Bildirimler Tümünü Okundu Say
Yükleniyor...
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım X, Bölüm 23 – “En İyisini Ara”

Kısım X, Bölüm 23 – “En İyisini Ara”

30 Haziran 2026 240Okunma 39 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can, EuphoriaLux, Efe S, Yiğithan S, The Emre, Arman, Karagürz, Furkan Ş, Kaan Ö, Süleyman Y, Anıl U, Hydra, Bayram Ö, Sweet, Rayko Nora, Rüzgar Yağız C, Alperen’in Gözünden, Melih Kaan K, Efe Ç.

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Defalarca kez başını kaldırıp baktığı Lugunica Kraliyet Sarayı o kadar uzaklardaydı ki tebeşir beyazı duvarları akşam karanlığında neredeyse yutulup gidiyordu.

Subaru: “——Emilia.”

Dudaklarından bir mırıltı hâlinde dökülen bu ismin ardında Subaru’nun kalbini parçalayan derin bir keder yatıyordu.

Kraliyet Başkentinin zirvesindeki o Sarayda tutsak edilen kişi Emilia’ydı… Subaru’nun en büyük arzusu da onu bir zindana kapatmak değil, eninde sonunda o tahta oturtmaktı.

Beatrice: “…Emilia Kraliyet Adayıdır, doğrusu. En azından görünüşte ona saygılı davranıyor olmalılar, sanırım. Onu zindana kapatmalarına imkân yok, doğrusu.”

Subaru: “Biliyorum. Bunu biliyorum, gerçekten de biliyorum. Ama… mesele o değil ki…”

Beatrice: “————”

Subaru: “Ah, üzgünüm… Sırf beni neşelendirmeye çalışırken hem de.”

Beatrice: “Sorun değil, sanırım. Bunalmış Subaru’yu cesaretlendirmek de partnerinin ayrıcalığıdır, doğrusu. Petra ve Rem kıskançlıktan ağlayıp duruyorlardır, sanırım.”

Subaru: “Petra’yı bilmem de Rem için aynı şeyi söyleyemem. Pek kıskanacakmış gibi durmuyor.”

Yüzüne acı bir tebessüm yerleştiren Subaru, şu durumda bile hâlâ gülümseyebildiğine kendi de şaşırmıştı.

Daha biraz öncesine kadar, kendi çaresizliğini ve geride bırakmaktan başka çaresi olmadığı Emilia’yı düşündükçe kalbi paramparça olacak gibi hissederken Beatrice’in yanındaki varlığı bile gerçekten de muazzam etkiliyordu.

Göz ucuyla ona baktığında küçük Ruhun o şirin ve kendini beğenmiş yüz ifadesini gördü, ardından dudaklarından hafif bir iç çekiş döküldü.

——Subaru, Beatrice ve Altı Dil’in karakoldaki ekip; Russell’ın talimatları doğrultusunda planlandığı gibi yola çıkmak için hazırlıklara başlamıştı.

Karakol, ne cüretkârdır ki Ticaret Bölgesindeki en büyük depolardan birindeydi. Soylular Mahallesiyle sınır olan savunma duvarının hemen yakınında yer alması, Altı Dil’in gizlenme becerisinin ——başkentin silüetine karışıp orada doğal bir şekilde varlıklarını sürdürmelerinin ne kadar muazzam olduğunu gözler önüne seriyordu.

Şu an Subaru’yla Beatrice; karakolun arkasına geçmiş, kaçış hazırlıkları tamamlanana kadar Emilia’nın içinde tutulduğu Lugunica Kraliyet Sarayını seyrediyorlardı.

Subaru: “————”

Henüz bilinci yerine gelmeyen ve uyumaya devam eden Crusch’la başkentten kaçmaya hiçbir direnç göstermeyen Rachins’in yanı sıra Subaru ve Beatrice de oradaydı. Onların dışındaki ana üyeler Ak Koyun, Kara Köpek—— ve hepsine liderlik eden Russell vardı fakat bunların haricinde kılık değiştirme ve bilgi saptırma görevlerini üstlenen pek çok personelin olduğu da aşikârdı.

Doğrudan Krallığa bağlı bir istihbarat teşkilatı olmalarından bekleneceği üzere yürüttükleri operasyonun çapı oldukça büyüktü.

Beatrice: “Yine de onca gücümüze rağmen tamamen gafil avlandık, doğrusu.”

Subaru: “Ama sonsuza dek yenik kalmayacağız. Bu kaçış, daha sonra yapacağımız büyük geri dönüş için hızlanma aşamasından ibaret.”

Beatrice: “Hızlı bir başlangıç, sanırım. ——Biraz şaşırdım, doğrusu.”

Yenilgiye boyun eğmeyen azmini dile getiren Subaru’ya, elini tutan Beatrice aniden böyle mırıldandı. Bunu duyan Subaru “Şaşırdın mı?” diyerek başını yana eğdiğinde Beatrice hafifçe kaşlarını çattı ve…

Beatrice: “Subaru’nun başkentten ayrılmaya bu kadar çabuk karar verebilmesine şaşırdım, sanırım. Emilia’yı geride bırakmak da, Ottolarla buluşamamak da senin için zor bir seçim olmalıydı, doğrusu.”

Subaru: “Orası… kesinlikle öyle, şu an bile öyle hissediyorum. Miklotov-san’ın yanına gitmeden önce Emilia-tan’la öğle yemeğinde ne yiyeceğimizi konuşuyorduk. Güya bugün Emilia-tan, Rem ve Petra’yla birlikte beslenme çantası hazırlayacaktı ve dört gözle beklememi söylemişti… ama geldiğimiz duruma bak.”

Beatrice: “Subaru…”

Subaru: “Çok acı verici, çok zor. Ama Beako, sen de karşı çıkmadığına göre bunun en doğrusu olduğunu biliyordun, değil mi? Sen de anlamıştın.”

Ses tonunu acınası bir şekilde düşüren Subaru’yu, kısa bir süre sonra Beatrice başını ağır ağır sallayarak onayladı.

O an bunu dile getirmemiş olsa da Beatrice başkentte kalmanın kaçınılmaz olarak yenilgiyle sonuçlanacağından emindi. Yine de karar vermesi için Subaru’yu aceleye getirmemiş olması, tamamen onun hassasiyetinden ve Subaru’nun bu kararı kendi içinde kabullenmesini istemesindendi.

Birisi ona dayattı diye çaresizce boyun eğmesini değil, Subaru’nun kendi hür iradesiyle bu seçimi yapabilmesini arzulamıştı.

Subaru: “Benim Beako’m her zamanki gibi hem şirin mi şirin hem de çok ama çok acımasız.”

Beatrice: “Üstelik bu şirinlik de acımasızlık da ömür boyu garantilidir, sanırım.”

Subaru: “Ne büyük şans. Beako Sigorta’yla sözleşme imzaladığıma gerçekten memnunum.”

Saçlarını şefkatle okşarken partnerinin bu güvenilirliği Subaru’nun içini ferahlatmıştı.

Normalde olsa hemen “Bırak beni, doğrusu~!” diye bağırıp kaçmaya çalışacakken şimdi sessizce buna izin vermesi Beatrice’in onun duygularını gözetmesinden kaynaklanıyordu muhtemelen.

Tam o sırada——

???: “Yola çıkış hazırlıkları tamamlanmak üzere. İkiniz de hazır mısınız?”

Onlara seslenen kişi Ak Koyun’du.

Siyah takım elbisesinin üzerine beyaz bir cübbe—— tıpkı Subaru ve Beatrice gibi o da Algı Engelleme cübbesine bürünmüştü ve toplu olan saçlarını serbest bırakarak eskisinden biraz daha farklı bir havaya bürünmüştü.

Algı Engelleme ile hafif bir kılık değiştirmenin bir araya gelmesiyle, kimliğini tamamen gizlemeyi başarmıştı.

Subaru: “Heh?”

Ak Koyun: “N-Ne oldu? Bende tuhaf bir şey mi var?”

Subaru: “Ah, kusura bakma, ondan değil. Sadece takım elbiseli hâlinden oldukça farklı bir izlenim bıraktın da. Aslında bu hâlin, Ak Koyun-chan lakabına çok daha iyi uyuyor.”

Ak Koyun: “Bu… doğru olabilir. Gümüş Tilki beni yanına almadan önce… henüz Annemin yanındayken genellikle böyle şeyler giyerdim.”

Subaru: “Ah, özür dilerim. Sana kötü anılarını hatırlattım sanırım.”

İstemeden de olsa kötü anılarını deştiği için özür dileyen Subaru’ya, Ak Koyun “Hayır” diyerek hafifçe gülümsedi. Sonra uzun, lacivert saçlarını okşayarak…

Ak Koyun: “…Asıl benim özür dilemem gerekir. Üzgünüm.”

Subaru: “?.. Neden özür diledin ki?”

Ak Koyun: “Kendi çıkarlarımız doğrultusunda sizi acele ettirdiğimiz için… Normalde karar vermek için daha fazla zamana ihtiyacınız olurdu, Natsuki Subaru-san.”

Bakışlarını yere indirip sanki kendisi daha çok acı çekiyormuş gibi konuşan Ak Koyun’a bakarken Subaru’nun yüzünde istemsizce tebessüm belirdi.

Capella’nın emrindeki Sevgili Çocuklardan ayrılıp şimdi Russell’ın yönettiği Altı Dil’in bir üyesi olan Ak Koyun, özündeki bu merhametle ne bir kötünün astı olmaya ne de casusluk yapmaya elverişliydi. Ne de olsa Subaru’nun karar vermek için harcadığı zamanın yükünü bile kendi omuzlarına almaya çalışıyordu.

Subaru: “Benim yükümü de kendi üstüne almana gerek yok. Aceleye getirildiğimi falan da düşünmüyorum. Aksine, kararımı verebilmem için gereken bilgiyi sağladığınızdan dolayı minnettarım.”

Ak Koyun: “Natsuki Subaru-san…”

Subaru: “Yine de kendini suçlu hissetmekten alıkoyamıyorsan en azından şunu yapmayı bırakır mısın?”

Ak Koyun: “Eh?”

Subaru: “Bana ‘Natsuki Subaru-san’ diyerek tam adımla seslenmeyi yani. ‘Natsuki-san’ veya ‘Subaru-san’ diyebilirsin. Öbür türlü kendimi diken üstünde hissediyorum.”

Omuz silkip olabildiğince dostane ve rahat bir tavır takınan Subaru’nun bu ricası üzerine Ak Koyun’un gözleri fal taşı gibi açıldı, bir süre şaşkınlıktan dudakları aralanıp kapandı durdu.

Ak Koyun’un bu hâline şahit olan Beatrice, Subaru’nun yanı başında derin bir iç çekti ve…

Beatrice: “Fazla derin düşünmene gerek yok, doğrusu. Bu kelimelerle ne demek istiyorsa direkt onu kastediyor, sanırım.”

Subaru: “Bu gereksiz dipnot da neydi şimdi ya… Başka ne anlama gelebilirdi ki zaten?”

Beatrice: “Betty bilmiyor, doğrusu~. Betty söylemeyecek, sanırım~.”

Subaru: “Bu resmen ‘biliyorum ama söylemeyeceğim’ diyen birinin tavrı!”

Beatrice kulaklarını tıkayıp yüzünü başka yöne çevirirken Subaru küsmüş bir ifadeyle dudaklarını büzdü. İkisinin arasındaki bu atışma ortamdaki gerginliği dağıtmış olmalı ki o âna kadar şaşkınlık içinde olan Ak Koyun’un omuzlarındaki tüm yük bir anda kaybolup gidiverdi.

Ve ardından——

Ak Koyun: “——Yani size sadece Subaru-san ve Beatrice-san dememde bir sakınca yok, değil mi?”

Subaru: “Evet, hiç sakıncası yok. İstersen ona Becchin bile diyebilirsin.”

Beatrice: “Becchin mi?! Subaru bile Betty’ye hiç böyle seslenmemişti, doğrusu!?”

Ak Koyun: “S-Sanırım pek olumlu bir tepki alamayacağım, o yüzden böyle kalsın…”

Oldukça mütevazı bir yanıtla Ak Koyun, Beatrice’e “Becchin” deme şeklindeki o tarihî ayrıcalıktan vazgeçti. Yine de bu duruma pek üzülmüş görünmüyordu, bunun yerine sanki başka bir derdi varmış gibi endişeli gözlerle Subaru’ya baktı.

Subaru bu duruma kaşlarını çatarken Ak Koyun’un dudaklarını kıpırdatması bir oldu——

Ak Koyun: “Şey, Subaru-san, Ti——”

???: “——Oy! Sikikler, ne kadar daha oyalanacaksınız lan! Kıçınızı kaldırın da çabuk gelin buraya!”

Ancak tam o sırada kaba ve çatallı bir ses tonuyla Rachins araya girdi.

Rachins’in zaten keskin olan gözlerindeki o fazladan bilenmiş parıltı karşısında Ak Koyun korkuyla “Hııhk!” diyerek omuzlarını büktü. Subaru’ysa Ak Koyun’u arkasına alıp koruyarak dik dik Rachins’e baktı,

Subaru: “Harbiden bu cübbe sana hiç yakışmamış be, biliyorsun değil mi?”

Rachins: “Kes lan, karışma sen! Hem ben niye en başta Russell Fellow’un köpeği olmak zorundayım ki! İşlerinizi gidip köle sözleşmesi yaptığınız heriflere yaptırın lan.”

Ak Koyun: “K-K-Köle sözleşmesi falan yapmadık biz!”

Subaru: “Ak Koyun-chan, sen böyle panik yapınca cidden öyleymiş gibi duruyor ama…”

Rachins’in bu kaba yorumlarını bu kadar ciddiye alan Ak Koyun’u yatıştırdıktan sonra Subaru, bir kez daha uzaklardaki Saraya doğru bakıp derin bir iç çekti. ——Tek duası o kızın güvende olmasıydı.

Beatrice: “Emilia da Subaru için aynı şeyi diliyordur, sanırım.”

Subaru: “İkimiz için de öyle olsa gerek. Sadece benim yerime böyle dilemesi beni daha çok mutlu eder, üstelik bu tam da Emilialık bir hareket olur.”

Tek bir bakışıyla kalbinden geçenleri anlayan Beatrice’e böyle karşılık veren Subaru, içindeki o peşini bırakmayan bağlardan sıyrılmak istercesine Saraya arkasını dönüp ilk adımını attı.

Yollarına devam ederek karakolun içinden geçtiler ve dışarıda bekleyen ejder arabasına doğru ilerlediler.

O sırada hızla boşalmakta olan karakolun içinde, kucağında kocaman bir kutuyu dışarı taşımaya çalışan cübbeli birinin sırtı gözüne ilişti.

Kutunun içinde ne olduğunu bilmese de epey ağır olduğu belliydi, zira onu taşıyan kişi epey zorlanıyor gibi görünüyordu,

Subaru: “Bunun dışarıdaki ejder arabasına taşınması gerekiyor, değil mi?”

???: “Ah…”

Hızla yardım elini uzatan Subaru, kutuyu onun yerine bir çırpıda kaldırdı—— yoo, bir çırpıda kaldırdığını söylemek yalan olurdu. Bayağı ağır olduğundan epey güç harcaması gerekmişti.

Neyse ki kutuyu tek başına kaldırıp karizmayı çizdirmediği için içten içe rahatlayan Subaru’ya karşılık, kutuyla cebelleşen kişi—— şapkasını gözlerine kadar indirmiş olan o şahıs şaşkın bir tepki verdi.

Subaru: “?.. İyi misin?”

Karşısındaki kişinin bu şaşkın hâli üzerine Subaru başını yana eğdi.

Şapkasından ötürü yüzü görünmüyordu ama ince yapılı biriydi. Gerçi yüzünün görünmemesi bile Kara Köpeğe nazaran çok daha az şüpheyi barındırdığı için pek de sorun sayılmazdı.

Subaru’nun asıl garipsediği şey, o kişinin bu garip tepkisiydi. Ancak bunu sorgulayacak vakit kalmadan o şahıs başını eğip apar topar oradan uzaklaştı.

Beatrice: “Teşekkür bile etmedi, ne kaba biri, doğrusu.”

Subaru: “Yok canım, bazen utangaç insanlarla karşılaşırsın işte. Herkes Garfiel kadar cana yakın ve karizmatik olacak diye bir kural yok.”

Beatrice: “Neden lafı birden Garfiel’a getirdin ki… Gerçi anlamıyor da değilim, sanırım.”

Karizma sadece dış görünüşle ilgili değildi; aynı zamanda kişinin hâl ve hareketlerinde, söylediği sözlerde de kendini belli ederdi.

Kamptaki bu ortak görüşü Subaru ve Beatrice başlarını sallayarak onaylarken kucağında yükle bekleyen Subaru’yu fark eden Ak Koyun “Affedersiniz” diye seslendi,

Ak Koyun: “Bunu size taşıttığımız için… Mavi Yılan-san’la daha sonra konuşacağım.”

Subaru: “Yoo yoo, lafı bile olmaz da… az önceki kişi Mavi Yılan mıydı? Yanılmıyorsam benim yanıklarımı iyileştiren kişi oydu, değil mi?”

Ak Koyun: “Eh, ah, evet. Kendisi aşırı yetenekli bir şifacıdır.”

Subaru’nun duyduğu bu kod ada—— Mavi Yılan ismine tepki vermesi üzerine Ak Koyun bunu doğruladı. Koyun, köpek, tilki derken şifacının bir yılan olması oldukça havalı ve stilistik bir seçimdi.

Subaru’nun bildiği kadarıyla, yılanlar ve tıp birbirinden ayrılamaz kavramlardı. Bunun bir örneği, Yunan mitolojisinde hekim Asklepios’un asasına dolanmış bir yılandı.

Tabii, bu durumla Mavi Yılan ismi arasındaki bağlantının sadece bir tesadüften ibaret olduğu açıktı.

Subaru: “Öyleyse asıl teşekkürü benim etmem gerekiyor. Sadece bu yükünü taşımakla ona olan borcumu ödemiş sayılmam.”

Ak Koyun: “Ah… ama yine de biraz zor olacaktır. Mavi Yılan-san başkalarıyla konuşmayı pek sevmez… Gümüş Tilki de bize onun bu isteğine saygı göstermemizi tembihlemişti.”

Subaru: “Hımm? İnsanlardan hoşlanmayan bir hekim ha… Giderek daha da usta bir hekimmiş gibi gelmeye başladı.”

Yetenekli ama huysuz… bu, manga ve animelerde karşılaştığı usta doktorların en belirgin ön koşuluydu.

Yine de Ak Koyun’un bu uyarısını kabul eden Subaru, Mavi Yılan’la daha fazla iletişim kurma fikrinden vazgeçti. Bunun yerine, tekrar yük taşırken zorlandığını görürse yardım edip borcunu azar azar ödemeye karar verdi.

Her neyse——

Subaru: “——Gidelim. Yeniden geri dönebilmek uğruna.”

Nitekim, sanki kendi benliğinden başka kimseyi bilgilendirmiyormuşçasına Natsuki Subaru bu sözleri beyan etti ve yanındaki Beatrice’le birlikte birbirlerine sıkıca sarılarak karakolun dışına adım attılar.

△▼△▼△▼△

Russell: “——Algı Engelleme’nin işleyiş prensibi, kişinin doğal olarak yaydığı izlenimi ve varlığını hafifçe değiştirerek göze batmasını en aza indirmektir. Yani…”

Subaru: “Yani?..”

Russell: “Sıkı bir gözetim ağının ortasında size sadece geçici bir koruma sağlayacaktır. Ona fazla bel bağlamayın.”

Ejder arabasında Russell’ın karşısında oturdukları sırada bu sözleri duyan Subaru, usulca başını salladı ve hem kendi şapkasını hem de yanındaki Beatrice’in şapkasını daha da aşağı çekti.

Altı Dil’in hazırlıkları tamamlanmış durumdaydı, Kraliyet Başkentinden ayrılan tüccar kafilesi kılığına bürünmüş ejder arabası kafilesinin ortasındaydılar.

Tedarik edilen ejder arabaları hiç de lüks değildi. Kraliyet Başkentinin sokakları bir yana sıradan seyyar satıcının yolları aşmak için kullanacağı türden, gösterişten tamamen arındırılmış standart modellerdi. Kendilerini bir tüccar kafilesi olarak gizlemek için kafile bir iki değil, tam on arabadan oluşuyordu; Subaru bunun aslında daha fazla dikkat çekip çekmeyeceğinden endişe ederken——

Russell: “Lütfen içiniz rahat olsun. Şu an Kraliyet Başkentine gergin bir atmosfer hâkim. Bu durumdan hoşnut olmayıp geçici olarak başkenti terk etmeyi seçen pek çok kişi var. Biz de bu kalabalıktan yararlanmak amacıyla onların arasına karışıp yola koyulacağız.”

Subaru: “O gergin atmosfer derken…”

Russell: “Elbette ki bu, tehlikeli kaçakların şehrin içinde pusuya yatmış olma ihtimalinin yarattığı bir korkudur. Küçümsenmeyecek sayıda krallık askeri seferber edilmiş durumda ve sıkı aramalar yapılıyor. McMahon Bey’in ölümü halktan gizlense de bu olağanüstü hâlin havasını örtbas etmek için pek de yeterli görünmüyor.”

Subaru: “Bu gayet doğal… Herkes büyük bir endişe içindedir herhâlde.”

Kafasında canlandırdığı başkent atmosferinin doğrulanmasıyla Subaru, Şehvet’in komplolarına alet olan halka acıdı. Bunun üzerine Russell, gözlerini hafifçe kısarak…

Russell: “Natsuki-dono; yoksa siz sadece Emilia-sama ve kampınızın üyeleri için değil, başkentteki vatandaşlar için de mi endişeleniyorsunuz?”

Subaru: “Hı? Yoo, onlar için endişelendiğimden değil de sanırım iyi olup olmayacaklarını merak ediyorum. Karşımızdaki Capella bile olsa Otoritesini kullanarak durduk yere sıradan vatandaşları ucubeleştirecek kadar ileri gitmez… diyemiyorum, hislerimin asıl nedeni bundan dolayıdır.”

Saraydaki karar alma mekanizmasının bir parçası olan Bilgeler Konseyini ya da üst düzey soyluları taklitleriyle değiştirmek, ülkeyi ele geçirmek için kesinlikle en uygun yöntemdi. Onlara kıyasla, Otoritesini sıradan vatandaşlar üzerinde kullanması basit bir zorbalıktan öteye gidemezdi ancak Capella’nın bu tür zulümleri bile zevkle gerçekleştirebileceği de bi’ gerçekti.

Elbette ki Pristella’daki eylemiyle kendi varlığını ve Şehvet Otoritesinin gücünü herkese duyurmayı, böylece Altı Dil’i meşgul etmeyi amaçladığı açıktı ancak——

Russell: “————”

Subaru: “…Ya da, Russell-san?”

Zihni tam da o noktaya ulaştığı sırada Subaru, Russell’ın sessizliğe büründüğünü fark etti.

Subaru’nun seslenmesi üzerine parmağıyla çenesindeki keçi sakalını sıvazlayıp tek gözünü kısan Russell, kısa şekilde “Yok bir şey” diyerek lafa girdi,

Russell: “Natsuki-dono’nun endişeleri gayet yerindedir. Bir teselli olur mu bilmem ama Altı Dil de başkentten tamamen elini eteğini çekmiş değil. Durum değerlendirmesi ve bilgi sızdırma operasyonları için epey bir üyemiz geride kalacak. Onların bu çabalarına olan inancınızı korumanızı rica ederim.”

Subaru: “Evet, üzgünüm ama bunu ancak Russell-san ve ekibine bırakabilirim. Keşke on yirmi tane daha kolum ve beş altı tane daha bedenim olsaydı da size daha çok yararım dokunsaydı…”

Beatrice: “Ne saçma bir benzetme, doğrusu. Subaru şu anki hâliyle bile gayet kusursuz, sanırım.”

Subaru: “ ‘Gayet kusursuz’ olan bu değerlendirme için teşekkürler… Her neyse, o cephede sadece size ve ekibinize güvenebilirim, Russell-san. İstihbarat teşkilatı Altı Dil’in gerçek gücünü gösterin bana!”

Subaru yumruğunu sıkarak ona gösterdiğinde Russell bunu onaylarcasına başını salladı. Bu cevabı güven verici bulan Subaru, dikkatini arabalarının arkasına—— diğer ejder arabalarına yöneltti.

Daha önce de belirtildiği gibi, Altı Dil’in tüccar kafilesi süsü verdiği ejder arabalarının sayısı on civarındaydı ancak Subaru’yla Beatrice en öndeki arabada bulunuyordu ve diğerleri kafilenin dört bir yanına dağılmıştı. Subaru’nun zihnini en çok kurcalayan şeyse karakoldayken bir kez bile gözlerini açmayan Crusch’ın durumuydu.

Kanalizasyonda bayıldığından beri bilinci hâlâ yerine gelmemişti.

Tam uykuya dalmadan hemen önce Crusch, Ejderha Gözü’nün etkisinden bahsetmişti ancak bu sadece kendi tahminiydi ve aslında o Ejderha Gözü’nün ne olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu.

Gerçi Beatrice de yorgunluk dışında başka bir neden olmadığını söylemişti ama——

Russell: “Crusch-sama için mi endişeleniyorsunuz?”

Subaru: “Yani… evet. Ama siz de aynı durumda değil misiniz? Sevgili Çocuklarla savaşmak için Crusch-san’ın gücüne ihtiyacınız varsa sizin de huzursuz olmanız gerekir, değil mi?”

Russell: “Elbette ki endişelerimiz var. Ancak tıbbi teşhiste uzman olan kişi, Crusch-sama’nın fiziksel durumuyla ilgili endişe edilecek bir şey olmadığını onayladı. Elbette Natsuki-dono’nun bahsettiği o Ejderha Gözü hakkında şüphelerimiz var ancak…”

Subaru: “Şimdilik ona iyi bakıp uyanmasını uysalca beklemekten başka çaremiz yok, ha?”

Russell: “Haklısınız.”

Endişelerine böylesine nezaketle verilen bu cevap karşısında Subaru, elinden bir şey gelmediği bunca şeye karşı iç çekerek hayıflandı.

Gerçekte, Crusch’ın sağlığını her şeyden çok önemseyen taraf Altı Dildi. Onun iyiliği için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarından şüphe yoktu. Hatta bu amaçla o usta şifacıyı bile bulmuşlardı——

Subaru: “Doğru ya, adı Mavi Yılan-san’dı, değil mi? Az önce ayaküstü karşılaştık da Crusch-san’la o mu ilgileniyordu?”

Russell: “… Mavi Yılan’la mı karşılaştınız?”

Subaru: “Eh? Evet, gerçi ayrılmadan hemen önce ayaküstü yanından geçip gittim. Benimle tek kelime bile konuşmadı. Ak Koyun da söylemişti gerçi, biraz utangaç biriymiş sanırım.”

Russell: “…Öyle de denebilir. Genel olarak yanılmış sayılmazsınız. Crusch-sama’nın durumuyla bizzat Mavi Yılan ilgileniyor. Gönlünüzü ferah tutun.”

İnsanlardan çekinen ya da onlardan pek hazzetmeyen Mavi Yılan’ın Subaru’yla karşılaşması büyük bir sürpriz olmuş olmalıydı, zira Russell’ın cevap vermeden önce ilk kez bir anlığına duraksaması Subaru’ya bir bakıma ferahlatıcı gelmişti.

Fakat Mavi Yılan’ın Crusch’la ilgilendiğini duyup bir yandan rahatlarken diğer yandan da——

Subaru: “Ferris de epey endişeleniyordur şimdi.”

Crusch tarafından tek ve biricik Şövalyelik görevinden azledilen ve Subaru’nun aralarını düzeltme teklifine omuz silken Ferris… Kraliyet Başkentindeki mezarlıkta yollarını ayırdıklarından beri nerede olduğu meçhuldü ama hâlâ başkentin içinde bir yerlerde olduğundan şüphe yoktu. Elbette ki mevcut kargaşanın haberleri şimdiye dek onun da kulağına çoktan ulaşmış olmalıydı.

En azından Wilhelm’la bir araya gelip fevri bir harekette bulunmaktan kaçınması en iyisi olurdu—— diye aklından geçirdiği sırada…

Subaru: “——Durduk mu?”

Ejder arabasının durduğunu hissetmesiyle aniden kaskatı kesilen Subaru, beklenmedik herhangi bir duruma karşı hazırlıklı olmak için hemen kollarını Beatrice’in omuzlarına doladı.

Ancak Subaru’nun bu tepkisine karşı, karşısında oturan Russell “Sakin olun” diyerek gülümsedi,

Russell: “Kraliyet Başkentinin ana kapısının önündeki kontrol noktasına gelip sıraya girmişiz. Normalde de kalabalıktır ama epeyce bekletileceğiz gibi.”

Subaru: “Epeyce bekletileceğiz derken… hava kararmak üzere olmasına rağmen gerçekten de herkes Kraliyet Başkentinden çıkmaya mı çalışıyor?”

Russell: “Kulağı delik olanlar, hızlı karar verenler, kârı ve zararı ayırt edebilen keskin gözlüler… Sınırlı bir kesim olsa da bu tür insanlar için gece veya gündüz fark etmez. Yarın bu hava biraz daha yayıldığında muhtemelen daha da büyük kitleler harekete geçmeye başlayacaktır.”

Beatrice: “Sanki İmparatorluktaki olayların bir tekrarını yaşıyoruz, doğrusu. O zaman da insanlar İmparatorluk Başkentinden sürüler hâlinde kaçmıştı, sanırım.”

Subaru: “Benim de aklıma aynısı gelmişti. Doğal olarak buranın İmparatorluk Başkentiyle aynı kaderi paylaşmasını istemiyorum.”

Beatrice’in söylediklerini başıyla onaylayan Subaru, Vollachia İmparatorluğunun başkenti Lupuganada yaşanan olayları anımsadı.

Büyük Felaket’e önderlik eden Sphinx’in ellerinde İmparatorluk Başkentinin Nafâni Şehrine dönüştürülmesi ve Abel’in emriyle imparatorluk halkının başlattığı kitlesel tahliyeler, hafızasında hâlâ tazeliğini koruyordu. Ne var ki bu; sadece Vollachia’nın yukarıdan aşağıya, katı bir hiyerarşiyle yapılandırılmış olması sayesinde sorunsuz ilerleyen bir şeydi ve aynı başarıyı Lugunica’da beklemek zor olacaktı.

Daha da kötüsü -nafânilerin aksine- Capella’nın Sevgili Çocuklarını görünüşlerinden ayırt etmenin hiçbir yolu da yoktu.

Russell: “Crusch-sama’nın İlahi Koruması tam da bu yüzden var, biz de tam da bu yüzden varız. ——Natsuki-dono; size bunu söylememe gerek dahi yok sanırım ama ne olursa olsun, her zaman en iyisini aramaktan vazgeçmeyin.”

Ses tonunu biraz alçaltan Russell’a, Subaru doğrudan baktı. Russell bu sözleri bir tüccar edasıyla değil de istihbarat teşkilatının lideri—— Altı Dil’in başı olarak dile getirmişti.

Bu sözler, muhtemelen bu tutumun her şeyden önemli olduğunu kendine de hatırlatmak amacıyla söylediği sözlerdi.

Subaru: “Aramak… en iyisini aramak…”

Russell: “Evet, aynen öyle. Krallık uğruna, gelecek uğruna ve değer verdiğiniz o kişiler uğruna; sebebi ne olursa olsun, nihai hedefe ulaşmak adına her zaman en iyinin peşinden gidin. Hedefe ulaşmak acı verici seçimler yapmayı gerektirse bile, o seçimleri bile göze alabilmelisiniz.”

Subaru: “————”

Soğukkanlı, en ufak bir sıcaklık bile barındırmayan bir tonla konuşmuştu. Ancak bu, Subaru’nun kalbine dokunmadığı anlamına gelmiyordu.

Coşku dolu, duygulara hitap eden sözlerin etkileyici olacağı şüphesizdi. Ancak Russell’ın sözlerinin böyle bir sıcaklıktan yoksun olmasının sebebi, onları zaten şekli değiştirilemeyecek kadar dövüp çelik gibi sertleştirmiş olmasıydı.

Demir en uygun zamanda dövülmeliydi, böylelikle istenen şekli de vermiş olurdu. ——Ancak şeklini çoktan almış soğuk bir demiri tekrar ısıtıp dövmenin, bile isteye o sabit şekli bozmanın bir anlamı da yoktu.

Russell: “——Kontrol noktasına geldik gibi. İşlemleri hallederim, lütfen bekleyin.”

Dur kalk, sonra bir daha dur kalk… Bu döngüyü tekrarlayan ejder arabasının küçük penceresinden sürücü tarafından çağrılan Russell, ayağa kalktı ve yolcu kabininden indi.

Onun arkasından bakan Subaru da derin bir iç çekti. Sonra yanındaki Beatrice lafa girdi,

Beatrice: “Aman ne güzel, doğrusu. O adamın… Roswaal’ın arkadaşı olmasına şaşmamalı, sanırım.”

Subaru: “Senden de bu beklenirdi, Beako. Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Baktıkları yön farklı olsa da izledikleri yollar birbirinin aynısı resmen… En iyisini aramak, ha?”

Beatrice: “Subaru zaten bunu hep yapıyor, doğrusu. Betty sana kefil olur, sanırım.”

Sanki Subaru’ya tembellik ettiği söylenmiş gibi Beatrice epey gücenmiş görünüyordu.

Elbette Russell’ın niyeti bu değildi ve Beatrice de bunu biliyordu. Ancak aynı zamanda, elinden bir şeyler gelen insanların her zaman bu tür iç sıkıntılarına mahkûm olacağının da farkındaydı.

Subaru: “——Denetim oldukça sıkı gibi görünüyor.”

Subaru ayağa kalktı ve sürücü koltuğuna açılan küçük pencereden dışarıyı göz ucuyla süzmeye başladı. Beatrice de yanından uzanıp “doğrusu” mırıltısıyla dışarıya göz attıklarında, Kraliyet Başkentinin ana kapısındaki standart işlem gişelerinin yanında geçici olarak kurulmuş bir gözcü kulesi ve denetim noktası gördüler.

Gişelerde sadece geçiş izinlerinin ve kargo manifestolarının teslim edilmesi isteniyordu, normal şartlarda Kraliyet Başkentine giriş çıkışlar asla bu kadar katı olmazdı. Ancak Soylu Mahallesinin girişinde uygulanan o üst düzey güvenlik önlemleri, artık buraya kadar taşınmış gibiydi.

Russell: “Evet, bu durum bizi de son derece endişelendiriyor. Bu sebeple hızlı hareket etmek biz tüccarların doğasında vardır. Gerekli geçiş belgelerimiz ve manifestomuz hazır. Bütün kargolar hâlihazırda onay mühürleriyle etiketlendi, yine de her şeyi tekrardan kontrol etmek ister misiniz?”

Subaru baktığında Russell kontrol noktasındaki nöbetçi muhafızla bunları konuşuyordu ve denetimin sorunsuz ilerlediği anlaşılıyordu.

Hemen yanında duran Ak Koyun, Algı Engelleme cübbesinin altından Russell’ın muhafızın önüne ardı ardına serdiği belgeleri taşıyordu.

Bu sessiz ama tartışmasız derecede baskın ve tehditkâr tavır karşısında muhafızın kafası karışmış ve bunalmış görünüyordu.

Muhafız: “Belgelerde bir eksik göremiyorum ve Ticaret Loncasının mührü de geçerli görünüyor. Manifestodaki ürünlere gelince… çoğunlukla tıbbi malzeme mi taşıyorsunuz?”

Russell: “Daha da önemlisi, teslimat hızının doğrudan insan hayatıyla bağlantılı olduğu malzemeler bunlar.”

Ticaret Loncasının başkan ünvanını kullanan ve dahası kargonun içeriğini ahlâki meseleye bağlayarak konuşan Russell’a karşı, muhafız tek kelime edecek bir açık bulamıyordu.

Ve en nihayetinde, işin zirve noktasında――

Ak Koyun: “Yalvarıyorum size… bu ilaçlar olmazsa köyümdeki herkes!..”

Sesini titreterek konuşan Ak Koyun, hiç de rol yapıyormuş gibi görünmeyen bir tavırla muhafızın ellerine sarılarak yalvarmaya başladı. Bu içten yakarışı gören muhafızın yüzündeki tereddütse nihayet tamamen silinip gitti.

Ak Koyun ellerini tutarken muhafız oldukça ciddi bir ifadeyle boğazını temizleyerek…

Muhafız: “P-Pekâlâ. Ortada herhangi bir sorun görünmüyor. Geçişinize izin veril――”

???: “――O kadar acele etme! Prosedürleri öylece es geçebileceğini sana kim söyledi?!”

Ak Koyun: “!..”

Muhafız tam geçiş izni verecekken ve Ak Koyun bu habere sevinecekken aniden araya bir engel girdi. Yandan uzanıp araya giren kolun sahibi, yaşlı bir adamdı.

Muhtemelen bu muhafızın rütbece üstü olan biriydi. Nöbet kulübesinden fırlayıp gelen bu komutan, astının elindeki belgeleri çekip aldı ve içeriğini gözden geçirirken,

Komutan: “Ticaret Loncasına ait belgeler ve denetlenmiş bir kargo ha? Ama kural kuraldır.”

Russell: “Böyle düşünmeniz takdire şayan fakat sence böylesine kuralcı bir yaklaşımın işe yarayacağı bir durumda mıyız?”

Komutan: “Tam da bir tüccara yakışacak sözler. Ancak tüccarların kendilerine has yöntemleri olduğu gibi, biz muhafızların da onuru vardır.”

Russell: “Öyle mi? ――Harikaymış.”

Komutanın sözleri üzerine muhafız saygıyla başını eğerken Russell da durumu kabullendiğini belirtti. Görüş açısının kenarındaki Ak Koyun’un yüreğinin ağzına geldiği çok belliydi, aynı gerginlik Subaru’yla Beatrice için de geçerliydi.

Gerekli belgelerin tam olduğunu ve dikkat dağıtmak için paravan arabaların da hazır bulunduğunu biliyordu ama yine de…

Subaru: “V-Vaziyet vahim… Beako! Çabuk ol da cebime gir!”

Beatrice: “Hemencecik paniğe kapılıyorsun, sanırım! Betty ne kadar şirin ve minik olsa da oraya sığamaz, doğrusu! Ondan ziyade biraz daha ağırbaşlı dur――”

Ejder arabasının incelenme ihtimali yüzünden telaşa kapılan Subaru’yla Beatrice âdeta birbirine girmişti.

O esnada Subaru’yla Beatrice’in yaydığı gergin titreşimleri sezmiş olacak ki aniden arkasını dönen Russell, kafiledeki herkese güven vermek istercesine hafifçe el salladı.

Subaru, bunu görünce bir planı olduğuna kanaat getirip rahatlarken tam o anda olan oldu――

――Bekleyen kafilenin arkasından güçlü bir sarsıntı, parçalanma sesleri ve bir sürü çığlık yükseldi.

△▼△▼△▼△

Başlangıçta Subaru bu sarsıntıyı ejder arabasının harekete geçmesine, o gürültüyü arabanın gıcırtısına ve duyulan çığlıkları da bir nevi sevinç nidasına yormuştu; neredeyse her şeyi tamamen yanlış yorumlamak üzereydi.

Her şey böylesine aniden, hiçbir belirti göstermeden gerçekleşivermişti ki.

Subaru: “N’oluyor?!”

Şoktan rengi atan Subaru, kucağında Beatrice’le ejder arabasının koltuğuna fırladı ve arkadaki büyük pencereden kafilenin arkasına―― kargaşanın geldiği tarafa baktı.

Gözlerinin önüne serilen manzara; darmadağın olmuş bir kafile dizisi, gökyüzüne yükselen toz ve duman bulutu, bu dumanların içinden can havliyle fırlayan insan silüetleri ve ardında yarı yarıya yıkılmış gibi duran bir binaydı.

Subaru: “Bu bir… kaza mıydı?”

Beatrice: “Öyle görünüyor, sanırım. Tekerleği veya benzer bir sorun yaşayan ejder arabası yüzünden zincirleme bir kaza yaşanmış olmalı, doğrusu.”

Subaru: “Ve gidip de yol kenarındaki binaya toslamışlar, öyle mi? Çok fena, bir sürü yaralı olmalı.”

Tıpkı Russell’ın belirttiği gibi, başkentin içindeki kargaşa yüzünden yaşanan bu olağandışı izdihamın bir sonucuydu bu. Trafiğin kilitlendiği bu bekleme sırasının ortasında meydana gelen tek bir kaza, hâliyle büyük bir zincirleme kazaya yol açmıştı.

Kaç kişinin yaralandığı bilinmiyordu ama hemen gidip kaza yerindeki insanları kurtarmaları gereki――

Russell: “――Natsuki-dono, geçiş iznini aldık. Arabalarımız hareket ediyor. Lütfen yerinize oturun.”

Panik içinde ne yapacağını bilemeyen Subaru’yla Beatrice’in yanına, arabaya geri dönen Russell işte bu sözleri söylemişti. Bunu duyan Subaru “Russell-san” diye seslenecekken…

Subaru: “Eh?.. Az önce ne dediniz? Ejder arabaları hareket mi ediyor?”

Russell: “Evet. Görevliler arkadaki kazaya müdahale etmek için gittiler. Belgelerinde eksik bulunmayan bizim geçişimize müsaade ettiler. Hem zaten bu sıkışık sırayı da açmaları gerekiyor.”

Subaru: “İyi de… ama…”

Beatrice: “Ortada yaralılar var, sanırım. Kafiledeki kargoların tıbbi malzeme olduğunu söylemiştin ya, doğrusu.”

Russell: “Hepsi birer bahaneydi. Taşınan kargo sadece envanter listesinde yazanlardan ibaret değil. Kargoyu açacak olurlarsa her şey gün yüzüne çıkar. Size daha önce de söylemiştim: Her zaman en iyisini aramalısınız diye, değil mi?”

Yüzünde ve sesinde en ufak bir sertlik barındırmıyordu fakat sözlerinin içeriği fazlasıyla keskin ve acımasızdı.

Bu sözler zihnine bıçak gibi işlerken Subaru bu acı pratiğin böylesine erken gelmesi karşısında yanaklarının kaskatı kesildiğini hissetti. ――Russell’ın ne demek istediğini anlıyordu. Evet, onu çok iyi anlıyordu ama yine de…

Russell: “――Ak Koyun, lütfen Natsuki-dono’ya durumu açıkla.”

Ak Koyun: “――Hık.”

Başını eğip sessizlik içinde dişlerini sıkan Subaru’nun bu tavrı karşısında iç çeken Russell, arkasına seslendi. Ve orada duran kişi, az önce ejder arabasının içine göz atan Ak Koyun’dan başkası değildi.

Boğazında nefesi düğümlenmiş bir hâlde, ıslak ve iri gözlerini Russell’a çevirdi. Ne var ki onun yüzüne bile bakmadan arkasını dönen Russell, bir kez daha “Ak Koyun” diyerek seslendi.

Bunu duyan Ak Koyun; hızla arabanın içine sokulup elini, pencere pervazında duran Subaru’nun elinin üzerine koydu――

Ak Koyun: “Subaru-san, lütfen beni dinleyin. Her şey yoluna girecek. Muhafızlar kesinlikle yardıma koşup icabına bakacaklardır. ――Her şey iyi olacak.”

Subaru: “…Ak Koyun… chan.”

Acımasız bir karar veren Russell’a itaat eden Ak Koyun, Subaru’ya işte böyle yalvarıyordu.

Bir anlığına Subaru’nun içinde şiddetli bir isyan ateşi parlasa da Ak Koyun’un titreyen elleri ve sesi, aslında onun da bu durumu görmezden gelmek istemediğini açıkça gözler önüne seriyordu.

Umutsuzca, tüm gücüyle uğraşıyor ve her şeye rağmen en iyisine bağlı kalmak için elinden geleni yapıyordu. ――Öyleyse bu noktada Subaru ne yapmalıydı ki?

Beatrice: “――Subaru.”

Kucağındaki Beatrice ona bu şekilde seslendi.

Gözlerindeki bakış, Subaru’ya duyduğu güvenin ve sarsılmaz azminin bir ışıltısıydı. Subaru neyi seçerse seçsin onunla gideceğine, tıpkı o kanalizasyonda birlikte cehennemin dibine kadar yürümeye söz verdikleri ankiyle tıpatıp aynı ışıltıydı bu.

Bu, günahın yükünü birlikte omuzlamak anlamına gelse bile Beatrice bundan asla çekinmezdi.

Subaru: “Şimdilik, hareket etmeliyiz…”

Russell: “Evet, aynen öyle. Bu bilgece bir karar, Natsuki-dono. Şu anda yapılabilecek en iyi şey bu.”

Ak Koyun’un elinin altında, pencere pervazında duran elini usulca indirdi Subaru. Onun bu hareketini fark eden Russell, rahatlamışçasına konuştu.

Evet, doğruydu. Russell’ın söyledikleri tamamen haklıydı. Bu noktada ona uymak en doğrusuydu.

Subaru: “――――”

Bu kaza bir nevi ilahi bir lütuf olarak bile tanımlanabilirdi.

Zira arabaları neredeyse aranacak ve yakalanmalarına saniyeler kala gerçekleşmişti.

Muhafızların tüm çabalarını kurtarma çalışmalarına yöneltmesi sayesinde buradan rahatlıkla sıyrılabileceklerdi.

――Her şey, Kraliyet Başkentini ve Krallığı kurtarmak uğrunaydı.

İşte bu yüzden——

Subaru: “——Ha?”

Geri çekilmenin en doğrusu olduğunu kabul etmeye kendini zorladığı, kendiyle hesaplaştığı tam o anda gözlerini bir türlü alamadığı pencerenin dışındaki o manzarayı gördü Subaru.

——Beyaz cüppesinin eteklerini dalgalandırarak doğrudan kaza alanına koşan Mavi Yılan’ın silüetini gördü.

Subaru: “————”

――

――――

――――――Ne kadar da aptalsın, Natsuki Subaru.

Subaru: “…Her zaman en iyisini arayıp bulmamız gerektiğini söylemiştin, değil mi Russell-san?”

Russell: “?.. Aynen öyle. Kararınız gayet doğru. Derhâl yola çıkacağız. Biz…”

Subaru: “ÖYLEYSE!”

Ak Koyun: “——Hık?!”

Subaru: “Öyleyse benim için en iyisi… BURADA KURTARABİLECEĞİM HİÇ KİMSEYİ GERİDE BIRAKMAMAKTIR!!”

Bunu avazı çıktığı kadar bağırarak söyleyen Subaru, az önce indirmek üzere olduğu elini yeniden pencere pervazına koydu.

Ardından kendi elinin üzerindeki elleri silkip atarak fal taşı gibi açılmış gözlerle ona bakan Ak Koyun’a ve hemen ötesindeki Russell’a “Kusura bakmayın!” diye bağırıp…

Subaru: “Hadi gidiyoruz, Beako! Gücünü bana ödünç ver!”

Beatrice: “Seve seve, sanırım!”

Kucağındaki Beatrice’le birlikte arabanın penceresinden kendini dışarı attı Subaru. Arkasından Russell’ın kendisine seslendiğini duyabiliyordu ama durmadı. Duramazdı.

Kazalar ilahi bir lütufmuşmuş. Nasıl bir saçmalıktır bu. Kazalar birer trajedidir. Kesinlikle kurtuluşa götüren bir yol falan değildir.

Subaru: “Sen haklıydın! Ben yanılmışım!”

Doğrudan oraya koşan Mavi Yılan’ın sırtını görmemiş olsaydı bunu fark edemeyecekti bile.

Mavi Yılan yüzde yüz haklıydı. Sadece o sırta bakmak bile utançla dolup taşmasına yetiyordu.

Ne kadar da aptalsın, Natsuki Subaru.

Neden bunu anlayamıyorsun ki…  Natsuki Subaru.

Canlarını feda etmeye gönüllü insanlar olsa bile bu senin huyunu değiştirmez ki.

——Bu hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi değiştirmez ki.

???: “N’oluyor be!? Oy, burası çok tehlikeli! Muhafız olmayanlar derhâl——”

Subaru: “Burada yaralılar var, değil mi! Yardım edeceğim! Herkesi çekip çıkaracağız buradan!”

Toz dumanla kaplı kaza alanının hemen önünde eliyle ağzını kapatan o muhafız—— yani az önce ejder arabasının geçişini engelleyen yaşlı komutan, yanına koşa koşa gelen Subaru’yu görünce gözlerini kocaman açtı.

Kucağında küçük, şirin bir kız çocuğuyla birdenbire ortaya çıkan bir adamdı sonuçta; karşı tarafın afallaması son derece doğaldı.

Ancak bu şaşkınlık, Subaru ve Beatrice’i durdurmak için geçerli bir sebep değildi.

Subaru: “Büyü kullanabiliyor! Kesinlikle işe yarayacaktır! Yardım etmemize izin verin!”

Muhafız: “——Çıh, ne kadar çok el o kadar iyidir. Gelin!”

O anlık tereddüt, yaşlı muhafızın insan hayatına kıymet veren tutumunun karşısında kâğıttan bir duvardan farksızdı. Tek bir nefeste o tereddüt duvarını yıkıp geçen komutanın yönlendirmesiyle, Subaru ve Beatrice hemen kaza alanına daldılar.

Toz dumanın havaya uçuştuğu, acı inlemelerin ve çocuk ağlamalarının yankılandığı o alan, tıpkı uzaktan gördükleri gibiydi: Tekerleği yüzünden tek bir ejder arabasının sebep olduğu zincirleme bir kaza ve bu kazaya kurban giderek yarı yarıya çökmüş bir binanın oluşturduğu felaket tablosuydu.

Kanlar içinde kalanlar ve bitkin düşüp hareketsiz yatan insanlar vardı. Huzursuzca tepinen yer ejderleri, dört bir yandan yükselen yardım çığlıkları ve öfkeli bağırışlarla ortam korkunç bir kargaşaya dönüşmüştü.

Bu manzarayı kendi gözleriyle görünce nereden başlayacağını bilemeyerek, nereye yardım eli uzatması gerektiğini düşünerek bakışlarını etrafta gezdirdi——

???: “——BURAYA! Gelin de buraya yardım edin!”

Bu ses her şeyden daha gürültülüydü, birbirine karışan o ses şapkasını yararak doğrudan Subaru’nun kulak zarlarını delip geçmişti.

O tarafa baktığında havada uçuşan toz dumanın ardında yere çömelmiş, beyaz cüppesine bürünmüş hâlde molozların altında kalan bir yaralıya ellerini uzatan o kişiyi—— Mavi Yılan’ı gördü.

Mavi Yılan’ın yanına koşan Subaru yaralının durumunu gördü—— kırık bir kiriş parçasının gövdesini delip geçmesiyle bolca kan kaybeden ağır bir yarası vardı.

Ardından——

Mavi Yılan: “Beatrice-chan’ın büyüsüyle şu kirişi hafifletip çıkarın! Yapabilirsin, değil mi?!”

Subaru: “Evet, yapabiliriz! Yapmasına da… sen bunu nereden…”

Mavi Yılan: “Ahhh, yeter artık! Çok kalın kafalısın be!”

Öfkeyle bağırıp hemen ardındaki saniyede, ağır yaralının yaralarına şifa büyüsü uygulamaya devam eden Mavi Yılan, şapkasını hızla çekip çıkardı. Altından boynuna kadar inen keten rengi saçları ve o saçları yararcasına varlıklarını belli eden yarı insan kedi kulakları ortaya çıktı——

Subaru: “——Ferris?”

Büyük bir şok içinde kalan Subaru’nun dudaklarından bu isim dökülüverdi.

Ne de olsa orada olacağını hiç ummadığı o tanıdık yüzdü bu—— ölmekte olan canları kurtarmak için herkesten daha hızlı olay yerine koşan kişi, Mavi ünvanlı Ferris’ti, canla başla kendini paralıyordu.

#Evet! Yaklaşık bir ayın ardından toplu bölümlerle Kısım 10’a dönüş yaptık, güncele de bir bölüm kaldı. O da yakın zamanda gelecektir!

#Subaru ne kadar olayları zora soksa da neyse ki bildiğimiz şekilde davranmaya devam ediyor. O usta şifacının Ferris olduğunu tahmin etmiştim, Subaru her zamanki gibi çok geç fark etti. Ayrıca Ferris’in isminden de kod adından da kısaca bahsetmek ve fikrilerimi belirtmek istiyorum. Yıllarca Ferris olarak yazıldı fakat alternatif olarak yazılma şekli tahminen Felis şeklindedir. Neden derseniz Felis, Latincede “kedi” anlamına gelir. 1799 yılında da Fransız gökbilimci Jérôme Lalande gökyüzünde hiç kediye benzer bir takımyıldızı olmadığı için üzülmüş ve haritaya yerleştirmiş. Gökyüzünde kendisi Antlia ile Hidra takımyıldızları arasında yer alıyor. Fakat kendisi modern takımyıldızlarında yer almamaktadır ancak en parlak yıldızı HD 85.951’e 2018 yılında Felis adı verilmiştir. Bu da Hidra takımyıldızının bir parçası yapmıştır onu. Fakat ne tesadüftür ki Hidra da bildiğiniz üzere su yılanıdır, yani bir nevi maviliklerde yaşayan “Mavi Yılan”dır. Zaten aynı Hidranın başları kesilince yenilenmesi gibi Felis’in de Ölümsüz Kralın Ayiniyle bir geçmişi olduğunu, yani kendini ölümsüze yakın şekilde iyileştirdiğini biliyoruz. Suyun İlahi Korumasından ötürü de vücuttaki suyu kontrol ederek başkalarına zarar verebileceğini de biliyoruz. Felis ile Hidrayı artık nasıl yorumlamak isterseniz öyle yorumlayın çünkü bundan tonca şey çıkabilir. O hâlde sonraki bölümlerde görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar