden ölürüm ama kendi insanlarının sana inanmasıyla dışarıdan birinin inanması arasında hissettirdiği duygu yoğunluğu bakımından bir fark var. Buna zorluk seviyesi farkı da diyebilirsin.”
Beatrice: “Hıh, Betty’nin kalbi kırıldı, sanırım. Subaru bir dahaki sefere bir şeylerden ötürü şüpheli duruma düşerse Betty, Subaru’nun tarafını beş dakikalık bir cezanın ardından tutacaktır, sanırım.”
Subaru: “Beako benim tarafımı tutana kadar beş dakika bekleyecek miyim?!. O kadar uzun süre dayanabilir miyim ki ya?..”
Yüzünü çevirip yanaklarını şişiren Beatrice’i yatağa çeken Subaru, bağdaş kurduğu bacaklarının arasına onu cuk diye oturttu ve “Öyleyse…” diyerek yeniden Russell’a döndü.
Russell’ın Subaru hakkındaki değerlendirmesi tamamlanmıştı. Bu durumda sıradaki iş, Subaru’nun elini çabuk tutup kendi sorularını sormasıydı.
Subaru: “Artık anlatma vaktin geldi. Krallığın başının belada olması meselesi de önemli ama o önemli konuya geçmeden önce Russell-san, gerçekten de kim olduğunu bana söylemelisin. Kraliyet Başkenti’ndeki saygın bir tüccardan ibaret değilsin, değil mi?”
Elbette buraya kadar olanları, bir şekilde işinin ehli bir tüccar olmanın arkasına sığınarak açıklamayı başarmıştı. Ancak ilk lafı açan Russell olmuştu. ——Krallığın bekası tehlikedeydi ve bu durum, uzun yıllardır süregelen ezelî bir düşman tarafından ortaya çıkarılmıştı.
Subaru: “Bir ülkeyi yerle bir edebilecek güçte bir düşmanla uzun yıllara dayanan ezelî bir düşmanlık… sıradan bir tüccarın ağzından böyle sözlerin çıkması akıl alır gibi değil. Russell-san, sana Gümüş Tilki denmesi de aynı şekilde. Oradaki Ak Koyun-chan da dahil olmak üzere, geri kalanınızın asıl işi bambaşka bir şey. O da——”
???: “——Altı Dil.”
Subaru: “——?!”
Subaru tam Russell’ı konuşmaya zorlamak için üzerine giderken beklenmedik bir yönden gelen sesle şoka uğradı ve o tarafa döndü.
Sesi çıkaran ne Russell ne de Ak Koyun’du. Anlaşılan şu ana kadar sessizce Subaru’nun konuşmasını dinleyen ve uygun ânı kollayan o kişi——
Subaru: “Rachins, ne zamandan beri uyanıksın?”
Rachins: “Bir süredir. Bu kadar dırdır varken insan nasıl uyumaya devam edebilir ki? Yine de itiraf etmeliyim, Russell Fellow bizzat ortaya çıkınca az kalsın çığlık atacaktım.”
Cevap veren kişi, kanepede doğrulmakta olan Rachins’ti. Kanalizasyon suyuyla kirlenen kıyafetlerini çıkarmış, sadece iç çamaşırıyla kalıp vücuduna bir battaniye sarmıştı. Onun bu hâlini gören Subaru, yara almamış gibi göründüğü için bir anlığına rahat bir nefes aldı.
Subaru: “Uyuma numarası yapıp gizlice dinlemeni geçelim de… az önce ne dedin sen? Altı?..”
Rachins: “Altı Dil. Basitçe söylemek gerekirse Lugunica’nın gölgelerinde faaliyet gösteren istihbarat teşkilatı… Gerçekten var olduklarından hiç şüphe etmedim ama başlarında Ticaret Loncası başkanının olacağı hiç aklıma gelmezdi.”
Subaru: “İstihbarat teşkilatı derken… yani casus örgütü falan mı!!”
Rachins’in açıklamasını kafasında idrak eder etmez, Subaru istemeden yerinden fırladı.
Casuslar—— kurmaca eserlerde zaman zaman boy gösterseler de gerçek hayatta nadiren karşılaşılan şeylerin başlıca örnekleriydi. Ninjalar da benzer bir kategorideydi ama Subaru gerçek bir tanesini kendi gözleriyle görmüş, hatta bizzat ne kadar korkunç olabileceklerini dahi tecrübe etmişti.
Ancak bu kadar ilerledikten sonra böyle bir şeyle karşılaşmak da——
Subaru: “Yani Lugunica Krallığı’nda işleri perde arkasından yürüten gölge lider oymuş… Russell-san’ın gerçek kimliği başından beri buydu ha!?”
Şokla gözleri irileşen Subaru, duruşunu dikleştirdi ve bir kez daha Russell’a baktı.
Subaru’nun bu abartılı tepkisi karşısında hafifçe kaşlarını kaldıran Russell, yavaşça başını iki yana salladı…
Russell: “Bunu bu kadar yüksek sesle etrafa yaymamanız gerekir. ——Ne de olsa tehlikede olan hayat, sizin hayatınız Natsuki-dono.”
Ve böylece, ninjalarla olan tecrübesinin ardından ona bir casusun ne kadar korkunç olabileceğini tattıran bir cevap verilmiş oldu.
△▼△▼△▼△
Russell: “Altı Dil, başlangıçta Yarı İnsan Savaşı’nın ardından Krallığın karşı istihbarat faaliyetlerini yürütmek amacıyla kuruldu. Çünkü Yarı İnsan Savaşı’nın o kadar uzamasının temel nedeni, yarı insanların istihbarat toplama kapasitesinin hafife alınmasıydı.”
Subaru: “Aaa, kulağa mantıklı geliyor. Benim arkadaşlarım arasında duvarlara ya da zemine kamufle olabilen biri bile var.”
Russell: “Haklısınız, böyle özel yeteneklere, İlahi Korumalara ve hatta Meteorlara… bunlara dair bilgiyle donanmış, onlarla başa çıkabilecek kapasiteye sahip uzman bir örgüte ihtiyaç duyuluyordu. Altı Dil işte bu temeller üzerine kuruldu, ben de şu anki Direktörüyüm.”
Subaru: “Direktör mü!.. Bu tarafa geldiğimden beri ilk kez duyduğum bir ünvan!..”
Beatrice: “Subaru’nun her şeye teker teker duygulanıp tepki vermesi çok garip, sanırım? Bu insanların şüpheli durumu zerre kadar değişmiş değil, sanırım. Aksine daha da arttı, sanırım.”
Subaru: “Evet, dediğin gibi. Ama bu durumda gizli teşkilat denen şeyin gizemi ne kadar artarsa hatta ne kadar karanlıklaşırsa cazibesi de bi’ o kadar artar ki…”
Somurtan Beatrice’in yanağını parmağıyla dürterken Subaru, göz ucuyla Russell’ı süzdü.
Değişmeyen duruşu ve değişmeyen ifadesiyle karşılık veren Russell’ın gerçek kimliğinin gizli bir istihbarat örgütünün başı olduğunu öğrenince onun varlığı ve etrafına yaydığı baskı çok daha ikna edici bir hâl almıştı.
Gerçekten de Altı Dil’in kuruluşu son derece mantıklıydı. ——Subaru’nun kamufle olabilen arkadaşı Pleiades Taburu’ndan Hiain’di ancak Yarı İnsan Savaşı’nda Krallığa karşı savaşan pek çok yarı insan olmalıydı. Ve savaşta işe yarayan tek şey saf savaş gücü değildi.
Russell: “Bu arada, Rachins-dono Altı Dil’in varlığını nereden öğrendiniz? Babanızdan mı?”
Rachins: “Ha? O ihtiyarın sırf aileyiz diye Krallığın gizli sırlarını bülbül gibi öteceğini mi sanıyorsun? Sadece böyle bir şeyin var olmasının normal olduğunu düşündüm ve arada sırada kulağıma çalınan söylentilerdeki parçaları birleştirdim. Senin gibi bir herifin onların başı olacağı zerre aklımdan geçmemişti.”
Russell: “Öyle mi? Demek Rickert Hoffman-dono gerçekten de sadık bir tebaa, örnek alınası. Peki sonrasında babanızla iletişim kurmadınız mı?”
Rachins: “…Hey, bir casus olarak o kötü huyların ortaya çıkıyor. Şu anda konuşma sırası sende, benim ona buna dair laf anlatacağım zaman değil. Kendini kaptırma.”
Russell: “Çok haklısınız. Lütfen nezaketsizliğimi bağışlayın.”
Shihaku gözlerini daha da sivrilten Rachins’e karşı Russell tiyatral şekilde eğildi. Ancak bu karşılıklı konuşma bile, Rachins’in kanalizasyonda açıkladığı o soyu—— ailesinin gerçekten de Krallığın soylularından olduğu gerçeğini kanıtlar nitelikteydi.
Bu cevabın ardından Russell bakışlarını Subaru’ya çevirdi ve “Tekrar ifade etmem gerekirse” diyerek devam etti.
Russell: “Gizli bilgilere ilişkin ayrıntılara giremem ancak en nihai amacımız ulusun savunmasıdır. Ben de dâhil olmak üzere bu örgüte hizmet edenler statülerini saklar, sahte kimlikler uydurur ve karşı istihbarat işleriyle uğraşırlar. Kraliyet Başkenti’nin Ticaret Loncası Başkanı ünvanım bile sadece gerçeği gizlemek için kullandığım bir paravan.”
Subaru: “Bir paravan için fazla üst düzey bir ünvan değil mi ya bu? Yani sonuçta lonca başkanı diyorsun.”
Russell: “Gereken kamusal otorite ve nüfuz dengesi dikkatlice hesaba katılarak varılmış bir sonuçtur bu. Endişelenmenize gerek yok, Kraliyet Başkenti’ndeki nüfuzlu kişilerin tamamı örgütümüzün üyesi değil elbette.”
Beatrice: “——Ama şu anki duruma bakılacak olursa keşke daha fazla öyle olsaydı demekten kendini alamıyor insan, doğrusu.”
Russell: “Evet, itiraf etmesi utanç verici olsa da tam olarak dediğiniz gibi.”
Yavaşça başını iki yana sallayan Russell, Beatrice’in bu gözlemine durgun bir ifadeyle karşılık verdi. Bu yüz ifadesinin onun gerçek duygularını ne kadar yansıttığını bilmek imkânsızdı ama nihayet asıl meseleye girebileceklerdi.
Şu an Lugunica Krallığı’nı vuran tehlike—— Subaruların köşeye sıkıştırılması ve kötülüğün pençelerinin Emiliagillere kadar uzanmış olması gerçeğinden bağımsız olamazdı.
Tüm bunların merkezinde ise——
Russell: “——Sevgili Çocuklar. Şu an bizim… hayır, Krallığın en büyük düşmanının adı bu.”
Subaru: “Yani bu adamların Kraliyet Seçimi’ni çökertmeye çalıştıklarını mı söylüyorsun?”
Russell: “Yanlış olmaz. Fakat onların yıkmaya çalıştığı şeyin Kraliyet Seçimi’nden ziyade bizzat Krallığın kendisi olduğunu söylemek daha isabetli olur.”
Subaru: “Krallığın kendisi mi… bunun etkisi de Kraliyet Başkenti’ndeki malum karmaşa, öyle mi? …Bu arada az önce onların uzun yıllardır süregelen ezelî düşmanımız olduğundan bahsetmiştin, o mesele tam olarak ne?”
Russell: “Doğrudur. Elimizdeki belgelere göre… otuz yılı aşkın bir süredir perde arkasında faaliyet gösterdiklerine dair kayıtlar mevcut.”
Subaru: “Otu… Hık!?”
Böyle akılalmaz bir rakamın böylesine sakin bir şekilde telaffuz edilmesi, Subaru’nun tüm beklentilerini altüst ederek gözlerinin şaşkınlıkla açılmasına neden oldu.
Beş, en fazla on yıl diye düşünmüştü ama otuz yıl çok uzun bir süreydi. Altı Dil’in Yarı İnsan Savaşı’ndan sonra kurulmuş bir teşkilat olduğunu göz önüne alırsak kuruluşunun üzerinden aşağı yukarı kırk yıl geçmiş olmalıydı.
Subaru: “Oradan otuz yıl demek… neredeyse kurulduğunuzdan beri onlarla savaşıyorsunuz o zaman…”
Russell: “Kesinlikle. Bu yüzden Altı Dil’in tarihi, Sevgili Çocuklarla yürütülen gizli savaşın tarihi olarak da adlandırılabilir. Ne var ki Sevgili Çocuklar hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir rakipti, bizse hep bir adım geriden gelmek zorundaydık… Tüm mesaimizi sırf bu topraklarda istedikleri gibi at koşturmalarına zar zor engel olabilmek için harcıyorduk, acınası bir durum.”
Rachins: “Hah, güya Krallığın arkasını kollayan o büyük teşkilat olacaksınız bir de şu zavallılığa bak. Sonsuza kadar dayak mı yemeyi planlıyordunuz?”
Russell: “Söyleyecek sözüm yok. Nitekim Krallığın dört bir yanındaki soyluların ve nüfuz sahibi kişilerin aniden fikir değiştirmesi ya da başka ülkelere istihbarat sızdırarak kendi çıkarlarımıza ters düşecek şekilde hareket etmesi gibi vakalar saymakla bitmez. Direktörlüğü devraldığımdan bu yana geçen on küsur yılda bile bu çıkmazı tersine çevirecek bir hamle yapamadık, yalnızca günü kurtaran geçici önlemlerle yetindik. ——Ancak durum değişti.”
Subaru: “Değişti mi?”
Russell: “Evet. ——Ak Koyun ve Kara Köpek sayesinde.
Bunu duyan Subaru, sessizliğe bürünerek Russell’ın arkasında bekleyen Ak Koyun’a baktı.
Onunla birlikte adı anılan Kara Köpek burada olmasa da Russell komutasındaki Altı Dil’i içine düştüğü o çıkmazdan kurtaranlar bu ikisi olmalıydı.
Bunu nasıl başardıklarını merak eden Subaru’nun sorgulayıcı bakışları karşısında Ak Koyun elini göğsüne götürdü, şirin yüz hatları hafifçe gerilirken söze girdi.
Ak Koyun: “Ben eskiden Sevgili Çocuklardan biriydim. Kara Köpek de aynı şekilde.”
Subaru: “——Hık! Düşman üyelerini taraf değiştirmeye mi ikna ettiniz?!”
Russell: “Birkaç tesadüfün bizim lehimize geliştiği bir durumdu. Ancak bunun sonucunda onca zamandır savaştığımız Sevgili Çocukların… asıl doğasını öğrenme fırsatına kavuştuk.”
Ak Koyun: “Evet… Yine de ben de her şeyi tam olarak biliyor değilim. Üzerine konuşabildiğim şeyler de vardı, konuşamadığım şeyler de…”
Subaru: “Yoo, öyle olsa bile elde edilen kazancın devasa olduğuna eminim. Böyle bir karar vermekle çok iyi etmişsin…”
Ak Koyun tereddütlü görünse de bu hâli Russell’ın yaptığı değerlendirmeyle taban tabana zıtlık oluşturuyordu.
Ne de olsa kendisi otuz yıldır zerre ilerleme kaydedilemeyen bir savaşın seyrini değiştirecek kadar kilit bir isimdi; Altı Dil’in hissetmiş olması gereken o büyük coşku, çölde vaha bulmaktan farksızdı.
Subaru’nun bu düşünceleri karşısında Ak Koyun hafifçe bakışlarını indirdi ve…
Ak Koyun: “… Evet, açıkçası bu benim için de sürpriz oldu. İçimde böyle bir cesaret olduğunu hiç düşünmezdim… Hâl böyleyken keşke çok daha önceden…”
Subaru: “——?”
Ak Koyun: “Aa, y-yo, hiçbir şey! Neyse, özetle benim durumum bu!”
Ellerini telaşla iki yana sallayan Ak Koyun’a bakarken Subaru kaşlarını hafifçe çatıp sustu.
Fakat o aklına takılan noktayı kurcalamadan önce, “Hey” diye Rachins’in serseri tonlu sesi araya girdi.
Rachins: “Şu ihanet meselesine harbiden güvenebiliyor musunuz? Yani düşünsene o piç kuruları sizin onların kıçında dolanmanızdan bıkıp da sizi istedikleri gibi parmaklarında oynatabilmek adına bu ikisini bir tuzak niyetine yollamış olamaz mı?”
Russell: “Durum böyle olsaydı bizim çoktan ezilmiş olmamız daha mantıklı olmaz mıydı? Ak Koyun’la Kara Köpek bize katılalı bir yılı geçti… Bu süre zarfında Sevgili Çocukların kurduğu o karanlık kumpasları bir elin parmaklarıyla sayılamayacak kadar çok engelledik. Niyetleri kötü olsaydı bize bu kadar katkı sağlamalarının hiçbir mantığı kalmazdı.”
Rachins: “…Pek de emin olamazsın. Bence yeterince tedbirli davranmıyorsunuz.”
Russell: “——Lütfen endişelenmeyin. Onların bana ihanet etmesini engelleyecek gerekli tedbirleri zaten aldım. Bu sayede benim güvenimi satın aldılar… daha doğrusu kazandılar.”
Keskin bakışlarla Rachins ve Russell birbirlerine baktı, aynı zamanda fikirlerini çarpıştırdılar.
Subaru’nun gözünden bakıldığında Rachins’in ne demek istediği gayet anlaşılırdı ama Russell’ın olayları kendi çıkarlarına uygun şekilde hazırlaması onu daha baskın kılıyordu. Rachins’in bir ara sokak serserisi olduğuna dair ilk yargısı da Subaru’nun aklından bir türlü çıkmıyordu, bu yüzden ortadaki karakterlerin taşıdığı prestij ve ağırlık arasında bariz bir fark vardı.
Subaru: “Bize bu denli yardım ettikten sonra onun hakkında böyle düşünmem vefasızlık mı olur acaba?..”
Beatrice: “Sadece bizi kaç kez koruduklarına bakacak olursak burada güvende olmamızı sağlamak sakallının hanesine yazılır, sanırım. Ama kanalizasyondaki kurtarılmamızı da hesaba katarsan serseriyle sakallı arasında durum eşitleniyor, doğrusu.”
Subaru: “Kesinlikle. Benim Beako’mdan da böyle bir matematik beklenirdi zaten——”
Ak Koyun: “——Şey, Natsuki Subaru-san.”
Bacaklarının arasında oturttuğu Beatrice’le birlikte sallanırken kimin tarafını tutacağına karar veremeyen Subaru, Ak Koyun’un o seslenişi üzerine tuhaf ve beceriksiz bir “Hıh?” sesi çıkardı.
Fakat Subaru’yu büyük bir ciddiyetle süzdüğünü fark etmesiyle birden derin bir şekilde başını eğdi.
Ve——
Ak Koyun: “Sevgili Çocukların elinden kurtulabilmemiz sizin sayenizde oldu. Bu yüzden uzun zamandır size minnettarlığımı sunmak istiyordum… Gerçekten çok teşekkür ederim.”
Subaru: “Eee… rica ederim etmesine de tam olarak neyin hangi kısmı için teşekkür ediyorsun sen bana?”
Ak Koyun: “Elbette Cadı Tarikatı’nın Tembellik Günah Başpiskoposunu ortadan kaldırdığınız için!”
Subaru: “…Petelgeuse’u mu?”
Gözlerini yuvarlayıp böyle soran Subaru’ya Ak Koyun güçlü bir şekilde “Evet!” diye başını salladı.
Kara geçmişinin simgesi olan Kraliyet Sarayı’ndaki o utanç verici olaydan tutun, cep telefonuyla bağlantılı Beyaz Balina avı meselesine kadar… Bugünü sanki sürekli olarak Kraliyet Seçimi’nin başlangıcındaki olayları deşip duran tuhaf bir gün ilan etmişlerdi.
Fakat Petelgeuse Romanee-Conti’yi yenmiş olmasının övülmesi bir yana, Ak Koyun’un böylesine doğrudan bir minnet duymasının nedenini bir türlü anlayamıyordu.
Subaru: “Yok artık, sakın bana o şerefsizin Parmaklarından falan olduğunu söyleme?”
Ak Koyun: “Parmak mı?.. Öyle bir şey değildi ama yine de onun ölümü Anneyi epey sarsmıştı, biz de o kargaşadan yararlanarak… işte kaçıp kurtulduk.”
Subaru: “Hı? Hı? Hı? Bi’ dakika, bi’ dakika… İyice koptum ben yine. Petelgeuse’un ölümünün etkisiyle Anne denilen kişi telaşa mı kapıldı? Nasıl bir kargaşadan bahsediyorsun ki?..”
Ak Koyun: “——Uzun bir süre boyunca ben de onun gerçek kimliğini bilmiyordum. Ne zaman buluşsak hep farklı bir kılığa girerdi, onunla doğru düzgün konuşabildiğim tek bir an bile olmamıştı… ama sonunda her şey gün yüzüne çıktı.”
Subaru kafa karışıklığını açıkça belli etse de heyecanla konuşan Ak Koyun, kabaran duygularını kontrol edemiyor gibiydi. Subaru’nun sorusunu cevaplamak yerine bunca zamandır içinde taşıdığı sırrın kapağını aralarken gözleri parıldıyordu.
Ak Koyun: “Benim… bizim, Sevgili Çocukların, bunca zaman itaat etmeye zorlandığı kişi, o kişi…”
Subaru: “B-Bi’ saniye, bi’ saniye diyorum, duygularım daha olan bitene yetişemedi bile…”
Ak Koyun: “——Capella Emerada Lugunica.”
Subaru: “——Ha?”
Hiç beklenmedik bir anda kulak zarlarında çınlayan bu uğursuz fısıltı, allak bullak olmuş düşüncelerini tek seferde buz kestirdi.
Daha işleyemediği onca bilgi ve duygu seli, sanki üzerlerine kova kova soğuk su boca edilmişçesine sessizliğe bürünürken nefesini tutan Subaru, bakışlarını uzun uzun Ak Koyun’a sabitledi.
Kadın o bakışa usulca başını sallayarak karşılık verdi ve ince dudaklarını bir kez daha aralayıp tek kelimesini bile esirgemeden açıkça söyledi.
Ak Koyun: “——Şehvet Günah Başpiskoposu, Capella Emerada Lugunica. Bize, yani Sevgili Çocuklara zorla kendisine Anne dedirtip bizi boyunduruğuna alan iblisin ta kendisiydi!”
Subaru: “—— ———— —————— ——Ciddi misin sen?”
Ak Koyun’un ağzından dökülen o ismi idrak edip zihninde işlemesi oldukça uzun sürdü.
Parçalara ayırdı, çiğnedi, yuttu, sonra yeniden geviş getirir gibi tekrar düşündü; bu döngüyü defalarca kez tekrarladı.
Subaru: “————”
Subaru’nun sessizliğe gömüldüğü bu aralıkta Russell “Ak Koyun” diye seslendi.
Sesine hafif azarlayıcı bir tını katarak konuştu.
Russell: “Bunları belirli bir sırayla açıklamayı düşünüyordum. O ismi hemen ortaya atmakla çok acele ettin.”
Ak Koyun: “Ah, ö-özür dilerim! B-Bir an heyecanıma yenik düştüm de…”
Russell: “Kendisini bilgilendirme niyetim zaten vardı fakat bilgiyi kullanırken daha sağduyulu olmalısın. Elindeki kartlar canınla eşdeğerdir. Geçtiğimiz şu bir yıl içinde bunu sana defalarca öğretmiş olmalıydım.”
Ak Koyun: “E-Evet…”
Omuzları düşen Ak Koyun, Russell’ın bu sözleri üzerine gözlerini yumdu.
Ancak morali bozulan Ak Koyun’a üzülse de Subaru açısından o azarlama süresi sayesinde aldığı şoktan dolayı işlemeyi bırakan zihni yeniden çalışır hâle gelmişti.
——Şehvet Günah Başpiskoposu, Capella Emerada Lugunica.
Cadı Tarikatı’nın Günah Başpiskoposlarının hepsi tek kelimeyle “en beteri” olarak özetlenebilirdi ama Capella’nın doğasındaki o kötülük, diğer Günah Başpiskoposlarıyla kıyaslandığında bile Subaru’nun midesini en çok bulandıranıydı.
Onunla yalnızca bir kez, Su Geçidi Şehri Pristella’nın Şehir Binası’ndaki çarpışmada karşılaşmıştı ama açıkçası mecbur kalmadıkça bir daha asla yüzünü görmek istemeyeceği kişilerin başında geliyordu.
Her şey bir yana, Capella’nın adını tam da böyle bir zamanda duyacak olmak da…
Subaru: “Anne, bir de Sevgili Çocuklar…”
Beatrice: “Yan yana geldiklerinde insanın midesini bulandıracak cinsten kelimeler, sanırım.”
Subaru: “Üstelik onun ağzından çıktığını o kadar net canlandırabiliyorum ki… Ak Koyun-chan’ın kaçmak istemesine şaşmamalı.”
Kaşlarının arasını kırıştırıp dudaklarını büken Subaru’ya Beatrice kaygılı gözlerle baktı.
Neyse ki Beatrice Capella’nın gerçek hâlini görmemişti; Subaru da bunun iyi olduğunu düşünüyordu. Günah Başpiskoposları’nın hepsi Beatrice’in ruhsal gelişimi için zararlıydı. Özellikle de Capella.
Ak Koyun: “Anne… Capella, türlü türlü yerlerden bir sürü çocuk toplar ve o çocukların her birine kendi yavrusuymuş gibi davranırdı. Bizden onu annemiz olarak görmemizi isterdi. Ama…”
Subaru: “Kötülüğü de deliliği de psikolojik baskıyı da… hepsini gözümde canlandırabiliyorum… Yine de bu alışkanlıktan kurtulamadın mı?”
Ak Koyun: “Pek kolay değil… Sonuçta asla unutmayalım diye bu kelime herkesin bedenine kazınmıştı.”
Acı bir gülümseme bile denemeyecek kadar yaralayıcı bir gülüşle Ak Koyun geçmişi böyle anlattı.
Sevgili Çocuklardan ayrılıp Capella’nın boyunduruğundan kaçıp kurtulmuş olmasına rağmen korkusunun kaynağına bugünlerde hâlâ “Anne” diye hitap etmesi, tatmış olduğu o dehşetin ne kadar büyüklük olduğunun kanıtıydı.
Ve o cehennem gibi konumdan kurtulmasında Subarugillerin Petelgeuse’u yenmesinden ötürüyse——
Subaru: “Gerçekten çok sevindim. O cehennemden kurtulabilmene, Ak Koyun-chan.”
Ak Koyun: “Natsuki Subaru-san…”
Subaru: “Aa ama şu Kara Köpek denen eleman o minnettarlıktan pek nasibini almamış gibi. O herif, benimle birlikte şirin mi şirin Beako’yu da cayır cayır yakıp kömüre çevirmeye niyetli gibiydi. İyiliğe kötülükle karşılık vermeye kalktı. Özür dilemezse affetmem onu.”
Beatrice: “Affetmeyiz, doğrusu.”
Subaru’nun parmağını uzatarak yaptığı kesin harekete uyan Beatrice de kendi parmağıyla aynı hareketi yaparak Ak Koyun’u işaret etti. Kendisine doğrultulan iki parmağı ve Subaru’yla Beatrice’in aynı anda göz kırptığını gören Ak Koyun, şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve ardından usulca gülümsedi.
Ak Koyun: “Evet… Anladım. Kara Köpeğin kesinlikle özür dilemesini sağlayacağım.”
Subaru: “Çok iyi olur. Yine de rakip Capella olduğuna göre… ‘Sevgili Çocuklar’ dediğin şey, Cadı Tarikatı’nın içindeki bi’ birliğin adı falan mı? Petelgeuse’un Parmakları veya Regulus’un Gelinleri gibi…”
Beatrice: “Bu yakıştırmayı duyarsa Sylphy seni fena pataklar, sanırım. Öyle düşüncesizce konuşma, doğrusu. Zaten Sylphy senden pek hazzetmiyor, sanırım.”
Subaru: “Regulus’u alt ederken benim de hatırı sayılır bir katkım oldu ama… Neyse, Emilia-tan’ı destekleyenlerin artması her hâlükârda iyidir, ileride bir gün onunla beraber oturup bir numaralı gözdemiz hakkında uzun uzun coşmamız gerekecek.”
Şu anda Roswaal Malikânesi’nde beklemede olan üyelerden biri olan Sylphy, aslen Regulus’un gelinlerinden biriydi ama artık Emilia’nın sıkı destekçilerinden biri hâline gelmişti. Böyle düşününce Subaru’nun bir av gibi takip edildiği ve hatta Emilia’nın bile esir düştüğü böylesi bir kriz ortamında -başta Sylphy ve Ryuzu olmak üzere- malikânede geride kalan diğer Ryuzu kopyaları da ciddi bir endişe kaynağıydı.
O cephede, işi ancak Kraliyet Başkenti dışında serbestçe hareket edebilecek birine—— Roswaal’a emanet etmekten başka çareleri yoktu.
Subaru: “Oradaki durumu da kafamıza takacağız ama… senin pencerenden bakıldığında durum nasıldı, Ak Koyun-chan?”
Ak Koyun: “…En azından ben, kendimi hiçbir zaman o kimlikle görmedim. Hayatım boyunca Cadı Tarikatı mensuplarıyla da hiç karşılaşmadım.”
Subaru: “Öyle mi… Yani Cadı Tarikatı’ndan bağımsız bir ekip ya da o Günah Başpiskoposuna ait özel bir birlik gibi bir şey miydiniz? Ne olursa olsun ‘sevgili çocuklar’ falan, sırf isimleri bile insanın asabını bozmaya yetiyor.”
Birisinden nefret ediyorsan ona dair her şeyden nefret etmen de hiç zor olmuyordu. Subaru’nun yaşadığı durum tam da böyleydi. İşin içinde Capella’nın olduğunu düşündükçe onlara dair her şeyde kusur bulmak istiyordu.
Subaru: “————”
Subaru refleksle bakışlarını yan yatakta uyumakta olan Crusch’a çevirdi.
Subaru’nun kendi bacağı ve kolu bir yana dursun, Crusch’ın bedenine akıtılan Ejderha Kanı da Capella’nın ona miras bıraktığı yaralardan biriydi. Pristella’da sadece onun dokunuşu yüzünden formları değiştirilmiş ve şimdilerde buz kütlelerinin içinde uyumaya terk edilmiş yığınla insan vardı. ——Tıpkı Oburluk gibi Şehvet de haddinden fazla insanın hayatını mahvetmişti.
Subaru: “Bu aynı zamanda Russell-sanların otuz yıl boyunca onun izini neden bir türlü bulamadıklarını da açıklıyor. İstediği an şeklini ve kılığını özgürce değiştirebiliyor. Bu yüzden de…”
Russell: “Bugüne dek onun gerçek kimliğini kesin olarak tespit etmek asla mümkün olmadı. Gerçeğin tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıkması; Pristella’da bizzat kendi formunu ifşa edip Otoritesi’ni kullanan Şehvet Günah Başpiskoposu’na dair o istihbaratla, Ak Koyunların çok iyi bildiği o varlığın özelliklerinin örtüşmesiyle ancak mümkün oldu.”
Subaru: “Yani kadın istediği gibi komplolar kurup perde arkasında oyunlar oynayabilmiş, öyle mi?..”
Russell: “Kesinlikle. Lortların ve o büyük güç sahiplerinin aniden fikir değiştirmesi ya da vatana ihanet eden eylemlere girişmesi artık bir sır olmaktan çıktı. ——Büyük ihtimalle her biri başkalarıyla değiştirilmiş olmalı.”
Subaru: “O kadının yapabildiklerini düşününce böyle bir şey hiç de imkânsız gelmiyor. Açıkçası bu gelinebilecek en berbat nok——”
Russell’ın tahminini onaylayıp işin bu iğrenç tarafını tükürürcesine dile getireceği o an, Subaru korkunç bir şeyi fark etti.
Bu tahminin derinlerine inilirse akılalmaz derecede ürkütücü bir gerçeği kabul etmeleri gerekecekti. Ve o gerçek hiç şüphesiz ki—— Krallığın tamamen ve sessizce istila edilmiş olduğu, yani devletin bekasının tehlikede olduğu bir krize işaret ediyordu.
Rachins: “Oy, oy, oy, sakın bana…”
Beatrice: “——En beteri, doğrusu.”
Subaru’nun vardığı o dehşet verici sonuca aynı anda varan Rachins’in yüzü kasıldı, sesi öylesine titremişti ki geriye kalan o korkunç ihtimali kelimelere dökmeye dili varmadı.
Keza Beatrice de ürpermiş bir hâlde, bağdaş kurmuş Subaru’nun bacaklarının arasına iyice büzülüp ona sokuldu.
Subaru: “Russell-san…”
Russell: “Evet. Üçünüzün de kafasında canlanan o ihtimal kesinlikle doğru. İşte bu yüzden şu an içinde bulunduğumuz durum Krallığın en büyük felaketidir.”
Cevabı duymaktan korkmasına rağmen yine de sormak zorunda kalan Subaru’nun sorusuna, o şokla savaşını çoktan bitirmiş ve bir sonraki aşamaya geçmiş olan Russell derin bir şekilde başını salladı.
Subaru; aslında duyacağı cevaptan ölesiye korkmasına rağmen yine de sormak zorunda kalmıştı, o şoku çoktan atlatmış ve olayın bir sonraki aşamasına geçmiş olan Russell’sa onaylarcasına ağır ağır başını salladı.
Ve Altı Dil’in Direktörü, Krallığı koruma görevini omuzlamış o adam, gerçeği şu sözlerle ilan etti…
Russell: “Lugunica Krallığı’nın Bilgeler Konseyi’nin yanı sıra üst düzey soyluların büyük bir çoğunluğunun, Sevgili Çocuklara önderlik eden Capella Emerada Lugunica tarafından başka kişilerle değiştirilmiş olduğu ve Ejderha Yazıtı’nın şu an bizzat Şehvet’in eline düşmüş olduğu endişe edilmektedir.”


