※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——O varlık sokağa indiği an, nefesler kesilmişti.
Kesilen nefesler bi’ kimsenin değildi. Asıl kesilen dünyanın nefesiydi.
Bir keresinde konuşma fırsatı bulduğu Vollachia İmparatorluğu’nun en güçlüsü, onun o akılalmaz gücünü destekleyen o inancı bilmek isteyen Garfiel’a şöyle demişti:
Cecilus: “Bi’ anlamda dünya bir sahnedir! Güneş ışığı da rüzgârın sesi de toprağın kokusu da yeşilin bereketi de… tümü yalnızca karakterleri parlatmak uğruna birer sahne dekorundan ibarettir. Peki ya dünya neden karakterleri böylesine ihtişamlı renklerle ve zenginlikle süsler ki? Çünkü bizzat ta kendisi; karakterlerin duruşuna, rollerine, unutulmaz repliklerine ve sahnelerine duyduğu beklentiyle yanıp tutuşur! O, EN, BÜYÜK, FANIDIR!”
Bu düşünce yapısı sağduyunun oldukça dışındaydı ve açıkçası anlaması bi’ hayli güçtü.
Ancak yalnızca şu an, o Mavi Şimşeğin yüksek sesle dile getirdiği mantığın bir parçasını anlayabiliyor gibi hissediyordu. ——Dünyanın, tıpkı bir tiyatro oyunu izlemekten keyif alırcasına insanları izlediğini.
İşte tam da bu yüzden dünyanın nefesini tuttuğu şu an böylesine canlı bir şekilde hissedilebiliyordu.
Garfiel: “――――”
Arkalarında Soylular Mahallesiyle Halk Mahallesinin birbirinden ayıran yüksek savunma duvarını siper almış olan Garfielgillerin karşısında uzanan yolun ucunda dikilen kişi, alev alev yanan kızıl saçlara ve gökyüzü mavisi gözlere sahip bir adamdı.
Durmuyordu, dikiliyordu. ——Evet, adam kelimenin tam anlamıyla yollarına dikilmişti.
???: “Reinhard-san demek, ha? Peşimize düşebilecek en kötü aday.”
Reinhard: “Ben de öyle düşünüyorum, Otto. İşlerin bu noktaya gelmesi üzücü.”
Dehşet verici bu şokun ardından beklendiği gibi kampa dair en sağlam sinirlere sahip olan Otto, duygularını toparlayan ilk kişi oldu.
Otto’nun bile duygularını tamamen bastıramadığı bu mırıltısına karşılık veren adam—— Kılıç Azizi Reinhard van Astrea, peşlerine düştüğünü reddetmemişti.
Belinde asılı duran Ejderha Kılıcı’nın kabzasına elini dayamış bir hâlde, o gökyüzü mavisi gözlerini hafifçe kısarak…
Reinhard: “Kraliyet Sarayı’ndan yakalanmanız adına emir geldi. Teslim olmanızı talep ediyorum.”
Otto: “Reddedersek… zorla mı yakalarsın?”
Reinhard: “Öyle olacak. Aslında niyetim… hayır, şahsi hislerimin bir önemi yok.”
Otto: “Doğrudur. Sorgulanacak olan kalbin nerede durduğu değil, eylemlerin sonucudur.”
Bunu söylerken Otto’nun tüm vücudu yavaş yavaş geriliyordu. Öte yandan, Reinhard’ın etrafını saran o havada ortaya çıktığı o ilk andan beri en ufak bir değişiklik bile yoktu.
Nasıl hareket edeceğine zaten çoktan karar vermişti. Ve bir kez karar verdiğinde iradesini sonuna kadar götüren ve bunu başaran varlığa “Kılıç Azizi” denirdi.
???: “——Reinhard-san’dı, değil mi? Kraliyet Sarayı’ndan emir aldığınızı söylediniz, peki Nee-sama’nın ve Emilia-san’ın ne durumda olduğunu biliyor musunuz?”
İşte o sırada, Garfiel’in çapraz arkasından Rem’in sesi duyuldu.
Öne atılan Garfiel ve Otto’nun arkasında duran Rem, o an omuz omuza vermiş olan Petra ve Meili’yi kollarıyla siper edip korurken cesurca Reinhard’a bakıyordu.
Rem’in bu sorusunun cevabını Garfiel da bilmek istiyordu. ——Gerçi, Soylular Köşkü’nden derhâl ayrılma kararı veren Otto’nun böyle bir durumu önceden sezdiğini düşünüyordu.
Reinhard: “Ne yazık ki Saray’da ikisiyle de karşılaşmadım. Ancak Saray’a çağrılma süreçlerini biliyorum. Muhtemelen gözaltında tutuluyorlar.”
Rem: “Eğer onlara kaba davranıldıysa…”
Reinhard: “Davranılmadı. En azından, krallık askerlerinin böyle bir muamele yapmayacağını garanti edebilirim. Emilia-sama ve Ram-san da gereksiz yere kargaşayı büyütecek bir adım atmayacaklardır.”
Rem: “——Öyle… mi? Böylesi nazik şekilde cevaplandırdığınız için teşekkür ederim.”
Garfielgiller açısından iç rahatlatıcı bi’ bilgi almasına rağmen, cümlenin sonuna böyle iğneleyici bir zehir eklemeyi ihmal etmeyen Rem’e karşı Reinhard tek gözünü kapattı.
Ancak hakikat, Otto’nun söylediği şeyde yatıyordu. Önemli olan duygulardan çok, eylemlerdi.
Otto: “Reinhard-san, bu durum açıkça tezgâhlanmış. Natsuki-san ve Crusch-sama’ya yöneltilen şüpheler bizim, yani Emilia-sama’nın kampının abluka altına alınması… aynı şekilde Felt-sama da güvende değil. Buna rağmen——”
Reinhard: “——Ben Kılıç Azizi’yim.”
Otto: “――――”
Reinhard: “Krallığın kılıcı olma görevini taşıyıp bana biçilen bu rolü yerine getirmekteyim. Bir kez daha teslim olmanız adına sizi uyarıyorum. Kraliyet Sarayı’na götürülseniz dahi size kötü bir şey olmasına asla izin vermeyeceğim. Ben de elimden geleni——”
Otto: “Şu an, burada dikilen sizin sözlerinizin ne kadar ikna edici olduğunu düşünüyorsunuz?”
Yüz ifadesini ve ses tonunu hiç değiştirmeden teslim olmaları çağrısında bulunan Reinhard’a Otto’nun bu kararlı cevabı âdeta bir bıçak gibi saplandı.
Bu yalnızca Otto’nun değil, Garfiel da dahil olmak üzere oradaki beş kişinin de ortak düşüncesiydi.
Reinhard ne kadar kelime oyunu yaparsa yapsın; o, onların yolunu kesmek için dikiliyordu oracıkta.
Otto: “… Anlaşılan seninle arkadaş olamayacağız.”
Reinhard: “Öyle görünüyor. Zaten işin buraya varacağını hissetmiştim.”
İşte bu, Otto’yla Reinhard arasında birbirlerinin fikrini değiştirmek için yapılan müzakerenin sonuydu.
Garip bir şekilde her ikisi de daha fazla dil dökmenin anlamsız olduğu konusunda uyumlu bir sonuca varmıştı.
Açıkçası Otto’nun yargısı son derece isabetliydi.
Reinhard onlara yetiştiğine göre, Garfielgillerin burada olduğu Kraliyet Sarayı tarafınca da biliniyor demekti. Peşlerinden gelenlerin sayısı artarsa kaçış yolları da tamamen kapanacaktı. Marcos bile harekete geçerse kurtulma ihtimalleri giderek daha da daralacaktı.
Reinhard: “Başka asker gelmeyecek. Kuşatma emri verildi ama burada sadece ben varım.”
Rem: “…Nedenini sorabilir miyim acaba?”
Reinhard: “Gereksiz yere yaralanmalarını istemiyorum. Askerlerin eğitimini küçümsemek gibi bir niyetim yok, hatta sizleri de hafife alıyor gibi görünmek de istemem. Bu görevi kabul etmemin sebebi de tam olarak bu.”
Rem: “Bizim… askerleri yaralamamamız için mi?”
Reinhard: “Aynı zamanda sizin zarar görmenizi de engellemek adına. O kişi bensem bunu yapabilirim.”
Görüşme kapısını kapatan Otto’nun yerine sözü devralan Rem’e böyle cevap verdi Reinhard. Bu cevap ağzından döküldüğü an, dünyanın tüylerini diken diken eden elektrikli bir his Kraliyet Başkenti’nin sokaklarında yankılandı.
Reinhard’ın iradesi, o sarsılmaz inancı, can yakacak kadar güçlü bir şekilde onlara geçiyordu.
Ancak, ne var ki bu kesinlikle ama kesinlikle kabul edilebilir bir şey değildi.
Garfiel: “——Deminden beri susup Otto Abi’yle Rem’in senle konuşmasını dinliyo’m da söylediklerinde aklıma hiç yatmayan bi’ şe’ var lan!”
Reinhard: “Aklına yatmayan bir şey mi?”
Garfiel parmak eklemlerini kütürdeterek iki koluna da gümüş zırhlı eldivenlerini taktı. Garfiel’ın bu savaş duruşu karşısında gözlerini kısan Kılıç Azizi’ne “Aynen öyle” diyerek dişlerini gıcırdattı.
Reinhard’ın tek başına Garfielgilleri zapt etmeye gelmesinin altındaki niyeti anlamıştı.
Gereksiz yere yaralı çıkmasını istemediği düşüncesine Garfiel da katılıyordu.
Öyle olsa bile bu hiç hoşuna gitmemişti.
Neden mi? Çünkü——
Garfiel: “Bizi hafife almıyo’m demene ra’men atladı’ın bi’ ihtimal yok mu la’? ——BURADA! SENİN! MUHTEŞEM BENLİ’MİN! A’ZINA SIÇACA’ GERÇEĞİNİ DİYO’M LA’!”
O an, kükreyen Garfiel sokağın zeminini parçalayarak sıçradı ve Reinhard’ın üzerine atıldı.
İleri atılan Garfiel’ı gördüğünde Reinhard’ın gökyüzü mavisi gözlerinden geçen şey şaşkınlık veya bir tetikte olma hâli değildi.
Reinhard: “――――”
Gözlerinden geçen tek şey, Garfiel’ın bu kararını kabullenen acı dolu bir ifadeydi.
Açıkça yanlış bir seçim yapan bir rakibe… tıpkı vazoyu kıran bir çocuğun ebeveyninden özür dilemek yerine, vazo parçalarını toprağa gömüp sakladığını gören birinin attığı türden bir acımaydı bu.
Gözlerinde bu kederli bakışı barındıran Reinhard’a doğru, Garfiel tüm gücüyle yumruğunu savurdu.
Bu; Garfiel’ın Reinhard’la ilk karşılaştığında onun varlığının baskısı altında kalıp, istemeyerek refleks olarak üzerine atıldığı o Pristella’daki çarpışmayla tamamen aynı şekildeydi.
Üzerine inen Garfiel’ın saldırısına karşı Reinhard sağ kolunu kaldırdı. O açılan beş parmak, bu çelik gibi yumruğu kavrayacak ve zahmetsizce savuşturacaktı ki——
Reinhard: “——Hık?!”
——Beklenen savuşturma gerçekleşemedi.
Garfiel: “ORRAAAAHĞĞĞĞ!!——”
Kükreyen Garfiel tüm vücudunu sarsarak gücünün dışarı atılmasını zorla reddetti. Darbeyi karşılayan Reinhard’ın kolunda devasa bir şok patladı, Kılıç Azizi’nin giydiği o beyaz kıyafetin kolları parçalandı ve yönlendirilemeyen enerji Reinhard’ın ayaklarının altındaki zemini örümcek ağı gibi çatlattı.
Ve kendi hayal gücünü bile aşan bu darbe karşısında gözleri fal taşı gibi açılan Reinhard’a Garfiel “Hah!” diye bağırıp sivri dişlerini gösterecek şekilde gülümsedi ve…
Garfiel: “Sonsuza dek, kendinden başka herkesin kaplumba’a adımlarıyla yürüdü’ünü sanma la’!!”
Bükülü iki dizini birden uzatarak attığı acımasız uçan tekme, kollarıyla çapraz bir savunma kuran Reinhard’ın tam göbeğine indi; ortaya çıkan devasa şok dalgası, Kraliyet Başkenti’nin köşesini şiddetle tozu dumana kattı.
——İşte o an, dünyanın bu savaşın başlangıcını alkışlayarak sevinç çığlıkları attığını duyar gibi oldular.
△▼△▼△▼△
Petra, küçük ellerini sıkarak çoktan başlamış olan bu savaşa gözlerini dikmeye devam ediyordu.
Kükreyen Garfiel’ın fırtına gibi esen amansız saldırıları, kelimenin tam anlamıyla bir canavarın hırçınlığıydı; kolları da bacakları da pençeleri de sivri dişleri de… Vücudunun her bir uzvunu birer silaha çevirip rakibinin şah damarına atılan vahşi bir şiddet barındırıyordu.
Gözle takip etmesi neredeyse imkânsız olan Garfiel’ın bu ezici sayıda darbesini, karşısındaki Reinhard havaya kaldırdığı koluyla ve savuşturma hareketleriyle büyük ölçüde bertaraf ediyordu. ——Ancak bertaraf edebildiği kısım sadece büyük bir bölümden ibaretti ve savuşturamadığı darbelerin artçı şokları dışarıya dek ulaşabiliyordu.
Petra: “Garf-san, inanılmaz… savaşabiliyor…”
Petra’nın dudaklarından istemsizce dökülen bu sözler, canla başla savaşan Garfiel’a yönelik bir övgüydü.
Petra da bu krallığın bir vatandaşıydı ve Kılıç Azizi Reinhard’ın o akılalmaz gücü, sıradan köylü kızı olduğu zamanlardan beri kulağına çalınmıştı. Öyle ki krallıkta, kralın adını bilmeseler bile Kılıç Azizi Reinhard’ın adını bilecekleri söylenecek kadar yüce ve şanlı bir varlıktı o.
Bir zamanlar; şu anki Petra’dan bile küçük bir yaşta olan Kılıç Azizi, Lugunica dışındaki üç büyük ulusun aynı anda krallığa sızmayı hedeflediği o olay sırasında bu emelleri tek başına paramparça ettiği başarısıyla birçok krallık vatandaşının kalbini umutla doldurmuş ve bu neslin Kılıç Azizi’nin dehşet verici gücünü halkın zihnine kazımıştı.
Petra’nın memleketi olan İrlam Köyü’nde bile böylesi bi’ Kılıç Azizi, genç erkeklerin hayranlık duyduğu bir figürdü ve Petra da hayalperest bir kız çocuğu olarak romantik bir külkedisi hikâyesine benzer şeyler kurgulamıştı. ——Gerçi, Petra’nın gözündeki asıl prens; sayısız süslü lafla anılan o Kılıç Azizi’nden tamamen farklı, sadece olabilecek en harika adamdı.
Her hâlükârda yaşayan bir efsane olarak kabul edilen bu Kılıç Azizi Reinhard’la Kraliyet Seçimi çekişmesinde karşıt bir kamp üzerinden bir bağ kurmuş olan Petra adına, o kişinin akılalmazlığı hayal gücünün ötesindeydi; duyduğu o dedikodular, gerçeğinin karşısında sadece bir çocuğun beceriksiz kuruntularından ibaretti. ——Pleiades Gözcü Kulesi’nden dönüş yolunda onu kendi gözleriyle gören Petra, bunu iliklerine kadar hissetmişti.
İşte tam da bu yüzden bu olağanüstü varlıkla kafa kafaya, kıyasıya bir mücadeleye giren Garfiel’ın o ihtişamı karşısında Petra yersiz bi’ etkilenme ve hatta bir çeşit gurur da duyuyordu.
???: “Çıh, kimse bana kulak asmıyor… Hık.”
Dişlerini gıcırdatarak sıkan kişi, bilincini etrafına eşit bir şekilde yaymaya çalışan Otto’ydu.
Bir yandan Garfiel ve Reinhard’ın savaşına da dikkatini verirken Otto, Dil Ruhu’nun İlahi Koruması’nı kullanarak bu durumdan kurtulmanın bir yolunu bulmak için çırpınıyordu.
Ancak mırıltılarının işaret ettiği şey, güvenebileceği hiçbir canlının bulunmadığıydı—— normalde bulunduğu her yerde zekice müttefik olmasa bile yardımcı canlılar bulan onun, zemin hazırlama girişimlerinin boşa çıktığı gerçeğiydi bu.
Zaten, bu noktada Reinhard tarafından yakalanmalarının sebebi de kendi deyişiyle “böceklerin tongasına düşmüş” olmasıydı. Fakat böceklerin kötü niyetle Otto’yu kandırıp bir tuzağa çekmiş olmaları pek de düşünülemezdi.
Yani ortada bir şey vardı. ——Karşı tarafın elinde tıpkı Otto gibi, hatta Otto’dan bile daha büyük bir zorlayıcı güçle böceklere boyun eğdirmenin bir yolu bulunuyordu.
İşte bu tıpkı——
Petra: “——Meili-chan’ın İlahi Koruması gibi.”
Hemen yanında omuzları birbirine değecek kadar yakın duran Meili’ye gözünün ucuyla bakarken Petra, Otto’ya komplo kuran rakibin yöntemini bu şekilde tahmin ediyordu.
Otto’nun Dil Ruhu’nun İlahi Koruması çok çeşitli alanlarda işe yarıyordu ancak bu, korumanın kendi gücünden ziyade onu kullanmayı başaran Otto’nun yeteneğinin bir armağanıydı.
Dil Ruhu’nun Koruması sonuçta sadece tüm canlılarla konuşabilmeyi sağlıyordu, karşı tarafın iş birliğini elde edip edemeyeceği tamamen Otto’nun kendi müzakere ve uzlaştırma becerilerine kalmış bir durumdu.
Bugüne kadar Petragiller, bu konuda tamamen Otto’nun kişisel yeteneklerine bel bağlamışlardı.
Karşılarında tıpkı Meili’nin cadı canavarlarını kontrol edebildiği gibi, hiçbir şekilde itiraz kabul etmeksizin canlılara boyun eğdirebilecek bir güce sahip biri olsaydı o zaman bu üstünlük kolayca kaybolup giderdi.
Meili: “Petra-chan, işler sarpa sarar~saa…”
Petra: “——Kesinlikle olmaz.”
Hemen yanı başında fısıldayan Meili’nin sözünü Petra sertçe kesti.
Meili’nin teklif etmeye çalıştığı şey, Dil Ruhu’nun Koruması’na güvenemedikleri şu anki durumda Petragillerin bu gidişata müdahale edebilecekleri bi’ planın varlığıydı ——Yani özünde Meili’nin İlahi Koruması’na bel bağlamaktı. Ancak bu, kuşkusuz gidişatı değiştirecek bir hamle olmakla birlikte aynı zamanda çok keskin, iki tarafı da keskin bir bıçaktı.
Petra: “Meili-chan cadı canavarlarını çağırırsan artık geri dönüşümüz olmaz. Cadı Tarikatı’ndan kötü adam Subaru’nun, Cadı Canavarı Kullanıcısı Meili-chan’ı yanına aldığı… Emilia-neesama’nın da bir Cadı… Kıskançlık Cadısı’yla bir bağı olduğu düşünülecek.”
Meili: “A~maa Kılıç Azizi-oniisan bile buraya gelmiş ya?.. Saray’dakiler çoktan…”
Petra: “Hayır, mesele onlar değil. Saray’dakiler bizleri istediği gibi düşünebilir fakat Kraliyet Başkenti’nin… Krallığın insanları bizi böyle görmemeli.”
Meili: “――――”
Petra: “Tıpkı bizim Subaru’ya inandığımız gibi, Subaru ve Emilia-neesama tarafından kurtarılan insanların da tüm bu olanların tuhaf olduğunu düşünmeleri gerekiyor. İşte bizim, bu ihtimali sağ salim ayakta tutmamız şart.”
Şu an, bulundukları bu saniyenin kritik bir nokta olduğu doğruydu ancak yalnızca bu ânı atlatmayı öncelik hâline getirip her türlü yola başvururlarsa bu durum karşı tarafın eline epey büyük bir koz vermiş olacaktı.
Sırf bu yüzden Soylular Köşkü’nden kaçarken bile Garfiel veya Rem’in kaba kuvvetle yarıp geçme eylemine izin verilmemişti.
Petragillerin—— yoo, Emilia Kampı’nın taşıdığı o tehlikeli potansiyeli ne kadar gözler önüne sererlerse peşine düşülen Subaru’nun ve Saray’da bulunan Emilia’nın konumu da bi’ o kadar kötüleşecekti.
İşte bundan, ne pahasına olursa olsun kaçınılmalıydı.
Meili: “…Çok sinir bozucu y~aa.”
Petra’nın sözlerinin anlamını idrak eden Meili, sinirle dudaklarını ısırdı. Meili’nin başının üzerinde duran Küçük Kızıl Akrep de onun bu duygularına ayak uydururcasına kıskaçlarını kıs kıs birbirine vuruyordu.
Gücün olduğu hâlde bunu kullanmaktan alıkonmak… bu, Petra’nın hissettiğinden farklı bir çaresizlik hissiydi ve dudaklarını ısırarak tattığı o sinir bozukluğunun acısı da bambaşkaydı elbet.
Petra: “İzlemek zorundayım.”
O kızcağız, Meili veya Otto gibi İlahi Koruma sahibi olmanın getirdiği türden bir kafa karışıklığı veya ikilem yaşamıyordu. İşte tam da bu yüzden zihninde belirmeye çalışan o gereksiz seçenekleri bir kenara itip Petra sadece ve sadece tek bir cevaba odaklanabilirdi.
Ne yapabileceğini o da henüz bilmiyordu. Fakat o “bir şey” ortaya çıktığında bunu gözden kaçıran kişi olmamak adına tüm bilincini yalnızca o ânı yakalamaya odaklamıştı.
Çünkü bu, Petra Leyte’nin Kılıç Azizi’yle savaşmaya dair taşıdığı kararlılığın ta kendisiydi.
△▼△▼△▼△
Görüşü daralmış, sesler uzaklaşmış, kokular keskinleşmiş, acı tavan yapmış ve kanın tadı belirsizleşmişken Garfiel denen bu tekil yaşam, kendinden geçmiş bir hâlde yanıp tutuşuyordu.
Rakibinin beklentilerini aşarak neredeyse kusursuz bir deparla başlayan bir çarpışmaydı bu.
Garfiel’ın çelik gibi kolları, hırçın bacakları ve canavar pençeleri dört bir yanda vahşice esip gürlüyor; tam karşısında duran Reinhard’ı yalnızca savunma yapmaya zorlayarak onu olduğu yere çivilemeyi başarıyordu.
Bu, Pristella’daki o ufak yoklama ve antrenman sırasında elini kolunu bile kıpırdatamadan kelimenin tam anlamıyla bir bebek muamelesi görerek yenildiği o anla kıyaslanamayacak kadar büyük bir başarıydı.
Garfiel: “O zamanlar, avludaki çakıl taşlarının oldu’u yerde, seni bi’ milim bile kıpırdatamamıştım ama…”
Reinhard: “——Hık.”
Garfiel: “Bu seferki, öyle olmi’cak!!”
Dosdoğru geriye çektiği iki kolunu birden ileri fırlattı ve tüm gücünü kattığı bu darbe Reinhard’ın göğsüne doğru yaklaştı. Reinhard, belindeki Ejderha Kılıcı’nı yukarı kaldırıp o sağlam kınıyla bu darbeyi karşıladı. Ancak şokun tamamını dağıtmayı başaramadı, ayakları yerden kesildi ve büyük bir geri adıma atmak zorunda kaldı.
O ardı arkası kesilmeyen ağır darbelerle Reinhard’ı yerinden oynatmıştı. ——O gün aralarındaki güç farkını acı bir şekilde öğrenen Garfiel için bu, her şeyden daha kıymetli bir şeref madalyasıydı.
Bunu Reinhard da derinden hissetmiş olacak ki yanakları hafifçe gerilen Kılıç Azizi başını kaldırıp…
Reinhard: “Yeteneklerini——”
Garfiel: “Geliştirdi’imi falan mı söyli’ceksin lan!?”
Reinhard: “Kesinlikle, tam da bunu söyleyecektim.”
Garfiel övgüyü sözlerle değil, bizzat zaferin ta kendisiyle söküp almak arzusuyla ileri atıldı.
Rakibinin tek bir darbeyle gerilemiş olması, Garfiel’ın saldırı gücünün Reinhard’a hafif bir esintiden çok daha fazlası olarak ulaştığı anlamına geliyordu. ——Elbette ki Garfiel; ortaya koyduğu bu iyi mücadeleyi, kendi gücünün Reinhard’ı aştığının bir kanıtı sanacak kadar aptal değildi.
Garfiel: “——Sinirime dokunuyo’.”
Peşlerine takılarak karşılarına dikilmişti Reinhard ancak onun Garfielgillere, daha doğrusu Subaru ve Emilia’ya düşmanlık gütmekten hiç de hoşnut olmadığı açıkça ortadaydı.
Reinhard, Kılıç Azizi olarak sadece Kraliyet Sarayı’nın emirlerine itaat ediyordu. Üstelik yaralı çıkmasını önlemek adına başka askerleri bile yanında getirmeyecek kadar tavizsizdi—— o yıkıcı savaş gücünü kendi isteğiyle mühürlemiş ve şu an Garfiel’ın karşısına öylece dikilmişti.
Başka bir deyişle Garfiel hem moral hem de fiziksel açıdan en zirvedeki en güçlü hâlindeydi, Reinhard’sa hem motivasyonu düşük hem de etraftaki hasarı hesaba katarak kendini dizginlediği en zayıf hâlindeydi.
İşte tam da bu yüzden bu hücum ve savunma arasında böylesine mucizevi bir denge oluşmuştu.
Garfiel: “——Harbiden, sin’rime dokunuyo’ lan.”
Kazanmak istiyordu. Garfiel kazanmak istiyordu.
Rakibine zerre kadar bahane üretme fırsatı tanımadan daha önce elini kolunu bile kıpırdatamadığı o güçlü rakibini, akılalmaz bir gelişim eğrisi çizerek ve sınırlarını aşarak yenmek istiyordu.
Subaru’nun “Senden beklendiği gibi harika bir iş çıkardın, Garfiel. Kazanacağını biliyordum be!” demesini, Otto’nun “İmdadımıza yetişin valla, Garfiel” diyerek etkilenmesini, Frederica’ya “Şaşırdım doğrusu, Garf. Artık tamamen bir yetişkin olmuşsun” dedirterek kendini kanıtlamayı istiyordu. Mimi’nin “Yahoo~! Garf, harikasınn! Süper düper güçlüsünn!!” diye neşeyle etrafta koşturması epey keyifli olurdu, Ram’ın da “Hah, fena iş çıkarmadın, Garf” diye onu övmesini diliyordu. Herkesin ama herkesin yüzünü güldürmek istiyordu.
——İçindeki zaferi arzulayan o açgözlü kalbini ezerek şu anda, hiçbir zerresi dahi adil olmayan bu Kılıç Azizi’yle olan rövanş maçına tüm ruhunu adayıp yanıyordu.
Garfiel: “——GOOOOOĞĞH!!”
Yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan, önden, arkadan, içten, dıştan, gökyüzünden ve yeryüzünden… çoşkuyla sıçrayıp duran Garfiel, direnen Reinhard’a sadece dört bir yandan değil; on altı, otuz iki farklı yönden, bir farenin bile sızamayacağı kadar sıkı ve amansız bir saldırı bombardımanı yağdırıyordu.
Gök gürültüsünü andıran darbe sesleri; peş peşe çalınan davullardan bile daha hızlı, daha ağır ve daha yüksekti. Hiç durmaksızın Kraliyet Başkenti’nin o huzurunu ezip geçiyor, parçalıyor ve öğütmeye çalışıyordu.
Ancak doğal olan buydu. Kaçınılmazdı. Kaderdi.
Burada var olan Kraliyet Başkenti huzuru bir yalandı. Sahtelikti. Kâğıttan bir dekordu.
Bu yüzeyin altında Subaru, arka planda Emilia, gölgelerdeyse bizzat kendileri tehdit ediliyordu.
Tüm o haksız tehditlerin somut bir yansıması olarak yollarına dikilen Reinhard’ı——
Garfiel: “PARÇALANIP GİT LAN!!!——”
Tüm gücüyle savurduğu o sağ yumruğu, Reinhard havaya kaldırdığı kınıyla karşıladığı an, Garfiel hafifçe kaldırdığı sol dizini çevirdi ve—— şiddetle yere bastı.
O saniye, Garfiel’ın şu âna kadarki amansız saldırıları boyunca tek bir kez bile açığa çıkarmadığı toprağın gücü—— Toprak Ruhu’nun İlahi Koruması etkisiyle biriktirdiği enerji bir anda patlayarak kabardı.
——Garfiel buraya kadar tüm gücüyle ardı ardına saldırılar yağdırırken Toprak Ruhu’nun İlahi Koruması’nı saldırıya dahil edip Reinhard’ın yere basan ayaklarını sarsmaya kesinlikle kalkışmamıştı.
İlahi Koruma’nın etkisini sadece kendi bedenini güçlendirmek için kullanmış ve asıl kozunu saklamıştı.
Yalnızca şu an, Reinhard’ın ayaklarını yerden kesecek o tek bir hamle uğruna…
Karşısındaki Reinhard bile olsa bedeni bir kez havaya fırlatıldığında serbest düşüşe bırakmaktan başka çaresi kalmayacaktı. Destek alabileceği hiçbir yerin olmadığı havada kaldığı sürece, Garfiel’ın onu takip eden saldırılarıyla hasar vermesi ya da tamamen kaçmaya odaklanması pekâlâ mümkün olmalıydı.
Bu yüzden——
Garfiel: “BÖYLECEEEEE——”
Reinhard: “——Gerçekten de yeteneğini geliştirmişsin.”
Reinhard; tam aşağısından kabaran o muazzam enerjiyi, dümdüz bir şekilde yukarıdan aşağıya basarak ezip geçti.
Reinhard: “――――”
O an, patlamak üzere olan güç gidecek yer bulamadı ve Reinhard’ın ayakkabısının tabanı merkez olmak üzere sekiz bir yana yayıldı. Sokaklar çatladı, zemin havaya kalktı ve Kraliyet Başkenti’nin köşelerini paramparça eden bu kuvvet dışarı taşarken savaş alanının etrafındaki binalar art arda bu patlayıcı enerjinin altında kalarak çöktü.
Bu manzara karşısında Garfiel o zümrüt yeşili gözlerini fal taşı gibi açtı——
Reinhard: “Bölgedeki sakinler çoktan tahliye edildi. ——Endişelenmene gerek yok.”
Bir şimşek çaktı, görüş alanının bir ucundan diğerine fırlayan ışık ve o devasa şok Garfiel’ın bedenini çaprazlama delip geçti ve üst gövdesini baş aşağı yere çarptı.
Ağzından “Gağh” diye acı dolu bir inilti kaçtı; az önce yükselen toprağın ezip geçildiği anki çatlağı takip edercesine, sokakta daha da büyük-kalın bir yarık oluştu ve orada yarım daire şeklinde bir krater meydana geldi.
İmparatorluk’ta, Garfiel Bulut Ejderhası’nın o saldırısına bile kafa kafaya direnmişti. Elbette yara almadan kurtulamamıştı ama yine de dayanmıştı. ——İşte o dayanıklılığı bile buna dayanamıyordu.
G&rf?el: “——Aahğ.”
Tüm vücudundaki kemiklerin çatırdadığını, kaslarının çığlık attığını ve iç organlarının sessizliğe bürünmeyi seçtiğini hissediyordu.
Darbenin şiddetinden dolayı bedeni paniğe kapılmış: görme duyusu, tadı; işitme duyusu, acıyı; koku duyusu, rengi; tat alma duyusu, sesi ve dokunma duyusu, kokuyu iletmeye çalışıyordu… ve hiçbir şey mantıklı bir şekilde idrak edilemiyordu.
Acıyordu muydu ki? Sızlıyor muydu ki? Pas kokuyordu mu ki? Gürültülü müydü ki?.. Ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.
Tüm bunları algılayamayacak kadar ölümcül bir darbe almıştı. Almıştı. Almıştı, almıştı, almıştı, almıştı, aldı, aldı, aldı, aldı, aldı, aldı aldı aldı al al al a a a a a a——
K&/+? *=+n: “——Hık.”
Bilinci karmakarışık bir hâlde dönüyor, parçalanıyor ve darmadağın olmanın eşiğine geliyordu. Ancak tüm bunların ortasında bile hemen yanı başında birinin nefesini tuttuğu hissini açıkça anlayabilmişti.
Nefesini tutan ve gözlerini fal taşı gibi açan kişi o kızıl adamdı. Mavi gözlü o adamdı. Durdurulması gereken rakipti o. ——İşte o rakibin, karate darbesini savuran sağ kolunu iki koluyla birden sıkıca sarmalamış ve bırakmıyordu.
Sırf bunu, yapmaya, karar verdiği, şeyi, yapıyor. Yaptı. Yapmalıydı.
&/+?*=+%: “AhhĞğAaaAĞĞğğRrROOAaohohğ…”
Kızıl Olan: “Garfiel, sen——”
Kalbinin içindeki tüm havayı sıkıp dışarı atıyordu—— Kalp miydi ki o? Mide miydi yoksa? Havayı tutan organ hangisiydi ki? Ne fark ederdi ki. Her hâlükârda hava kesesinin içi tamamen boşalmış olsa bile, kükrüyordu. Kükrerse daha fazla güç bulup onu toplayabilirdi. Güç toplarsa da kolunu onun elinden kurtarıp kaçırabilir, engel olabilirdi.
Kolunu kaçırıp kurtarırsa, engel olursa böylece——
=+%&/+?*: “Uvaaaaaaah!!——”
——Asla gözden kaçırmayacak ve güvendiği o yeşil “şey” görevini layığıyla yerine getirecekti.
Kızıl Olan: “――――”
Kolu sıkıca kavranmış bir hâlde, bu sesi fark eden kızıl adam önüne döndü. Görünüşüne veya duruşuna zerre aldırış etmeden üzerine atılan o yeşil “şey” karşısında kızıl adamın iki gözü de tetikte bir hâl aldı.
Ne yapacağını okuyamıyordu. Nasıl bir tuzak kuracağını kestiremiyordu. Ne tür bir çılgınlığa kalkışacağını tahmin edemiyordu. Bu esnada yeşille kızıl arasındaki mesafe daralıyor da daralıyor, yaklaşıyor da yaklaşıyor ve—— hiçbir şey olmadan yeşille kızıl arasındaki mesafe sıfıra iniyordu.
Kızıl Olan: “Yoksa… hiçbir şey yok mu?”
Yeşil Olan: “En çok da bu, sizin gardınızı düşürmenizi sağlayacaktır, değil mi?..”
Bir kolu kilitli kalmış bir hâlde, diğer kolu havada savruldu ve bu darbe yeşilin çenesini sıyırıp geçti.
Ellerinde hiçbir şey olmadan dümdüz ileri atılan o yeşil şey bu darbeyi yemiş, çaresizce hareket etme yeteneğini kaybederek yere yığılmaktan başka bir şey yapamamıştı. Ve o yere yığılırken fısıldadı.
Yeşil Olan: “——Şimdi.”
Dudakları sese dönüşmeyen bir ses çıkarmıştı sanki ya da belki de sadece öyle görünmüştü.
Kavrayışının ötesindeki tüm olaylar bir bilgi seli olarak sağından soluna akıp giderken Garfiel—— evet, o Garfiel’dı. Kendisinin Garfiel olduğunu kabul eden o beyin bu bilgileri alıp işledi.
Kızıl oradaydı, yeşil yere yığılmıştı ve Garfiel da oradaydı.
Ve tam o an——
???: “Aynı an~daa!”
????: “Küçük Kızıl Akrep-cha~an!”
Gökyüzünde iki beyaz ışık huzmesi fırladı, yere yığılan yeşilin açtığı atış çizgisinden süzülerek doğrudan kızıla doğru ilerlediler.
Sese benzer hiçbir ses duyulmadı, o iki ışık huzmesi oklardan bile daha hızlı bir şekilde kızıla—— sağ kolu kilitlenmiş, sol kolunu da savurmuş durumdaki kızıla hızla yaklaştı.
Kızıl Olan: “Buna şaşırdım.”
Ancak kızıl, yeşili yere serdiği sol kolunun dirseğini kullanarak belindeki beyaz kınlı kılıcı yarım tur döndürdü ve tam zamanında o ışıkları yan taraftan püskürttü.
Işıklar su sıçramasını andıran bir sesle parçalanarak dağıldı ve kızıl Reinhard’a ulaşması gereken o saldırı—— Petra ve Meili’nin ortak tekniği savuşturuldu.
Garfiel’in kendini feda edişi, Otto’nun bedenini siper edişi, Petra ve Meili’nin sürpriz saldırısı… hiçbiri ama hiçbiri Reinhard’a ulaşamamıştı ve o an——
???: “――――”
——Vahşice dönen dikenli demir bir gülle, Reinhard’ın tam göbeğine gömüldü.
△▼△▼△▼△
Nefesini tutup tüm varlığını ve ruhunu tek bir ana sığdırmak adına, Rem kendisine her türlü gereksiz hareketi yasaklamıştı.
Gücünü sekteye uğratabilecek her türlü tereddütten ve duygusal dalgalanmadan, fazla heveslenerek amacından sapmasına neden olabilecek tüm o karmaşık düşüncelerden sıyrılarak kelimenin tam anlamıyla her şeyini tek bir fırlatışa adadı.
Garfiel meydan okumuş, Otto zemin hazırlamış, Petra ve Meili de bu fırsatı değerlendirmişti.
Buna rağmen aşılması imkânsız olan o ezici duvarı, Reinhard’ı aşabilmek uğruna; kendisinin savaş gücü olarak dışarıda bırakılmış olmasının getirdiği o aşağılanmayı dahi, bir silah olarak kullanmak zorundaydı.
Tüm bu psikolojik unsurları yutarak Rem tüm gücünü o tek fırlatışa akıttı.
Rem: “HAAAAAHH!——”
Dümdüz uzayıp giden zincirin şıngırtısını bir ezgi gibi çalarak havayı döve döve gökyüzünü yaran dikenli demir gülle—— Sabah Yıldızı, Reinhard’ın gövdesine doğru amansızca yaklaştı.
Elbette, bu ağırlık ve sertlikteki ölümcül bir silah doğrudan isabet ederse bir insanın bedeni bunu ucuz atlatamazdı. Yine de Rem’in tüm tereddütlerini bir kenara bırakmasının sebebi, rakibinin akılalmaz gücüne duyduğu güvendi.
Kusursuz bir pozisyonda arkasından doğrudan kafasına indirse bile Reinhard’ın canından olmayacağına dair, bambaşka bir seviyedeki bu rakibe duyulan huşu ve güven.
Tüm bu hisleri barındıran o siyah demir gülle, Reinhard’ın göğsünün tam ortasına doğru yutuldu ve——
Rem: “——Hık?!”
Tam isabet edecek diye düşündüğü ânın hemen ardından Rem, sağ omzunu neredeyse yerinden çıkaracak kadar şiddetli bir şok dalgasına maruz kaldı.
Rem: “Neler——”
Oluyor? diye gözlerini fal taşı gibi açan Rem’in görüş alanında, demir güllenin doğrudan isabet etmesi gereken Reinhard, olduğu yerde o uzun bacağını havaya kaldırmış duruyordu. ——Yoo, yanılıyordu. Bu, yukarı doğru savrulmuş bir tekmeydi.
Gökyüzüne uzanan o bacağın ucunu takip ettiğinde Rem’in fırlattığı Sabah Yıldızı’nın tek bir tekmeyle bertaraf edildiğini ve gözle görülmeyecek bir hızla gökyüzüne uçurulduğunu gördü. Zincirin sonuna kadar gerilmesinin yarattığı o şok, Rem’in bedenine kadar ulaşmış ve omzunu parçalamasına ramak kalmıştı.
Rem: “——ah.”
Acı bedenini parçalamadan önce, gerçeği idrak eden kalbi parçalanacak gibi oldu.
Başaramamıştı. Garfiel ölümüne savaşmış, Otto bilerek çaresizmiş gibi davranmış, Petra-Meili hedefi şaşırtmış ve asıl darbeyi vuracak olan Rem için yolu açmışlardı hâlbuki.
Burada bulunan beş kişinin bir araya gelerek yarattığı tek ve yegâne şans, o——
Rem: “Ulaşamadı——”
???: “——Hayır, ulaşacak.”
——O an bu feryadı bastıran şey, Rem’in kulaklarının aşina olmadığı bir adamın sesi oldu.
Rem: “――――”
Oradaki herkes nefesini tuttu ve aniden, bir sürpriz saldırı gibi kulaklarına ulaşan bu sesin yönüne döndüler. ——Sesin sahibi; iki elinde gümüş gibi parlayan çift kılıç tutan, beyaz saçlı ve uşak kıyafetli bir adamdı.
Tüm bedeninden muazzam bir kılıç aurası taşarken adam şöylece konuştu.
???: “Efendimi kurtaracak o tek hamle uğruna ben, Kılıç İblisi, Wilhelm Trias——yardımınıza geldim.”
△▼△▼△▼△
Kendini takdim etmesinin ardından başlayan o saliselik mücadele her şey demekti.
Reinhard: “——Büyükbaba.”
Şaşkınlık ve kederin birbirine karıştığı bu mırıltının döküldüğü an, Reinhard’ın titreyen gözlerinin önünde öne doğru eğilen Kılıç İblisi—— Wilhelm, âdeta bir kurşun gibi ileri atılıverdi.
Parçalanmış ve yukarı doğru şahlanmış sokak taşlarını tekmeleyen Wilhelm, göz açıp kapayıncaya kadar Reinhard’la arasındaki mesafeyi eriterek çifte kılıcını bel hizasında gümüşi bir parıltıyla hazır duruma getirdi.
O kılıçlar savrulmadan, hedefine ulaşmadan önceki o küçücük, ufacık boşluktan faydalanmak gerekiyordu.
???: “Nere’ bakıyo’n sen la’!”
Gözleri kan çanağına dönmüş, tüm gücüyle sağ koluna sarılmış hâldeki Garfiel, gövdesinin yarısıyla sıkıca yapıştığı zemini kabarttı ve tümsekler oluşturan sokak Reinhard’ın üzerine doğru hücum etti.
Yetersizce odaklanılmış ve hedefi bulanık olan bu hamle, sırf bir yerlere isabet etsin diye gelişigüzel, sadece sayıca ve menzilce alabildiğine geniş tutularak savrulmuş körlemesine bir saldırıydı. Ancak Reinhard, geriye çektiği sol kolunu savurarak bunu yarım ay şeklinde defetti. Böylece şok dalgası doğup moloz parçalarını dört bir yana saçtı.
Tam o sırada, ileri atılan Wilhelm’ın darbesi——
???: “AAAHHH!!——”
O darbeden bile daha hızlı bir şekilde tiz bir ses çıkaran Rem, sağ kolunu tüm gücüyle aşağı indiriyordu. ——Alnından hafif bir ışık saçan boynuzunu çıkaran ve vücudunun sınırlarını aşan bir güçle hareket eden Oni kız, bir kez havaya uçurulmuş olan demir gülleyi zincirinden asılarak durdurmuş ve tam tepeden bir kez daha aşağı indirmişti.
Dikkati kabaran toprağa ve hemen burnunun ucuna kadar gelen Kılıç İblisi’ne kaymış olan Reinhard için bu, savuşturmuş olması gereken gökyüzünden gelen bu saldırı için mükemmel bir baskın olmalıydı.
Ancak——
Reinhard: “Bu kadarını da mı yapabiliyorsunuz?”
Bunu mırıldanan Reinhard, tepeden inen demir gülleyi Ejderha Kılıcı’nın kınıyla karşılıyordu. Petragillerin saldırılarını engellerken belinden çıkan kılıcı, Garfiel’ın toprak kabartmasını savuşturan sol eline denk gelecek şekilde yukarı tekmelemiş ve demir gülleye karşı siper etmişti.
Şimdiye kadarki tüm saldırıları sadece insanüstü reflekslerle tamamen savuşturan, sıra dışı bir savaş gücüydü bu.
Fakat yine de nihayet…
Wilhelm: “RAAAAĞĞHHH!!——”
Yeri göğü yırtan cinsten nefes kesici bir savaş nidasıyla birlikte, Kılıç İblisi’nin çifte kılıcı gümüşi bir ışık seli hâlinde parladı.
Şimdiye kadarki o baskın odaklı sayısız saldırıyla kıyaslanamayacak derecede kendini sadece kılıca adamış olanların ulaşabileceği bir mertebenin ürünü olan bu kılıç darbesi, Kılıç Azizi’ne doğru yaklaşıyordu.
Ejderha Kılıcı’nı tutan sol kolu demir gülleyi göğüslemiş, sağ kolu da Garfiel tarafından kilitlenmişti. ——Bu kez, o kılıç parıltısını engelleyecek hiçbir yol kalmadığı düşünülüyordu.
——Reinhard’ın sağ kolu, Garfiel’ın tüm bedeniyle birlikte yavaşça havaya kalkmasaydı tabii.
Garfiel: “——Ah.”
Koluna asılmış hâldeki Garfiel’la birlikte Reinhard, Wilhelm’ı biçip geçmeye niyetliydi. Öte yandan Garfiel’in bunu durduracak bir yolu yoktu, şu an kolu serbest bıraksa bile özgür kalan el darbesi Wilhelm’ı direkt karşılamaktan başka işe yaramayacaktı. Garfiel’ın Reinhard için ağır bir kütle olarak kalması hâlâ hareket alanını daha çok kısıtlıyordu.
Fakat Garfiel bir silah gibi kullanılarak Wilhelm’la çarpışırsa o güvenilir desteğin gelişiyle elde edilen, hayatta sadece bir kez kaşına çıkabilecek bu altın fırsat heba olacaktı——
Garfiel: “————”
O salisede Garfiel ve Wilhelm’ın bakışları kesişti ve içgüdüleri her şeyi kavradı.
Ve Wilhelm’ın vardığı o kararı, Garfiel “Gelsin bakalım!” diyerek kabul etti.
Kılıç İblisi’nin o sarsılmaz kararlılığının, bu sorunun cevabı şuydu——
Reinhard: “——Olamaz.”
Cevap gözle görülür bir biçimde ortaya çıktığında Reinhard’ın gözleri dehşetle kaplandı.
Wilhelm: “Bu sizin… senin kötü bir huyun. Başkalarının kararlılığını yanlış tartıyorsun.”
Bir göl yüzeyi kadar durgun olan mavi gözleriyle Wilhelm, bu şaşkınlığa dik dik bakarak ilan etti.
Savrulan kılıç ışığı yarım ay çizerek ilerledi—— ve havaya kaldırılan Garfiel’ın böğrünü yarıp geçerek etinden sıyrılan bıçağın hedefindeki Reinhard’ın bacağını derinlemesine kesti.
Garfiel: “Nihayet, ulaştı be!..”
Tam anlamıyla etini feda edip kemiğini kesmekti bu—— Pristella’da sırt sırta vermiş olma deneyimleri, burada Garfiel’la Wilhelm’ın kelimesiz koordinasyonunda meyvesini vermişti.
Reinhard’ın algısına göre, Garfiel kılıcın yörüngesine girerse Wilhelm saldırısını durdurmalıydı. Fakat Kılıç İblisi öyle yapmadı, Garfielgillerin gerçekleştirmesi gereken asıl amacı gözetti.
Bu yüzden Garfiel’ın şifa gücüne güvenerek Garfiel’la birlikte Reinhard’ı da biçti.
Reinhard: “——Hık.”
Bacağından ağır yaralanan ve nefesi kesilen Reinhard’ın kollarından Garfiel sıyrılıp düştü.
Böğründeki yaraya elini bastıran Garfiel, kapanmak üzere olan bilincine direnme çalışarak şifa büyüsünü aktifleştirdi. Büyünün akışında hafif bir zorlanma hissetse de tüm gücünü bu acil müdahaleye verdi.
Wilhelm: “Fevkalade bir işti.”
Kollarından sıyrılan Garfiel henüz yere çakılmadan önce, Wilhelm’ın uzanan eli onun bedenini yakaladı. Bakıldığında Wilhelm çifte kılıcını çoktan kınlarına sokmuş, Garfiel’ı taşımayan diğer kolunu da yerde baygın yatan Otto’yu almıştı.
Bu şekilde ikisini de kollarına alan Wilhelm, Reinhard’a doğru baktı…
Wilhelm: “Karşımızda siz bile olsanız o yara bir anda kapanacak cinsten değil.”
Reinhard: “Büyükbaba, bekleyin lütfen! Onlar, Crusch-sama’nın——”
Wilhelm: “Şu anki Krallığa… kılıcımı emanet edemem.”
Reinhard: “——Hık!”
Kendisini durdurmaya çalışan sese bu cevabı veren Wilhelm, büyük bir hamleyle geriye doğru sıçradı.
Geride bırakılan Reinhard gözlerini ardına kadar açtı fakat Wilhelm’ın da belirttiği gibi, bacağındaki o derin yarık oldukça ciddiydi ve onun gibi biri için bile hemen harekete geçmek mümkün değildi.
Wilhelm: “Uyanan Rem-dono! Kızları alın!”
Rem: “Tamamdır! Tanımadığım ihtiyar!”
O esnada Wilhelm’ın çağrısıyla hızla arkasını dönen Rem, Petra ve Meili’ye doğru koştu ve şaşkınlıkla “Kiya!” diyen kızların bedenlerini kucaklayıp kaldırdı.
Bunu göz ucuyla takip eden ve Wilhelm’ın sırtlandığı Otto hafifçe kıpırdanarak konuştu…
Otto: “Duvar boyunca batıya gidiniz, ığh!..”
Rem: “Otto-san! Yaşıyorsu——”
Otto: “Yaşıyorum tabii ya!.. Batı tarafında ne böceklerin sesi ne de bir belirti var. ——Bu sefer kandırılmamıza imkân yok.”
Rem: “——Anladım.”
Dil Ruhu’nun İlahi Koruması kendilerine karşı koz olarak kullanıldığı gerçeğini hesaba katan Otto, kasıtlı olarak hiçbir canlının sesinin duyulmadığı yöne kaçarak bir başka baskından sıyrılma hamlesi yapıyordu.
Bu talimata uyan Wilhelm, Rem’le karşılıklı olarak baş salladı ve Reinhard’ı savaş alanında arkalarında bırakarak oradan tek bir hamlede hızla uzaklaşmaya başladılar.
Reinhard: “————”
Kılıç İblisi’nin kollarında şiddetle sarsılırken Garfiel, boynunu zar zor hareket ettirerek kısa süre içinde tanınmaz hâle gelen Kraliyet Başkenti’nin köşesinde, tek başına geride kalan Reinhard’a baktı.
Aklından geçen şeyler vardı elbet. Reinhard’dan nefret ediyor falan da değildi.
Yine de buradaki seçimleri doğrultusunda uzlaşmaz bir engele dönüşen o adamı bi’ şekilde atlatmış olmanın verdiği rahatlama ve başarmışlık hissi tam içini kaplıyordu ki——
Reinhard: “——Yine de ben… Krallığın kılıcıyım.”
İşte o an Garfiel, tüm dünyanın nefesini tuttuğunu hissetti.
Sadece nefes almayı bırakmamıştı dünya, âdeta nutku tutuluvermişti. ——Zira atmosferin sessiz gümbürtüsüyle birlikte o efsanevi kınından çıkarılan Ejderha Kılıcı Reid, soğuk ve soluk mavi bir parıltı saçmaya başlamıştı.
△▼△▼△▼△
——Ejderha Kılıcı Reid.
Dünyada yalnızca on adet bulunan İblis Kılıçları ve Kutsal Kılıçlar arasında yer alan, Lugunica Ejderha Dostu Krallığı’nda yalnızca “Kılıç Azizi” unvanını taşıyanların kullanmasına izin verilen ve nesilden nesile aktarılan efsanevi bir kılıçtı.
İçinde barındırdığı o devasa güç dilden dile dolaşıyor olsa da kınından çıkacağı zamanı kılıcın kendisinin seçmesi gibi bir özelliğe sahip olduğundan ötürü gerçek hayatta eyleme geçtiği anların neredeyse hiç bilinmediği, kendi içinde gizemler barındıran bir kılıç olarak kabul ediliyordu.
Özellikle de bu neslin Kılıç Azizi olan Reinhard van Astrea’nın eline geçtikten sonra Ejderha Kılıcı’nın kullanılma fırsatları daha da keskin bir düşüş yaşamış ve kınından kesin olarak çıktığına dair anlatılanlar bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azalmıştı.
Bunun yegâne sebebi sahibi Reinhard’ın o aşılması imkânsız olan gücünün, karşısına çıkan düşmanları Ejderha Kılıcı’nı çekmeye bile değmeyecek bir seviyeye indirgemesiydi.
Nitekim Reinhard’ın Kılıç Azizi olarak üzerine düşeni yapmasının istendiği birçok durumda Ejderha Kılıcı Reid’in o devasa gücüne asla ihtiyaç duyulmamıştı.
Sırf bu yüzden Ejderha Kılıcı Reid, Natsuki Subaru tarafından “Asla kırılmayacak zaten, ağır bir sopa niyetine savursan daha güçlü olmaz mıydı ya?” şeklinde değerlendirilmiş ve Reinhard’ın yüzünde acı bir gülümseme bırakmıştı.
Ancak——
Ejderha Kılıcı: “――――”
O Ejderha Kılıcı’nın keskin yüzü bir kez açığa çıktığı an, dünya bunu muazzam bir olay olarak kabul ederdi.
Ejderha Kılıcı Reid’in kınından çıkma koşulları, Lugunica’nın köklü tarihini bilenler için de nesiller boyu ona sahip olan Kılıç Azizi ailesi için de sırlarla doluydu. Düşmanın gücü mü omuzlanılan yükün ağırlığı mı yoksa yüzleşilen tehlikenin şiddeti miydi sebebi ki? Hiçbiri bu sorunun cevabı değildi.
Kesin olarak söylenebilecek tek bir şey varsa o da Ejderha Kılıcı Reid’in kınından çekildiği hiçbir seferde o amacın yerine getirilmeden yarım kalmadığı gerçeğiydi.
???: “――――”
Tüm bedeni buz gibi bir dalganın altında kalmışçasına o kılıç aurasına maruz kalan zihni ve bedeni tir tir titriyordu.
Olamaz. Olamaz. Olamaz. Olamaz. Olamaz. Olamaz. Olamaz. Olamaz. Olamaz.
O; kesinlikle ama kesinlikle, savrulmasına izin verilmemesi gereken bir şey.
Garfiel: “——Hık.”
Keskin bir tıkırtı koptu, araya giren yaşlı kılıç ustasının kucağındaki Garfiel’ın dişleri birbirine çarpmıştı. Taşınmakta olan Garfiel da bakmaması daha iyi olacakken Reinhard’a doğru bakmış, kınından çekilmiş o Ejderha Kılıcı’nı kendi gözleriyle gördüğünde tüylerinin diken diken olduğunu hissetmişti.
Arkalarına dönüp bakacak fırsatı olmayan Rem ve yaşlı kılıç ustası; büyük bir ihtimalle arkalarında ya da doğrudan içlerinden geçip giden o kılıç aurasının, ruhun ta derinliklerinden yayılan o yoğunluğunu sezmiş olabilirlerdi.
Ancak buna rağmen onlar var güçleriyle korkup sinmeyi reddediyor ve yapmaları gereken şeyi yapıyorlardı.
Gerçekten… muazzamdı. Onlara hayran kalmamak elde değil.
Ben asla böyle bir şey yapamazdım. Önlerinde bakıp da örnek alacakları tek bir kişi bile yokken bunu nasıl başarabildiler ki?
Bu yüzden… ben de onları rehberim belleyerek yapmam gereken neyse onu yapacağım. ——Gerçi, bunu yaptığım için bana kesin çok kızacaklar ama…
Yapılması gereken… neyse yapılmalıydı.
Çünkü onlara layık olmak, onların izinden yürümek istiyorum… hayatlarının her bir anını tüm varlıklarıyla, ellerindeki her şeyle yaşayan o insanlar uğruna――
Meili: “——Dışarıya çıkın, Şirin Kum Solucanla~rıım!!”
Bir sonraki an, zerre abartmaksızın yeryüzünü sarsan şiddetli bir deprem hissi Kraliyet Başkenti’ni temellerinden sarstı.
Petra: “Meili-chan?!”
Rem’in kolları arasındayken Ejderha Kılıcı’na karşı koyabilecek bir şeyler arayan Petra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı ve uyarısını çiğneyen Meili’ye dehşet içinde bakakaldı.
Petra’nın o bakışları karşısında Meili “Üzgü~nüüm” diyerek dilini çıkardı ve…
Meili: “Bunu yaptığım takdirde Subaru-oniisan’ın da Emilia-oneesan’ın da başının belaya gireceğini biliyorum a~maa… her şeyin buracıkta bitmesine izin veremeyiz, değil m~ii?”
Petra: “——Hık, aptal! Aptalsın sen! Hâlbuki, seni daha yeni affetmişlerken… hık!”
Meili: “A~ah, demek ki Petra-chan’ın o asıl…”
Gözleri dolarak defalarca “aptal” diyen Petra’nın sözleri üzerine, Meili her şeyi anlamıştı.
Cadı Canavarı Kullanıcısı olan Meili’nin canavarları çağırması, Emilia Kampı’nın taşıdığı tehlikenin herkesçe öğrenilmesine yol açma riski aslında işin sadece ufak bir kısmıydı. Petra’nın onu gerçekten durdurmak istemesinin asıl sebebi; Pleiades Gözcü Kulesi’ne rehberlik eden, o tehlikeli bir suikastçı olduğu geçmişi affedilen Meili’nin Krallık tarafından bir kez daha tehlikeli bir unsur olarak görülmesinin önüne geçmekti.
Meili: “Sorun değil y~aa… ne de olsa kısacık bir anlığına da olsa güzel bir rüya görebil~diim.”
Belki… belki günahlarım bağışlanır da ben de doğru dürüst bir yolda yürüyebilirim diye düşünmüştüm.
Doğrusunu isterseniz… bana böylesine nazik davranan o insanlarla yan yana, böylesi güzel bi’ geleceğe doğru yürüyüp yol almayı bile hayal etmiştim.
Bu kadarcığı bile yetti bana… çünkü içim, o ele avuca sığmayan ablamın yanındaymışım gibi sıcacık bir duyguyla sarmalanmıştı.
——Ne de olsa… böylesine güzel bir rüya görebilmiştim.
Meili: “Kılıç Azizi-oniisan, bizi takip edebilecek misin ki? O dört Kum Solucanını Kraliyet Başkenti’nin doğu, batı, kuzey ve güney kapılarının he~meen hepsinde ortaya çıkardım. Şu an herkes büyük bir panik içindedir y~aa?”
Augria Kum Tepeleri’nde yaşayan, diğerleriyle kıyas bile edilemeyecek kadar devasa Kum Solucanlarıydı bunlar.
Onlara gizlice peşlerinden gelmelerini emredip Kraliyet Başkenti’nin yer altına gizlediği bu kozlarına Meili, İlahi Koruması sayesinde bilerek gösterişlice korku yaymaları yönünde talimat veriyordu.
Reinhard oraya gitmezse kurbanlar verilebilirdi. ——Meili, böyle bir şey olsa bile zerre kadar vicdan azabı çekmezdi.
Sadece buradaki insanlar, Subaru, Beatrice ve Emilia yara almasaydı onun için yeterliydi.
Ona değer veren ve onun da değer vermek istediği kişiler dışında kim ölürse ölsün, hiç umurunda değildi.
Reinhard: “——Meili.”
Uzaktan uzağa, elinde Ejderha Kılıcı olan Reinhard’ın dudaklarının o şekilde kıpırdadığını anlayabiliyordu.
Meili de Reinhard ve Felt’le birlikte Pleiades Gözcü Kulesi’ne giden taraftaydı. Birlikte geçirdikleri zamanlar olmuştu, kendisine gösterdiği o nezaketi de hatırlıyordu.
Buna rağmen onlar Subarugillerin yerini tutamazdı.
Meili: “Ne de olsa ben, kötü bir kı~zıım.”
Alaycı bir gülümseme takınarak Reinhard’a böyle söyledi ve hafifçe el salladı.
O an gözpınarlarından taşıp yanağından aşağı süzülen sıcacık damlaların bizzat Meili’nin kendisi farkında değildi. Bunu fark eden yalnızca iki kişi vardı: Aradaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun her şeyi net bir şekilde görebilen gözlere sahip Kılıç Azizi ve can havliyle koşan Rem’in kollarındayken arkadaşının bu kararına gözyaşı döken Petra.
Petra: “Aptalsın, Meili-chan… hık. Üzgünüm, çok üzgünüm… hık.”
Gözyaşlarına boğulan arkadaşının verdiği o devasa karar karşısında genç kızın ağlamaklı sesiyle dilediği özür boşluğa karışıp gitti.
Yapılan o büyük mü büyük seçimin sonunda——
Ejderha Kılıcı: “――――”
——Ejderha Kılıcı Reid, Kılıç Azizi Reinhard van Astrea’nın eline geçtiğinden bu yana ilk kez kınından çekiliş amacını yerine getiremeden tekrar kınına sokulmuştu.
#En iyi Kısım 10 bölümüydü… Kılıç Azizi olmak zorunda olan Reinhard’a mı yoksa rüya gören Meili’ye mi üzüleyim ki?.. Her şeye rağmen Meili ve Reinhard tercihini yaptı. Bu bölüm hakkında tonlarca şey yazabilirim fakat kelimeler yetmez diyebilirim… Sonraki bölümleri merakla okumaya devam edelim! Görüşmek üzere!
#Ayrıca, “bölüm nerede”, “makine çeviri yapsanıza” tarzı birçok nahoş yorum geliyor; lütfen bunları inatla sormayın veya istemeyin. Biz burada sizlerin uşağı değiliz, bizler de insanız ve bi’ hayatımız var. Müsait zamanımız oldukça bölüm çevirip yayınlıyoruz. Ve bunun karşılığı olarak kazanmamız gereken o paraları falan da kazanmıyoruz. Bunca şeye rağmen inatla bölüm vs. istemek hoş değil, hatta nankörlük oluyor. Makine çeviri mevzusu da ayrı bir saçmalık; zaten herkes çevirir makineden, aç hemen kullandığın yapay zekâ neyse, at bölümü çevirsin. Eğer biz de bunu yaparsak ne anlamı kalır ki?.. Böyle yorumlar görmek istemiyoruz, umarım dediklerimi anlamışsınızdır, kimseyi kırmak amacında değilim fakat birisi sizi sürekli rahatsız ediyorsa n’aparsınız? Gidip uyarırsınız değil mi? Bizim de yaptığımız sadece bu… Bundan sonra böyle yorumların gelmemesini temenni ediyoruz, anlayışınız için teşekkürler! Bizleri desteklemeye devam edin!








Çevriri için teşekkürler
Bu numarayı Al da yapmıştı. Meili özentilik yapıyo
Hocam öncelikle çeviri için teşekkür ederim. Özellikle Arc 10’u çeviriyor olmanız beni çok mutllu ediyor. Ancak bence şu an için Arc 8’e öncelik vermeniz daha doğru olabilir diye düşünüyorum çünkü Arc 10’u okuyabilecek insanlar romanda güncel olan insanlar. Bunun dışında daha seriye yeni başlayan insanların önce Arc 8’i bitirmesi, oradan da elbette ki Arc 9’a geçmeleri gerekiyor. Tabii ki herkesin İngilizcesi iyi değil ve yapay zekadan çeviriler de genelde çok kötü. Arc 10’u çevirmeye devam etmeniz ama Arc 8’e biraz daha ağırlık vermeniz daha iyi olur bence. Bu sadece bir öneri. Tekrardan çeviri için çok teşekkürler, sağ olun var olun…