Bölümün ortalama okuma süresi 15 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――O bahçede açmamış bir çiçek tomurcuğu bulduğumda istemsizce duraksamıştım.
Rengârenk, çeşit çeşit çiçeğin cümbüş içinde açtığı bir bahçeydi burası. Ne yazık ki çiçek isimlerinden veya türlerinden pek anlamazdım ama bunların ülkenin dört bir yanından getirilip ekilen, özenle büyütülüp açtırılan nadide çiçekler olduğunu duymuştum.
Böylesine büyük ve göz alıcı bir çiçek bahçesiydi. Bakımını üstlenen bahçıvan da hünerlerini sergilerken büyük bir keyif almış olmalıydı. Zira bahçenin kusursuzluğu bunun en büyük kanıtıydı.
Zaten oldum olası çiçekleri sevip okşayacak kadar ince ruhlu biri değildim, kendi evimizin bahçesine bile pek dönüp bakmazdım.
Anlayışlı babamın bana kıyamaması sayesinde buraya, Kraliyet Başkenti Lugunica’nın Kraliyet Kalesi’ne adım atabilmiş olsam da devlet meselelerini konuşan koca koca adamların arasına karışabileceğimi sanacak kadar da kendimi yükseklerde görmüyordum.
Bu yüzden çaresizce, babamların işi bitene kadar vakit öldürmek niyetiyle bu bahçeye girmiş ve hiç beklemediğim bir anda o tomurcuğa bakakalmıştım.
???: “――――”
Kehribar rengi gözlerimin daldığı noktada, boynunu bükmüş koca bir tomurcuk duruyordu.
Hafifçe kızarmış taç yapraklarını sıkıca kapatmış, henüz açmamış o çiçeğe çekilmemin nedeni; kendi toyluğumun verdiği o çaresiz bocalama hissini, o tomurcukta görmem olabilirdi―― gerçi bu düşünce biraz fazla şiirseldi, sanırım kendimi fazla kaptırmıştım.
Ancak kocaman açmış ve sanki kendi güzelliğinin her bir zerresinin farkındaymışçasına duran onca çiçeğin arasında, asıl potansiyelini henüz sergilememiş o tomurcukla bağ kurduğum da bir gerçekti.
――Acaba, ben ne yapabilirdim ve benden ne bekleniyordu ki?
???: “Ben…”
İyi bir soya, soylu bir aileye ve doğuştan gelen yeteneklere sahip olduğumun bilincindeydim.
Bana bahşedilen bu soy, aile ve yeteneklerin bir karşılığı olarak bunlara yaraşır başarılar elde etmem gerektiğine dair bir çeşit görev bilincine de sahiptim.
Ve bu öz güvenle görev bilincinin, kendi içimdeki asıl arzularımla ölümcül derecede ters düştüğünün de farkındaydım.
???: “――――”
Başka bir deyişle ben, bu çiçek bahçesine ekilen tohumlar arasında nasıl açması gerektiğini sorgulayan ve inatla tomurcuk olarak kalmaya devam eden o tek, toy tohumdum.
Diğer çiçekler hiç sorgulamadan, zerre tereddüt etmeden kendi sınırlarını biliyor, anlıyor ve görevlerini yerine getiriyordu.
Buna rağmen, ben――
???: “…Nasıl bir çiçek açacağım acaba?”
Tomurcuğa bu soruyu yöneltip asla bir cevap gelmeyeceğini bildiğim o sessizlikte nefesimi tuttum. Etrafımı saran o tatlı çiçek kokularının ortasında, kendime yoldaş bellediğim bir tomurcukla bile anlaşamıyordum.
Çünkü benim gibi haddini bilmez birinin arzuladığı şey; güzel, canlı, koca bir çiçek açmaktan çok; o çiçekleri yağmurdan, çamurdan, fırtınadan koruyacak kalın ve heybetli bir ulu ağaç olmaktı.
Evet, böylesi imkânsız bir hayale tutunan kendimi ne kadar da acınası ve gülünç buluyordum――
???: “Fuağh?!”
――O an, son derece biçimsiz bir çığlıkla beraber tomurcukların salındığı o çiçek bahçesine gökten bir şey düştü.
???: “――Hık.”
Bu ani olay karşısında gözlerim fal taşı gibi açılmış, ayaklarım olduğu yere çivilenmişçesine donakalmıştım.
Düşüncelerin tamamen durduğu bembeyaz zihnimde; tehlikeyi haber veren alarm zilleri gecikmeli olarak çalmaya başlamış, böyle durumlar için aldığım eğitimler ve ezberletilen kurallar bir bir yankılanmıştı.
Ancak daha ben bunları zihnimin derinliklerinden çekip çıkaramadan, gözümün önündeki çiçek bahçesine âdeta kafa üstü çakılan o şahıs bir anda sıçrayarak ayağa kalktı ve…
???: “Püff! Poh! Püh püh! B-Bu ne be, gübre mi? Gübre mi bu?!”
Diyerek güzelim altın saçlarını savuran, mücevher gibi parlayan kıpkırmızı gözlerini kırpıştıran ve baştan aşağı gübreye bulanmış bir oğlan, can havliyle çiçek bahçesinin içinden sürünerek çıktı.
İşte bu――
???: “Ooo, muhterem benliğimden de bu beklenirdi zaten… Kafamın üstüne taşlara düştüğünde tahtalıköyü boylayacağımı sanmıştım ama bu kriz ânını bile doğuştan gelen şansımla atlattım ha…”
――İşte bu, son Aslan Kral’la olan ilk anımdı.
△▼△▼△▼△
???: “――Ah.”
Dudaklarımdan hırıltılı bir nefes süzüldü ve bilincim yerine geldi.
Beş duyum uyanmaya başlamıştı, her türlü bilgi de art arda beynime hücum ediyordu. ――O an, zihnime ve bedenime en şiddetli şekilde saldıran şey; kaçıp kurtulması imkânsız, korkunç bir susuzluk hissiydi.
???: “――――”
Bu susuzluk, sadece basit bir boğaz kuruluğu değildi. Yetmiyordu. Yetmiyordu. Yetmiyordu. Bedenimin dört bir yanında, hücrelerimin her bir köşesinde su yetmiyordu. Bedenim neme susamış, ıslaklığa açlıktan kıvranıyordu.
Havanın geçtiği burun deliklerim ve boğazım kurumuştu, yemekleri öğüten mide çeperim kurumuştu, gözlerimi kırpmak için kullandığım gözbebeklerim kurumuştu, bütün bedenime kan pompalaması gereken damarlarım kurumuştu, yokluktan feryat eden ruhum da kurumuştu.
Susuzluk. Susuzluk. Susuzluk, âdeta canımı yiyip bitirircesine çürütüp sömürüyordu.
???: “――Aeğh, ah.”
Ağzımın içi o kadar kurumuştu ki uyuşmuş dilim doğru dürüst bir ses bile çıkaramıyordu.
Bu susuzluğu bir şekilde giderebilmek adına birine seslenmek istedim. Sesim çıkmadı. Birini çağırmaktansa kendi başıma hareket etmem daha hızlı olurdu. ――Yoo, bunu akıl edecek durumda bile değildim ki. Boğulan birinin kendisini kurtarmaya gelen kişiye yapışıp onu da dibe çekmesine benzer şekilde; zihnim susuzluktan dolayı tam anlamıyla boşalmış, bembeyaz olmuştu.
Tepeden tırnağa kurumuş bedenime komut veriyor, vücudumda kalan son bir damla gücü toplayarak bir şekilde olduğum yerden doğrulmaya çalışıyordum. Doğruldum. Ayağa kalkmaya çalıştım. Kalktım. Yürümeye çalıştım. Yürüdüm. Aramaya çalıştım. Aradım.
???: “――Ah.”
Çaresizce. Çaresizce çabalıyordum.
Susuzluğun esir aldığı zihnimle bunun son şansım olduğunu kendime tembihliyordum. Eğer adımlarım durursa, kazara yere düşersem, ufacık bir hata yaparsam bir daha aynı şeyleri yapamayacaktım. Arayamazdım. Yürüyemezdim. Ayağa kalkamazdım. Doğrulamazdım.
Bu akılalmaz susuzluğun derinliklerine batar ve bir daha, bir daha, bir daha asla――
???: “――――”
Güçsüz bedenimin tüm kuvvetiyle o ağır kapıyı zar zor iterek açtım ve dışarı çıktım. Hafifçe esen bir esintiye bile yenik düşecek kadar zayıflamış, kavrulan bedenime lanetler okuyarak etrafıma bakındım.
Bulanık ve zar zor görüyordum. Çok dardı. Bunun bir gözümün kapalı olmasından kaynaklandığını hemen fark ettim. Ancak görüşümü netleştirmeye kalmadan, o esintinin taşıdığı hafif ve tatlı bir koku burnuma ilişti.
Kokunun cazibesine kapılıp başımı çevirdim ve onu buldum. ――İçinde sarı ve pembe çiçeklerin yerleştirildiği o vazoyu.
???: “――Hık.”
Düşünecek vaktim bile yoktu. Düşercesine vazonun üstüne atladım.
Süs olsun diye konulan o çiçekleri yolup atarcasına kopardım, iki elimle kavradığım vazoyu ağzıma diktim. Ve çiçekler için ayrılmış o suyu; âdeta yıkanırcasına içtim, içtim ve içtim.
Taşan sular dudaklarımın kenarından yanaklarıma süzüldü, boynumu ıslattı ve siyah geceliğime kadar işledi. Umurumda bile değildi. Öksürük krizine girerek vazoyu fırlatıp attım, seramiğin kırılma sesi yankılandı.
???: “Öhö, öhö…”
Elimin tersiyle ağzımı vahşice silip arkamı döndüm. Koridorda eşit aralıklarla dizilmiş vazolar vardı. Deminki hâlime kıyasla biraz daha güç bulmuş adımlarla yaklaştım, çiçekleri söküp attım, suyu kafama diktim. Vazoyu fırlattım. Sonra hemen bir sonraki vazoya koştum.
Bunu iki defa, üç defa tekrarladım. Kurumuş bedenime suyu boca ederek susuzluğun pençesinden varlığımı geri kazana kazana, yine bir sonraki vazoya uzanıyordum ki――
???: “――Yapmayın!”
Keskin bir bağırışla beraber bileğimden yakalandım ve arkamı döndüm.
Bileğimi tutan kişi, gözleri endişeyle açılmış hâlde beni durdurmaya çalışan beyaz saçlı, yaşlı bir uşaktı. ――Onun kim olduğunu, susuzluğun derinliklerine gömülmüş anılarımdan söküp çıkarmama kalmadan içimde iğrenç ve taşkın bir öfke patlak verdi.
???: “Bırak beni!”
Sağ kolum tutulurken boşta kalan sol elimi savurarak karşımdakinin bedenine var gücümle vurdum.
Kelimenin tam anlamıyla zerre kadar acımadım. Kemiklerini kırmak, etini parçalamak niyetiyle indirdiğim bir darbeydi bu. Fakat yaşlı uşak bu saldırıyı boşta kalan eliyle tereyağından kıl çeker gibi savuşturdu ve ikimizin de yara almadan bu işin içinden çıkmasını sağladı.
Fiziksel durumum, yetenek eksikliğim, tecrübesizliğim… Aradaki bu uçurumun tüm nedenleri gün gibi ortadaydı. ――Fakat yine de duramıyordum.
???: “Bırak! Bırak diyorum! Bırak beni!..”
Ağzımdan çıkan her kelimede bir darbe daha indiriyor, kolumu her savurduğumda nasıl vurmam gerektiğini daha iyi hatırlıyor, saldırılarım gitgide keskinleşiyordu.
Ancak havayı yaran parmak uçlarım ne kadar keskin olursa olsun, yaşlı uşak tarafından kolaylıkla engelleniyordu. Giderek o susuzluğun getirdiği iğrenç ürperti ayaklarımdan yukarı doğru tekrar tırmanmaya başlamıştı.
???: “Ne olursun bırak beni! Boğazım… kurudu… susadım… susadım… çok susadım, çok susadım, çok susadım, çok susadım susadım, dayanamıyorum artık… hık.”
???: “Lütfen sakin olup kendinize gelin. Size hemen su getireceğim. Ayrıca yalın ayak yürümemelisiniz. Yaralarınızı da sarmamız gerek.”
???: “Su… Gerçekten… mi? Su… var mı?..”
???: “Elbette. Hem de derhâl getirebilirim. Ancak ondan önce, yaralarınızla ilgilenelim.”
Yaşlı uşağın bu sözleriyle birlikte, çırpınarak kendimi kurtarma çabalarım yavaş yavaş gücünü yitirdi.
Susuzluk, hâlâ oradaydı. Uyandığım ilk âna kıyasla birazcık da olsa hafiflemiş bir susuzluktu bu. Bu susuzluğu dindirecek su varsa sevinirdim. Kurtulurdum. Çok minnettar kalırdım.
???: “Yaralarımı sarmak…”
Vücudumdaki güç yavaş yavaş çekilirken kulağa tamamen yersiz gelen bu kelimenin etkisiyle bakışlarımı istemsizce yere indirdim.
Baktığımda yaşlı uşakla ikimizin ayaklarının dibinde, koridora serili halının üzerinde damla damla kırmızı izlerin kaldığını gördüm. Koridorun ortalarından başlıyor ve benim ayak tabanımda son buluyordu. ――Kandı. Fark etmemiştim ama kırdığım vazoların parçalarına basmış ve koridoru kendi kanıma bulamıştım anlaşılan.
Üzerine bastığım tek şey cam kırıkları değildi, vazolardan söküp fırlattığım çiçekleri de ezmiştim. Ezilip paramparça olan taç yaprakları; akan kanımla birbirine karışarak son derece iğrenç, benekli bir desen oluşturmuştu.
Son derece, iğrenç, benekli bir desen. ――O an, o uğursuz siyah benekli lekeler gözümün önüne geldi.
???: “――Aa, AAA, AAAAAA!!”
İnce boğazımdan çığlıklar kopuyor, kriz geçiriyordum.
Bir anlığına sakinleştiğim için uşağın da dikkati dağılmış olmalıydı. Bu ani tepkimle yaşlı uşağın tutuşundan kurtuldum. Serbest kalan kollarımı delicesine savurup kendi bedenime bakmak için ıslak geceliğimi yırttım.
Sarılı sargı bezleri; bir deri bir kemik kalmış, rengi soluk, bembeyaz bir ten… O sargıların altına gizlenmiş, tüm vücudumu saran ve bu bedeni zehirli bir ağ gibi lanetleyen o iğrenç siyah lekeler…
???: “HAYIRRR, FERRİS! FERRİS!! NEREDE?! NEREDESİN?!”
Kendi bedenim baştan aşağı, dönüşü olmayan bir şekilde kirlenmiş ve iğrenç bir şeye dönüşmüş gibi hissettiriyor, ağzımdan feryatlar dökülüyordu.
Sargıları söküp altındakileri görmek istemiyordum. O sargıların altına saklanmış çirkin, iğrenç siyah lekeleri bir saniye bile daha fazla bu bedende taşımak istemiyorum.
Görmek istemiyorum.
Dokunmak istemiyorum.
Temas etmek istemiyorum.
Kirlenmek istemiyorum.
Bunca şey yaşayacağıma, ölmeyi――
???: “――Crusch-sama!”
O çirkin ve iğrenç olduğunu düşündüğüm bedenim, arkamdan ince kollarla sıkıca sarılıp durduruldu.
Bu kollarımı kilitlemek gibi bir şey değildi. Bir dövüş sanatı tekniğiyle beni zapt etmeye falan çalışmıyordu. Sadece var gücüyle -tamamen içgüdüsel bir şekilde- arkamdan kollarını dolayarak bana sımsıkı sarılmıştı.
İsteseydim onu itip kurtulabilirdim. Ama içimde bunu yapmak için zerre kadar istek kalmamıştı.
Sadece, usulca parlayan o mavi ışığın bedenimi şefkatle sarmasına izin vermiş, kendimi ona teslim etmiştim.
???: “Sorun yok, ben buradayım. Crusch-sama’nın yanındayım, hep burada olacağım…”
???: “Fer… ris…”
Ferris: “Evet, evet, hık. Benim. Ferris.”
Bedenime dolanan kollar beni daha da sımsıkı sardı ama zerre kadar acı ya da korku hissetmiyordum.
Fark ettiğimde olduğum yere yığılıvermiş, koridorun zeminine çöküp kalmıştım. Doğal olarak bana sarılan kişi―― Ferris de benimle birlikte yere çökmüştü.
Başımı hafifçe çevirdiğimde nefesini hissedecek kadar yakınımda o şirin yüzü duruyordu. İri, yuvarlak gözleri yaşlarla dolup titriyor, yüz ifadesini bozmamak için verdiği o umutsuz çaba ona öyle masum ve sevilesi bir hava katıyordu ki…
Kendiliğinden, bütün bedenimi ele geçiren o her şeye karşı duyduğum inkâr ve iğrenme hissi yavaş yavaş uzaklaşıyordu.
???: “… Ama… korkuyorum. Hâlâ korkuyorum. Benim… bedenim… o siyah lekeler… şu an bile…”
???: “Crusch-sama, o konuyla ilgili hâlâ endişeleniyorsanız――”
Ferris: “――Wil-jii.”
Bir şeyler söylemeye kalkan yaşlı uşağın sözü, Ferris’in ona böyle seslenmesiyle kesildi. Ferris’in o bakışlarını alan Wilhelm―― Evet, Wilhelm. Wilhelm’dı o. Bu yaşlı uşak Wilhelm’dı, namıdiğer Kılıç İblisi, o emsalsiz kılıç ustası ve son derece güvenilir kişi…
İşte o Wilhelm tam karşımda, Ferris’se arkamdaydı ve ben ikisinin arasında öylece duruyordum.
???: “Ben…”
Ferris: “Lütfen beni dinleyin, Crusch-sama. Bedeniniz için endişelenmenize hiç gerek yok. ――İzninizle.”
???: “――Ah.”
Zangır zangır titreyen bedenime sarılan ve nereye baktığını bilmeyen gözlerimi sakinleştirmeye çalışan Ferris, ellerini yavaşça sargılarımı çözmek için hareket ettirdi. Onun o şefkatli ama bir o kadar da ürkütücü elleri karşısında nefesimi tuttum ve sargıların ağır ağır çözülmesini izlemekten başka hiçbir şey yapamadım.
Boynumdan göğsüme kadar olan kısımda, kendi ellerimle yırttığım geceliğimin arasından tenim görünüyordu―― fakat orada o korktuğum lekeler yoktu. Şaşkınlıkla gözlerim fal taşı gibi açıldı.
???: “Eh…”
Ferris: “Sadece orası değil. Kollarınız, omuzlarınız, bacaklarınız… Tüm o lekeler sökülüp atıldı.”
Bunları söylerken omuzlarımdaki sargıları da çözen Ferris’in yardımıyla kolumu sersemlemiş bir hâlde havaya kaldırdım. Kolum kurumuş ve pürüzlenmiş gibi görünüyordu ama o siyah benekli lekeler izinden eser kalmamıştı.
İşte ancak o zaman fark ettim. ――İnsan bedenini kavuran, damarlara kaynar su dökülüyormuş gibi hissettiren o korkunç acının bir noktada tamamen son bulduğunu.
Susuzluk… vardı. Şu an bile hâlâ izleri duruyordu.
Fakat bu susuzluk; bedenimin o dondurucu acıdan kurtulduktan sonra cana can katmak için, hayata tutunmak için duyduğu bir arzuydu sadece.
???: “Ferris… o laneti sen mi? Benim bedenimden…”
Ferris: “――――”
Zihnimde kendi bedenimi düşünecek kadar bir boşluk oluşmuştu ama bunu şimdi idrak edebiliyordum.
Asla geçmeyen o amansız acıyla her sabah, her gece, günbegün tükenen benim hep yanımdaydı Ferris; cesurca, dişini tırnağına takarak beni iyileştirmek için elinden gelen her şeyi yapmıştı.
Ve sonunda çabaları meyvesini vermiş, beni o ızdırap dolu zindandan çekip kurtarmıştı――
Ferris: “――Hayır, ben değildim. Ben… hiçbir şey yapamadım.”
Ancak o sorum ve beklentim, bizzat Ferris’in kendisi tarafından reddedildi.
Başını iki yana sallayan ve sarı gözlerini derin bir hayal kırıklığıyla―― kendisine karşı duyduğu o ağır, tarifsiz hayal kırıklığıyla dolduran Ferris; nefesimi tutmuş bir hâlde bekleyen o izlerin silindiği koluma nazikçe dokundu ve dudakları defalarca kez titredi.
Söylemesi gereken şeyi söylemekte tereddüt ediyor, karar veriyor, sonra tekrar tereddüt ediyordu. Bunu defalarca kez tekrarladıktan sonra nihayet cesaretini topladı ve o sözcükleri dudaklarından döküverdi.
Dedi ki――
Ferris: “Crusch-sama’nın bedenini iyileştirebilmek için İlahi Ejderha Kilisesi’nden yardım istedim.”
???: “…Ha.”
Ferris: “Kilise, kendisine Azize diyen bir kızın gücünü ödünç verdi. Ben… Crusch-sama’yı kurtarmayı başaramadım… Gerçekten ama gerçekten, çok özür dilerim.”
Titreyen gözleri yaşlarla dolup taşan ve sesi titreyerek bunları söyleyen Ferris karşısında nutkum tutulmuştu.
Dudaklarından dökülen kelimelerin anlamını, acıdan arınmış ve o korkunç susuzluğun pençesinden yeni kurtulmuş zihnim yavaş yavaş kavramaya başlıyordu.
İlahi Ejderha Kilisesi―― Lugunica Krallığı’nı çok eskilerden beri koruyan İlahi Ejderha’ya, onun varlığına ve lütuflarına tüm benlikleriyle inanan, Krallık halkının huzur ve refahını sürdürmek için çalışan bir örgüttü.
Güçlerinin sınırları aşıp Krallık üzerinde fazla nüfuz kurmasını önlemek adına kendilerini devlet işlerinden meneden bu İlahi Ejderha Kilisesi’nin inancı her ne kadar asil ve takdire şayan görünse de yine de bizim kolayca kabullenebileceğimiz bir durum değildi. ――Çünkü İlahi Ejderha Kilisesi’nin her şeyden üstün tuttuğu o varlıkla bizim varoluş gayemiz, birbiriyle taban tabana zıttı.
???: “――Ejderha.”
İlahi Ejderha Kilisesi, Krallık ile İlahi Ejderha arasındaki o Kadim Antlaşma’ya ibadet ediyor ve minnet duyuyordu. ――Bu da demek oluyordu ki kadim antlaşmanın devamlılığını Krallığın refahından çok daha üstün tutan ve acımasız bir hastalık yüzünden yitip giden Kraliyet Ailesi mensuplarını bile bu Kadim Antlaşma’nın sürdürülmesi uğruna harcanabilecek birer piyon gibi gören o hastalıklı Krallık zihniyetiyle…
――O adamın, Fourier Lugunica’nın ölümünü sıradan bir olaymış gibi hazmedip geçen o çürümüş değer yargılarıyla bire bir aynıydılar.
???: “――Hık.”
İçimde kabaran ve adını koyamadığım o karmaşık hisler bir anda göğsüme saplanıverdi, midem bulanmaya başladı.
Zihnimde beliren düşünceler, imgeler, duygular… Hepsi beş duyumu karmakarışık bir şekilde uyardı. Işık, duyma yetimi; koku, görme yetimi; acı, tat alma duyumu; ses, dokunma hissimi; tat, koku alma duyumu delicesine kamçılıyordu. Normalde asla yan yana gelmemesi gereken hisler üstüme çullanıyor, beni âdeta paramparça ediyordu.
――Neden, o isim bir anda karşıma çıkmıştı ki?
――Neden, onun gülüşü gözümde canlanmıştı ki?
――Neden, onun sesini tekrar duymuştum ki?
――Neden, o anılardaki yüzünü böylesine canlıymış gibi hissedebilmiştim ki?
――Neden, onun ölümü ardından döktüğüm o kan ve gözyaşının tadını hatırlabilmiştim ki?
――Neden, Crusch Karsten, Fourier Lugunica’yı hatırlayabilmişti ki?
Crusch: “――Ah.”
Geri gelen bir his vardı.
Kaybetme hissi ve görev bilinci, o derin sevgi ve boğucu keder, öfke ve neşe, sıcacık bir dokunuş ve dondurucu bir soğuk… ――Sonsuza dek benden uzaklaşan o adama dair güzel anılar ve acı dolu duygular birbirine giriyor, iç içe eriyip gidiyordu.
Ancak… ölümcül derecede… net bir şekilde… anladığım bir şey vardı.
Crusch: “――Kraliyet Seçimleri.”
Titreyen dudaklarımdan dökülen bu sözle Ferris’in omuzları şiddetle sarsıldı. Yüzünü göremediğim Wilhelm’ın da bir anda kasıldığını hissettim.
Biz, İlahi Ejderha Kilisesi’yle bağdaşamazdık. Asla ve asla bağdaşamazdık.
Onlarla ayak uyduramayacağımızı, onlarla aynı yöne bakamayacağımızı; bizzat biz seçmiş, buna biz karar vermiş ve bunu tüm dünyaya duyurmuştuk.
Buna rağmen sırf beni kurtarmak uğruna, asla ve asla yardımını istemememiz gereken kişilerden el uzatılmasını kabul ettilerse eğer…
Crusch: “Ferris――”
Ferris: “――Evet.”
İsmini seslendiğimde Ferris’in sesinde hiçbir titreme yoktu.
Hafifçe başını sallayan Ferris’in bakışları dümdüzdü, yüz ifadesi kaskatı kesilmiş olsa da gözlerini benden kaçırmıyordu. Bana ne söylerseniz söyleyin, ben bu kararı her şeyi göze alarak verdim, diyordu âdeta o sarı gözler.
Crusch: “――――”
Söylemeliydim.
Sebebini biliyordum. Neden bu seçimi yapmak zorunda kaldığını çok iyi biliyordum.
Bütün bunların tamamen ve sadece beni kurtarmak için yapıldığının farkındaydım.
Her sabah, her gece, günbegün eriyip giden benim başucumda ne kadar acı dolu günler geçirdiğini…
Kurtarmak istediği kişiyi kurtaramamanın, şifa dolu ellerinin ne kadar çaresiz kaldığını ruhunun derinliklerinde nasıl hissettiğini ben bizzat, en yakından, kendi gözlerimle görmüştüm ne de olsa.
Bu yüzden, söylemeliydim.
“Seni endişelendirdiğim için özür dilerim. Duygularını anlıyorum.”
Crusch: “――――”
Bu yüzden, söylemeliydim.
“Sana acı verici bir karar verdirdim. Ama şunu bil ki bunun tüm sorumluluğu bana ait.”
Crusch: “――――”
Bu yüzden, söylemeliydim.
“Lütfen kederlenme. Senin sayende ben şu an hayattayım, hatta böylece karşında durabiliyorum.”
Crusch: “――――”
Söylemeliyim.
Söylemeliyim. Söylemeliyim. Söylemeliyim. Söylemeliyim. Söylemeliyim. Söylemeliyim Söylemeliyim söylemeliyim söylemeliyim söylemeliyim söylemeliyim söylemeliyim söylemeliyimsöylemeliyim söyle söyle söyle söyle söyle söyle söyle söylesöylesöylesöyle――
Crusch: “――Neden?”
Dudaklarımdan tökezlercesine dökülüvermişti, işte bu kelime.
Söylemeliyim diye düşündüğüm onca sözcükten hissiyle de dokusuyla da tamamen farklı bir şey çıkmıştı ağzımdan.
Crusch: “Senin de… anlaman gerekmez miydi?”
Konuşma, konuşma, sus. Kes sesini, yum gözlerini ve paramparça et bilincini.
Gözünün önündekileri, olup bitenleri, yapılan seçimleri… Hepsine ama hepsine yum gözlerini, unut hepsini ve dön sırtını.
Crusch: “Ferris… bir tek senin, bir tek senin benimle aynı hisleri paylaştığını sanıyordum oysaki.”
Söylememeliyim. Duyurmamalıyım. Bilmesine izin vermemeliyim.
Ne de olsa o, sadece beni kurtarmaya çalışmıştı. O sadece dualar etmişti. O sadece, değer verdiği kişinin acılarını çekip almayı dilemişti.
Bu yüzden, söylememeliyim.
Crusch: “――Neden?”
Yapmamalıyım.
Crusch: “Neden… Fourier-denka’ya verdiğimiz yemine ihanet ettin?”
――O kişiye ihanet etmektense ölüp gitmeyi yeğlerdim oysaki.
(Ç.N: Denka = Majesteleri demektir.)
△ △ △ △ △ △ △
#Bu bölümde Crusch-san’ın iç diyaloglarıyla beraber Wilhelm ve özellikle de Ferris arasındaki konuşmaları okumuş olduk. Bakalım bunun sonu nereye varacak merak ediyorum, Crusch Kraliyet Seçimleri’nden çekileceği kesin gibi ama Ferris’le Crusch ilişkisi devam edecek mi? Veya edecekse nasıl edecek gibi soruların cevabını umarım ki sonraki bölümlerde alırız, görüşmek üzere!





Peak as always.
Çeviri için teşekkürler!
Yeni sezon openingini dinleyip gaza geldim geri okumaya döndüm vede çeviri için teşekkürler