Bölümün ortalama okuma süresi 24 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Kraliyet Kalesi’ne her adım attığında Felt, buraya ait olmadığı duygusunu taşıyan incecik bir zarı delip geçiyormuş gibi o tuhaf direnç hissini iliklerine kadar tadıyordu.
Henüz Kraliyet Seçimi başlamadan evvel, Başkent’in varoşlarında büyümüş olan Felt için Lugunica Kraliyet Kalesi; her zaman görüş alanının bir köşesinde dursa da kendi hayatıyla zerre alakası olmayan o “ulaşılmazlığın” simgesiydi.
Orada var olduğu kesin olan ama asla yolunun kesişmeyeceği bir yerdi. Uçsuz bucaksız, elle tutulamaz, varlığında dahi hiçbir değer hissedilmeyen bir serap gibiydi. İzlenimi tam olarak buydu.
Belki de bu yüzden Kraliyet Adayı olarak kaleye her çıkışında sanki bir rüyanın ya da hayalin içine dalıyormuşçasına o gerçekdışı hisse kapılıyordu.
İşte bunu——
???: “——Felt-sama?”
Adının seslenilmesiyle duraksayan Felt başını kaldırdı.
Kapıya elini atmış, omzunun üzerinden ona bakan şövalyesinin mavi gözlerine kendi kızıl gözleriyle karşılık veren Felt; burnundan küçük bir ses çıkarıp “Yok bi’ şey” diye kestirip attı.
Aynen öyle, bir şey olduğu yoktu. Kimse onların yürüyüşünü durduramazdı.
Felt: “Gidiyoruz.”
Bu beyanla hem kendine hem de karşısındakine son noktayı koyduran Felt, o incecik dirençten zarı yırtıp ilerledi.
Başını onaylarcasına eğen şövalyesinin—— Reinhard kapıyı açtığında karşılarına çıkan manzara her zamanki gibiydi. İğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık; bıçakla kesilecek kadar yoğun, tuhaf bir gerilimin hâkim olduğu bir ortamdı.
Herkesin niyeti birbirine karışmış, bu niyetler bakışlara ve sözlere dökülüp havada çarpışıyordu. Ancak Felt içeri adımını attığı an, o darmadağın niyetler istemsizce tek bir noktada birleşti.
Yani, Krallığın geleceği adına Felt’i tartıp biçen o yegâne küstah iradede bir oldular.
Felt: “Hah, çok da umurumdaydı. Zaten ben de birileriyle yüz yüze geldiğimde içimden aşağı yukarı aynı şeyleri geçiriyorum.”
Bu durumun Kraliyet Seçimi’yle bir alakası yoktu; bu, varoşlarda hayatta kalmayı başarmış Felt’in yaşam felsefesi ya da hayat tecrübesi gibi bir şeydi. Karşısındakinin kendisine bir faydası dokunur mu dokunmaz mı, içten içe ne planlar kuruyor gibi şeyleri tartmak onda artık bir refleks hâline gelmişti.
Aslına bakılırsa üzerine yapışan bu alışkanlık, aday olduktan sonra bile epey işine yaramıştı.
Ne de olsa varoş günleriyle kıyaslanamayacak kadar çok insanla tanışıyor, hepsinin asıl amacını kestirmek zorunda kaldığı durumlarla boğuşuyordu. Şayet ki değer yargılarını sıfırdan inşa etmeye kalksaydı kim bilir ne kadar bocalardı, tahmin bile edilemezdi.
Gerçi——
Felt: “Emilia-neechan gibi bu işlerle hiç alakası olmayan tipler de var ama neyse.”
Kraliyet Seçimi’ndeki rakibi olmasına rağmen mucizevi derecede savunmasız kalmayı başaran Emilia’ydı.
Onun o hâliyle kalabilmesinin ardında şövalyesi Natsuki Subaru ve her daim yanında olan Otto gibilerin olağanüstü çabaları yatıyordu muhtemelen.
Ama öte yandan, sadece el bebek gül bebek gibi korunarak gelinebilecek kadar ne Kraliyet Seçimi ne de onu çevreleyen ortam o kadar yumuşaktı; Felt’in değerlendirmesi bu yöndeydi. O hâliyle Emilia’nın bile insanları anlayan bir yanı ve niyetleri sezen bir sezgisi vardı.
Buna rağmen takındığı o tavır, Felt’in işini epey zorlaştırıyordu.
Felt: “Sonuçta arkadaş olduk, iyi mi…”
Kendi verdiği kararı hatırlayan Felt, derin bir iç çekti.
Emilia’nın teklifini kabul ettiğine pişman değildi ama önünü görmekte yine de zorlandığını hissediyordu. Kirli oyunlara ya da hileye başvurmaya niyeti yoktu ama düşman kamplar olarak çatır çutur kavga etselerdi acımasız kararlar almak kesinlikle daha kolay olurdu.
Karşı taraf, tek taraflı olarak size sempati beslerse dezavantajlı olan da yalnızca onlar olurdu.
Anastasia’nın temel stratejisi de muhtemelen buydu; Felt, onun diğer kampları Pristella’ya davet etmesinin altındaki gerçek sebebin bu olduğunu tahmin ediyordu. ——Ne yazık ki o planlar, Kraliyet Seçimi sonrasında Emilia’yla “arkadaş olma” akışıyla tuzla buz olmuş gibi görünüyordu.
Her hâlükârda——
Felt: “Sorun değil, nefret etmiyorum bundan. Bana ‘değer biçen’ bakışlar yöneltileli bayağı olmuştu be.”
Boş laf değildi bu; dudaklarını çarpık bir gülümsemeyle büken Felt, üzerindeki ilgiyi böyle karşılıyordu.
Adım attıkları Taht Salonu—— Kraliyet Seçimi’nin başladığının ilan edildiği o yer, Lugunica Kraliyet Kalesi’nin ileri gelenleriyle doluydu ve ülke yönetiminin merkezinde yer alan Bilgeler Konseyi de oradaydı.
Geçenlerde Felt’in Augria Kum Tepeleri ve Pleiades Gözcü Kulesi meselesinde—— Bilge’nin kulesine giden yolu gösterebileceğini söyleyip kendini pazarlayan Meili Portroute’un başarısını rapor ederken de konuşmuşlardı ama şu anki hava o zamankinden bariz şekilde farklıydı.
Bu, Felt’e yöneltilen bir sapkına ya da yabancı bir maddeye bakan o bakışlardı. ——Başlangıçta, Kraliyet Seçimi’ne katıldığı o ilk anda Felt oradaki herkese meydan okumuştu.
O zamanki varoşlardan gelen bir sokak çocuğuna yöneltilen şaşkınlık ve kafa karışıklığına yakın bir tondaydı bu bakışlar.
Ve——
Felt: “Selamlaar… Bu karmaşanın sebebi, daha önce görmediğim sıfatlara sahip olan sizlersiniz galiba?”
Kırmızı halıyı güm güm adımlayarak Taht Salonu’nun ortasına kadar yürüyen Felt, tek gözünü kısıp kendisinden önce orada dikilen iki kişiye dikti gözlerini.
???: “――――”
Felt’e dönenler, ikisi de yirmili yaşlarının başında genç bir kadın ve bir erkekti.
Filiz yeşili saçlı, kibar görünümlü bir adam ve yağmur mevsiminde açan çiçekleri andıran mor saçlarını kısaca toplamış güzel bir kadın. İkisi de bulundukları yere rağmen çevredekilerin baskısına aldırmadan gayet kendinden emin duruyordu.
Hatta, ilk hamleden ipleri eline almaya çalışan Felt’in seslenişine bile hiç istiflerini bozmadılar. Adam acı bir tebessüm ederken, kadın “Aman da amaaan” dercesine elini yumuşakça sallayarak…
Mor Saçlı Kadın: “Ufufu, ne kadar da ani oldu böyleee. Sizinle ilk defa tanışıyoruz ama Felt-chan dedikleri kadar dikenliymiş doğrusuuu.”
Felt: “Söylenti ha? Benim hakkımda ne konuşuluyormuş bakayım?”
Mor Saçlı Kadın: “Küçücük ve sevimli olmasına rağmen heybetli, sert ve kimseye karşı geri adım atmayan erkek fatma… Cazibesindeki bu uçurum yüzünden görenlerin başı dönüyormuş, diyoorlar.”
Felt: “Bayağı istemediğim türden dedikodular da varmış desene…”
Bu cevaptan tiksinmiş gibi yüzünü buruşturan Felt’e karşı kadın kıkır kıkır, şuh bir kahkaha attı.
Olgun bir meyve gibi koyu kırmızı elbisesi ve aynı renkteki şapkasını yan takmış güzelliğiyle, havası sanki bir yerin kâtibi ya da soylu birine hizmet eden bir nedimeyi andırıyordu. Ancak o pervasızca mesafe kapatması ve baygın bakan kırmızı gözlerinin kombinasyonu, onu ele avuca sığmaz kılıyordu.
Kısacası, kolay lokma olmadığı her hâlinden belliydi ama——
Yeşil Saçlı Adam: “——Sakura, karşındaki Kraliyet Adayları’ndan biri. Öyle her zamanki gevşek tavrınla lap diye lafa girme lütfen. Canından olursun, kaç tane canın olsa da yetmez.”
Diyerek kadının yanında duran adam, yoldaşının tavrını hafifçe azarladı. Yine de bu uyarı, daha çok şaka yollu bir takılmaya benziyordu; adamın ciddiyetine ya da samimiyetine kefil olunacak türden değildi.
Nitekim adamın uyarısına rağmen, Sakura denilen kadın “Hımm” diyerek gülümsemeye devam etti.
Sakura: “Böyle yaparak Tiga-chan bile beni kötü karakter ilan ediyor, öyle mi? O kızın kafasına göre iş yapması yüzünden zaten zor durumdayım, bir de tek müttefikim böyle konuşursa çok kırılırım amaaa.”
Tiga: “Madem öyle, düşmanları daha da artırmaman lazım. İlk izlenim sonradan başa bela olur. Hele de şu an… Pek de hoş karşılanan bir konumda değiliz… değil mi?”
Sakura: “Pekiii pekiii, Tiga-chan’ın dediği doğrudur, tamamdırrr.”
Tiga: “Anlamana sevindim.”
Küsmüş gibi dil çıkaran Sakura’ya adam tiyatrovari bir hareketle başını salladı. Ardından tekrar Felt ve yanındakilere dönüp başına derinlemesine geçirdiği geniş kenarlı şapkasını çıkardı ve koyu mor pelerininin üzerine, göğsüne bastırarak…
Tiga: “Kısacası, yoldaşım büyük kabalık etti, Felt-sama. Bendeniz Tiga Rauleon, bu da Sakura Element. Tanıştığımıza memnun olduk.”
Bunu söylerken kibar görünümlü adam—— Tiga, şık şekilde başını eğdi. Felt’e diktiği sarı gözlerinden tekini kırparak yaptığı o havalı hareket, tam da züppe bir çapkına yakışır cinstendi.
Felt, Tiga’yla Sakura ikilisini süzerek durumu kavradı. Hiç şüphe yoktu ki bu kalenin havasında kabak gibi sırıtan bu ikili, Reinhard’ın Felt’i apar topar malikâneden çıkarıp buraya getirmesinin sebebiydi——
Felt: “Reinhard, bu ikisi…”
Reinhard: “Evet. ——İlahi Ejderha Kilisesi’nden gelen elçilerdir.”
Adımlarını durduran Felt’in yanına gelen Reinhard, söz konusu ikiliyle karşı karşıya durdu.
İstemeden de olsa Taht Salonu’nun tam ortasında Feltgillerle İlahi Ejderha Kilisesi’nin iki temsilcisi yüz yüze gelmiş, kale görevlilerinin tüm dikkatini üzerlerine çekmişlerdi.
Bu bakışları zerrece umursamayan Felt, kollarını kavuşturup Tiga’ya ters ters baktı.
Felt: “Benim bildiğim, İlahi Ejderha Kilisesi ülkenin siyasetine burnunu sokmazdı. Ne oldu da böyle bir yere damladınız?”
Tiga: “İnanır mısınız bilmem ama aslında bizim için de pek istenmeyen bir temas bu. Dediğiniz gibi Kilise devlet işlerinden her zaman mesafesini korumuştur. Tabii bu, Krallığa aidiyet hissetmediğimiz anlamına gelmez.”
Felt: “İstenmeyen temasmış, hadi oradan. Kraliyet Adayı Crusch Karsten’in vücudunu iyileştirebileceğinizi bilerek geldiniz, değil mi?”
Tiga: “——Bu…”
Felt’in sözleri üzerine Tiga hafifçe bocalamış gibi göründü. O sırada Tiga’nın yanında elini ağzına götüren Sakura, yine kıkır kıkır gülmeye başladı.
Bu gülüşe “Hayırdır?” dercesine hırlayan Felt’e, kadın başını hafifçe yana eğerek karşılık verdi.
Sakura: “Yok yok, Felt-chan’ın kulakları da ne keskinmiş canııım. Az önce bahsettiğiniz konu, güya sadece bu kalenin içinde kalacak bir sırdı hâlbukiii.”
Felt: “Hah, benim yanımda dikilen adamın radar gibi kulaklarını küçümsemeyin. Bu herif, gece tuvalete gitmek için yataktan kalktığımda çıkan ayak sesini bile duyar.”
Reinhard: “İnkâr etmiyorum ama yanlış anlaşılmaya müsait, biraz abartılı bir ifade oldu Felt-sama.”
Felt: “Kes sesini, öyle acı acı gülümseyip durma, biraz heybetli dur. Öyle yaparsan karşı taraf daha çok tırsar.”
Kalede İlahi Ejderha Kilisesi’yle yapılan görüşmeler ve bunun Crusch’la ilgili olduğu bilgisinin kaynağı Otto’ydu, o yüzden Felt işin o kısmını nezaketen gizli tuttu. Bu saatten sonra Reinhard’ın adına “canavar kulaklı” ya da “kulak misafiri olma huyuna sahip” gibi dedikodular eklense de pek bir zararı olmazdı. Bir kilometre öteden düşen iğnenin sesini ayırt edebildiği bir gerçekti ne de olsa.
Her hâlükârda——
Felt: “——Şu İlahi Ejderha Kilisesi olayı hiç hoşuma gitmedi.”
Sakura: “Aaa, Felt-chan da mı Kilise’den haz etmiyoor? Yaptığımız faaliyetlerin, mesela varoşlarda iyi etkiler yarattığını sanıyordum amaaa.”
Felt: “Kusura bakma ama sadaka verilmesinden nefret ederim. Ben Kilise’nin ekmek dağıtma kuyruğuna hiç girmedim. Ha, bu tür faaliyetlerin gereksiz olduğunu ya da nefret ettiğimi söylemiyorum. Benim az önce dediğim şey, sizin Düşes Karsten’i kurtarabilecek olmanızla ilgili.”
Tiga: “Bu, acı çeken rakip bir kampı kendi hâline bırakmak istediğiniz anlamına mı geliyor?”
Felt: “İllaki ağzımdan laf mı almaya çalışıyo’n? Üzgünüm ama o kadar boş vaktim yok.”
O yapış yapış konuşma tarzının aksine zehirli iğneler batıran Sakura’ya dil çıkardı.
Crusch’ın rakip olduğu doğruydu ama şu anki duruma düşmesinin sebebi belliydi. O olayda orada bulunan herkes buna karşı bir suçluluk hissediyordu ve eğer iyileşme ihtimali varsa elden gelen her şeyin yapılmasını istemek insanlıktı. ——Ancak, Crusch’ın İlahi Ejderha Kilisesi’nden yardım alması, işte bu noktada işler sarpa sarıyordu.
Çünkü——
???: “——Düşes Crusch Karsten, Kraliyet Seçimi meydanında açıkça beyan etmişti: Ejderha’yla yapılan anlaşmayı feshedeceğini ve onun koruması altındaki o rahatlıktan çıkacağını söylemişti.”
Herkes: “――――”
Bunu söyleyerek Felt ve diğerlerinin konuşmasına giren kişi, Bilgeler Konseyi sırasında sandalyesinde oturan uzun sakallı ihtiyar—— Miklotov McMahon’du. Nihayet ağzını açan Bilgelerden birinin bu sözüne Felt hafifçe iç geçirdi.
Felt: “…Ülkenin topyekûn Ejderha’ya sırtını dayamasını acizlik olarak görüp bunu açıkça dile getiren kişinin, şimdi kalkıp Ejderha’ya tapan İlahi Ejderha Kilisesi’nden medet umması hiç yakışık olmazdı.”
???: “Sözlerinize dikkat ediniz, Felt-sama. Bu ‘yakışık olmazdı’ meselesi…”
Miklotov: “Hayır, Felt-sama’nın buyurduğu doğrudur. Yakışık olmazdı… yani yakışık olup olmama meselesidir. Bu noktada Crusch-sama telafisi olmayan bir darbe alacaktır. Tabii, eğer kendisine uzatılan o eli tutarsa.”
Felt ve Miklotov’un atışmasına orada bulunan bürokratlardan biri lafa girmeye yeltendi ama bizzat Miklotov tarafından susturuldu.
Bilge’nin eklediği son cümle, İlahi Ejderha Kilisesi’nin teklifi karşısında son kararın Crusch ve kampında olduğunu ima ediyordu.
Ancak——
Reinhard: “——Ferris.”
Gözlerini hafifçe yere indiren Reinhard’ın dudaklarından dökülen isim, dostu olan ve şu an acıların en büyüğünü çeken Crusch’ın tek ve biricik Şövalyesi, “Mavi” ünvanlı kişiydi.
Genellikle şirin bir kadını andıran güzelliğiyle bilinen o yüzünün nasıl çöktüğünü, Crusch’ın yanı başında ne kadar acı çekip perişan olduğunu Felt de o hasta ziyaretinde kendi gözleriyle görmüştü. O günden beri Crusch’ın durumunun iyiye gittiğini duymamıştı. Öyleyse onun ruh hâli de farksız olmalıydı.
Cehennemde zehirli alevlerle yanmaya devam eden kıymetli efendisini kurtaracak bir çare vuku bulduğunda tek ve biricik Şövalyesi ne karar verirse versin, kimse onu suçlayamazdı.
Miklotov: “Elbette ki bizim tarafımızda da İlahi Ejderha Kilisesi’nin bu teklifi üzerine tartışmalar oldu. Öncelikle teklifin içeriğinin gerçek olup olmadığının tespiti gerekiyor. Sonuca göre…”
Felt: “Pristella’da zarar gören diğerlerini de kurtarabilir belki. Bunu düşününce, bizim takıldığımız şeyler devede kulak kalıyor.”
Miklotov: “Hımm. Peki içinize siniyor mu…”
Felt: “Sinecek gibi mi duruyor sence?”
Mantığı anlıyordu, gerekçeyi de anlıyordu. Ama duyguların tatmin olması başka bir şeydi.
Kraliyet Seçimi’ne katıldığına göre Felt kazanmak için oynamaya devam edecekti. Ancak İmparatorlukta yaşanan son olaylarda Priscilla’nın ölmesi ve şimdi de Crusch’ın bu şekilde elenmesi… Felt’in arzuladığı galibiyet şekli bu değildi.
İşler böyle bitecekse Reinhard’ın ortalığı birbirine katıp diğer tüm adayları haşat etmesinden ne farkı kalırdı ki?
Miklotov: “Kimsenin suçu değil aslında. İllaki bir suçlu aranacaksa bütün günah Cadı Tarikatı’nın boynunadır.”
Felt: “İş işten geçti ama o ‘Öfke’ denilen şerefsizi zindana tıkmadan önce iyice bir benzetseydim keşke. Belki o zaman içim biraz olsun soğurdu bu öfkem.”
Elbette bunu yapsa da hiçbir şey çözülmeyecek, muhtemelen öfkesi de dinmeyecekti; orası ayrı. Zaten Pristella’da meydana gelen hasarın çoğu Oburluk ve Şehvet yüzündendi, Öfke’nin bıraktığı izler devede kulaktı.
Bunu Reinhard da bildiği için Felt’in nefretle savurduğu bu sözleri kimse ciddiye almadı.
Her hâlükârda——
Felt: “Olayı kabaca anladım. Kilise tedavi yöntemini getirdi, Düşes de… Aman, neyse ne. Crusch-neechan’ın kurtulup kurtulmayacağı, o tedaviyi şövalyesinin kabul edip etmeyeceğine bağlı… Bizim buna burnumuzu sokmaya hakkımız yok.”
Aklından geçenler olsa da seçimi yapacak olanlar bu olayın muhataplarıydı.
Bunu kabullenen Felt, “Eee?” diyerek yanındaki Reinhard’a ve oradaki herkese toptan sordu…
Felt: “Buraya kadarki kısmı anladım da beni apar topar buraya getirmenizin sebebi ne? Tamam, açıklama yapmanız iyi oldu ama şu an Başkent’te sadece ben yokum, Emilia-neechan’nın da olduğunu biliyorsunuz. Bu açıklamayı toptan yapsanız da bir şey değişmezdi.”
Konu Kraliyet Seçimi’ni derinden etkileyebilirdi. Öyleyse sadece Felt değil, Emilia’yla da bu bilginin acilen paylaşılması gerekirdi. Böyle bir durumda Reinhard’ın Emiliagilleri atlatıp sadece Felt’i kaçırırcasına getirmesi mümkün değildi. Reinhard’ın başkalarını ekarte etmek gibi bir düşünceye sahip olup olmadığı bile şüpheliydi.
Buna rağmen sadece Felt’in bu mekâna getirilmesinin mutlaka bir sebebi vardı.
Felt: “Bir sebebi varsa o da siz misiniz, Kiliseciler? Ama şu an için Kilise’yle konuşacak hiçbir şeyimiz yok… İlahi Ejderha muhabbeti hariç tabii.”
Sözlerini biraz yuvarlayıp sesini alçattığı o son kısmın—— İlahi Ejderha Kilisesi’nin o pek yüce inançla bağlandığı İlahi Ejderha Volcanica hakkındaki fikri de yakın zamanda değişmişti.
Felt: “Ne de olsa Meili’ye uyup Pleiades Gözcü Kulesi’ne gittiğimizde o kafası gitmiş ‘Ejderha’yla Reinhard’ın kapışmasını yakından izlemek zorunda kaldım…”
Kılıç Azizi’yle İlahi Ejderha’nın savaşı, iki tarafın da tam gücünü kullanabileceği bir ortamda değildi belki ama yine de kıyamet günü gibi dehşet verici bir çatışmaydı. O savaştan sonra Felt, İlahi Ejderha’nın efsanelerde anlatılan o heybetinden eser kalmadığını öğrenmişti ama detaylarını anlat deseler ne cevap vereceğini bilemezdi.
Ç.N:(Bu olay bir yan hikâyede meydana geliyor. Tabii öyle büyük bir savaş olmuyor, aralarında küçük bir sürtüşme çıkıyor, o kadar.)
Ancak Felt’in bu endişesine karşılık Tiga omuzlarını silkti.
Tiga: “Hayır, Felt-sama’yı çağıran bizim irademiz değildi. Hatta, az önceki konuya gelince Kilise olarak biz de ince bir buzun üstünde yürüyoruz.”
Felt: “Az önceki konu dediğin, Crusch-neechan meselesi mi? Arada kalmak da ne demek?”
Tiga: “Şöyle diyelim, kısaca… Kilise olarak Düşes Crusch Karsten’i kurtarmak için harekete geçip geçmeme konusunda henüz net bir cevap vermiş değildik.”
Felt: “Haaah?..”
Kaşlarını çatıp yüzünü ekşiten Tiga’nın cevabına karşılık, Felt de istemsizce hırladı.
Anlaşılır gibi değildi. İlahi Ejderha Kilisesi’nin elinde Cadı Tarikatı kurbanlarını iyileştirecek bir yöntem vardı ve bunu kullanarak Crusch’ı kurtaracaklarını beyan edip krallıkla temasa geçmişlerdi diye düşünmüştü. Ama Tiga’nın şimdiki sözleri bu varsayımı çürütüyordu.
Felt: “Ama o tedavi şu an Crusch-neechan’a uygulanıyor olmalı. Kilise bir karara varmadıysa o nasıl oluyor…”
Sakura: “İşte o kısım şöyleee ki bizim sabırsız kızlardan biri tek başına önden koşup gitti deee.”
Felt: “…Önden mi koştu?”
Sakura: “Eveeet. O yüzden biz de eteklerimiz tutuşmuş hâlde kaleye koştuk, sizden durumu öğrenmeye çalışıyoruz işteee. Çok fena oldu çoook.”
Ne kadar ciddiye alınır bilinmez ama Sakura’nın sözlerinde bir ciddiyet kırıntısı bile yoktu. Ancak Sakura’ya kıyasla daha aklı başında konuşabilen Tiga da kadının bu sözlerini ne durdurdu ne de yalanladı, sadece utançtan alnını ovalamakla yetindi.
Şayet ki bu doğruysa İlahi Ejderha Kilisesi’nde de ne kadar gözü kara tipler varmış meğer.
Ama öyle olsa bile——
Felt: “Benim neden çağrıldığımın cevabı bu değil ki.”
Tiga: “Hımm. O konuya gelince biz de epey müşkül durumdayız. Hazır Şövalye Reinhard buradayken Felt-sama’nın da teşrif etmesini istedik. Ne de olsa karşı karşıya olduğumuz problemde Felt-sama bizzat taraf konumunda.”
Felt: “――――”
Kendisiyle ilgili bir problem olduğunu duyan Felt, kızıl gözlerini kısıp dudaklarını yaladı.
Anlaşılan yolu epey uzatmışlardı ama nihayet asıl meseleye gelinecekti.
Crusch’ın geleceğini belirleyecek olan İlahi Ejderha Kilisesi’nin hamlesi ve bunun kilise tarafı için bile beklenmedik bir durum olduğu gerçeği, elçilerin bulunduğu bu yere Felt’in çağrılma nedeni.
O da şuydu——
Miklotov: “Az önce bahsi geçen, İlahi Ejderha Kilisesi’nden tek başına bizimle temasa geçen kişi… Güzel, altın sarısı saçları ve kızıl gözleri olan bir kadın. Ve dahası…”
Miklotov’un ağzından dökülen sözleri Felt bölmedi.
Sanki çok önemliymiş gibi vurgulanan o fiziksel özelliklerin ne anlama geldiğini anlamayacak kadar kıt anlayışlı değildi.
Felt’in tepkisini süzen Miklotov, açıklamanın devamını getirdi.
Miklotov: “O kişi, isminin Filóre olduğunu iddia etti. ——On beş yıl önce kayıplara karışan Kralın kardeşi Ford Lugunica-sama’nın kızıyla aynı isme sahip.”
△▼△▼△▼△
——Kralın kardeşi Ford Lugunica’nın kızı, Filóre Lugunica.
Bu ismin ve varlığının taşıdığı anlam Lugunica Krallığı için büyüktü elbette ama özellikle Felt için anlamı çok ama çok daha büyüktü.
Ne de olsa Felt’in Kraliyet Seçimi’ne dahil edilmesinin arka planında katılım şartı olan Nişanın içindeki Ejderha cevherini parlatabilmesinden öte başka bir sebep daha sebep yatıyordu, o da kayıp prenses Filóre’nin bizzat Felt olabileceği şüphesiydi.
Gerçekten de bebek yaştaki Filóre’nin sırra kadem basmasının üzerinden on beş yıl geçmişti.
Felt’in yaşı buna uyuyordu, saç ve göz rengi de Lugunica kraliyet ailesinde görülen özelliklerle bire bir örtüşüyordu. Tabii Felt hiçbir zaman kraliyet ailesinden olduğunu düşünmemiş, bunu kullanmaya da kalkışmamıştı. ——Ancak etrafındakilerin ona nasıl bir beklentiyle baktıklarını tamamen görmezden gelebilecek kadar da bencil değildi.
Lugunica Krallığı’ndaki pek çok kişi, Felt’te o kayıp kraliyet kanını görüyordu.
Felt kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın, oradaki beklentiyi ve imrenmeyi değiştirememek insan doğasının bir parçasıydı. Ve bunu sadece halka yüklemeye de gerek yoktu, Kraliyet Seçimi’nin başladığı gün orada bulunanlar—— hatta Reinhard bile bu umudun kırıntılarını taşıyordu.
Hiç şüphe yok ki kraliyetten hayatta kalan son kişi olma ihtimali, varoşlardan gelen Felt’e Kraliyet Seçimi arenasında savaşabilmesi için verilen ilk kılıçtı.
Ve şimdi——
Felt: “——Demek kayıp olan gerçek Filóre, ha.”
Olayın içyüzü zihnine “dank” edince Felt sadece içinde mırıldanabildi.
Hakikaten de… Kraliyet Kalesi’nin neden sarsıldığı şimdi anlaşılıyordu. Belki de Crusch’ın İlahi Ejder Kilisesi’ tarafından kurtarılması ve bunun sonucunda seçimden elenme riskinin doğması bile, bu gerçeğin karşısında teferruat kalıyordu.
Kendini Filóre olarak tanıtan o İlahi Ejderha Kilisesi rahibesinin varlığı, işte bu kadar sarsıcıydı.
???: “——Felt-sama.”
Aniden yanında duran Reinhard’ın seslenmesiyle Felt nefesini tuttu.
Beklenmedik bir sesleniş değildi ama o seste ne tür bir duygular olduğunu Felt o an yakalayamadı. ——Yoo, itiraf etmesi gerekirdi.
Felt’in içinde filizlenen o bariz sarsıntı, Reinhard’ın duygularını okumasına engel olmuştu.
Felt: “――――”
İlk başta Reinhard tarafından zorla Kraliyet Seçimi meydanına çıkarıldığında ganimet evinden malikâneye kapatıldığı o süreç yüzünden, Felt sadece öfke ve düşmanlık hissedebilmişti. Sonunda Rom-jii’nin de olaya karışmasıyla seçime katılmaya karar vermek zorunda kalmıştı ama Reinhard’ın onu buraya getirip aday olarak öne sürmesinin temelinde, şu an çatırdayan o “Kraliyet Ailesi’nin hayatta kalan son üyesi” şüphesi yatıyordu.
Bu şüphe yalanlanmıştı. ——Yoo yalanlanmış da değildi, sonuçta sadece bir şüpheydi bu. Üstelik Felt bugüne kadar bu ihtimali hep tiye almış, elinin tersiyle itmişti.
Ama bu ihtimal gözünün önünde gerçekten reddedildiğinde göğsünün ortasında inkâr edilemez bir sarsıntı hissetti. Bunun sebebi kraliyet ailesinden olmayı istemesi falan değildi.
Felt’in kraliyetten biri olmasını uman o herifi… o herifin beklentisini boşa çıkaracaktı, Felt’in elinde olmayan bir kusur yüzünden onu hayal kırıklığına uğratacaktı… İşte buydu canını sıkan o illet.
Felt: “…Ne acınası bir hâl.”
İçindeki sarsıntının adını koyunca Felt kendinden nefret etti.
Normalde gayet kendinden emin ve vurdumduymaz takılır, ne olursa olsun yıkılmazmış gibi havalara girerdi. Ama beklenmedik bir anda, hem de kaybetse umurunda olmayacağını sandığı bir şeyin elinden kayıp gideceğini anladığı anda, böyle rezilce paniklemesinden tiksiniyordu.
Bu zavallı hâline dişlerini sıkarak ağırlaşmış ve kaskatı kesilmiş boynunu zorlukla çevirdi, yanındaki Reinhard’a baktı.
O an Reinhard’ın yüzünde nasıl bir ifade olursa olsun——
Felt: “――――”
Buna hazırlıklı olarak başını kaldıran Felt’in görüş alanına giren, gökyüzünü hapsetmiş o masmavi gözlerde ne bir endişe ne de bir sarsıntı vardı. Hele hayal kırıklığı veya ümitsizlikten eser dahi yoktu.
Orada sadece Felt’e duyulan o muazzam güven vardı. Hepsi buydu.
Felt: “…Ne biçim bakıyorsun lan öyle sen?”
Reinhard: “Kendimce, Felt-sama’ya duyduğum sarsılmaz sadakati yansıtıyorum diyelim.”
Felt: “——Hah, kafa ütüleme.”
Şaka mı yapıyor ciddi mi belli olmayan o hafif tebessümlü cevaba karşılık, Felt dirseğiyle şövalyesinin böğrünü dürttü. Böyle yapmak zorundaydı. Çünkü sinir bozucu bir şekilde Reinhard’ın bu tavrıyla göğsüne oturan o ağırlık bir anda uçup gitmişti.
Felt: “Ne olursa olsun, ben ‘benim’. Böyle deyip işin içinden çıkmaktan başka çare yok.”
Bunu zaten biliyordu ama kabullenip yoluna devam etmesi için bir kıvılcım da lazımdı. İstemeden de olsa o kıvılcımı Reinhard vermişti. Felt buna bozulsa da sesini çıkarmadı.
Hoş bir bozulmaydı bu. Tabii Reinhard’a bunu asla söylemeyecekti.
Felt kendi içinde meseleyi böylece netleştirdikten hemen sonra da…
???: “——Şövalye Marcos Gildark döndüler!”
Taht Salonu’na muhafızlardan gelen bu haberle içeridekilerin yüz ifadesi aniden ciddileşti. Bu tepkiye Felt şüpheyle yaklaşırken Reinhard eğilip kulağına fısıldadı…
Reinhard: “Komutan Marcos, söz konusu hanımefendiyi Crusch-sama’nın yanına götürmüş. Tedavinin sonucundan bağımsız olarak…”
Felt: “Yüzleşme faslı yani. Ben kararımı verdikten sonra gelmeleri iyi oldu.”
Reinhard’ın fısıltısına böyle cevap veren Felt, derin ve büyük bir nefes aldı. Ve Reinhard’ı yanında bekletip o anı kolladı.
Ve işte——
???: “——Bayağı kalabalık bir heyet beni bekliyormuş meğersem. Gerçi durum malûm, normal karşılamak lazım.”
Taht Salonu’nun kapısından geçen ve içeriye şöyle bir göz atan kişinin yorumunu duyuverdi Felt.
Felt: “Demek o…”
Kendine Filóre deyip Kraliyet Kalesi’ne dalan şu İlahi Ejderha Kilisesi rahibesi bu muymuş?
Gerçekten de duyduğu gibi uzun altın sarısı saçları ve güçlü iradeli kızıl gözlere sahip bir rahibeydi. Sırtını dik tutarak içeri girse de odadaki tüm gözlerin bir anda üzerine çevrilmesiyle huzursuz olmuştu. Ancak hemen arkasında zırhlı dev bir adam durduğu için geri adım da atamıyordu.
Nihayet kaçışı olmadığını anlayıp başını iki yana salladı ve odaya doğru düz bir adım attı——
???: “——Filóre-chan?”
Filóre: “Hiii!”
İlk adımını attığı anda kendisine el sallayan Sakura’yı fark edince o düzgün yüz ifadesi feci şekilde gerildi ve beti benzi attı.
Olduğu yerde öne attığı ayağına ağırlığını verip donakaldı, bir an sonra arkasını dönmeye yeltendi.
???: “Filóre, herkes biliyor artık, uslu uslu gel buraya.”
Filóre: “Iığh, sadece Sakura değil Tiga da mı…”
Tiga: “Ortaya çıkacağımız belliydi. Bravo, yine kendi bildiğini okumuşsun ya.”
“Yare yare” dercesine omuz silken Tiga’nın seslenişiyle yan dönmüş olan Filóre acı çeker gibi bir ifade takındı ama kaderine razı da geldi.
Arkaya adım atıp kaçmaktan vazgeçerek omuzlarını düşüre düşüre, süklüm püklüm içeri geldi. Hâliyle tanıdığı Tiga ve Sakura’nın önünde derin bir nefes aldı ve ardından——
Filóre: “Halkımız adına dua etmek İlahi Ejderha Kilisesi’nin asıl gayesidir, ben sadece bu öğretiye uydum o kadar. Nasıl, beğendiniz mi?”
Tiga: “Beğenmek ne kelime…”
Sakura: “Fırçayı ve vaazı yiyeceksiniz gibi duruyor ama bilemedim yaniii.”
Filóre: “Ama ben yanlış bir şey yapmadım ki!”
Göğsünü gere gere yaptığı savunmanın hemen ardından o havası sönüverdi. Çığlık atar gibi bir sesle başını ellerinin arasına alan rahibeye—— Filóre’ye Felt istemsizce kaşlarını kaldırdı.
İlk bakıştaki izleniminden çok farklı bir havası vardı bu kızın.
Üstelik——
Felt: “Benden bayağı da uzunsun ha. Çocukken lüks içinde yaşadığının kanıtı mı bu?”
Filóre: “Lüks mü? Lüks mü içinde mi büyümüşüm? Öyle diyorsan yanılıyorsun. İlahi Ejderha Kilisesi’nin mottosu fedakârlık ruhudur! Kilisenin merhameti ve fedakârlığı içeriye değil, dışarıya yöneliktir. Yani…”
Felt: “Yani?”
Filóre: “Yani biz genelde hep aç geziyoruz be!”
Elini karnına koyarak Filóre yüksek sesle kilisenin ne kadar gariban olduğunu haykırdı. Bu hararet ve ses tonu karşısında Felt parmağıyla yanağını kaşırken lafını bitiren Filóre’nin kafasına arkadan bir şaplak indi. “Ah!” diyerek dönen kızın kafasına vuran arkasındaki Tiga’ydı.
Baş belası kız kardeşine bakar gibi bir ifadeyle Filóre’ye bakarak…
Tiga: “Rezilliklerimizi yüksek sesle söyleyip durma. Bunca zaman devletin zirvesinden sakladığımız bir sırrı, o çeneni tutamayıp ifşa edeceksin diye korkuyorum.”
Filóre: “Y-Yok artık, o kadar da değil yani. Siz benim o kadar geveze olduğumu mu…”
Sakura: “Öyleyseee şu Kutsal Ayin n’ooldu?”
Filóre: “――――”
Sorgulama karşısında Filóre’nin nefesini tutuş sesi, Taht Salonu’nda gereğinden fazla yankılandı. Sağlı sollu, Tiga ve Sakura ikilisi yüzüne eğilince de Filóre bir süre ağzını açıp kapattı, balık gibi çırpındıktan sonra da…
Filóre: “…E-Etraftakileri dışarı çıkarttırdım ama.”
Tiga ve Sakura: “Offf…”
Filóre: “O ne biçim oflamak be! İnsanlara yardım etmiş bana, reva gördüğünüz muamele bu mu şimdi? Kutsal kitapta ne diyor biliyor musunuz?! ‘Karanlıkta işlenen günahlar bile Ejderha’nın gözünde öğle güneşi gibi parlak ve nettir. Saklayabileceklerini sanıp o kibre kapılmış kimseler, yarattıkları cehalet karanlığının ta kendisinde boğulup kalacaktır’ diyor!”
Alelacele çıkardığı kalın kutsal kitabı iki eliyle havaya kaldırıp Filóre böyle bir mazeret uydurdu.
Felt’in de pek bilgisi yoktu ama şu anki içerikten anladığı kadarıyla; “Gizli saklı işler elbet ki ortaya çıkar, o yüzden fazla güvenme bunlara” tarzı bir şeydi.
Gerçi İlahi Ejderha Kilisesi’nin öğretilerinin mazeret sözlüğü gibi kullanılması pek hoş olmasa gerek.
???: “Şövalye Marcos, durum nedir?”
İlahi Ejderha Kilisesi üyelerinin bu atışmasını bir kenara bırakan Miklotov, soruyu Filóre’yle birlikte Taht Salonu’na giren Muhafız Şövalyeleri Komutanı’na yöneltti.
Adı anılan ve soru sorulan Marcos, o sert yüz ifadesini hiç bozmadan “Evet,” dedi.
Marcos: “Bizzat refakat ettim ve Filóre Hanım’ın Kutsal Ayini’ne şahit oldum.”
Miklotov: “Şahit oldum diyorsan…”
Marcos: “——Düşes Crusch Karsten’in bedenine yerleşmiş o lanetli ateşin ömrü tükenmiş, etkisi yok edilmiştir.”
Marcos’un bu raporuyla Felt’in yanağı cevabını bilmediği bir duyguyla kaskatı kesildi.
Crusch kurtulmuştu, bu sevindiriciydi. Ama İlahi Ejderha Kilisesi tarafından kurtarılmıştı, buna kayıtsız şartsız sevinmek zordu.
Yine de az önce kabullendiği gibi bu seçimi yapanlar olayın muhataplarıydı.
Miklotov: “——Hımm, demek öyle.”
Felt’in tattığı bu karmaşık duyguların benzerini yaşının verdiği tecrübeyle kabullenen Miklotov, göz ucuyla Filóre’yi süzdü. Bu bakışla başını kaldıran Filóre’ye karşı Miklotov, uzun sakalını sıvazlayarak “Pekâlâ,” diye devam etti.
Miklotov: “Konuşmamız gereken pek çok husus var. Elbette ki Filóre Hanım’ın kanıtladığı o mucizevi güç de buna dahil fakat hepsinden önemlisi…”
Filóre: “——Başka bir şey daha mı vardı?..”
Başını yana eğen Filóre, Miklotov’un dile getirmediği konu hakkında gerçekten hiçbir fikri yokmuşçasına kaşlarını çattı.
Filóre’nin tepkisi bir yana, Miklotov’un devamını getirmekte tereddüt etmesi, muhtemelen o an orada bulunan Felt’e olan nezaketindendi.
Ama——
Felt: “Gerek yok öyle ince düşüncelere. ——Reinhard.”
Reinhard: “Buyurun.”
Bunu söyleyip Felt elini uzattığında Reinhard ne yapması gerektiğini biliyormuşçasına, o şeyi yavaşça Felt’in avcuna bıraktı.
O an Felt avcunda hissettiği o nesneyi parmağıyla tam karşıya—— Filóre’ye doğru fırlattı.
Filóre: “Voovv, hopohop, bu şey neymiş ya?”
Kendisine fırlatılan şeyi Filóre refleksle iki elini uzatıp havada yakaladı. Felt’in bu ani hareketi karşısında gözlerini kırpıştıran kıza, Felt burnundan küçük bir ses çıkardı.
Ve Felt’in bu hareketine gözleri fal taşı gibi açılan herkese omuzlarını silkip şöyle dedi——
Felt: “Buradaki herkesin görmek istediği şey bu değil miydi?”
Felt’in havaya kaldırdığı başparmağıyla işaret ettiği yerde o şeyi iki eliyle kavramış Filóre duruyordu——Ve iki elinin arasında tuttuğu o nişan, ışıl ışıl parlıyordu.
Bu, hiç şüphesiz ki Ejderha cevheri tarafından Ejderha Rahibesi olarak seçildiğinin kanıtıydı. ——Ejderha cevherinin kabul ettiği Altıncı Ejderha Rahibesi’nin varlığını kutsayan o parlak ışığın filizlenişiydi bu.
△ △ △ △ △ △ △
#Yeni adayımız Filóre Hanım da pek bi’ tatlıymış. Felt’le “kardeş kardeş” anlaşırlar umarım! Şaka bir yana bomba gibi bir bölüm sonu oldu. Priscilla, Crusch derken Kraliyet Seçimi hemencecik bitecek sanıyorduk ama işler her zamanki gibi yine karıştı. Bakalım sonraki bölümde neler olacak? Okumaya devam!
#Bu arada bilmeyeniniz varsa Sakura’yla Tiga, Re:ZERO -Starting Life in Another World- The Prophecy of the Throne oyunundan Tappei’nin ana hikâyeye eklediği karakterler. Böyle de bir dipnot düşeyim.






GELME GELME GELME SEN GELME GİT
Niye kral bu sakuranın olayı ne oyunda açıklasana
Elinize sağlık