Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayımlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım X, Bölüm 10 – “Güvenin Kökü”

Kısım X, Bölüm 10 – “Güvenin Kökü”

28 Nisan 2026 162 Okunma 46 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “Yani sonuç olarak Kaptan, senin gözünden bakınca bile şu Filóre denen Azize’yle Felt-sama’dan hangisinin gerçekten kayıp olan Kraliyet Ailesi’nden geldi’i anlaşılamadı, de’il mi? Al baka’m…”

???: “Ama sonrasında Düşes Karsten-sama’nın iyileştiğini kendi gözlerinle gördün, değil mi? Kraliyet Soyu’ndan gelir gelmez orası ayrı ama şu Kutsal Ayin kesinlikle gerçek olmalı, haksız mıyım? Buyurun…”

Subaru: “Haklısın. Benimle gelen Beako ve Rem de buna kefil olur sanırım. Emilia-tanların gördükleri kesinlikle yalan değildi… Üstelik Filóre’nin cidden iyi bir kız olduğu gerçeğini benim de inkâr edesim gelmiyor. İçinde zerre kötülük barındırmayan tıpkı Emilia-tan tarzı bir kıza benziyordu. Sağ olasın…”

Derin bir iç çeken Subaru, o gün kilisede bizzat yüz yüze geldiği şu meşhur Azize’yi anımsadı ve tarifsiz bir hisle elindeki tabağı rafa kaldırdı.

Soylular Konağı’nda mutfak dolaplarında ahşap ya da porselen fark etmeksizin yığınla tabak çanak bulunuyordu ve Subarugiller, yemekte kullandıkları bu bulaşıkları yıkayıp kurulama ve yerleştirme faslının tam ortasındaydı. İş bölümüne göre Garfiel lavaboda tabakları yıkıyor, Petra kuruluyor, Subaru’ysa raflara diziyordu.

Burası, başkentte işi olan yüksek rütbeli soylulara hizmet veren bir tür konak olduğu için doğal olarak her köşesi lüksle donatılmış, yok yok denecek türden bir yerdi. İhtiyaç hâlinde yemek, temizlik ve şahsi hizmetler için görevliler tahsis edilebiliyordu ama çoğu soylu yanında güvendiği hizmetkârlarını getirmeyi tercih ettiğinden onlara pek iş düşmüyordu.

Emilia kampında da bugünkü yemeği hazırlama görevi Petra’nın omuzlarındaydı, bulaşıklar ise taş kâğıt makasta kaybeden Subaru ve Garfiel’ın iş birliğine kalmıştı.

İşte bu üçlü, bulaşıkları elden ele bitirmeye çalışırken muhabbet dönüp dolaşıp en baştaki o mevzuya gelmişti.

Garfiel: “…Ama madem sizin gözünüzde bile sahte de’ildi, o zaman açık konuşa’m Kaptan, şu bizim Pristella meselesine bir el atıverse hiç fena olmaz hani.”

Petra: “İyi ama ya bu yüzden Filóre-san’ın gerçek kraliyet soyundan olduğu ortaya çıkarsa? O zaman Emilia-neesama’nın Kraliyet Seçimi’ndeki şansı suya düşebilir, farkında mısın?”

Garfiel: “O mesele bambaşka bi’ şey be. Filóre denen o Azize zaten sahne’e çoktan çıktı bile. Sadece şimdilik kodamanlardan başkası bilmiyo’, o kadar.”

Su dolu leğeni şapırdata şapırdata köpürten ve bir yandan da tabakları yıkayan Garfiel, Petra’nın sözlerine böyle karşılık verdi. Zümrüt yeşili gözlerini kısarak sünger niyetine kullandığı keten bezle tabaktaki inatçı bir lekeyi çitilemeye girişti.

Garfiel: “Muhteşem benli’im bizzat görmedi gerçi ama daha görünüşüyle bile ortalı’ı bu kadar aya’a kaldıran biriyse isteseler de gizleyemezler zaten. Hele bir de Düşes’i iyileştirip üstüne Pristella’da da aynısını yapmaya kalkarsa hiç şansları yok.”

Petra: “——Evet, bence de Garf-san bu tespitiyle yüz üzerinden yüzü hak ediyor. Sosyal dinamikleri fena okumuyorsun artık ha. Aferin, aferin.”

Garfiel: “Test yapıyo’muş gibi konuşmasana! Şunu aklına sok, muhteşem benli’im senden daha büyük, anladın mı!”

Bir öğretmen edasıyla saçını okşayan Petra’ya karşı, iki eli de köpüklü suyun içinde olan Garfiel’ın hır gür etmekten başka yapabileceği pek bir şey yoktu. Onların bu atışmasını tebessümle izleyen Subaru’ysa işlerin gidişatında midesini bulandıran bir şeyler hissetmeden edemiyordu.

Subaru: “Şu anki hâliyle bile Kraliyet Seçimi’nin gidişatı sarı ışık yakıyor gibi ama…”

Buradan kırmızı ışığa dönerse bir daha yeşil ışığın yanması ve Emilia’nın doğru düzgün bir aday olarak yoluna devam etmesi mümkün olacak mıydı acaba?

Subaru: “————”

Dürüst olmak gerekirse Subaru, hayatta kalan prenses ihtimali Felt ve Filóre olarak iki seçeneğe düştüğü an, Kraliyet Seçimi’nin amacının ‘Hangisi gerçek veraset hakkına sahip?’ sorusuna bir cevap bulmaya dönüştüğünden endişe ediyordu.

Bu durum elbette Emilia’nın tek ve biricik şövalyesi olarak kabul edebileceği bir şey değildi ancak işin bu kısmını bir kenara bıraksa bile mantığına yatmayan bir şeyler vardı.

Bu, Reinhard’ın sırtında başkente doğru o akılalmaz deparla giderlerken de lafını ettikleri bir mevzuydu.

Subaru: “Daha Filóre ortaya çıkmadan önce Felt’in prenses olabileceği şüphesi doğduğu an, ‘Sıradaki Kral Felt’tir’ deyip konunun kapanmaması nedendi sizce?”

Elbette bu dünyada DNA testi; parmak izi kaydı veya diş kayıtları gibi kişiyi tespit etmeye yarayan, kullanışlı ve güvenilir yöntemler olmadığı bir gerçekti.

Ne var ki Felt’in prenses olabileceği şüphesinin ardındaki sebepler de nadir görülen fiziksel özellikler ve kayıp prensesle yaşının uyuşması gibi son derece üstünkörü ve belirsiz şeylerdi.

Eğer bu dünyada bu kadarcık bir şey soy kanıtı olarak yetiyorsa Kraliyet Seçimi’nin daha o ilk gün, Subaru’nun kraliyet sarayında rezil olmasının hemen öncesinde bitmiş olması gerekmez miydi?

Subaru: “Ama öyle olmadı. Bunun da en büyük nedeni——”

Petra: “——Ejderha Yazıtı.”

Söyleyeceği lafın ağzından alınmasıyla kaşlarını kaldıran Subaru, Garfiel’ın uzattığı tabağı kurulayan ve şimdi de o tabağı kendisine uzatarak gözlerinin içine bakan Petra’yı gördü.

Subaru, “Aynen öyle,” diyerek başını salladı ve hem tabağı hem de bu haklı çıkarımı ondan devraldı.

Subaru: “Tarih boyunca krallığın başı ne zaman fena hâlde sıkışsa bir şekilde onlara yol gösteren şu kehanet tableti… Söylenenlere göre o Ejderha Yazıtında Kraliyet Seçimi’nin yapılması gerektiğine dair bir talimat varmış.”

Garfiel: “Eee? Söyleme tarzından anladı’ım kadarıyla Kaptanın kafasına bi’ şeyler mi takıldı?”

Subaru: “Yok ya, ilk duyduğumda pek garipsemedim açıkçası. Sonuçta fantezi dünyasındayız, bu tarz gizemli aytımlar falan illaki olur diye düşünüp gaza bile gelmiştim ama…”

Petra: “Ama şimdi öyle düşünmüyor musun?”

Subaru: “Aynen. Ne bileyim, artık gelecekle ilgili bir şeyler fısıldayan aytımlar deyince aklıma hep… kötü şeyler, sabıkalı örnekler geliyor da ondan.”

Yüzünü asıp buruşturan Subaru’yu gören Petra ve Garfiel birbirlerine baktılar.

Subaru’nun öteki dünyadaki macerası başlayalı neredeyse iki yıl oluyordu ve dürüst olmak gerekirse bu dünyada geleceği görme ya da kaderin rehberliği kisvesi altında insanların aklına girmeye çalışan zımbırtıların sayısı hiç de az değildi.

Vollachia’da Abel Yıldız Gözlemcilerine düşmandı, mezarlıkta karşılaştığı Açgözlülük Cadısı desen Beatrice’e nasıl yaşayacağını dikte eden boş bir kitap tutuşturmuştu. Ve her şeyden öte, Cadı Tarikatı üyelerinin eline geçtiği söylenen o İncilin onların tüm varlığını sapkınlığa sürüklediği bile söylenirdi.

Peki, kaderi dışarıdan eğip büken bu tür müdahalelerle şu meşhur Ejderha Yazıtının ne farkı vardı ki?

Subaru: “Biri çıkıp size geleceği göstereceğini söylese, ister istemez ona bel bağlama isteğinizi anlarım. Hele bir de geçmişte işe yaramışlığı varsa daha ne olsun. Fakat önce ufak tefek kazandırıp ağza bal çalan, sonrasında donunuza kadar insafsızca geri alan sistemler dolandırıcıların en klasik numarasıdır.”

İleride istedikleri o kritik seçimi yaptırabilmek için baştan küçük önemsiz konularda sizin kazanmanıza izin verirlerdi.

Asıl o büyük ve hayati seçim anında size ne yaptıracakları meçhulken kaderin bu ispiyonculuğuna körü körüne inanıp bunun kendi iyiliğinize olduğunu sanmak fazlasıyla tehlikeliydi.

İşte bu düşüncelerle Subaru, Ejderha Yazıtının kehanetinin direkt kendisine karşı bir kriz hissiyatı taşıyordu ama——

Garfiel ve Petra: “————”

Subaru: “Ha? Siz ikiniz niye öyle bön bön bakıyorsunuz suratıma?”

İçindeki endişeleri dile getiren Subaru, Garfiel ve Petra’nın fal taşı gibi açılmış gözleriyle karşılaştı.

Yaşça küçük olmalarına rağmen biri içgüdüleriyle hareket eden, diğeri ise işin mantık kısmına bakan güvenilir iki yoldaşlardı. Yine de aynı soru karşısında ikisinin de bire bir aynı tepkiyi vermesi pek rastlanan bir durum değildi. Biri konuya uzak kalsa bile diğerinin mutlaka dişe dokunur bir şeyler söyleyeceğini ummuştu oysaki.

Onların bu hâline şaşıran Subaru’ya, ikisi peş peşe cevap verdiler.

Garfiel: “Nası’ desem——”

Petra: “——Ejderha Yazıtının kehanetinden şüphe duymak gibi bir düşüncenin aklımızın ucundan bile geçmemesine şaşırdım sadece.”

Subaru: “Eh, aklınızın ucundan bile geçmiyor mu?”

Garfiel: “Aynen.” / Petra: “Hıhı.”

İkisi aynı anda başını sallayınca Subaru bunun bir şaka falan olduğunu sandı. Fakat gözleri son derece ciddi bakıyordu, yüzlerinde bariz bir şaşkınlık ve kafa karışıklığı hâkimdi. Subaru gözlerini kırpıştırdı.

Bu tepkileri, tıpkı bir test sorusunda daha önce hiç akıllarına gelmeyen yepyeni bir çözüm yöntemi öğrenmiş öğrencilerin şaşkınlığı gibiydi; cidden çok absürt bir şey duymuşlar gibi bir tepkiydi bu. Böylesi bir kültür şoku yaşamayalı uzun zaman olmuştu—— yoo, çok değil daha geçenlerde tahtın kan bağıyla devredilmesi konusunda da aynısını yaşamıştı ki.

Subaru: “Açıkçası o durumu, ‘En büyük kişi kraldır’ tarzı şu monarşi zımbırtısına epey yabancı olmamın trajedisi sanmıştım ama… bu ondan çok daha köklü, bildiğin dinî bir inanç meselesi mi yani?”

Yaşanılan coğrafya değiştikçe gelenek göreneklerin, hatta sağduyunun bile değişmesi son derece doğaldı ama bu kadar temel bir değer yargısı farkına rağmen bugüne dek aralarında öyle büyük bir sürtüşme çıkmamış olması bile mucizeydi doğrusu. Kendince bayağı zorlu bir isekai hayatı yaşadığını düşünürdü ama görünen o ki daha en kötüsünü görmemişti.

Aynı zamanda, bu ülkeye neden Ejderha Dostu Krallık dendiğinin ağırlığını da bir anda tüm iliklerine kadar kavramıştı.

Subaru: “Petra, kırsalın ücra bir köyünde açan şirin mi şirin bir çiçek, Garfiel’sa dış dünyadan tamamen izole olmuş gizli bir köyde yaşamış parlayan bir yetenek.”

Yani anlayacağınız üzere bu ikisi krallık vatandaşı olmanın getirdiği eğitimden ve nimetlerden―― koca şehirlerde doğup büyüyenlere kıyasla oldukça mahrum kalmış kişilerdi. Buna rağmen bu ikisinin bile Ejderha Yazıtından şüphe etmeyi akıllarının ucundan geçirmemesi, Ejderhaya duyulan o mutlak güvenin insanların bilinçaltına nasıl da sarsılmaz bir kök gibi salındığının en büyük kanıtıydı.

Eğer bu geçmişe sahip ikili bile böyle düşünüyorsa aidiyet hissini doğrudan krallığa bağlamış kimselerin Ejderha Yazıtını hafife alması söz konusu dahi olamazdı. ——İşte sırf bu yüzden, ortada tek bir kraliyet üyesinin dahi kalmadığı böylesine bir kriz anında, Kraliyet Seçimi denilen o olayın bir an bile tereddüt edilmeden yürürlüğe konmasının zemini çoktan hazırdı bu ülkede.

Öyleyse——

Subaru: “——Crusch-san’ın yapmaya kalkıştığı şey, harbici akılalmaz bir devrimmiş.”

Savunduğu idealin doğruluğu ya da yanlışlığı bir kenara, Crusch’ın o Ejderhayla yapılan antlaşmadan kopma fikri, Ejderhaya olan inancın insanların benliğine bu denli işlediği bir dünyada alınabilecek en inanılmaz ve en cüretkâr kararlardan biriymiş; bunu şimdi çok daha iyi anlıyordu.

Açıkçası sadece ön beklentilere göre bile Crusch, Kraliyet Seçimi’nin açık ara en favori adayıydı.

Ama o seçim rüzgârı sırf Crusch’ın yelkenlerini doldurmadıysa bu onun ortaya attığı vaatlerin şu anki krallıkta kabul görmesinin ne kadar zor olduğunun en bariz göstergesiydi. ——Aynı anda Subaru, Kraliyet Seçimi başlar başlamaz gerçekleştirilen Beyaz Balina avının arkasında yatan asıl amacı da çözmüştü.

Hiç şüphesiz ki Beyaz Balina seferinde Crusch’ın kendi tarafına çektiği Wilhelm’ın intikamını almasını sağlama arzusu da yatıyordu. Ancak asıl mesele, yüzlerce yıldır insanlara kan kusturan o Üç Büyük Cadı Canavarından birini, Beyaz Balina’yı tek başlarına indirerek tüm dünyaya bir mesaj vermek istemesi değil miydi?

Ejderhanın antlaşmasına bel bağlamadan da bu krallığı dimdik ayakta tutup yöneteceğine dair o sarsılmaz iradesi ve idealleri…

——Gelgelelim, Subaru’nun işin içine girmesiyle birlikte Beyaz Balina’nın ölümü, Emilia ve Anastasia kamplarının da destek verdiği üçlü bir ittifak operasyonu olarak nam salmıştı.

Yine de Crusch bunu dert etmemişti muhakkak. Sonuçta Wilhelm intikamını almış, Crusch’sa her yönden esen şiddetli rüzgârlara göğüs gererek idealleri uğrunda yürümek için o ilk adımı nihayet atmıştı.

Fakat gel gör ki Crusch’ın o yüce ideali, hiç beklenmedik bir şekilde hüsrana uğramış——

Subaru: “Aptalın teki miyim ya ben? Yoo, harbiden süzme salağın tekiyim.”

Olayları ancak bu raddeye geldikten sonra kavrayabilen Subaru, ne kadar sığ fikirli olduğunu kemiklerine kadar hissetti.

Crusch’ın ellerinden kayıp giden o idealin ne olduğunu, asıl ne anlama geldiğini bile doğru dürüst anlamadan gidip onu ziyaret etmiş, üstüne sırf yüzeysel bir empati ve acıma duygusuyla yanında olacağı sözünü vererek onu teselli etmeye kalkmıştı. Sonrasında mozolede Ferris’ten dinlediği Crusch ve Dördüncü Prens’in trajik aşk hikâyesi de hesaba katılınca ağzından çıkan o sözlerin ne kadar kaba ne kadar hadsizce havada kaldığını düşündükçe kahrından ölmek istiyordu.

Ama——

Garfiel: “Şey di’cem, Kaptan. Bunu benden duyman biraz garip kaç’cak ama… senin bö’le gaza gelip pat pat konuşman tam da hani şu ‘Garagokul’un Aşk Acısı’ gibi be, yani——”

Petra: “Bizi kurtaran şey de zaten senin bu hesapsız kitapsız atılganlığındı Subaru, o yüzden kendine o kadar da yüklenmeni istemiyoruz aslında…”

Garfiel: “Ahh!? La’ onu şimdi ben söyle’cektim ya!”

Petra: “Özür dilerim, Subaru’nun gözüne girmek istedim de.”

Dilini hafifçe çıkararak şirin bir şekilde özür dileyen Petra’nın karşısında Garfiel “Gırr…” diye mırıldanarak yelkenleri suya indirdi.

İkisinden duyduğu bu sözler karşısında Subaru istemsizce yanağının içini ısırdı. Önce şaşırmış, hemen ardından da nasıl bir surat ifadesi takınması gerektiğini bilememişti zira.

Crusch’a sarf ettiği o düşüncesiz laflar yüzünden pişmanlık duyuyordu elbette ama Petra ve Garfiel’ın bu ince düşünceleri karşısında da asık suratlı kalmak istemiyordu. Sonuçta ortaya duyguların karmakarışık olduğu son derece tuhaf bir surat ifadesi çıktı ve…

Subaru: “…Beni böyle şımartıp durmayın ha. Bir şımarmaya başlarsam dur durağım olmaz bak.”

Petra: “Öyle mi? Ee o zaman ben Subaru’yu bol bol şımartmak istiyorum. Haksız mıyım Garf-san?”

Garfiel: “Şımartmak do’ru kelime mi bilmem ama sen de Otto-nii de milletin derdine koşmaktan kendi hâlinize bakmayı unutan tiplersiniz ya hani. Arada sırada benim de sizi şöyle havaya fırlatıp hoppaa hoppaa sevesim geliyo’.”

Subaru: “Bunu en son Otto’ya yaptığında az daha tavanı deliyordu ya…”

Olay şuydu; dağ gibi birikmiş işleri bitirip kafayı bulan Otto’nun hâlini gören Garfiel, gaza gelip onu var gücüyle ödüllendirmeye kalkışmış ve sonucunda tam bir trajedi yaşanmıştı. Gerçi Otto yara almadan kurtulmuş ve alkolün etkisiyle her şeyi unuttuğu için şimdi aralarında komik bir anı olarak kalmıştı.

Her neyse——

Subaru: “Zaten yapmak istediklerimle yapmam gerekenlerin çok olduğunu düşünüyordum da… Üstüne emin olmam gereken bir şey daha eklendi desene.”

İçinden gelen derin bir minnetle Subaru her iki elini de uzatıp Garfiel ile Petra’nın başını okşadı. Başı gıdıklanırcasına okşanan ikilinin önünde, gözlerini su dolu leğenin yüzeyinde oluşup patlayan sabun köpüklerine dikti.

Kendinden daha akıllı ve daha bilgili yığınla insan vardı. Böylesi insanların cirit attığı bir dünyada, eğer Subaru kendi varoluş amacını bu davranışları ve düşünceleriyle kanıtlayabilecekse——

Subaru: “Şu Ejderha Yazıtı denilen meretin belirsiz yapısını, en başta adamakıllı bir çözmem şart.”

Ona nasıl bir gücün etki ettiğini, hangi iradenin insanları nasıl bir geleceğe sürüklemeye çalıştığını sorgulayabilme cesareti… İşte sırf bunun, başka bir dünyadan gelen Natsuki Subaru’nun en büyük kozu olduğuna inanmak istiyordu.

Her şeyden önce onu tanıyarak, kökenine inerek başlamalıydı işe. ——Tabii eğer, elinden hiçbir şey gelmeyip kahrolmaktan başka bir şey yapamayan Crusch ve Ferris’e gerçekten de en doğru şekilde yoldaşlık etmek istiyorsa.

Gerçi——

Subaru: “…Ferris olsa benim bu düşünce tarzıma kibirden başka bir şey demezdi herhâlde.”

△▼△▼△▼△

Beklenmedik bir şekilde, mutfakta dönen muhabbete kulak misafiri olunca kapının kulpuna uzanıp uzanmamak konusunda ciddi ciddi kararsız kalmıştı.

???: “——Sanki aralarına dalması pek de kolay olma~yaan bir muhabbetin tam ortasındalar gibi, değil miii~?”

???: “——Hık.”

???: “Araa~? Seni korkuttum mu yoksaa~? Öyleyse kusura bakma lüt~feen.”

Böyle diyerek arkasından aniden başını uzatan Meili’nin sözleri üzerine Rem, elindeki su sürahisini daha sıkı kavrayıp “Hayır” diyerek başını iki yana salladı.

Suyu azalan sürahiyi tazelemek için mutfağa gelmişti. İçerideyse akşam yemeğinin bulaşıklarını halleden Subarugiller, bir yandan tıkır tıkır işleyen bir uyumla tabakları yıkarken bir yandan da Kraliyet Seçimi hakkında konuşuyorlardı. Muhabbetin belini kırmaktan çekinen Rem, en azından konu bir yere bağlanana kadar beklemeye karar verip kapının dışında onları dinlemeye koyulmuştu ki——

Meili: “Subaru-oniisan sence de çok yorucu bir karaktere sahip de~ğiiil mi cidden? Neden durduk yere her şeyi kendi sırtlanmaya çalışıyor ki herkes bu yüzden eziyet çeki~yoor.”

Mutfaktaki konu Subaru’nun mizacına—— özellikle de o aşırıya kaçan kendini suçlama huyuna geldiğinde Petra ve Garfiel anında araya girip onu düzelterek eleştirmiş, Subaru’ysa duydukları karşısında epey duygulanmıştı.

Belli ki Rem’in arkasındaki Meili de içeride olup bitenleri kafasında canlandırabilmiş, kendine has üslubuyla bu duruma değinip Rem’den onay beklerken gördüğü şey karşısında gözlerini fal taşı gibi açmıştı.

Meili: “Yoksa… Rem-oneesan, çok mu sinirli~siin?”

Rem: “…Sinirli değilim ama karmaşık duygular içindeyim diyelim. Daha demin Petra-chan ve diğerlerinin söylediklerinin bir benzerini ben de o kişiye söylemiştim.”

Meili: “Aaa, o zaman öyle bir surat ifadesi takınman çok nor~maal.”

Acaba nasıl bir surat ifadesi takınmıştı ki Meili onunla âdeta kırılacak bir eşyaya dokunuyormuşçasına temkinli bir tonda konuşuyordu.

Ne var ki Rem aynı şeyleri söylediği o ânı—— Hapishane Kulesi’nde öldürülen Oburluk Günah Başpiskoposu’nun ölümünü, hatta o olayın sorumluluğunu bile üstlenmeye kalkan Subaru’nun o hâlini hatırlayınca bu sorunu basbayağı Subaru’nun mizacı deyip kestirip atmakta tereddüt ediyordu.

Çünkü Subaru’nun bu şekilde düşünmesinin altındaki sebeplerden birinin de kendi takındığı tavırlar olduğunu çok iyi biliyordu.

Meili: “Zaten Subaru-oniisan hep yaptığı hataların kaydını tutuyormuş gibi davranıyor, işte bu huyu hiç iyi de~ğiil. Cidden, kendine çok ayıp edi~yoor.”

Duygusallığa kapılıp gözlerini kaçıran ve elindeki sürahiyi sıkıca kavrayan Rem’in önünde duran Meili, kollarını kavuşturmuş mutfak kapısına dik dik bakarken dökülüvermişti bunları.

Rem: “Ayıp mı… ediyor?”

Meili: “Öyle değil mi? Şöyle bir bakınca benim bile Subaru-oniisan tarafından kurtarılmışlığım var sonuç~taa. Petra-chanlar da aynısını yaşadığı için onu o şekilde cesaretlendiriyorlar ya za~teen… Ama buna rağmen onun böyle davranması insanın sinirini bozmu~yoor mu?”

İşaret parmağını dudağına bastırıp yanaklarını şişiren Meili’nin bu çocukça trip atmasına karşılık Rem birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve ardından kendini tutamayıp kıkırdayıverdi.

Meili: “Ara~, sen az önce bana mı gül~düün?”

Rem: “Özür dilerim. Biraz şaşırdım sadece. Benim gözümde sen de Petra-chan da yaşınıza göre epey olgun çocuklarsınız çünkü.”

Meili: “Bana ukala mı demek istiyorsun aca~baa? Gerçi benimkisi sağdan soldan duyma şeyler sadece ama Petra-chan’ın durumu tamamen kendi çabasıyla boyundan büyük işlere kalkışmasının bir sonucu. O yüzden Emilia-oneesan da Rem-oneesan da öyle bir yanlışa kapılırsanız boynuz kulağı geçince pişman olan siz olursunuz, benden söyle~meeesi.”

Rem: “…Ne demek istediğinizi pek anlayamadım.”

Meili: “Öyle mi? Fufufu, öyle mi diyor~suun?”

Kendisine çocuk muamelesi yapılmasının intikamını başarıyla almış olmanın verdiği zafer edasıyla Meili elini ağzına götürüp kıkır kıkır güldü.

Meili’nin bu tepkisi karşısında hafifçe iç çeken Rem, bir kez daha mutfak kapısına bakarak,

Rem: “Anlaşılan bu kamptaki herkesin yolu bir şekilde o kişi tarafından kurtarılmaktan geçmiş.”

Meili: “Anlaşılan öy~leee. Zaten biraz da bu yüzden Subaru-oniisan tehlikeli bir şey yapmaya kalktığında kimse ona ‘Hayır’ diyemiyordur ben~cee. ——Yine de bunu çok kafana takmana gerek yok ben~cee.”

Rem: “?..”

Meili: “Çün~küü benden daha yüzsüz ve buraya ait olmayan başka bir çocuk daha olduğunu sanmı~yooorum.”

Ördüğü saçının ucunu parmaklarıyla çekiştiren Meili omuz silkti. Onun sesindeki o karmaşık duyguyla Rem’in açık mavi gözlerini kısmasına neden oldu.

Rem: “…Belki yeri değil ama Anılarımın olmaması şu an çok canımı sıkıyor.”

Meili’nin bariz bir şekilde hiç de hafife alınmayacak dertleri var gibiydi.

Vollachia İmparatorluğu’nda bağlarını güçlendirdiği Emiliagillerin aksine Meili’yle ilk karşılaşmaları Lugunica Krallığı’nda, o da Reinhard’ın sırtına alıp taşıdığı ejder arabasının içinde olmuştu.

Yüzeysel bir açıklamadan yola çıkarak Meili’nin eskiden Subarulara düşman olduğunu duymuştu gerçi. Ama sırf aralarındaki ilişki gerilmesin diye Subaru o kadar lafı geveleyip üstü kapalı anlatmıştı ki en nihayetinde Meili ile aralarında tam olarak nasıl bir husumet yaşandığını bir türlü öğrenememişti.

Ancak şu an o küçücük yüzünde beliren karmaşık duygular, tam da bu geçmişten gelen içsel bir çatışmanın en net kanıtı gibiydi.

Bu yüzden——

Rem: “Lütfen sen de kendini bu kadar acımasızca yargılama.”

Meili: “――――”

Rem’in sözleri karşısında nefesi kesilen Meili, gözlerini kırpmadan ona bakakalmıştı. Rem gözlerini hiç kaçırmadan bu bakışlara dimdik karşılık verince Meili dudaklarını hafifçe araladı ve…

Meili: “Bana böyle şeyler söylemen doğ~ruu mu ki? Zamanında Rem-oneesan’ı da öldürmeye kalkmıştım a~maa?”

Rem: “… Bak işte buna bayağı şaşırdım ama ne yazık ki hatırladığım bir şey değil.”

Meili: “Eh, ne diyebilirim ki şanslı~sıın… Gerçi, bu kadar şanslı olmaya hakkım var mı orasından emin değilim.”

Bu sözcükler, fısıltıdan ziyade âdeta yok olmaya yüz tutmuş titrek bir sesle dökülmüştü Meili’nin dudaklarından.

Eliyle örgülü saçlarıyla oynamaya devam ederken bakışlarını Rem’den kaçırıp yere indirdi.

Meili: “Açıkçası her şeyin benim için fazla tıkırında gittiğini düşünü~yoorum… Yaptığım onca şeye rağmen göz yumulması, İlahi Korumam sayesinde krallığın bile beni affetmesi… Anlayacağın, çok yakında sağlam bir bedel ödeyeceğimi hissedi~yoorum.”

Rem: “Bedel mi…”

Meili: “Hani iyi bir şey yapınca övülürsün ya, kötü bir şey yapınca da azar işitmen gerek~meez mi? Ben işte o azardan sürekli kaçıp duruyoo~rum.”

Affedilmeyi kendine yediremediğinden olsa gerek ki Meili’nin kelimeleri buram buram karamsarlık kokuyor, insanın yüreğini burkuyordu.

Ona böyle düşündürten o geçmişteki icraatlarının ne olduğunu Rem hiç bilmiyordu. Onu öldürmeye kalktığı yönündeki sözlerini de ne kadar ciddiye alması gerektiğini de kestiremiyordu üstelik.

Belki de gerçekleri tüm çıplaklığıyla öğrense Rem’in de düşünceleri değişebilirdi. ——Fakat şu an için hiçbir fikri yoktu.

Ve hiçbir şey bilmediği “şu an” söyleyebileceği şeyleri ancak “şu an”da dile getirilebileceğine de inanıyordu.

Rem: “Seninle kıyaslamak gibi olmasın ama inan bana benim de benzer dertlerim var.”

Meili: “…Rem-oneesan, benim~lee mi?”

Rem: “Evet… Sonuçta, benim için onca şey yapılmışken bunları gayet sıradan bir şeymiş gibi karşılayacak kadar arsız ve gamsız biri olmadığımı düşünüyorum.”

Anılarını yitirmiş bir hâlde uyandıktan sonra etrafında güvenebileceği kimsenin olmadığı o koca boşlukta ona—— Subaru’ya ne kadar soğuk davrandığı ve ona uzatılan eli nasıl acımasızca ittiğini düşünüyordu.

O dönem Rem’in içinde bulunduğu durumun zorluğu yadsınamazdı elbette ama kendini haklı çıkarmanın da bir sınırı olmalıydı. Sonuçta Subaru’nun sunduğu o karşılıksız lütuflar da sonsuz bir kuyu değildi ya.

Rem: “İçimdeki bu kibrin bedelini bir şekilde ödemem şart. O hesabı tamamen kapatmadığım sürece onun yüzüne bakmaya bile hakkım yok diye düşünüyorum.”

Meili: “… Kendine karşı epey acımasız~sıın.”

Rem: “Belki de öyledir. Başkalarına… bana bu kadar değer veren birine yaptığım o acımasızlığın karşılığı diye düşünürsek gayet yerinde bir tepki. Ama bu benim hikâyem tabii…”

Meili: “?..”

Konuşurken Meili’ye doğru bir adım yaklaşıp aradaki mesafeyi kapatan Rem, ufak bir an tereddüt etse de şaşkın şaşkın kendisine bakan bu küçük kızın başına nazikçe elini koyuverdi.

Ve ardından da——

Rem: “Henüz küçücük bir çocuk olan senin, geçmişin bedelini ödemekten bu kadar korkması bence hiç de sağlıklı bir şey değil… Bu yüzden o ödeyeceğin bedele, senin yerine ben karşı duracağım.”

Meili: “——Ah.”

Kelimeleri özenle biraz da utana sıkıla seçen Rem’e karşılık Meili hafifçe içini çekti. Sonrasında başını öne eğdi ve Rem’in eli hâlâ başının üzerindeyken şöyle mırıldandı…

Meili: “… Rem-oneesan, Anıların olmasa bi~lee senin kesinlikle bu kampın has bir üyesi olduğuna karar verdim şim~dii.”

Rem: “… Bununla ne demek…”

İstedin ki şimdi? Başını kaldırmayan Meili’ye kaşlarını çatarak baktı Rem. ——İşte tam o esnada oldu ne olduysa.

Rem: “Ay!”

Meili’nin başında duran elinde aniden tuhaf bir his sezen Rem, farkında olmadan tiz bir çığlık koparmıştı.

Bir de ne görsün, kızın koyu mavi saçlarının arasından küçük bir yaratık kafasını uzatmıştı. Onun, üzeri koyu kızıl bir parlaklıkla kaplı bir akrep olduğunu idrak etmesiyle, su sürahisini tuttuğu kolunu refleksle geriye çekmesi neredeyse bir olmuştu—— tabii sürahide kalan yarım litre suyun olduğu gibi Meili’nin başından aşağı boca olması da.

Rem ve Meili: “Ah.”

Ortaya çıkan bu felaket tablosu karşısında suçlu Rem ve mağdur Meili aynı anda donakaldılar. Meili’nin sırılsıklam olmuş kafasının üzerinde, onunla beraber duş almış olan o ufak akrep kıskaçlarını kıs kıs yaparak bu duruma isyan ediyordu.

Tüm bu sürprize sebep olan, akrebin ta kendisinin o şok edici sahneye çıkışıydı hâlbuki; bir de çıkıp küstahça şikayet etmesi yok muydu! Dahası, onlar daha olayın şokunu atlatamadan mutfak kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı ve——

???: “Az önce Rem’in çığlığını duymadınız mı?!”

Rem: “…Kötü zamanlama.”

???: “Ehh?! O kadar endişelendik, verdiğin tepkiye bak?! Bir de bu ne hâl şimdi?!”

Çığlığı duyar duymaz fırlayıp gelen Subaru, gördüğü manzara karşısında art arda şaşkınlık krizleri geçiriyordu. Onun bu her zamanki şamata kopardığı hâlini gören Rem, olayı anlatmaya nereden başlaması gerektiğini bir anlığına bilemedi.

Fakat ondan da önce, “Ahaha” diye bir kahkaha patlayıverdi. ——Kahkahayı atan Meili’ydi. Tepesinden aşağı boca edilen suyla, tepesindeki akreple birlikte sırılsıklam olmuş hâliyle gülerek,

Meili: “Ha~ah, ay çok ko~miik. İnsan bu evde üzülmeye bile fırsat bulamı~yoor resmen.”

Subaru: “Niye o kadar rahatsın ki? Oy, Petra! Havlu! Havlu getir çabuk!”

Petra: “Aaa, Meili-chan sırılsıklam olmuşsun! Hemen üstünü değiştirmemiz lazım.”

Pıtır pıtır koşarak elinde bir havluyla gelen Petra, Meili’nin kafasını üstündeki akreple birlikte kurulamaya başladı. Kendisine yapılanlara uslu uslu boyun eğen Meili’nin karşısında, elinde boş sürahiyle dikilen Rem mahcup bir edayla başını eğdi.

Onu teselli edeyim derken sırılsıklam etmişti, kaş yapayım derken fena hâlde göz çıkarmıştı. Ancak yaptığından bin pişman olan Rem’e karşı Meili umursamazca elini sallayıp “Hiç dert et~mee.” diyerek ekledi.

Meili: “Onun yerine, az önceki dediklerini ciddiye alacağım ona gö~ree.”

Rem: “――――”

Havlunun arasından kendisine bakan o gözleri görünce Rem’in gözleri hafifçe irileşti. Onların bu sessiz diyaloğu arasında Meili’nin arkasına dolanan Petra onu omuzlarından iterek…

Petra: “Hadi bakalım, üstünü değiştirmeye. Subaru, Garf-san, bulaşıklar henüz bitmedi ama…”

Subaru: “Siz orasını bize bırakın, hallederiz. Meili şifayı kapmasın da tek derdimiz o olsun.”

Meili: “Bana da çocuk muamelesi yapıp durma~yıın.”

Bu mızmızlanmasını arkasında bırakarak Petra’nın eşliğinde oradan uzaklaştı Meili. Koridorun diğer ucunda gözden kaybolana dek Rem’e neşeyle el sallamayı da ihmal etmemişti.

Yürek ısıtan bu iki kızı arkalarından uğurladıktan sonra Subaru “Iııı…” diyerek Rem’e döndü…

Subaru: “Aa, o Nee-sama’nın mı suyuydu? O zaman hemen halledivereyim onu.”

Rem: “… Hayır, Petra-chan’ın işi bırakmasına sebep olan bendim, o yüzden ben de yardım edeceğim.”

Subaru: “Oo? İyi o zaman beraber yaparız.”

Subaru’nun sürahiye uzanan elini savuşturan Rem, ona yardım etmeyi teklif etti. Biraz şaşırmış görünse de Subaru bu teklifi hemen kabul edince Rem hafifçe gözlerini kısarak sitemkâr bir bakışla…

Rem: “…Böyle tekliflere hiç düşünmeden evet diyorsunuz bakıyorum.”

Subaru: “Eh? Ne alakası var şimdi ya?”

Rem: “Hiç. Garf, ben de size katılacağım o yüzden azıcık yana kaysana.”

Garfiel: “İyi olur harbiden, elden ele bitiririz de niye bir tek muhteşem benli’ime böyle kaba hitap ediyorsun ki la’ sen?”

Rem: “Nee-sama da sana böyle hitap ediyordu ondan, hem niyeyse ağzıma da cuk diye oturdu.”

Lavaboda ellerini köpüklü suya daldıran Garfiel burnunu kırıştırdı. Subaru’nun da bu duruma acı acı gülümsediğini hisseden Rem, refleks olarak bir şeyler söylemeye niyetlendi—— ama vazgeçti.

Daha demin Meili’nin karşısında kendi eylemlerini sorgulamamış mıydı sanki?

Subaru: “N’oldu, Rem? O güzel yüzünü düşürecek bir şey mi oldu yoksa?”

Rem: “Ha?”

Subaru: “Pardon, ağzımdan kaçıverdi! T-Tamamdır, haydi, şu bulaşıkları hemen halledip Nee-sama’ya suyunu götürelim!”

Dediklerini gürültüye getirip unutturmaya çalışan Subaru, kollarını sıvarmış gibi yaparak hızla Garfiel’ın yanına koştu.

Onun bu hâlini iç çekerek izlerken Rem, kendi kendine olabildiğince sert bir şekilde tembihte bulundu.

Yaptıklarının hesabını tamamen kapatmadan, içindeki bu boğucu ve can sıkıcı hislerle yüzleşmeye bile hakkı yoktu.

Rem: “Önümde daha aşmam gereken çok dik yokuşlar var. Katya-san, Priscilla-san.”

O hakkı kendisinde bulduğunda o adamın karşısına nasıl bir yüzle çıkacaktı ki?

Bu sorunun cevabını henüz bilmemesine rağmen Rem, kalbinde yer edinen o sevgi ve saygı duyduğu kişilere seslenerek Petra’nın yerine bulaşık yıkama zincirine katıldı.

△▼△▼△▼△

——Yeni sorular filizlenip yeni hedefler belirlendiğinde ve tam da bir şeyleri yoluna koymak için harekete geçmeye karar verildiğinde işler pek de planlandığı gibi tıkırında gitmezdi nedense bilirsiniz.

Çoğu zaman, hedefe giden o yolda ya çevresel faktörlerden kaynaklı bir durgunluk ya da beklenmedik bir kargaşa insanın ayağına dolanıverirdi.

Bu defaki olaydaysa Natsuki Subaru’nun hevesini kursağında bırakan şey bu ikinci seçenek olmuştu.

???: “——Fuhaa.”

Hafif bir nefesle birlikte kocaman açılmaya yüz tutmuş bir ağzın üzerine kapanan bir el o esnemeyi gizledi.

Ancak esnediği kabak gibi ortada olduğu yetmezmiş gibi, bir de göz kenarlarında biriken o yaş damlası bile apaçık seçiliyordu. İnsan bazen düşünmeden edemiyordu, basbayağı esnemek mi yoksa esnemeyi bastırmaya çalışıp gözleri yaşartmak mı görgü kuralları açısından daha zarif sayılırdı acaba? Gerçi, daha esneme eyleminin kendisi en başından bir görgü ihlali sayılıyorsa o zaman konuşacak pek de bir şey kalmıyordu.

???: “——Buyurun, çayınız.”

Bu düşünceler eşliğinde karşısındaki kişiyi süzerken usulca masaya bırakılan şey, Ram’dan aldığı eğitimle çay servisi hünerlerini konuşturan Petra’nın demlediği siyah çaydı.

Buram buram kokan çay yapraklarının o sıcacık aroması havaya yayılınca karşısındaki kişi “Araa” diyerek esnemesini yarıda kesti.

???: “Ne kadar da hoş bir kokusu vaaar. Böyle çat kapı gelivermeme rağmen bir de üstüne bu kadar güzel ağırlanmak, inanın beni biraz mahcup ettii, ehehe.”

???: “Yoo, hiç sorun değil. Biz de hep beraber çay içmeye hazırlanıyorduk geldiğin sırada, o yüzden harika bir ‘taymink’ oldu diyebilirim. Iıı…”

???: “——Sakura Element canııım, Emilia-chan.”

Dudaklarında hafif bir tebessümle bunu söyleyen ve kendini Sakura Element olarak tanıtan bu İlahi Ejderha Kilisesi mensubu kadın, önüne konan çay fincanını hiç çekinmeden yudumladı.

Sakura’nın Emilia kampının kaldığı Soylular Konağı’na damlaması, tam da sabahın körüyle sabahın başlangıcı arasındaki o ince çizgide Subarugillerin kafasının anca basmaya başladığı bir zamana denk gelmişti. Subarugillerin başkalarına laf söylemeye pek yüzü olmasa da bu habersiz ziyaret tam bir baskın hissi veriyordu——

???: “Bizim de niyetimiz bir ara uğrayıp selam vermekti elbet ancak Emilia-sama’nın programı oldukça yoğun ve ilgilenmesi gereken bir yığın iş var. Mümkünse önceden bir haber vermenizi rica ederdik.”

Karşı tarafın kendi rutinlerini bozmasından ötürü Otto’nun fena hâlde tepesi atmış gibiydi.

Kullandığı kelimeler her ne kadar nazik olsa da o buram buram isyan kokan tavrından Subaru onun sinirlerinin epey gerildiğini sezebiliyordu.

Subaru: “Dünkü iç dökme seansı kesmedi herhâlde… Sizli bizli konuştuğu sürece karşı tarafa saygıda kusur etmediğini sanan bir hâli var.”

Otto: “Duyuyorum seni, Natsuki-san. Bu tavrınız hiç hoş olmuyor ama.

Subaru: “Tırstım lan, bildiğin kibarlık falan değil bu, dümdüz tehdit…”

Kendi yoldaşlarına bile acımadan hırlayan Otto’nun bu savaş pozisyonu alması, elbette Subaru ve diğerlerini hizaya getirmek için değil, teyakkuzda olmaları gereken bir misafiri ağırlamalarındandı.

Daha dünün üzerinden yirmi dört saat geçmeden, olayın tam göbeğindeki İlahi Ejderha Kilisesinin kalkıp ayaklarına kadar gelmesini Kraliyet Seçimine yormayacak kadar saf kimse yoktu aralarında.

Hâliyle misafir odasında ağırladıkları Sakura’nın da buraya gelmesinin arkasında hafife alınmayacak bir sebebi olmalıydı ama——

Sakura: “——Subaru-chan’dı, değil miii? Bana öyle gözünü dikip bakarsan utanırım amaaa.”

Subaru: “Ah, kusura bakma. Sakura-san çok güzel bir kadın olduğundan deminki davranışım ayıp oldu sanki?”

Sakura: “Amaanın, hem özür dileyip hem de kur yapan yaramaz bir çocukmuşsuuun. Senin bu kadar işini bilen biri olduğunu tahmin etmemiştiiim. Hakkında bir sürü dedikodu kulağıma geldi, Subaru-chaaan.”

Subaru: “Dedikodu mu? Benim hakkımda mı?”

Beklenmedik bu karşı hamleyle Subaru parmağıyla kendini işaret edince Sakura “Evet.” diyerek gülümsedi.

Ardından elindeki çay kaşığıyla çayını karıştırdı, fincanı tekrar dudaklarına götürdü ve son derece cilveli sayılabilecek bir edayla yavaşça nefesini verdi.

Sonra da odaya çöken o tuhaf sessizliğe başını eğerek sordu.

Sakura: “…Yoksa benden bir şey mi bekliyordunuuuz?”

Subaru: “Ee, yani, muhabbetin gidişatına bakarsak Sakura-san’ın benim hakkımda duyduğu o dedikoduların ne olduğunu anlatmanı beklememiz normal değil mi sence de?”

Sakura: “Öyle miii? Amaaa Subaru-chan’ı aynı kamptaki Emilia-chan ve diğerlerinin çok daha iyi biliyor olması gerekmez miii? Bu saatten sonra Subaru-chan hakkında ne dedikodu çıkmış çıkmamış, kimin umurunda kiii?”

Beatrice: “Haklısın, fena konuşmuyorsun, sanırım. Kesinlikle, Subaru’yu en iyi bilenler Betty ve diğerleridir, doğrusu. Endişe edecek hiçbir şey yok, sanırım.”

Emilia: “Hıhı. Böylesine harika bir şövalyemiz olduğu için ben de onunla çoook gurur duyuyorum.”

Kucağında oturan Beatrice’in ve hemen sağındaki Emilia’nın verdiği bu onaylar Subaru’yu bir yandan mutlu etse de hakkındaki o dedikodu meselesinin böyle havada kalıp kaynatılması pek de içine sinmemişti.

Her neyse, duvar kenarında hazır bekleyen Petra da dâhil olmak üzere Subaru, Emilia, Beatrice ve Otto’dan oluşan ekip, bu çat kapı baskın yapan Sakura’yla ilgileniyordu.

Şu anki izlenimlere göre Sakura son derece ele avuca sığmaz, ne olduğu belirsiz bir kadındı.

Emilia: “Sakura-san, Filóre’yle yakın arkadaş mısınız? Ben de onunla daha yeni arkadaş oldum da.”

Sakura: “Evet, Filóre-chan’dan illallah edene kadar dinledim zateeen. İkide bir ‘Benim Emilia’m, benim Emilia’m’ diye ortalıkta dolanıp duruyorduuu… Yaniii, ben Filóre-chan’la aynı kilisedenim, onun bir nevi ablası sayılırım aslındaaa.”

Emilia: “Demek Filóre’nin ablasısın!”

Subaru: “Abla kardeş olan sizin aranızda bayağı bir enerji farkı var desenize.”

Sakura: “Sadece ablası gibi diyeliiim. O kızımız Kilisenin göz bebeği olarak gözlerden ırak, el bebek gül bebek büyütüldüüü, o yüzden tüm Kilisenin en küçük kızı da diyebiliriz onaaa. Ehehe.”

Gözlerinin kenarı kısılarak bunları anlatan Sakura’nın gülümsemesinin ayarı bir an bile değişmemişti. Bu yüzden Filóre hakkında anlattıklarına ne kadar inanmaları gerektiği tam bir muammaydı.

Ancak Filóre’nin kilisenin göz bebeği olduğu ve herkesten gizlenerek büyütüldüğü detayı cidden kafa kurcalayıcıydı.

Otto: “Öyleyse Filóre-san’ın bugüne dek hiç ortalarda görünmemesinin ardında İlahi Ejderha Kilisesinin bu politikası yattığını söyleyebiliriz, değil mi?”

Sakura: “Öyle de denebiliiir. Gerçiii Filóre-chan’ın durduk yere paldır küldür dışarı fırlamasıyla bunların da pek bir anlamı kalmadı amaaa.”

Subaru: “Yani Filóre’nin o kendi başına buyruk tavırları kilisenin cidden hiç beklemediği bir şeydi demek…”

Kızı hiç tanımayan biri için bu inanması güç bir hikâye olabilirdi ama Filóre’yle bizzat laflamış biri olarak Subaru’ya göre bu gidişat hiç de mantıksız gelmemişti.

Daha dün bile ona zorla Kilisede kalması emredilmişti ama kızın o hâline bakılırsa sabrının çok yakında taşıp kendi başına sokağa fırlaması an meselesi gibi duruyordu.

Sakura: “Aslında gerçekten de dışarı fırlayıp gittiii. Benim bugün buraya, Emilia-chanların yanına damlamamın sebebi de bu zateeen.”

Subaru: “…Eh?! Dışarı fırladı derken bugünden mi bahsediyorsun?!”

Sakura: “Evet, bu sabaaah. Hâlbuki daha dünden bugünkü programını ona tek tek anlatıp tembihlemiştim ama çok yaramaz bir kız işte n’aparsın kiii…”

Subaru: “Yok artık, bildiğin sorunlu kız çocuğu muamelesi yapıp burada rahat rahat çay içilecek durum mu bu?!”

Her ne kadar halka resmî olarak duyurulmamış olsa da Filóre’nin krallıktaki en önemli figürlerden biri olma merdivenlerini üçer beşer tırmandığı su götürmez bir gerçekti. Böylesine önemli birinin kafasına göre takılması yetmezmiş gibi, göz kulak olması gereken kişinin de burada böyle yayılması olacak iş miydi?

Eli ayağına dolaşan Subarugillere bakıp “Ehehe.” diye hiçbir şey umurunda değilmişçesine güldü Sakura.

Sakura: “O konuyu hiç dert etmeyiiin. Ne tesadüftür kiii Filóre-chan’ın nereye gittiğini biliyorum. Tam da arkadaşı olan Emilia-chan’ın yanına geliyorduuu.”

Emilia: “Aa, öyle mi şükürler olsun. Benim yanıma geliyor demek… Eh, hâlâ gelmedi ama!?”

Subaru: “Gelmedi mi?!”

İçlerine su serpecekmiş gibi görünüp tam tersine daha da telaşlandıran bu bilgiyle panik havası kaldığı yerden devam etti.

Sakura’nın bu kendinden emin konuşmasından, Filóre’nin nereye gideceğini belirten bir not falan bıraktığı anlaşılıyordu ama işin aslı kamptan hiç kimse onun saçının telini bile görmemişti. Doğal olarak Petra da Otto da bu durumdan bihaberdi.

Subaru: “Beako, senin de bir şey bildiğin yok tabii. Bugün uyandığımızdan beri hep beraberiz sonuçta.”

Beatrice: “Öyle, doğrusu. Subaru’yla birlikte erkenden yatıp erkenden kalktık, Subaru’yla dişimizi fırçaladık, Subaru’yla radyo jimnastiği yapıp Subaru’yla kahvaltımızı ettik, sanırım. O arada Betty de o yaygaracı kızı hiç görmedi, doğrusu.”

Emilia: “N-Ne yapacağız şimdi? Ya Filóre’nin başına bir şey gelirse?..”

Kafa kafaya veren Subaru ve tayfası, ortadan kaybolan Filóre’nin nereye gitmiş olabileceğine dair kafa patlatmaya başladı.

İlk ortaya çıktığında varlığıyla ayrı bir şok yaratmıştı, şimdi de aniden ortadan kaybolmasıyla bambaşka bir şok yaşatıyordu. Filóre sanki insan suretine bürünmüş bir kasırga gibiydi.

İşte böyle dört dönen Subarugillerin hemen yanında, Otto ufak bir iç çekti.

Subaru: “Oy, ne oldu Otto… ah! Yoksa sen hazır başımıza dert açacakken toptan uçup gitse de arkasında iz bırakmasa falan mı diye düşünüyorsun?..”

Beatrice: “Otto, o kadarı da fazla Roswaalca oluyor, sanırım…”

Otto: “Adımı çıkarmaya çalışmaktan vazgeçin artık. Beatrice-chan, sen de bana öyle bakma… Yine de teyit etmek için soruyorum, Filóre-san dışarı İlahi Ejderha Kilisesinin rahibe kıyafetiyle mi çıktı?”

Birbirine sarılmış Subaru ve Beatrice’in o yargılayıcı bakışlarına alnındaki damar seğirerek karşılık veren Otto, hemen ardından Sakura’ya Filóre’nin ne giydiğini sordu.

Bu soru üzerine Sakura “Tabii kiii.” diye başını sallayınca…

Otto: “O zaman endişelenecek hiçbir şey yok. Çok olağanüstü bir durum olmadığı sürece İlahi Ejderha Kilisesi rahibesi kılığındaki bir kadının sokak ortasında başı belaya falan girmez.”

Emilia: “Sahiden mi? Petra-chan, sen ne düşünüyorsun?”

Petra: “Bence de Otto-san’ın dediği gibi. Eğer kiliseden birinin başı derde girerse etrafındakilerden biri kesinlikle ona yardım eli uzatacaktır.”

Otto ve Petra’nın bunun gayet doğal bir şeymiş gibi kendilerinden emin konuşması, Subaru ve Emilia’nın aydınlanmışçasına “Hadi ya, öyle mi?..” demesine sebep oldu.

Subaru: “İyi de bu dedikleriniz sokakta yolunu falan kaybettiyse geçerli değil mi? Ne bileyim; arkasında kötü niyetli birilerinin, karanlık ve sinsi bir elin… falan olduğu bir senaryoysa işler o kadar da garanti olmaz hani?”

Otto: “Kötü niyetli, karanlık, sinsi el falan derken ne saçmalıyorsun sen… Sakura-san’ın şu rahat tavırlarına bakılırsa öyle bir dertleri de yok belli ki. Açıkçası onun bizzat burada olmasının nedeni——”

Sakura: “——Otto-chan da zehir gibi yaaa. Aynen öyle, ben ondan önce yola koyuldum daaa.”

Sakura, Otto’nun tam varmak üzere olduğu sonucu onun ağzından alıp kendisinin bu Soylular Konağı’na neden geldiğini işte böyle açıkladı.

Biraz eksik bir anlatım olsa da bu sözlerle, Filóre’nin o paldır küldür hâliyle birleşince Subaru da Otto’dan biraz rötarlı da olsa cevabı buldu.

Subaru: “Yani Filóre, Emilia-tan’ın yanına gideceğim diye fırlayıp çıktı ama tam olarak nereye gideceğini bilmediği için yolda sağa sola sora sora burayı bulmaya çalışıyor…”

Beatrice: “Onun ablası rolündeki sen de nasılsa er ya da geç buraya damlayacak olan Filóre’den önce davranıp gelip Bettylerin yanında böyle rahat rahat çayını yudumluyorsun, doğrusu.”

Sakura: “Vay vay vaay, on numara beş yıldııız. Emilia-chan’ın yanındakiler cidden çok zeki çocuklarmııış.”

Hafifçe alkışlayarak onları öven Sakura’nın bu sözlerini yutacak kadar enayi değildi Subarugiller. Kaldı ki halkın İlahi Ejderha Kilisesi mensuplarına olan o yardımseverliğiyle Filóre’nin o hiperaktifliği birleşse bile yine de kızın yüzde yüz güvende olacağına dair kesin bir inanç beslemek imkânsızdı.

Aynı endişeyi Emilia da taşıyor olacak ki o şekilli güzel kaşlarını çatarak…

Emilia: “Sakura-san bu kadar kendinden emin olsa da ben Filóre için endişeleniyorum. Gidip şöyle etrafa bir göz atsam——”

Rem: “——Emilia-san, müsait misiniz? Bir misafirimiz var.”

Emilia’nın bu endişesi, misafir odasının kapısını çalan Rem’in sesiyle tam da o an bölündü. İstemsizce herkesin bakışları kapıya dönerken “Misafir mi?” diye mırıldandı Emilia başını eğerek.

Ve hemen ardından, kapı büyük bir gürültüyle dışarıdan itilerek sonuna kadar BAM açıldı——

???: “——Durum çok fena, Emilia! Ne olur arkadaşına yardım et!”

Emilia: “Filóre?!”

Şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılan Emilia’nın tam karşısında misafir odasına bam güm dalan kişi, tam da az önceki sohbetin odak noktası olan Filóre’nin ta kendisiydi.

Kırmızı gözleri dolu dolu olan kız, kendisine şaşkınlıkla bakan Emilia’ya doğru koştu ve hiç hız kesmeden kafasıyla kızın göğsüne dalıverdi. Bu hızla yaptığı şey düpedüz kafa atmak sayılırdı ama Emilia, Filóre’nin bu uçan saldırısını hiç zorlanmadan karşılayıp onu kucaklayıverdi.

Emilia: “Ayy, şaşırttın beni. İyi misin, Filóre? Bir yerin acıyor mu?”

Filóre: “Evet, evet, iyiyim… Yoo, değilim! Ben mahvoldum, perişanım! Baksana bedenim değil ama kalbim paramparça oldu!”

Emilia: “Aa, olamaz… Nereye bakmam lazım şimdi?”

Filóre: “Ben de bilmiyorum, o yüzden sadece bana sıkıca sarıl!”

Emilia: “Tamam! Sıkıcaaa!”

Filóre, daha odaya adımını atar atmaz o inanılmaz enerjisiyle ortamın havasını bir anda kendi rengine bulamıştı. Onun bu fevriliğe dayalı saçma sapan hareketlerine zerre tereddüt etmeden ayak uyduran Emilia’nın o yiğit duruşu göz kamaştırıyordu.

İşte böylece sarmaş dolaş olan bu ikiliyi izlerlerken sessizce yanlarına süzülen Petra Subaru’nun eşofmanının kolunu çekiştirdi ve…

Petra: “…Şu meşhur Azize-sama dediğiniz kız bu mu şimdi?”

Subaru: “Ta kendisi, o meşhur Azize-sama işte. Ne diyorsun? Kafandaki imajdan ne kadar farklı çıktı?”

Petra: “Galiba epey farklı… aa ama bence sıkıntı yok. Sonuçta Azize dediğin de kişiden kişiye değişir yani.”

Subaru: “Azizelerin bile çeşit çeşit olduğu bir çağ ha… Pek mantığıma yatmadı gibi ama neyse.”

Hem harika bir dinleyici hem de çok iyi bir konuşmacı olan Petra bile yaşadığı bu afallamayı kelimelere dökmekte zorlanmıştı.

Her neyse, tek başına başkentte dolanıp duran Filóre’nin bu Soylular Konağı’nı bulamaması gibi en kötü ihtimal şimdilik rafa kalkmıştı.

Subaru: “Geriye bir tek, ‘Kurtar beni’ diyecek kadar perişan hâldeki Filóre’nin asıl derdinin ne olduğu kaldı ama…”

Beatrice: “Şimdilik iyi şeyler hissetmiyorum, sanırım.”

Beatrice’in bu tahminine Subaru da harfiyen katılıyordu. Subarugiller bir kenarda böyle kara kara düşünürken Emilia kendi kollarında yavaş yavaş sakinleşen Filóre’yi o yumuşacık sesiyle yatıştırıyordu…

Emilia: “Peki, ne olduğunu anlatabilecek misin? ‘Yardım et’ derken neyi kastediyordun?”

Filóre: “Hiç sorma… Başımıza çok fena işler açıldı, Emilia.”

Emilia: “Fena mı… hıkk.

Filóre’nin ağırdan alarak konuşması karşısında Emilia duyulur bir şekilde yutkundu. Burnunun dibindeki Emilia’nın gözlerinin içine baka baka, Filóre sözlerine devam etti.

Ve dedi ki——

Filóre: “——Kraliyet Seçimine aday olarak katılmak zorundaymışım!”

Ağlamaktan çatallanan bir sesle Filóre omuzlarına yüklenen bu acımasız kaderine işte böyle isyan ediyordu.

Bunu duyan Emilia’nın ametist rengi gözleri fal taşı gibi açıldı, Otto elini alnına götürdü, Petra o sevimli yüzünde dudaklarını ısırdı, Subaru ve Beatrice’se birbirlerine bakarak…

Subaru: “Tahmin ettiğim gibi…”
Beatrice: “Kötü hislerimiz boşa çıkmadı, doğrusu.”

Filóre: “Ben şimdi ne halt yiyeceğim… Gağh! Sakura?!”

Hiç de hoş olmayan bir geleceği doğru tahmin etmenin hüznünü yaşayan Subaruların hemen yanı başında, misafir odasının kapısına arkası dönük olduğu için Filóre’nin henüz varlığını fark edemediği Sakura, kıza neşeyle el salladı.

İçeriye fırtına gibi dalan Filóre, tanıdık bir yüzle yaşadığı bu beklenmedik karşılaşma karşısında çenesi yerinden çıkacakmışçasına ağzını kocaman ama kocaman açmıştı. —— O güzeller güzeli kızın havası fıs diye sönüvermişti.

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
2 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Haru
29 Nisan 2026 00:14

Elinize sağlık. Şu kız çook yapışık

ShRoX
3 Mayıs 2026 20:50

Flore iyi karaktermiş tiktokta falan görmüştüm kötümü acaba falan demiştim ama emiliaya benziyor