Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım X, Bölüm 2 – “Kilise’nin Kutsal Ayini”

Kısım X, Bölüm 2 – “Kilise’nin Kutsal Ayini”

11 Şubat 2026 572 Okunma 30 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 23 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Fourier Lugunica adında hayret verici genç bir adam vardı.

Tanıştığımızda henüz küçücük çocuktu; o günden bugüne insanlarda bıraktığı izlenim hiç değişmemiş, hep çocuk ruhlu biri olarak kalmıştı.

Neşeli, saf, içi dışı birdi… Bir saniye sonra ne halt edeceği, ağzından ne çıkacağı asla kestirilemez; etrafındakileri sürekli diken üstünde tutardı.

Ama insanı ne kadar peşinden sürüklerse sürüklesin, bıkkınlık vermeyen o şeytan tüyü vardı onda.

Dile kolay, on yıllık bir hukukumuz var.

Ne getireceği meçhul saniyelerin üst üste binmesiyle geçen koca on yıl… Neler yaşanmadı ki.

Öyle gülüp geçemeyeceğimiz türden badireler de atlatmışızdır eminim, defalarca kez hem de.

Yine de geriye dönüp baktığımda o olayları bile tebessümle yâd edebiliyorum.

Ve o tebessümle yâd edilen anıların tam ortasında her daim onun güneş gibi parlayan gülüşü vardı.

Hiç lafı dolandırmadan itiraf edeceğim: ——Fourier Lugunica’yı seviyordum.

Tanıştığımız günden bugüne dek, bu hislerim bir kez olsun sarsılmadı.

Fourier bana ne söylerse söylesin, hangi duygularını haykırırsa haykırsın, hangi sıkıntıları paylaşıp nasıl zamanlardan geçersek geçelim, hangi hayalleri kurup ne tür acı ihanetlere uğrarsak uğrayalım, hangi trajedi yüreğimizi parçalarsa parçalasın, ona duyduğum sevgi asla sarsılmadı. ——Asla ama asla.

O olsa eminim şartlar ne olursa olsun gülümsemekten vazgeçmezdi. Umudunu yitirmezdi.

Nitekim o; son nefesine kadar asaletini, masumiyetini ve sadakatini korudu.

Buna da yürekten saygı duyuyorum. Hayranlık duyuyorum. Çok sevilesi buluyorum.

İşte bu yüzden——

???:“——Majesteleri… ne olursunuz, beni affedin.”

Bu kararım da, bu vazgeçişim de… asla size olan sevgimin azalmasından değildir.

△▼△▼△▼△

——İlahi Ejderha Kilisesi; adından da anlaşılacağı üzere Krallık ile kadim bir antlaşma yapmış olan “İlahi Ejderha Volcanica”ya tapan, onun kudretine ve lütfuna sığınan bir tarikattır.

Kuruluşu ta dört yüz yıl öncesine, Lugunica Krallığı’nın “Ejderha Dostu Krallık” olarak anılmaya başlandığı o meşhur kadim antlaşma devrine dayandığından dolayı köklü ve şanlı bir tarihe sahip olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Nitekim İlahi Ejderha Kilisesi; kendi nüfuzunu bizzat dizginlemiş, Krallığın merkezi olan Kraliyet Ailesi ve Sarayla arasına hep belirli bir mesafe koymuştur. Bu tavır; Kilise’nin gereğinden fazla güç peşinde koşmadığının, kendilerini sadece inancın bir sığınağı olarak tanımladıklarının en büyük kanıtıydı.

İşte bu yüzden Lugunica Kraliyet Ailesi salgın bir hastalıkla tamamen yok olduğunda ve yeni kralı belirlemek için Kraliyet Seçimi başladığında bile İlahi Ejderha Kilisesi, Krallık işlerine aktif bir müdahalede bulunmamıştı.

???: “——Diyecektim ama artık öyle kenara çekilip sakince izleyecek hâlimiz kalmadı. Su Geçidi Şehri’nde Cadı Tarikatı’nın yaptığı zorbalıkları duyduğumdan beri, sabrım günden güne tükenir oldu.”

????: “――――”

???: “Elbette bu öfkenin asıl hedefi, masum halka o korkunç zulmü reva gören Cadı Tarikatı olmalı. Ama onları saklandıkları delikten çıkarıp layığıyla cezalandırmak deveye hendek atlatmaktan zor… Dahası, onları cezalandırsak bile kurban gidenler kurtulmayacak. Her şeyin bi’ öncelik sırası vardır.”

????: “――――”

???: “Ceza kurtuluştan önce gelmemelidir. Kutsal metinlerde de şöyle yazar: ‘Kurtuluşsuz ceza, boş bir şimşeğin parıldaması gibidir; Ejderha önce kanatlarını açar ve bilhassa o küçük canları bile şefkatle sarmalar.’ İşte benim inandığım, insanlığa en uygun yol da budur!..”

Bu sözleri yüksek perdeden ateşli bir şekilde savını ortaya koyan kadın, göğsüne bastırdığı kalın kutsal kitabı hışımla kapattı.

Öyle bir kuvvetle kapatmıştı ki ciltli kitabın sayfalarının kopup dökülmesinden endişe etmemek elde değildi. Neyse ki var gücüyle kapatılan kitap parçalanmadı da az önceki o tutkulu nutkun inandırıcılığının yerle bir olması gibi bir felaket önlenmiş oldu.

Kadın: “Öhöm, öhöm. Affedersiniz. Biraz fazla kendimi kaptırdım galiba. Bu da benim huyumdur işte; iyi olup olmadığı da bundan sonraki icraatlarıma bağlı olacaktır.”

Az önce nutuk çeken kadın, lüzumsuz yere kitabın akıbeti için endişelenen bize dönüp utangaç bir öksürükle boğazını temizleyerek böyle söyledi.

Kendi davranışını sorgulasa da sözlerinde tuhaf bir pozitiflik, ileriye dönük bir bakış açısı hâkimdi.

İyi olup olmadığını bundan sonraki icraatlerine bağlamasıyla beraber, insana güven veren bir azim de seziliyordu. ——Gerçi, insanda epey karmaşık hisler uyandıran bir güvendi bu.

????: “――――”

Göz ucuyla baktığında bu kişi, rahibe kıyafetlerine bürünmüş güzeller güzeli bir kadındı.

Kendini İlahi Ejderha Kilisesi rahibesi olarak tanıtan bu kadın; önce sarayda Bilgeler Konseyi’yle bir görüşme yapmış, ardından başkentteki Karsten malikânesini ziyarete gelmişti.

Ziyaretinin amacı şaşırtıcıydı, yarattığı şok dalgası hâlâ dinmiş değildi. Ancak tüm bu şaşkınlığın sebebi, ziyaret amacından ibaret değildi.

Upuzun altın sarısı saçlarıyla, kızıl gözlerinde taşıdığı o güçlü bakışlarıyla bu rahibe… Fiziksel özellikleri bir yana asıl ismiyle—— Filóre olarak tanıtmasıyla o ihtiyarda, en az geliş amacı kadar büyük bir sarsıntı yaratmıştı.

Filóre: “…Böyle bir şey söylemekten utanıp çekinsem de bana öylece dik dik bakarsanız ne yapacağımı şaşırırım… Gerçekten de şaşırırım. Epey hem de.”

İhtiyar: “——Bağışlayın. Biraz nezaketsizlik ettim.”

Filóre: “Yok canım, sizi suçlamak istediğimden değil. Sadece, biz gençler için Kılıç İblisi diye anılan birinin bakışlarındaki o heybet… korku… ya da canımızdan olma endişesi mi desem? Eh, neyse, bunu daha kibar bir ifadeyle söyleyebilirdim sanki.”

Bakışlarındaki kabalığı görmezden gelen Filóre’ye o lakabın sahibi, Kılıç İblisi—— Wilhelm, sessizce ve minnet dolu bir şekilde başını eğerek karşılık verdi.

Bu minnetin altında iki sebep yatıyordu: Hem kadını ürküten bakışları hem de onu uzun süre bekletmiş olmalarıydı. Ne de olsa Filóre malikâneye geleli bir saatten fazla olmuştu.

Bu süre zarfında Wilhelm havayı yumuşatacak bir sohbet açamamış, sessizlikten hoşlanmayan Filóre de az önceki gibi konu açma çabalarına girişmişti. Ortamdaki gerginliği dağıtmak için sürekli çay tazelediğinden de kadıncağız şimdiden altıncı bardağını devirmişti.

Yine de sohbetin bir türlü açılmamasının tek sebebi Wilhelm’in ağzının laf yapmaması da değildi. Filóre’nin gelişinin yarattığı çifte şok, Wilhelm’in içten içe fena hâlde sarsmış, sükûnetini elinden almıştı; asıl sebep buydu.

Gerçekten de Filóre’ye nasıl davranması gerekiyordu? Wilhelm bu sorunun cevabını ararmışçasına kadının arkasında, duvar dibinde dikilen kişiye baktı.

Filóre’yle birlikte bu malikâneye gelen uzun boylu ve güçlü yapılı o adama——

Wilhelm: “——Kraliyet Şövalyeleri Komutanı, Marcos Gildark.”

Marcos: “Emredin.”

Wilhelm adını zikredince o âna dek sessizliğini koruyan gümüş zırhlar içindeki dev adam Marcos, zaten dik olan duruşunu daha da dikleştirerek cevap verdi.

Cevabı tek kelimeydi ama sanki dev bir kaya kütlesi hareket etmişçesine sarsıcı bir etkisi ve o tok sesin içinde bariz bir saygı vardı.

Sesindeki bu ince düşünceyi fark eden Wilhelm, başını yavaşça iki yana salladı.

Wilhelm: “Böyle formalitelere gerek yok. Kraliyet Şövalyeleri Komutanı olduğum günler on yılı aşkın süredir mazide kaldı. Şu anki krallık şövalyelerine liderlik eden sizinle kıyaslanamayacak bir bunağım ben.”

Marcos: “Bunak mı? Şaka yapıyorsunuz.”

Wilhelm’in sözlerini böyle değerlendiren Marcos’un o kaya gibi sert yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

Alçakgönülülük yaptığı sanılabilirdi ama bu, Wilhelm’in kendisi hakkındaki dürüst görüşüydü. Eski kılıç ustalığının keskinliğini geri kazanmak için çabalıyordu çabalamasına ama yaşlı bedeni beklediği sonuçları vermekte nazlanıyordu.

Bu hâliyle ihtiyar kurdun kılıcını bırakmamasının sebebini yerine getirmekten hâlâ çok uzaktı.

Wilhelm: “En azından görevin başındaki Kraliyet Şövalyeleri Komutanı’na şaka yaptığımı düşündürecek kadar toparlanmışım demek ki. Buna da şükür diyelim.”

Doğal olarak Kraliyet Şövalyeleri Komutanı olarak atanan kişi, Krallığın sayılı güçlerinden biri olurdu.

Onu övmek gibi olmasın ama vaktiyle Wilhelm nasılsa Marcos da o makama yaraşır bir güce sahipti—— hatta tarihin gördüğü en alışılmışın dışındaki savaşçılardan biriydi. Yaptıklarıyla sürekli gündemde olan Wilhelm veya tarihin en güçlü Kılıç Azizi Reinhard’ın gölgesinde kalsa da şimdiki şövalyeler birliğinin bu denli güçlü olması tamamen onun liderliği sayesindeydi.

Bu yüzden Wilhelm, gelmiş geçmiş tüm komutanlar arasında o göreve en uygun kişinin Marcos olduğunu düşünüyordu. Gerçi, sadakat yerine şahsi kinini önceliklendirip görevini terk eden Wilhelm’in kararı, onun gözünde değersiz bir saçmalıktan ibaret olabilirdi.

Her hâlükârda Wilhelm’in şu an konuşmak istediği konu, farklı kuşaklardan iki komutanın dertleşmesi değildi. Çok daha ciddi, çok daha hayati bir mesele vardı.

O da——

Wilhelm: “——Bilgeler Konseyi’nin durumu çoktan kavradığını varsayabilir miyim?”

Marcos: “Elbette. Olağanüstü bir durum olarak ele aldığımızı belirtmeliyim.”

Wilhelm: “Başka türlüsü… düşünülemezdi zaten.”

Wilhelm’in üstü kapalı sorusunu Marcos geçiştirmedi, neyden bahsettiğini anlamazlıktan gelmedi.

Bunda kişiliğinin mi yoksa makamının mı etkisi vardı bilinmez ama Wilhelm, kendisiyle aynı şoku Konsey’in de yaşadığını teyit edince derin bir iç çekti.

Wilhelm: “Kral’ın kardeşi Ford Lugunica-sama’nın kızı, Filóre Lugunica-sama’yla aynı isme sahip demek… ha?”

İç çekişiyle birlikte dökülen bu mırıltı, ne bir rahatlama ne de bir yas içeriyordu; Wilhelm kendi duygularını bile ayrıştıramıyordu. Ve daha önce de belirtildiği gibi bu durum sadece Wilhelm’e has değildi, Konsey ve Saraydaki toplantıya katılan herkes aynı hâldeydi.

On beş yıl önce ortadan kaybolan Filóre Lugunica—— onunla aynı Lugunica Kraliyet Ailesi’nin fiziksel özelliklerini taşıyan, üstüne bir de ismi bire bir tutan bir kız aniden ortaya çıkmıştı çünkü.

Wilhelm: “――――”

Elindeki boşluğu doldurmak istercesine yedinci çayından bir yudum alan Filóre’ye kaçamak bir bakış atan Wilhelm, o profilde hafızasındaki Kraliyet Ailesi’ne dair izler aradı.

Var dersen var, yok dersen yok denebilecek kadar belirsiz bir histi bu.

Zaten prenses kaybolduğunda daha bebekti, hayatta kaldıysa bile nasıl yetiştirilip büyüdüğü tamamen hayal gücüne kalmış bir şeydi. ——Ancak şayet kökeni Wilhelm ve diğerlerinin tahmin ettiği gibiyse bu Krallığı yerinden oynatacak kadar ciddi bir meseleydi.

Kraliyet Seçiminin devamlılığını tehlikeye atacak, hatta “İlahi Ejderha Kilisesi”nin niyetine bağlı olarak Krallığın bölünmesine bile yol açabilecek bir felaket tohumuydu bu.

Bu tohumun ne filizler vereceğini, nasıl çiçekler açacağını kimsenin hayal bile edemeyeceği türdendi…

Yine de şu aşamada kesin olarak söylenebilecek bir şey vardı.

Filóre’nin varlığı ve İlahi Ejderha Kilisesi adına sunduğu teklif, Kraliyet Seçimine katılan iki kampı da derinden etkileyecekti. ——Bunlardan birinin, Wilhelm’in da mensubu olduğu Crusch kampı olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Wilhelm: “——Crusch-sama.”

Gözlerini yuman Wilhelm, kendisine yardım elini uzatan efendisini düşündü.

Kraliyet Seçimi adaylarından biri olmasının yanında, Karsten Dukalığı’nın varisi ve Krallığın nadide dehâlarındandı; karısının katili olan Beyaz Balina’nın peşindeki Wilhelm için paha biçilemez şekilde kurtarıcısı olmuştu. Bugün hâlâ tereddütsüz bir şekilde kral olmaya en layık kişinin o olduğunu düşünmesi, yalnızca bu minnet borcundan değildi.

Crusch’un duruşu, karakteri, yaşam biçimi… O bilenmiş bir kılıç gibi keskin ve asil değerleriydi, Wilhelm’in onun kral olmasını yürekten istemesini sağlayan şeylerdi bunlar.

“Oburluk”un pençesine düşüp “Anı”larını yitirmiş olsa bile, içindeki o sarsılmaz asalet ve dürüstlük ondan sökülüp alınamamıştı.

Bu da demek oluyordu ki o ışık, ruhunun mayasında vardı.

Bu yüzden de efendisinin üzerine çöken bu yeni felaket Wilhelm’in yüreğini dağlıyor, bedenini parçalarcasına bi’ çaresizlik hissettiriyor, acı bir tecrübe olarak ruhuna işliyordu.

Ama en azından kendi hatasından pişmanlık duyabiliyor, yargısızlığını ve güçsüzlüğünü lanetleyebiliyordu; buna da şükretmek gerekiyordu.

Wilhelm: “——Ferris.”

Ardından ağzından dökülen isim -muhtemelen Wilhelm’in bildiği kadarıyla- Kraliyet Seçimi başladığından beri günlerini en ağır pişmanlık ve çaresizlik içinde geçiren o fedakâr, tek ve biricik Şövalye’nin ismiydi.

Wilhelm: “――――”

Şu an Wilhelm’in misafirleri Filóre ve Marcos’u bekletmesinin sebebi, Ferris’ten başkası değildi. Wilhelm ve diğerleri misafir odasında zaman öldürürken Ferris, Crusch’ın yatak odasında onunla baş başa vakit geçiriyordu.

Bunun ne kadar acı dolu ne kadar ızdıraplı bir zaman dilimi olduğunu düşündükçe Wilhelm dişlerini sıkıyordu.

Öyle bir ızdırap ki bu, elinden gelse onun yerine geçip bu acıyı seve seve üstlenirdi.

Ama Wilhelm bunu yapamazdı. ——Yoo, sadece Wilhelm de değil, hiç kimse şu an Ferris’in rolünü üstlenemezdi.

Sadece Ferris’in verebileceği bir karar, sadece Ferris’e tanınmış bir seçim yatıyordu orada.

Wilhelm de Filóre de Marcos da o kararın verilmesini, o seçimin yapılmasını sessizce beklemekten başka bir şey yapamazlardı.

Acele etmeye gerek yoktu. Zaten çok uzun sürmeyeceğini herkes hissediyordu.

Nitekim öyle de oldu.

???: “——Beklettiğim için özür dilerim.”

Acı dolu bir sesle konuşarak Ferris misafir odasına adımını attı.

Kendini toparlamaya çalışmıştı belli ki. Ancak Ferris’in o beyaz yanaklarında gözyaşı izleri vardı, titreyen sarı gözlerindeyse hâlâ silip atamadığı o derin çatışmanın gölgesi duruyordu.

O incecik omuzlarını düşürmüş, yarı insan kanı taşıdığının alameti olan kedi kulakları ve kuyruğu bitkinlikle sarkmış hâline bakarken Wilhelm ne diyeceğini bilemedi.

“Sonuç ne oldu?” gibi ruhsuz bir soru soramazdı. O zaman “Senin suçun yok” mu demeliydi? Hangi yüzle söyleyecekti ki bunu? Hele bir de “Elden bir şey gelmez” falan demeye kalksa kendi kellesini oracıkta uçurmak isterdi.

Söylenecek söz yoktu. Her türlü kelime, şu anki Ferris için bir bıçak darbesi olurdu. O seçenekler arasında seçilebilecek “sessizlik,” en azından ucu en kör, en insaflı olandı.

Filóre: “Ne kadar sürdüğü benim için mesele değil. Omuzlarınıza binen sorumluluğun ağırlığının farkındayım… Laf olsun diye söylüyorum sanacaksınız belki ama.”

Ferris: “…Öyle de olsa. Yine de bu teselli iyi geldi… Şu an kafam çok ama çok dolu çünkü.”

Susan Wilhelm’in yerine söze giren Filóre’ye cevap verdi Ferris.

O her zamanki yaramaz çocuk edasıyla yaptığı şakalarından eser yoktu; o cansız gülümsemesi, dokunsan dağılacak seramikten yapılma vazo kadar kırılgandı.

Bunu iliklerine kadar hissettiği hâlde Filóre sözlerine devam etti.

Sanki her an kırılıp dökülecekmiş gibi duran Ferris’in o çöküş anını biraz daha ertelemek istercesine…

Filóre: “Cevabınızı duymak istiyorum. ——Sizin… cevabınızı.”

Usulca elini uzatan Filóre, o kızıl gözlerini Ferris’e dikip sordu. Bu bakışları dimdik karşılayan Ferris’in ince dudakları titredi.

Bir anlık tereddüt belirdi ama bu tereddüt, “Mavi”nin sadakatini dizginleyebilecek güçte değildi——

Ferris: “——Yalvarırım. Ben… ben yapamıyorum. Crusch-sama’yı kurtarın.”

İşte bu; İlahi Ejderha Kilisesinin, Filóre’nin uzattığı ele karşılık Crusch Karsten’in tek ve biricik Şövalyesi, “Mavi” Felix Argyle’nin—— Ferris’in cevabıydı.

△▼△▼△▼△

???: “——Bu gerçekten de doğru mu?”

Başkentteki Karsten malikânesine taşınan Crusch’a bedenini kemiren o melun zehre karşı bir tedavi uygulanacağını duymuşlardı… Tam da Krallık Konağında Emilia’yı ziyarete gelen Felt’le arkadaş olma sözü verip o kargaşanın ortasında azıcık huzur buldukları o anda bunu duymuşlardı.

Otto: “Kesin bir şey söyleyemem ama sarayda İlahi Ejderha Kilisesi’yle bağlantılı bir görüşme yapılmış sanırım. Anlaşılan, Kilise’nin elinde Şehvet Günah Başpiskoposu’nun gazabına uğrayan Düşes Karsten’in bedeni için bir çeşit çözüm yolu varmış.”

Emilia: “Bir çeşit çözüm yolu mu… Yani Crusch-san’ın vücudunu iyileştirebilecekler mi demek bu? Subaru’nun elinin kapkara kesilmesine neden olandan başka bir yöntemle mi?”

Otto: “Ne yazık ki ben de ayrıntılarını bilmiyorum…”

Felt: “Öyleyse lak lak et’cek vaktimiz yok. ——Reinhard, sen bir koşu saraya git de ne konuşmuşlar bir öğrenip gel baka’m.”

Reinhard: “Emredersiniz.”

Çayı demleyip dönen Otto raporunu verirken Emilia şaşkınlığını gizleyemiyordu; o sırada hızlıca kararını veren Felt’in talimatını alan Reinhard, anında saraya doğru uçtu.

Pencereden fırlayan Reinhard’ın silüetinin küçülüşünü izleyen Emilia, “İlahi Ejderha Kilisesi…” diyerek mırıldandı ve ekledi…

Emilia: “Onlar Volcanica’ya geeerçekten de yürekten inananlardı, di’ mi? Ama krallığın siyasetine karışmamak için saraya pek yaklaşmazlar diye biliyordum.”

Felt: “Ona rağmen kendi kurallarını çiğneyip saraya damladılar… Eğer ki Crusch-neechan’ın vücudunu düzeltebileceklerse ne güzel ama bunu daha erken söyleselerdi ya?..”

Otto: “İlahi Ejderha Kilisesi’nin niyetini kestirmek güç. Şu an için teyit edilmemiş bir bilgi bu. Ancak——”

Giderek karmaşıklaşan sohbetin ortasında Otto derin düşüncelere dalmışçasına sustu. Onun bu hâlini gören Emilia, başını hafifçe eğip “Otto-kun?” deyince o da başını iki yana sallayarak cevap verdi…

Otto: “Yok bi’ şey, henüz hiçbir şey kesinleşmemişken konuşmam doğru olmaz. Şimdilik Reinhard-san’ın dönmesini bekleyelim.”

Emilia: “…Öyle mi? Tamam öyle olsun. Ama canın bir vakit anlatmak isterse dinlerim.”

Felt: “Yeşilli-niichan’ın anlatası gelir mi bilmem ama o herifin dönmesi çok da sürmez. Off ya, patladım sıkıntıdan resmen.”

Kollarını kavuşturmuş, ayağını sabırsızca yere vuran Felt söylendi.

Pencereden dışarıyı izleyen Felt’in başını şefkatle göğsüne yaslayan Emilia, Reinhard’ın gittiği saraya değil; aynı soylular bölgesindeki Crusch’un malikânesine doğru baktı.

Pristella’da ayrıldıklarından beri onun iyi olup olmadığını öğrenememişlerdi. Pleiades Gözcü Kulesi’nden hemen işe yarayacak müjdeli bir haberle dönememiş olmanın ağırlığı, Emilia’nın göğsünü sızlatıyordu. Otto’nun kulak misafiri olduğu gibi İlahi Ejderha Kilisesi Crusch’ı kurtarabilecekse——

Emilia: “Bunu yapan biz olmasak da olur, yeter ki…”

Felt: “——Sonunda be!”

Dua edercesine mırıldanan Emilia’nın sesini, Felt’in gür haykırışı bastırdı.

Saraya giderken yaptığı gibi tek sıçrayışla Reinhard, Krallığın Konağına geri dönmüştü. Pencereye koşan Emilia ve diğerlerinin önünde, bahçedeki çimlere zarar vermemeye özen göstererek sessizce yere indi.

Ve——

Reinhard: “Felt-sama durum acil. Benimle saraya kadar gelebilir misiniz?”

Felt: “Hah? Ne sarayı be? Ondan önce, şu bahsettiğimiz mevzu…”

Reinhard: “——Felt-sama.”

Reinhard, Felt’in sözünü kesip ismini kısa ve net bir şekilde söyledi. Havasındaki o keskinliği sezen Felt de kızıl gözlerini kısıp “Çıh” diye dilini şaklattı ve…

Felt: “Tamam anladım be. Saraya geçiyo’m ben. Ya Emilia-neechanlar?”

Reinhard: “Otto’nun raporunu teyit ettim. Gerçekten de İlahi Ejderha Kilisesi yetkilileri Crusch-sama’nın malikânesine gitmişler. Oraya da——”

Emilia: “Biz gidiyoruz. Yerimizde duramayız ya!”

Otto’nun haberinin doğru olduğunu duyan Emilia, elini azimle göğsüne vurdu.

Crusch için deli gibi endişeleniyordu; mademki Felt saraya gitmek zorundaydı, onun endişe payını da sırtlanıp ziyarete kendisi gidecekti.

Gerçi, ortalık bu kadar karışıkken kapıdan çevrilme ihtimalleri de yüksekti ama…

Otto: “Ziyaret konusunda sıkıntı çıkmaz, orası bende… Sanırım bizim de daha sonra saraya uğramamız gerekecek.”

Reinhard: “Evet. Öyle varsaysanız iyi olur. Felt-sama.”

Felt: “Kırk kere söylemene gerek yok lan, anladık dedik ya.”

Kendisine elini uzatan Reinhard’a burnunu kıvıran Felt, çevik bir hareketle pencerenin pervazına sıçradı. “Emilia-neechan” diyerek Reinhard’ın kucağına atlamadan önce arkasını döndü ve…

Felt: “Pristella yerle bir olmadan önceki gece, Crusch-neechan’la daha fazla konuşmak için sözleşmiştik. O yüzden…”

Emilia: “——Merak etme, o iş bende! Felt-chan’ın çoook endişelendiğini Crusch-san’a mutlaka ileteceğim!”

Felt: “Hıh. Kraliyet Seçimi’nde herkesin birbiriyle minnoş minnoş arkadaş olması da… ne bili’m yani.”

Emilia’nın bu kendinden emin tavrına omuz silken Felt, kendini Reinhard’ın kollarına bıraktı. Onun bedenini saygıyla kavrayan Reinhard, kucağındaki yükü düzelttikten sonra Emiliagillere son bir bakış attı—— ve hemen ardından, tekrar o muazzam sıçrayışla bir anda saraya doğru yol aldı.

Otto: “Elden ne gelir ki adam standart dışı resmen. Biz de fâniler olarak koşsak iyi olacak.”

Emilia: “Ben de kendimi zorlarsam Otto-kun’u kucaklayıp piyuuuv diye uçabilirim belki…”

Otto: “Onu bana değil de lütfen Natsuki-san’a yapın siz. ——Acele edelim.”

(Ç.N: Bazen en iyi kız bir erkektir.)

Emilia: “Haklısın!”

Otto’nun uyarısıyla başını sallayan Emilia, aceleyle başkent sokaklarına fırladı.

İstikâmet Karsten malikânesiydi… Daha önce Beyaz Balina avından dönerken saldırıya uğrayan ve yaralanan Cruschlar için endişeyle koştukları o yolları -şimdi eskisinden çok daha hızlı- çok daha sabırsız adımlarla arşınlıyorlardı.

Böylelikle——

△▼△▼△▼△

???: “——Ferris!”

Nefes nefese oraya varan Emilia, Ferris’in dua edercesine diz çökmüş hâlini görünce elinde olmadan çığlık atar gibi seslendi ismini.

Emilia’nın sesiyle keten rengi kedi kulakları titredi ve Ferris, ürkekçe arkasına döndü.

Ferris: “…Emilia-sama?”

Emilia: “Evet, benim. Her şeyi değil ama olanları İşittim. Geç geldiğim için özür dilerim.”

Ferris’in cılız sesi karşısında Emilia’nın içi sızladı, göğsüne bir ağırlık çöktü.

Her zaman şirin mi şirin, hayat dolu bir havası olan Ferris; uzun zaman sonraki bu karşılaşmalarında o kadar acı verici derecede kırılgan görünüyordu ki sanki her an silinip gidecek gibiydi.

Sırf onu hayata bağlayabilmek için Emilia hiç tereddüt etmeden o incecik bedene sarıldı.

Ferris: “——Salyam sümüğüm bulaşacak ama size.”

Emilia: “Bir şeycik olmaz. Sorun değil benim için. Ama sırf bu yüzden Ferris’i kendi hâline bırakmak çok daha… çok daha can yakıcı.”

Ferris: “——Hık.”

Kollarını fazla sıkmamaya özen gösteren Emilia, vücudunun sıcaklığının kollarındaki Ferris’e ve Crusch’a duyduğu endişenin ona ulaşmasını diledi.

Emilia ve Ferris’in hemen arkasında halıya basarak yaklaşan kişi, onları karşılayan Wilhelm’di. Telaş içinde malikâneye gelen Emiliagilleri kapıdan çevirmemiş, içeri buyur etmişti.

Emilia’dan hemen sonra gelen Otto da göz ucuyla Wilhelm’i süzerek sordu.

Otto: “Çat kapı geldik ama… içeri buyur etmemiz uygun muydu? Yani, bu durumda…”

Wilhelm: “Kendi inisiyatifimi kullandım ama tam da bu durum yüzünden gerekliydi. Şu an tek bir kişi bile olsa Crusch-sama’nın iyileşmesi adına yürekten dua etmesi bizlere güç verir.”

Otto: “…Haklısınız. O konuda Emilia-sama’nın etkisi büyük olacaktır.”

Otto ve diğerleri arkada bir şeyler konuşuyordu ama sözleri Emilia’nın kulağına girmiyordu. Şu an tüm benliğini kollarındaki Ferris’e vermek istiyordu. Güçsüzce, acı içinde titreyen bedenine sarılırken Emilia şefkatle sırtını okşadı.

Emilia: “Ferris, peki ya Crusch-san…”

Ferris: “——İçeride. O odanın içinde, şu anda tedavi ediliyor…”

Emilia: “――――”

Emilia’nın kollarındaki Ferris’in bakışlarıyla işaret ettiği yer, az önce önünde diz çöküp dua ettiği kapıydı—— Emilia’nın hafızasında burası yatak odası olarak yer etmişti.

Neredeyse kesin olarak Crusch o odada yatırılıyor ve tedavi orada sürüyordu.

Öyleyse Ferris neden böyle odanın dışında bekliyordu ki——

???: “——İlahi Ejderha Kilisesi’nin kapalı kapılar ardında yapılmasına izin verdiği, kutsal ayinden ötürü.”

Cevabı veren kişi, koridordaki bir vazo gibi sessizce dikilen dev cüsse olunca Emilia şaşırdı. Biraz daha uzun süre bakınca tanımıştı, o sarayda defalarca gördüğü Kraliyet Şövalyeleri Komutanı’ydı.

Kraliyet Şövalyeleri Komutanı da mı Crusch için endişelenip hemencecik buralara kadar gelmişti? Belki de Ferris’le iyi anlaşıyorlardı ve o dostluklarının hatırına buradaydı.

Her hâlükârda——

Emilia: “Kutsal ayin mi… Yani bununla Crusch-san’ı kurtarabilecekler mi?”

Ferris: “B-Bilmiyorum… Ama, ama başka bir yolu yoktu… B-Ben, ben, i-işe yaramaz olduğum için!..”

Emilia: “Öyle şey!..”

olur mu hiç, diyerek haykırmak istemişti. Gerçekten de kısa bir süre önceki Emilia olsaydı hiç düşünmeden bunu söyler, kestirip atardı.

Ama hiç düşünmeden, sadece anlık bir hevesle bunu dile getirmenin gerçek manada Ferris’e ne cesaret ne de teselli vereceğini artık biliyordu.

Ferris harikaydı. Gerçekten de muazzam, özel ve çok nazik bir güce sahipti.

Ama Emilia’nın yürekten saygı duyduğu o gücü, Ferris en çok değer verdiği kişi olan Crusch için kullanamıyordu. Böylesine acı, ızdırap verici ve çaresiz bir gerçek karşısında böyle hüngür hüngür ağlayıp titrerken hiç düşünmeden konuşmak doğru değildi, hakkı da yoktu.

Emilia: “Tamam, geçti… geçti.”

Bu yüzden Emilia söyleyeceği sözleri yutup Ferris’i nazikçe kucakladı. Sarılmaya devam etti. Sımsıkı sarılıp ona destek olmayı sürdürdü.

Çünkü hiçbir şey yapamamanın çaresizliğiyle donup kaldığında Emilia’ya karşı yapılan ve onu en çok mutlu eden şey de buydu, o da aynısını yaptı.

Emilia: “——Dayan, Crusch-san.”

Hıçkırıklara boğulan, bedeni titreyen Ferris’e destek olurken Emilia dua etti.

Ona eşlik eden, Crusch’un iyiliği için dua eden Emilia’yla Ferris’in arkasında Otto’nun da Wilhelm’in de Kraliyet Şövalyeleri Komutanı’nın da dua ettiğini hissedebiliyordu.

Yüzünü bile görmediği İlahi Ejderha Kilisesi’nden birileri kapının ardında canla başla uğraşıyordu.

İnsanlar için savaşıp korkunç yaralar alan Crusch’ı kurtarmak uğruna.

O çabaların yerine ulaşmasını dileyerek dua etti, yalvararak dua etti ve sonunda da——

???: “——Girebilirsiniz.”

Ansızın kapının ardından gelen sesle Emilia sanki bir yaydan fırlamışçasına başını kaldırdı.

Yorgunluktan bitap düşmüş bir kadının sesiydi bu. Söylediği şeyi duyan Ferris kollarının arasında irkildi, inanamazmış gibi Emilia’nın yüzüne baktı.

Kendini adadığı duası aniden kesilince Ferris’in zihni gerçeğe yetişememişti.

Emilia: “Kalkabilir misin?”

Ferris: “E-Evet, kalka… kalkabilirim…”

Ferris’ten önce davranıp ayağa kalkan Emilia, ona elini uzatarak kalkmasına yardım etti. İncecik dizleri güven vermez bir hâlde titriyordu ama yuvarlak gözlerini kapıya diken Ferris nefesini verdi ve bir adım, ardından bir adım daha atarak ilerledi.

Omzundan destek olan Emilia da onunla birlikte kapıya yöneldi. Ve tüm vücudunun titremesi bir türlü dinmeyen Ferris’in yerine, kapının kolunu çevirdi.

Gürültüyle açılan kapının ardında yatak odası uzanıyordu. Odanın ortasına yerleştirilmiş yatakta bir kadın yatıyordu ve onun hâli——

Ferris: “——Ah.”

Boğuk bir nefes döküldü dudaklarından, rüya görüyormuş gibi adımlarla Ferris öne çıkıverdi. O kadar güvensizdi ki adımları, her an ayakları birbirine dolanıp yere kapaklanacakmış gibi duruyordu.

Ama kapaklanmadı. Emilia’nın destek olan elini farkında olmadan itip yatağın üzerine, orada yatan Crusch’a doğru yalpalayarak koştu.

Ferris: “Crusch-sama… Crusch, sama… Crusch-samaaa!..”

Hıçkırıklarla boğulan o sesin, sevdiği kişinin adını defalarca haykırışını dinlerken Emilia da odanın ortasına kadar ilerledi ve Ferris’in gözlerini diktiği Crusch’a baktı.

Uzun süredir yatalak olmasına rağmen bakımı hiç aksatılmayan Crusch’ın o güzel yüzü süzülmüş, teni bir hasta gibi bembeyaz olmuştu. ——Fakat yüzünde, boynunda, vücudunda kök salmış gibi yayılan o habis zehir; görünen hiçbir yerinde artık yoktu.

Kadın: “Dualar, yerini bulurmuş.”

Emilia: “——Siz.”

Yatağa kapanan Ferris’in yanında duran Emilia arkasını döndüğünde yatağın diğer tarafında ayaklarını uzatıp yere oturmuş sarışın bir kadın gördü.

Crusch’ı kurtarmanın yolunu deneyen İlahi Ejderha Kilisesi yetkilisi oydu. Nefes alışverişlerinden yorgunluğu belli oluyordu, alnı boncuk boncuk terlemişti ama dudaklarında bir tebessüm belirdi.

Kadın: “Kutsal metinlerde de şöyle yazar: ‘Bir kişinin kurtuluşu, binlerin duasıyla gerçekleşir. Paylaşmak Ejderha’nın lütfunu en yüce mertebeye taşır’ diye.”

Emilia: “——Hık… teşekkürler.”

Kadın: “Bu kadarı çocuk oyuncağıydı… Yani, vazifemizdi.”

Gözü pek şekilde gülümseyen kadın, hemen ifadesini ciddileştirip sözünü düzeltti. Onun bu çabasına yürekten minnet duyan Emilia, yere çöküp Ferris’in omzuna sarıldı.

Titreyen, gözyaşı döken Ferris’e destek olurken o duaların yerine ulaşmış olmasından dolayı kalbi sevinçle doldu.

Emilia: “Crusch-san uyanınca konuşacak çoook şeyimiz var. Felt-chan’ın da sana mesajı var, benim de anlatacaklarım epey birikti.”

Yüzünden o korkunç zehrin izleri silinmiş, gözleri kapalı uyuyan Crusch… Onun uyuyan yüzüne bakarak uyanacağı anı iple çeken Emilia böyle seslendi.

Gözlerini bi’ açsa konuşacak o kadar çok şeyi vardı ki. Bunların arasında Anastasia’yla Felt meselelerinden tadını alan Emilia’nın şımarıklıkları da vardı elbette.

Bu yüzden——

Emilia: “Geeerçekten ama geeerçekten çabaladığın için teşekkürler.”

Emilia, odadaki herkese minnet duyarak gözlerinin içini güldürdü.

△▼△▼△▼△

Otto: “————”

İlahi Ejderha Kilisesi’nin o gizemli ayininin işe yaradığına bizzat şahit olan Otto, yatağa uzanmış efendisine sıkı sıkı sarılan Ferris’i ve ona destek olan Emilia’yı izliyordu.

Wilhelm: “Crusch-sama, gerçekten… gerçekten de…”

Aynı manzaraya tanıklık eden Wilhelm’in da duyguları sel olmuş, sesi titriyordu. “Kılıç İblisi” namıyla bilinen o efsanevi kılıç ustası bile ızdırap çeken efendisine merhem olamamanın acısıyla yüreğini dağlamış, ruhunu tüketmişti; bu hâli de bunun kanıtıydı.

Elbette ki yıllarını sadakatle adamış tek ve biricik Şövalye Ferris’inkiyle kıyaslanamazdı belki ama Wilhelm’in yüreğine de derin bir huzur ve minnetin işlediği her hâlinden belliydi.

Ve bu hisler, azımsanmayacak ölçüde Otto için de geçerliydi.

Nitekim daha az önce Reinhard’la ayaküstü yâd ettikleri gibi, Priscilla’nın ölümünün yarattığı şok Otto’yu da sarsmıştı. Hâliyle de Su Geçidi Şehri’ndeki o savaşta ağır yaralar alan Crusch’ın kurtarılmış olması, ona da derin bir “oh” çektiriyordu.

İyi oldu. Gerçekten de çok iyi oldu.

Diyordu ancak aynı zamanda Emilia’ya dillendiremediği o ihtimalin kesinliğine de kanaat getiriyordu.

O da şuydu——

Otto: “——Düşes Crusch Karsten için Kraliyet Seçimi burada sona ermiştir.”

Bu, en azından şu anda Crusch’ın hayata dönüşünün gözyaşlarıyla kutlandığı bu ortamda kimsenin duymasına gerek olmayan… Sadece dudaklarının arasında fısıltı olarak kalan acı bir gerçekti.

△ △ △ △ △ △ △

#Hayda! Biricik Crusch’ımız için serüven sona mı erdi?! Ben açıkçası sona ermesini istemiyorum çünkü Crusch’ı seviyorum. Çoook güzel bir karakter ama Otto Bey bunları söylüyorsa tahminen bitmiş olması da yüksek. Fakat her şeye rağmen, iyileşmiş olmasına sevindim. Umarım ki bunun altından bit yeniği vs. çıkmaz. O hâlde, bakalım sonraki bölümlerde ne olacak? Okumaya devam edelim!



5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
4 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Ardakralbabapro
11 Şubat 2026 20:47

Hızlı geldi yeni bölüm teşekkürler!

agaligim
Üye
12 Şubat 2026 20:20

Elinize sağlık