Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım X, Bölüm 8 – “Kararın Bedeli”

Kısım X, Bölüm 8 – “Kararın Bedeli”

23 Mart 2026 405 Okunma 40 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 30 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “——Hanemize gösterdiğiniz bu bitmek bilmez alakadan ötürü size ne kadar teşekkür etsem azdır.”

???: “Yok be, lafı bile olmaz. Teşekkür edilecek bir şey yapmadık inanın.”

Subaru bu sözler karşısında fena hâlde mahcup olmuş bir şekilde onlara çay ikram eden kişiye—— Wilhelm’e karşılık verirken telaşla dizinde oturan Beatrice’in ellerini salladı.

Beatrice, Subaru’nun bu hareketine ters ters baksa da Subaru’nun gerginliği sırtından yansıyan kalp atışlarıyla ona çoktan ulaşmış olmalıydı. Çaresizce iç çekti ve Subaru’nun kuklası olmaya ses çıkarmadan katlanmaya devam etti.

——Kraliyet Seçimi’ni tam anlamıyla kaosa sürükleyen Filóre’yle yüzleşmelerini yeni bitiren Subarugiller, İlahi Ejderha Kilisesi’nde Crusch’ın uyandığı haberini alır almaz yerlerinde duramamış ve soluğu Soylular Mahallesi’ndeki Karsten Konağı’nda almışlardı.

Elbette adap kurallarınca, çat kapı gelmek yerine önceden haber vermeleri şarttı. Ancak bunu bile akıl edemeyecek kadar sınıfta kaldıkları bu ziyarette, yine de güler yüzle içeri buyur edilmişlerdi.

Wilhelm’in rehberliğinde misafir odasına alınan Subarugiller, uzun bir koltukta dördü yan yana -Beatrice de Subaru’nun dizinde- oturmuş, o anın gelmesini dört gözle bekliyorlardı.

Subaru’nun bu tez canlılığı gözüne çarpmış olacak ki Wilhelm saygıyla eğildi.

Wilhelm: “Crusch-sama’nın hazırlanması için sizden biraz daha müsaade isteyeceğim. Kusura bakmayın.”

Subaru: “Yok, yok, asıl biz böyle damdan düşer gibi geldik. Kovulmadığımıza şükrediyoruz yani.”

Wilhelm: “Kovmak ne haddimize. Crusch-sama da Subaru-dono ve Emilia-sama’nın ziyaretinden büyük bir mutluluk duydu.”

Subaru: “Yok yok, yok ya; tam tersine, asıl ben onu… Crusch-san’ı uyanmış bir hâlde görünce hüngür hüngür ağlayabilirim…”

Ne kadar acınası olsa da şakasız böyle bir ihtimal vardı, bu yüzden Wilhelm’in da Emilia ve diğerlerinin de buna şimdiden hazırlıklı olmasını istiyordu.

Şu an tek yapabildiği, içindeki o coşkuyu dizginlemeye çalışırcasına Wilhelm’in sözlerine karşılık verirken “Yok” dercesine Beatrice’in kollarını sağa sola sallamaktı.

Beatrice: “Ama Betty’nin kollarını bu kadar sallamanın da bir sınırı var, doğrusu! Omuzlarım ve kollarım uyuştu, sanırım!”

Subaru: “Gıh… Ah, pardon, kusura bakma, bir türlü yerimde duramıyorum da. Sonuçta…”

Subaru’nun stres topu olmaya katlanan Beatrice sonunda sabrının sonuna gelip patlamıştı. Subaru, Beatrice’in yanağını dürterken sözlerine ara verdi.

Sabırsızlanıyor, içi içine sığmıyordu. Ama beklediğine de kesinlikle değecekti.

Subaru: “Sonuçta Crusch-san…”

Wilhelm: “——Evet. Bunda hiçbir şüphe yok.”

Subaru’nun binbir duygu barındıran iç çekişine, Wilhelm de aynı derin hislerle başını sallayarak karşılık verdi. ——Yoo, “aynı derin hislerle” demek düpedüz hadsizlik olurdu.

Wilhelm’in duyduğu rahatlama, şüphesiz Subaru’nunkinden katbekat, belki de onlarca kat daha büyüktü. Ne de olsa sadakat yemini ettiği kişinin iyileşmesi onun için dünyalara bedeldi.

Emilia: “Sana defalarca söyledim gerçi ama Wilhelm-san, gerçekten de gözünüz aydın.”

Wilhelm’i bir kez daha bu sözlerle tebrik eden kişi, Subaru’nun hemen yanında oturan Emilia’ydı.

Filóre’nin Kilise’nin Kutsal Ayini’ni kullanarak Crusch’ı tedavi ettiği anlara bizzat şahit olan Emilia, daha o gün Wilhelmgillere geçmiş olsun dileklerini iletmişti. Gerçi o zaman Crusch’ın bilinci hâlâ yerine gelmemişti, bu yüzden gözlerini açmış bir Crusch’la konuşma fırsatının eşiğinde olmak Emilia’nın da ametist rengi gözlerini umutla parlatıyordu.

Beatrice: “Of, of, bu gidişle ikisinin bir pot kırmasından korkuyorum, doğrusu. Rem, anlaşılan burada ipleri Betty ve senin eline alması gerekiyor; yoksa işler sarpa saracak, sanırım.”

Rem: “Haklısınız. Çizgiyi aştıkları an bana bırakın. Demir topun ağırlığına ve kullanımına ufak ufak alışmaya başladım zaten.”

Subaru ve Emilia’nın tez canlılığına karşın, bir hasta ziyaretine yakışır şekilde sükûnetlerini koruyan Beatrice ve Rem’in kritik anlar için tetikte beklemeleri yüreklere su serpiyordu fakat Rem’in en ufak bir kıpırdanışında dahi duyulan o zincir şıkırtısı, korkutucu olduğu kadar tüyler ürperticiydi de.

Rem’den kendisini kollamasını isterken Subaru’nun da sağlam bir iradeye sahip olması gerekecek gibiydi.

Subaru: “Sahi, kollamak demişken Ferris nerede? Crusch-san’ın üstünü değiştirmesine falan mı yardım ediyor? Onunla da konuşacak bir sürü şeyim vardı.”

Ortamda kesinlikle bulunması gereken bir yüzün eksikliğini fark eden Subaru merakla sordu.

Crusch’ın iyileşmesi Subarugiller ve Wilhelm için tarif edilemez bir sevinç kaynağıydı şüphesiz. Ama bu sevinci en derinden en iliklerine kadar hissetmesi gereken kişi Crusch’ın tek ve biricik Şövalyesi’nden başkası olamazdı.

Tabii ki Crusch’ın hayatının İlahi Ejderha Kilisesi’nin ellerinde kurtulması, aynı zamanda bir şifacı olan Ferris için epey gurur kırıcı, acı bir tecrübe olmuştu mutlaka. Ancak Subaru onun çaresizlikten doğan suçluluk duygusuna kapılmak yerine, Crusch’ın hayatta oluşuna sevinecek karakterde bir insan olduğundan zerre şüphe duymuyordu.

Fakat——

Wilhelm: “――――”

Subaru: “?.. Wilhelm-san?”

Wilhelm’in yüzündeki anlık kasılmayı fark eden Subaru, kaşlarını çattı. Ancak Wilhelm hemen “Bağışlayın” diyerek toparlandı.

Wilhelm: “Ferris… Açıkçası şu sıralar biraz rahatsız. Crusch-sama’nın durumu belli olur olmaz, anlaşılan bunca zamanın yorgunluğu ve stresi bir anda gün yüzüne çıktı.”

Emilia: “İnanamıyorum, ondan sonra böyle bir şey mi oldu?.. Ferris için endişelendim şimdi. Crusch-san tam da ayaklanmışken kendisinin yataklara düşmesi yüzünden Ferris kendini yer bitirir.”

Subaru: “Evet, haklısın. Wilhelm-san, Ferris’in durumu cidden kötü mü?”

Wilhelm: “…Hayır, dinlenirse toparlayacaktır. Sadece, şimdilik onu ziyaret etmezseniz daha iyi olur. Kendisi de Crusch-sama’yı görmeye gelen sizlerin hevesini kursağında bırakmak istemez.”

Emilia: “Hevesimizi falan kırmaz ki… Tamam, pekâlâ. İyileştiği vakit bir daha geliriz ziyarete o zaman.”

Beterin beteri vardır misali, madem durum böyleydi, Emilia Wilhelm’in ricasını anlayışla karşılayarak başını salladı, Subaru da ona katıldı.

Subarugiller bir süre daha Başkentte kalmayı planlıyordu. Bugünü kaçırsalar bile Ferris’e geçmiş olsun demek için elbet fırsatları olacaktı. Şimdilik onun isteğine saygı duymak en iyisiydi. ——Tam derin bir nefes almışlardı ki…

???: “——Sizi çok beklettim.”

Misafir odasının kapısını açıp bu sözleri söyleyen kişiyi gördüğünde Subaru aniden ayağa fırladı.

Odanın girişinde beliren kişi; koyu renk geceliğinin üzerine pembe bir şal almış, incecik bedeni ve uzun yeşil saçlarıyla dikkat çeken güzeller güzeli bir kadın—— Crusch Karsten’in ta kendisiydi.

Subaru: “――――”

Onu son gördüklerinde Crusch; zorlukla ve kesik kesik nefes alan, yataktan doğrulmaya bile mecali olmayan bir hâldeydi. Şimdi kendi ayakları üzerinde durup karşılarına böyle çıkmış olması, onlara tarifsiz bir neşe ve duygu seli yaşattı.

Ancak Subaru’ya bakıp duygusal bir tebessüm eden yüzünün yarısında, sol gözünü kapatan sargılar hâlâ duruyordu ve ister istemez insanın gözü ilk oraya takılıyordu——

Crusch: “Lütfen endişelenmeyin. Bu sargıyı yalnızca tek gözümle görmekte hâlâ biraz zorlandığım için takıyorum, o anormalliğin büyük bir kısmı… hayır, o anormallik tamamen ortadan kaldırıldı.”

Subaru: “Ah…”

Crusch: “Bu yüzden lütfen yüzünüzü böyle asmayın.”

Bunu duyan Subaru, güya hasta ziyaretine geldiğini sansa da tam aksine hastanın kendisini teselli ettiğini fark edip mahcup oldu.

Yüzündeki o sargıların hâlâ duruyor olması şaşırtıcıydı elbet ama asıl odaklanılması gereken Crusch’ın kendi ayaklarıyla Subarugilleri görmeye gelmiş olması gerçeğiydi.

Ne de olsa bu basit eylem bile hayal edilemeyecek kadar imkânsız görünecek denli ağırdı Crusch’ın durumunda.

Subaru: “――――”

Crusch: “——Subaru-sama?”

Sessizliğe gömülen Subaru’yu görünce gülümseyen Crusch kehribar rengi gözlerini kıstı. Şu an sadece tek bir gözün bakışları altındayken Subaru kelimelerini özenle seçti.

Çünkü tek bir yanlış kelimede tek bir yanlış nefeste kendini tutamayacak, her şey gözyaşı olup yanaklarından akıp dökülecekti sanki.

Subaru: “…Biliyor musun Crusch-san. Sana söylemek istediğim o kadar çok şey, gerçekten o kadar çok şey vardı ki… ve bunların çoğu ‘özür dilerim’, ‘benim suçumdu’ gibi hep af dileyen sözlerdi.”

Crusch: “… Demek öyle.”

Subaru: “Ama seninle böyle yüz yüze gelince ağzımdan çıkan tek şey ‘çok şükür’, ‘içime su serpildi’ gibi şeyler oldu. Gerçekten de o kadar rahatladım ki…”

Bir ziyaretçinin vermesi gereken örnek cevapların hepsini önceden kafasında defalarca kurmuştu oysaki.

Konağa gelirken o bekleme süresince kafasında en mükemmel geçmiş olsun dileklerini defalarca simüle etmiş, içlerinden en kusursuz olanı seçtiğinden emin olmuştu.

Gelgelelim kanlı canlı Crusch’ı gördüğü an tüm bu hazırlıklar kafasından uçup gitmiş, geriye yalnızca küçük bir çocukmuşçasına dökülen saf, karmaşık bir rahatlama hissi kalmıştı.

Crusch: “――――”

Subaru’nun kendi acizliğini kabullenerek dudaklarından dökülen bu sözler karşısında Crusch bir anlığına gözlerini fal taşı gibi açılsa da çok geçmeden dudaklarına o sıcacık gülümseme geri döndü.

Crusch: “Bunu duymak beni de çok rahatlattı. Subaru-sama, size defalarca bu kadar acınası hâllerimi gösterdikten sonra artık benden umudunuzu tamamen kestiğinizi düşünmeye başlamıştım.”

Subaru: “Yok artık! Asla, yok öyle bir şey, olması imkânsız! Hem zaten daha yeni ayaklandın, seni böyle ayakta tutmak hiç doğru değil. Şey, lütfen şöyle buyurun.”

Crusch: “Fufu, o hâlde izninizle oturayım.”

Telaş içinde kendi ritmini kaybeden Subaru karşıdaki koltuğu işaret edince elini ağzına götürerek hafifçe kıkırdayan Crusch bu acemi refakate uydu. Nedense ev sahibi sanki Subaru’ymuş gibi bir hava oluşmuştu, kendi evinde böyle bir muamele görmek kadını güldürmekte son derece haklıydı.

Sözleri ağzında gevelemeye başlayan Subaru, Crusch’ın Wilhelm’in yardımıyla oturmasını izlerken hemen yanındaki Emiliagillere sitemkâr bir bakış attı.

Subaru: “Yahu, bir tek benim telaş yapmam biraz haksızlık değil mi ama? Ben niye tek başıma böyle kıvranıyorum ki?”

Emilia: “Çünkü Crusch-san adına en çok endişelenen sendin, Subaru. Bu yüzden ilk senin onunla konuşmak isteyeceğini düşünmüştük.”

Rem: “Benim şu an burada lafa atlayacak kadar yüksek bir konumum yok. Üstelik bir de Beatrice-chan meselesi vardı.”

Subaru: “Beako mu… Bi’ dakika ya? Beako neden Rem’in kucağında oturuyor ki? Sen az önceye kadar benim dizimde değil miydin sen?”

Beatrice: “Öyleydim ama sen aniden ayağa fırlayınca havaya uçtum, doğrusu! Rem beni ustaca tutmasaydı şu an odanın ortasında kollarımı bacaklarımı açmış yerde yatıyor olacaktım, sanırım!”

Subaru: “Ö-Öyle mi olmuş ya, kusura bakmayıver. Kelimenin tam anlamıyla gözüm hiçbir şeyi görmemişti de…”

Beatrice: “Bu nasıl bir özür dileme şeklidir, doğrusu!”

Yanaklarını şişiren Beatrice, inat edercesine kollarıyla Rem’e sarıldı. Zaten onu sarmaya dünden razı olan Rem’e onu emanet eden Subaru, gözünün etrafındaki hiçbir şeyi görememiş olması yüzünden bir kez daha mahcup oldu.

Subarugillerin bu atışmalarına Crusch da “Fufu” diyerek gülümsemesini daha da derinleştirdi. Onun bu tepkisine karşılık Emilia ametist gözlerini kısarak…

Emilia: “Hasta ziyaretinde olmamıza rağmen bu kadar gürültü yaptığımız için özür dilerim.”

Crusch: “Hayır, bu hareketliliğinizi sevmiyor değilim. Hem… haberi alır almaz hiç vakit kaybetmeden beni görmeye gelmeniz… çok hoşuma gitti.”

Emilia: “Oh, bunu duyduğuma sevindim, eh… ama çok da aşırıya kaçmamalarını sağlayacağım.”

Crusch’ın sağlığını düşünerek en son tam da Emilia’ya yakışır bir cümle eklemişti.

O cümlede büyük bir şefkat ve kelimelerini özenle seçme iradesi parlıyordu, böyle bir anın içinde bile Emilia’nın gözle görülür olgunlaşması hissedilebiliyordu.

Elbette Crusch’ın sözlerini de yüzde yüz ciddiye almak pek doğru olmazdı ama——

Emilia: “Kendini nasıl hissediyorsun?”

Crusch: “Çok daha iyiyim. Fiziksel olarak toparlanmam biraz zaman alacak gibi dursa da ciddi bir problemim olduğunu sanmıyorum.”

Crusch böyle diyerek omzuna aldığı şalı düzeltti. Yataktan yeni kalktığı için yüzü hâlâ biraz solgundu ama konuşması gayet akıcıydı ve o keskin zekâsından zerre ödün vermemişti.

Görünüşe bakılırsa yürüyüşünde falan da hiçbir sorun yoktu, sol gözündeki sargı haricinde o kâbus gibi günden kalma hiçbir iz barındırmıyordu. Şimdilik derin bir oh çekebilirlerdi.

Hâlbuki——

Crusch: “Yataklara düştüğüm süre zarfında olanların hepsinin raporunu aldım… Priscilla-sama’nın vefat ettiği haberi de dâhil.”

Eğer o parlak zekâsı yerindeyse durumun öyle sadece iyileşmesine sevinip kutlanacak cinsten bir mesele olmadığının Crusch fazlasıyla farkındaydı.

Subaru: “――――”

Kaçınılmaz bir konu olduğunu bilseler de şu an açmak için fazlasıyla yersiz olduğunu düşündükleri bu meseleyi Crusch’ın bizzat açması üzerine Subarugillerin yüzü gerildi.

Sanki Crusch, “İyileştiğiniz için çok sevindim, Kraliyet Seçimi hakkındaki o derin konuları başka bir zamana saklarız” şeklindeki avutucu, boş lafları hiç istemiyormuş gibiydi.

Crusch: “Hatırladığım kadarıyla Priscilla-sama’yla doğru düzgün iki laf etme fırsatımız hiç olmamıştı. Ancak onun da kendine has bir inancı olduğu, Pristella’daki savaşa… ve hatta Kraliyet Seçimi’ne bu uğurda katıldığı su götürmez bir gerçekti. Tam da bu yüzden onun yarım bıraktığı yerden Kraliyet Seçimi’ne devam etmeliyiz.”

Emilia: “… Evet, ben de seninle tam olarak aynı fikirdeyim. Priscilla için bile olsa öyle boynumuzu büküp karalar bağlamamalıyız diye düşünüyorum.”

Crusch: “Değil mi?.. Sevindim. Emilia-sama’nın da aynı hisleri paylaşıyor olmasına.”

Başını sallayan Emilia’nın karşısında rahat bir nefes veren Crusch, çay fincanından bir yudum aldı. Dudaklarını ve boğazını ıslattıktan sonra tek kalan kehribar rengi sağ gözüyle onlara dik dik bakarak “Öyleyse” diye devam etti.

Crusch: “Şu an en çok öncelik vermemiz gereken meselenin Krallığın istikrarı olduğu konusunda hemfikirsinizdir umarım. Kraliyet Seçimi sürecinde, Cadı Tarikatı’nın yaptıkları gerçekten büyük bir trajediydi ama onlara karşı önlem almaya ve başa çıkmaya çok fazla zaman ayırmak, Kraliyet Seçimi’nin asıl amacından sapmak anlamına gelir.”

Emilia: “Mhm, bunu da anlıyorum. Kraliyet Seçimi Krallığın geleceğini belirlemek içindir, Cadı Tarikatı’yla hesaplaşmak için değil. Bunu kastediyorsun değil mi?”

Crusch: “Evet, tam olarak öyle. Şüphesiz ki o mahlûkatlarla uğraşmak, bir yöneticinin ele alması gereken bir meseledir ancak bunu en tepeye koyarsak düşmanlarımızın tam da ekmeğine yağ sürmüş oluruz. Kraliyet Seçimi’nin asıl amacını zihnimizden çıkarmamalıyız.”

Emilia: “Eğer öyleyse Felt-chan da şu an Başkentte. Anastasia-san henüz buraya dönememiş galiba ama eğer bu konuyu konuşabileceksek ben seve seve——”

“——Üstelik…” diyerek Crusch, Emilia’nın lafını kesti ve hafifçe öne doğru eğildi. Emilia bir anlığına boğazına kınından çekilmiş bir kılıç dayanmış gibi hissederek gözlerini hafifçe irileştirdi.

Emilia’nın bu tepkisine aldırmayan Crusch, kehribar gözlerindeki o keskin ışığı daha da alevlendirdi.

Crusch: “Bilge’nin Kulesi… Pleiades Gözcü Kulesi’ne giden yolu açmış olduğunuzu duydum. Gerçekten de size yakışır bir başarı, takdir ediyorum. Eğer o kule dedikodulardaki kadar devasa bir güç barındırıyorsa diğer ülkelere karşı da müthiş bir caydırıcılık unsuru olacaktır. Bu gücün nasıl kullanılacağı Bilgeler Konseyi’yle enine boyuna, dikkatlice tartışılmalıdır.”

Emilia: “Crusch-san…”

Crusch: “Ve asıl can alıcı nokta olan Ejderha Bağı Ritüeli’ne… Gelecek Kralı seçecek olan oylamaya bir buçuk yıldan az kaldı. Bundan sonra her adayın savunduğu fikirlerin doğruluğu çok daha çetin bir şekilde sorgulanacak. Bugüne kadar olduğundan çok daha fazla, etrafımızdaki insanların yüzüne bakıp onların sesine kulak vermeliyiz.”

Emilia: “Bir saniye Crusch-san, bunları elbette seninle konuşacağız. Ama bu kadar acele etmene gerek yok. Şu an——”

Crusch: “——Ben!”

Emilia: “——Hık.”

Bir çırpıda sel olup akan Crusch’ın bu sözlerini, Emilia duygu yüklü kelimeleriyle durdurmaya çalıştığı an, misafir odasında o güçlü ses yankılandı.

Crusch’ın elindeki fincan, sertçe çay tabağına çarpıp tiz bir ses çıkardı ve etrafa çay sıçradı. Wilhelm anında müdahale edip Crusch’ın elini çekti, dökülen çayla ıslanan sahibinin eline bir mendil örtüp fincanı hemen oradan uzaklaştırdı.

Bu esnada Wilhelm’in müdahalelerine tepkisiz kalan Crusch, gözlerini bir an olsun Subarugillerden ayırmadı.

Gözlerini hiç kırpmadan, o ince dudaklarını titreterek…

Crusch: “Yanlış mı düşünüyorum?..”

Emilia: “――――”

Az öncesine kadar o son derece kendinden emin ve zeki konuşma tarzı paramparça olmuş, sorduğu soruya gözyaşları karışmıştı.

Aslında Crusch’ın gözlerinde zerre gözyaşı yoktu. Ama sesi ağlıyordu. Aklıyla duyguları arasındaki bu muazzam tezat, Subaru’nun göğsüne bıçak gibi saplandı.

Biliyordu, Crusch her şeyin farkındaydı.

O son derece zekiydi, emsalsiz bir öngörüye sahipti, onca sorumluluk ve zorlukla başa çıkmıştı; bu yüzden Subarugillerin kelimelerini özenle seçmesi de seçememesi de bir şeyi değiştirmeyecekti.

Hayata döndürülüş şeklinin, hedeflediği o Kraliyet makamına asla yakışmadığını çok iyi biliyordu.

Subaru: “Böyle… saçma şey mi olur lan.”

Kendi içinde doğan bu kesin kanaat karşısında, Subaru dişlerini gıcırdattı.

Saçmalıktan, tek kelimeyle aptallıktan başka bir şey değildi bu. Hayata döndürülüş şekli kötüymüş, ne olmuş yani, Crusch şu an hâlâ Şehvet’in o tiksinç kötülüğünün acısını çekse daha mı iyiydi sanki?

Böyle saçma iş mi olurdu? Crusch gibi muazzam bir insanın, Cadı Tarikatı gibi aşağılık şerefsizlerin yaptıkları yüzünden hem hayalleri hem de idealleri neden ellerinden alınıyordu ki?

Tamamen haksız bir acıydı bu. Yaşamasını gerektirecek hiçbir sebep barındırmayan safi bir haksızlıktı.

Ee ne olmuş bu durumdan birinin merhametiyle kurtulmuşsa? Kurtardığın için teşekkürler. Bu minnettarlığı unutmadan, bundan sonra da elimden gelenin en iyisini yapacağım—— dese yetmez miydi sanki?

Subaru: “——Yanlış falan düşünmüyorsun.”

Göğsünde tarif edilemez bir öfkeyle birlikte fokurdayan duygular vardı.

O duyguların itici gücüyle, Subaru farkına bile varmadan yine ayağa fırlamış ve ortadaki alçak sehpanın üzerinden Crusch’ın elini sımsıkı kavramıştı.

Mendilin düştüğü, Crusch’ın o bembeyaz parmaklarında o iğrenç siyah lekelerden eser yoktu. Bu, kimsenin kirletmeye zerre hakkı olmadığı, Crusch’ın kendi öz eliydi.

Crusch: “Subaru… sama.”

Subaru: “Yanlış falan düşünmüyorsun. Ne yanlışı ya. Kraliyet Seçimi’ni, hakkını vererek yapacağız. Oturup konuşacağız, enine boyuna düşüneceğiz, dişe diş yarışacağız hepimiz. Ben her şeyi yapmaya hazırım.”

Yine mi boyundan büyük laflar ediyorsun diye azarlanmayı, fırça yemeyi göze alarak söylemişti bunları.

Düşman cephesiydi orası. Crusch gibi dişli bir rakibin Kraliyet Seçimi’nden elenip aradan çekilmesi Emilia için harika olurdu diye düşünürdü dışarıdan bakan herkes.

Subaru: “Ama bu öyle bir şey değil. En azından bizim için öyle değil. Hepimizin inandığı adayı Kral yapmak için canını dişine taktığı bu Kraliyet Seçimi’nin sonucu böyle belirlenmemeli.”

Crusch: “――――”

Subaru: “O yüzden Crusch-san, sen kesinlikle yanlış düşünmüyorsun.”

Cümleleri gerçekten o mantığa, “o yüzden”e bağlayabilmiş miydi ondan bile tam emin değildi.

Fakat Subaru’nun o duygusal taşkınlığı karşısında Crusch bir an afallasa da içindeki o gerilmiş yay gevşemişçesine derin bir nefes verdi.

Emilia: “Ama aşk olsun Subaru, birden öyle atladın ki benim söyleyeceklerimin hepsini ağzımdan aldın. Mızıkçılık ya bu.”

Crusch’ın etrafındaki o havanın yumuşadığını fark etmiş olmalı ki koltukta oturan Emilia dudaklarını büzüp Subaru’nun bu çıkışına tatlı mı tatlı sitem ediverdi.

O an, gaza gelip tek başına heyecanlandığını fark eden Subaru’nun kulakları bile kızardı.

Ardından “eyvahlar olsun” diyerek alelacele eski yerine dönmeye çalışırken——

Crusch: “… Subaru-sama, eliniz…”

Subaru: “Eh? Elim mi?”

Bunun üzerine Subaru, az önce Crusch’ın ellerini kavradığı kendi ellerine baktı.

Acaba kadının ellerini izinsizce tuttuğu için kaba davranmakla mı suçlanıyorum diye düşünse de durum öyle değildi. Crusch’ın kehribar rengi gözlerinin takıldığı yer Subaru’nun bu kabalığı değildi.

Crusch: “Subaru-sama, elleriniz diyorum. Tıpkı benim vücudum gibi olmuştu… Yoksa sizin elleriniz de mi İlahi Ejderha Kilisesi’nin gücüyle?..”

Subaru: “Ah, yoo, bu daha çok böyle kaba kuvvetle falan filan bum diye patladıktan sonra oldu, gerçi tam olarak nasıl olduğunu ben de bilmiyorum o yüzden düşününce aslında epey ürpertici bir hikâye.”

Aslında Subaru’nun elleri şu an eski ten rengini geri kazanmış, kendi derisine kavuşmuş olsa da bu hâle gelene kadar yaşadıkları oldukça vahşetti, kimseye önerebileceği bir yöntem değildi.

Açıkçası, elleri cayır cayır yanıp havaya uçmuş ve sonra yeniden çıkmıştı. ——Şu an bacağı da aynı durumdaydı gerçi ancak onu da yakıp havaya uçurduktan sonra geri çıkıp çıkmayacağını test etmeye pek hevesli değildi.

Crusch: “——lık bu.”

Subaru: “――――”

Ellerini açıp kaparken o aşırı radikal tedavi yöntemini aklından geçiren Subaru, aniden çok cılız bir fısıltı duyar gibi olup nefesini tuttu.

Gözlerini kırpıştırıp tam karşısındaki Crusch’a baktı. Yok artık, olamaz dercesine.

Emilia: “Crusch-san, önce güzelce dinlen ve gücünü topla. Sonrasında ben de aynen Subaru’nun dediği gibi elimden ne geliyorsa yapacağım.”

Crusch: “…Teşekkür ederim. Ama ya sonra pişman olursanız?”

Emilia: “Şu anki ben eskisine göre hangi pişmanlıkları göze alabileceğimi, hangilerini alamayacağımı çok iyi ayırt edebiliyor.”

Ne var ki Subaru’nun içine doğan o tuhaflık ve şüphe hissi, kafasının hemen üzerinden geçen Emilia ve Crusch arasındaki tam da Kraliyet Seçimi adaylarına yakışır o diyalog yüzünden dağılıp gitti.

Aslında Subaru ve Emilia’nın bu teklifinin düşmana cankurtaran simidi atmaktan zerre farkı yoktu ancak bundan kaçıp Crusch’ı o şekilde mağlup etseler bile buna yürekten sevinmeleri asla mümkün değildi.

Bu yüzden bu teklif ve kararlılık gösterisi tamamen Emilia cephesinin kendi istekleri doğrultusundaydı.

Crusch: “——Fuuh.”

Bu sohbetin ardından, Crusch yorgunluğunu belli eden bir iç çekti.

Hem yataktan yeni kalkmış olup vücudu tam toparlanmamıştı hem de çok fazla duygusal anlar yaşanmıştı. Crusch’ın fiziksel durumu göz önüne alındığında bu kadarı bile oldukça uzun sürmüştü.

Rem: “Artık müsaade isteyelim bence. Emilia-san.”

Emilia: “Haklısın. Cidden çok yorgun ve zor bir anında olmana rağmen bizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz.”

Crusch: “Hayır, asıl sizi doğru düzgün ağırlayamadığım için ben özür dilerim. Wilhelm, misafirlerimizi yolcu eder misin?”

Rem’in uyarısıyla ziyareti sonlandırmak üzere toparlanan Emilia’nın karşısında, Crusch gülümseyerek yanındaki Wilhelm’den rica etti. Eğilerek bu görevi üstlenen Wilhelm’le birlikte Subarugiller ayaklanırken Crusch da onları yolcu etmek için ayağa kalktı.

Ve ardından——

Crusch: “Bugün için gerçekten çok teşekkür ederim. Sizinle görüştüğüme çok sevindim.”

Subaru: “――――”

Kapıya kadar eşlik edemediği için affını dileyerek veda eden Crusch böylece onlara karşı konuştu.

O bir saniyede Subaru anlık duraksadı ve bir şey söyleyip söylememek arasında gidip geldi——

Wilhelm: “——Subaru-dono, size yol göstereyim.”

O gerginliği sezmişçesine araya giren Wilhelm, Subaru’nun sözünü kesti.



Wilhelm: “Az önceki kabalığım için beni bağışlayın.”

Misafir odasından çıkıp konağın girişine doğru ilerledikleri o koridorda, en önden yürüyen Wilhelm sessizliği bozdu. Beatrice’in elinden tutan Subaru ise gözlerini kocaman açarak, “Biliyordum” diye içinden geçirdi.

Subaru: “Sonda sözümü kestiğini fark ettim… Ama orada tam olarak ne diyeceğimi ben bile tam kestirebilmiş değildim.”

Wilhelm: “Buna rağmen misafirimizin sözünü kesmek gibi büyük bir hadsizlik ettim. Tüm niyetim Crusch-sama’nın esenliğini korumaktı ancak bu kaba davranışım için sizden özür dilerim.”

Subaru: “… Wilhelm-san, siz de fark ettiniz değil mi? Crusch-san’ın… o hâlini.”

Wilhelm: “Hiç şüphesiz kendisini tam anlamıyla toparlamaktan çok uzak, bir süre daha istirahat etmesi gerekiyor. Ama böylece hem bedeni hem de ruhu iyileşse dahi…”

Gözlerini kaçıran Wilhelm cümlenin sonunu getirmedi. Fakat onun söylemediği o kısmı, Subaru gayet iyi biliyordu.

Bile isteye, kimse o odada bunu açıkça dile getirmemişti. Ancak tüm bu acıyı en derinden, en iliklerine kadar hisseden bizzat Crusch’ın ta kendisi olduğu için o yakıcı hisler öyle dışarı taşmıştı.

Üstelik——

Emilia: “Ferris de kahroluyordur şimdi. Şu an Crusch-san’ın en çok yanında olmak ona en büyük desteği vermek istediği anken bedenini ayağa kaldıramaması…”

Yeni çıktıkları misafir odasına kaçamak bir bakış atan Emilia da endişeyle mırıldandı. Emilia’nın bu sözleri üzerine, önde yürüyen Wilhelm’in boğazından hafif bir ses koptu.

Ardından hiç adımını yavaşlatmadan, “Emilia-sama” diye fısıldadı son derece gizemli bir ses tonuyla.

Wilhelm: “Az önce, size yalan söyledim.”

Emilia: “Eh? Yalan mı?”

Wilhelm: “Evet. ——Ferris hakkında.”

Duydukları bu itiraf ve isim karşısında Subarugiller şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

Ferris hakkında bir yalan söylemişti Wilhelm. Demin anlattıklarına göre Ferris yataklara düşmüş, dinleniyor olmalıydı oysaki——

Subaru: “Bir saniye, bunda bir tuhaflık var. Ferris dediğimiz kişi zaten öyle kolay kolay hastalanacak birisi değil ki?”

Rem: “Yine de… O bir Reinhard-san değil sonuçta.”

Subaru: “Elbette Reinhard başlı başına bir ucube ama Ferris de o anlamda tam bir ucube sayılır.”

Ejder arabasını kucaklayıp göklere zıplayabilen o dünya harikası Reinhard’ı bir kenara bırakırsak Ferris bir şifacıydı—— hem de krallığın en iyisi kabul edilen Mavi ünvanının bizzat sahibiydi.

Subaru, geçmişte Ferris’in Cadı Tarikatı militanlarının intihar saldırısında ejder arabasının paramparça olduğu o cehennemden burnu bile kanamadan, sapa sağlam döndüğüne kendi gözleriyle şahit olmuştu.

Çizgi romanlarda ve animelerde sıkça gördüğümüz o meşhur, ölümsüz süper şifacıydı Ferris.

Tabii, manası tükenmiş olabilirdi ya da varını yoğunu Crusch için harcamış olabilirdi, bu yüzden o zamanki durumun aynısının geçerli olduğunu kesin bir dille iddia edemezdi ama…

Wilhelm: “Subaru-dono’nun da isabetli tespiti üzere, Ferris yataklara düşmüş falan değil. O, an itibariyle bu konakta bile bulunmuyor.”

Subaru: “Konakta değil mi? Yani, o zaman…”

Wilhelm: “——Kraliyet Mezarlığı’na gidin… lütfen.”

Akıllarında ansızın beliren bu soruya doğrudan cevap vermeyen Wilhelm, sadece o mekânın adını zikrederek Subarugilleri konağın kapısına kadar geçirdi.

Kraliyet Mezarlığı—— ismini duymak bile oraya hangi amaçla gidildiğini bariz şekilde belli ediyordu.

Ancak Wilhelm’in onlara o mekânın adını vermesinin ardındaki asıl niyeti——

Wilhelm: “Ne kadar utanç verici olursa olsun, ben Crusch-sama’nın emrine amade olan bir kılıcım. Efendimin iradesine karşı gelip kendi başıma buyruk hareket edemem. ——O yüzden lütfen, yalvarırım, oraya gidip onu dinleyin.”

Wilhelm saygıyla yerlere kadar eğilerek Subarugilleri uğurladı.

Kırışıklarla dolu yüzüne kazınan o ızdırap; Kılıç İblisi için bile, kılıcıyla çözemeyeceği bir dert ama ne kadar sancılı olursa olsun yine de çözülmesini umut ettiği koca bir yalvarıştı.

△▼△▼△▼△

——Kraliyet Mezarlığı, Başkent Lugunica’nın Soylular Mahallesi’nin en ücra en derin noktasında konumlanmıştı.

İsminden ve isminin zihinde yarattığı o kelimelerden de anlaşılacağı üzere bu mekân, ölülere saygı duruşu niteliğinde dikilmiş onca mezar taşının sıra sıra dizildiği, huzur bulmaları dilenen ruhların uyuduğu bir yuvaydı.

Rem: “Beyaz Balina avı olmuştu, değil mi? İşte o savaşta yer alıp can verenlerin mezarları da buradaymış.”

Subaru: “Öyle mi?.. Buraya bir kez olsun gelmemekle çok vicdansızlık etmişim ya. Bugün elimde çiçek falan da yok, bir dahakine hazırlıklı gelmem lazım o hâlde.”

Emilia: “Haklısın. Onlara bol bol teşekkür edip huzur bulmaları için dua etmeliyiz.”

Üzerinde tek bir pas lekesi dahi bulunmayan o kara demir kapıdan girdiklerinde, karşılarına geometrik desenlerle döşenmiş taş yollar ve bu yolu iki koldan saran mezar taşı sıraları çıktı—— buraya dikilen mezar taşlarının hiçbirine sıradan bir taş parçası demek mümkün değildi.

Bazılarının zirvesinde ölünün yaşarkenki kahramanlıklarını sergileyen Şövalye heykelleri dikiliyken bazılarıysa ailenin köklü tarihini yansıtan ince ince işlenmiş, küçük bir tapınağı andıran yapılar şeklindeydi. Aile armalarının kazındığı sancaklar rüzgârla dalgalanırken ziyaretçilerin bıraktığı rengârenk çiçek buketleri bu gri taştan dünyaya renk katan tek canlılık belirtisiydi.

Subaru: “Doğru ya, soylu dediğin adamın mezar taşı bile gösterişli olur… Bu abartılı süsleri saymazsak yabancı filmlerde ya da dizilerde gördüğüm mezarlık havasına epey benziyor aslında.”

Kusursuzca biçilmiş çimler ve o taş yürüyüş yolu tatlı bir tepenin çevresine yayılıyordu. Subaru’nun görmeye alışık olduğu o geleneksel Japon tarzı mezar taşları, tahta levhalar veya Şinto tapınakları falan yoktu; sadece iç ürperten yalnız, soğuk bir rüzgârın estiği ferah bir mekândı.

Subaru: “Sahi, bugüne kadar hiç üstüne düşmemiştim ama… Burada ölenleri yakıyorlar mı? Yoksa gömüyorlar mı?”

Beatrice: “Temelde yakılır, sanırım. Canlılar can verdiğinde o bedenden ruhları… yani Od’ları çekip gider, sanırım. Od’u uçup gitmiş bir bedense sadece çürüyüp dağılmaya mahkûm bir et yığınından ibaret olur ve bakması hiç de iç açıcı değildir, doğrusu. Bu yüzden beden o hâle gelmeden önce, tıpkı Od gibi artık vazifesini tamamladığını ona da göstermek gerekir, sanırım.”

Subaru: “Anladım, yani salgın hastalık falan yayılmasından değil de tamamen yaradılış mantığından dolayı bunu yapıyorlar.”

Sorularını şıp diye cevaplayan Beatrice sayesinde bu işleyiş tam anlamıyla aklına yatmıştı.

Demek ki Vollachia’da yaşanan Büyük Felaket sırasında dirilip geri dönen o yığınla zombinin bedenlerinin çürümemiş, elleri kolları kopmuş iğrenç bir hâlde olmamasının sebebi buydu. O vakalar söz konusu olduğunda diriliş için kullanılan ruhların silüetleri baz alınarak toprakla yeni baştan bedenler inşa ediliyordu.

Bu sayede o zombiler, yaşarkenki hâllerinin aynısıyla bu dünyaya geri dönebilmişlerdi.

Subaru: “O zaman bu ruhların göçüp gittiği yer… Od Lagna’nın Beşiği falan dedikleri o yer, epey kıymetli bir mekân olsa gerek. Hani, Sanzu Nehri gibi, zamanın bittiği yerimsi bir şey.”

Beatrice: “Durdun durdun da birden neden böyle ürpertici laflar geveliyorsun, doğrusu. Od Lagna’nın Beşiği’ni şakasına bile olsa bunu ağzına almamalısın, sanırım. Yanlışlıkla onunla göz göze gelecek olursan aklını yitireceğin söylenir durur, doğrusu.”

Subaru: “Yok ya, şaka falan yapmıyorum, cidden… Gerçi onu da Rui kendi kafasından uydurmuştu, o yüzden ne kadar inanılır orası tartışılır.”

Yüzünü buruşturan Beatrice tarafından fırça yiyen Subaru, iyi ya da kötü oldukça yoğun dakikalar geçirdiği o bembeyaz mekânı anımsadı.

O mekâna Anılar Koridoru falan demişti Rui Arneb denen o yerin kapı bekçisi de o kızdı ancak gerçekten de öyle bir yer olma ihtimali bulunsa da oranın ne olduğu aslen muammaydı. Rui’nin kendi bilinci de bir yerlerde yitip gittiğinden ve Spica olarak yeniden doğduğundan ötürü şu an bunu teyit edecek hiçbir yol yoktu.

Subaru: “İllaki bir yol bulacaksak yine Reid’in Kitabı tarzı bir şey bulup aklımı kaçırmayı göze alarak içine bakmam gerekecek ama…”

Rem: “——Şey, bölüyorum ama bana da bir baksanız?”

Subaru: “Eh?”

Rem: “Buraya birini aramaya gelmiştik, değil mi? Ferris-san’dı, değil mi adı?”

Çekiştirilmesiyle arkasını dönen Subaru’ya Rem böylece soruverdi.

Gözlerinde kocaman soru işaretleri barındıran Rem, doğal olarak Ferris denen kişinin kim olduğunu dahi bilmiyordu. Hâl böyleyken kalkıp bir de mezarlığa sürüklenmişti, ne yapacağını bilemeyip öyle boş boş beklemiş olması son derece anlaşılırdı.

Subaru: “Aa, pardon pardon! Şey, şimdi arayacağımız kişi, böyle kedi kulakları olan, cıvıl cıvıl, enerji dolu biri. Üstelik bir de kuyruğu var, acayip şirin biri o yüzden gördüğün an anlarsın bence.”

Rem: “…Biraz daha işime yarar cinsten bilgiler alabilir miyim acaba?”

Subaru: “Yoo, bence gayet sağlam ipuçları verdim ama… Ah, şirin dediysem Beako tarzı bir şirinlik değil bu, daha çok Petra veya Meili tarzı bir tatlılık diyeyim. Boyu da aşağı yukarı benimle aynı.”

Rem: “Anlıyorum, bu gerçekten de şirinliğin apayrı bir boyutuymuş o zaman.”

Subaru’nun havaya kaldırıp kendi suratının hizasına getirdiği Beatrice’in yüzünü iyice süzen Rem, Subaru’nun bu betimlemesini kafasına oturtmuşçasına başını salladı. Konunun asıl muhatabı Beatrice’se bu kabulleniş karşısında yüzünü daha da ekşitmişti ama kendisinin ne tür bir şirinliği olduğundan bu kadar bihaber oluşu bile onun ayrı bir cazibesi sayılırdı.

Zaten şirinlik dediğimiz şey uçsuz bucaksız bir kavramdı, tatlıya kaçan bir güzellik de olabilirdi güzele kaçan bir tatlılık da. Yine de Ferris’in özelliklerini ona bir şekilde aktarabilmiş olsalar da——

Emilia: “Wilhelm-san’ın o tavırları ne anlama geliyordu acaba. Endişelenmedim değil.”

Subaru: “——Onun nerede olduğunu bilip buna rağmen bizim onunla konuşmamızı istemesi de… garip.”

Emilia: “Mhm, haklısın. Bize danışmaları da bize bel bağlamaları da mutluluk verici elbette ancak gerek Crusch-san gerekse Wilhelm-san’ın kendilerinin o kırılgan yanlarını dışarı vurmaktan pek hoşlanmadıklarını düşünüyordum hep.”

Emilia’nın bu tespiti, Subaru’ya da oldukça mantıklı geliyordu.

Anlaşılan Crusch cephesinde birtakım sorunlar patlak vermişti ve bu sorunları çözmek için Wilhelm kendi başına hamle yapabilecek bir konumda değildi.

Bu sorunun fitilini ateşleyebilecek şeyin ne olduğunu tabii ki Subaru’nun kendisi de tahmin ediyordu. Ama o ateş yanmış olsa bile, Crusch cephesinin o sarsılmaz bağları epey kuvvetliydi. Diğer Kraliyet Seçimi adaylarıyla kıyaslandığında bile en köklü ve en sağlam bağlar onlara aitti.

İçlerindeki o yoğun hisler, Crusch Anılarını yitirmiş olsa bile asla solup gitmemişti—— en azından Subaru öyle hissediyor, buna inanıyordu.

Ne var ki——

Subaru: “――――”

Sabit bakışlarını kendi sağ eline diken Subaru, avcunun içindeki o hayat çizgisine kilitlendi. Zihninde şimşek gibi çakan tek bir anı vardı: O da kaba bir tavırla Crusch’ın ellerine sarıldığı ve kadının onun ellerine baktığı o andı.

Kadın onun ellerindeki o siyah lanet izlerinin yok olduğunu görünce bunun İlahi Ejderha Kilisesi’nin o Kutsal Ayini sayesinde olmadığını duyduğunda——

Crusch: “——Haksızlık bu.”

İşte böylece, duyulmayacak kadar zayıf bir fısıltıyla o kelimeyi döküvermişti dudaklarından.

Subaru: “Yanlış falan duymadım, eminim…”

Yanlış duymuş olmayı her şeyden çok isterdi ama öyle işine geldiği gibi duyan kulaklara da kendini böyle kandıracak bir egoya da sahip değildi Subaru. O duyduğu şey şüphesiz Crusch’ın kendi dudaklarından sızan, kapkaranlık itirafın ta kendisiydi.

Dürüst olmak gerekirse büyük bir şok yaşamıştı. Ancak Crusch’ın bunu ağzına almasına bile katlanamıyorsa buna düpedüz küstahlık denirdi. Her şeyden önemlisi, Subaru Crusch’ın bunu neden söylediğini kemiklerine kadar çok iyi anlıyordu.

Subaru: “…Bu meseleyi Crusch-san’la kesinlikle konuşamam.”

Tam olayların odağındaki kişiydi, vücudu daha yeni toparlanmışken ruhunda kapanmaz yaralar açılma ihtimalini omuzlamış bir Crusch’tı o. Ona bunu yüzüne baka baka soramazken kalkıp da onun Şövalyesi olan Ferris’e bunu sormak ne kadar mantıklıydı, orasından hiç emin değildi.

Ancak hiçbir şey yapmadan, tıpış tıpış dostlarının yanına dönse bile aklında asla bitmeyecek cevapsız sorularla baş başa kalacağını da çok iyi biliyordu.

Emilia: “Hımm, Ferris görünürlerde yok cidden.”

Böyle düşüncelere dalmışken bir de baktılar ki mezarlığı boydan boya turlamışlardı çoktan.

Aslında hiç de küçük bir yer değildi burası ancak Soylular Mahallesi’nde bulunduğundan, burada yatanların çoğu Krallık uğruna canını dişine takmış, omuzlarında koca yükler taşımış insanlardı ve ölümden sonra gördükleri saygı da bir o kadar fazlaydı. Mezarlığın derinlerine doğru ilerledikçe her bir Anıt Mezarı daha ihtişamlı ve daha büyük bir hâl alıyor, hâliyle etraftaki o bir avuç ziyaretçiyi ayırt etmek çok daha kolaylaşıyordu; yani Ferris’i gözden kaçırmış olmaları pek de olası değildi.

En azından kimin mezarına geldiğini bilselerdi işleri çok daha kolay olurdu.

Rem: “Şöyle bir dolandık ama bana anlattığınız özelliklerde bir kadına hiç rastlayamadım.”

Subaru: “Teknik olarak bir kadın sayılmaz ama… Neyse, gerçi dış görünüşüyle bir alakası yok, orasını boş ver.”

Rem: “?.. Gözden kaçırdığımız tek dikkat çekici yer şu bina kaldı sanırım.”

Subaru’nun o eksik açıklamasına gözlerini kısan Rem, parmağıyla geniş araziye nizamla dizilmiş anıtların tam ortasındaki tepeye kondurulmuş o devasa bembeyaz binayı işaret etti—— namıdiğer Anıt Mezarı’nı.

Muazzam ve kutsal bir atmosfere bürünmüş bu yapı, etrafını saran o mezar taşı ordusunu sanki efendisine sadakat yemini etmiş kullar misali etrafında toplamış görüntüsüyle buranın seçilmişlere bahşedilmiş dinlenme yeri olduğunu bas bas bağırıyordu.

Burası Kraliyet Mezarlığı’ysa ve burası da içlerindeki o elit tabakanın ebedî uykusuna daldığı yuvaysa——

Subaru: “——Anlaşılan Kraliyet Soyu’ndan gelenlerin yattığı Anıt Mezarı burası.”

Emilia: “Yani, vefat eden Kraliyet Ailesi mensupları hep bunun içinde mi…”

Kraliyet Seçimi’nin başlamasına neden olan o vahim olayın asıl kurbanları; köklü Lugunica Krallığı’nın o asil kanını bugüne dek taşımış, omuzlarında devasa yüklerle ansızın göçüp giden Kraliyet Ailesi mensupları yatıyordu orada.

İşte böyle yüce insanların dinlendiği yerin önünde dikilen Subaru bir şeyi aniden fark etti. ——Burada esen o ağır hava, bir nevi Başkentin ta kendisiydi. Yaşayanlar için otoritenin sembolü nasıl ki Kraliyet Sarayı’ysa ölüler için de bu Anıt Mezarı tıpatıp aynı şeydi——

Subaru: “…Koskoca Kralların mezarlarını öyle elini kolunu sallaya sallaya ziyaret edemezsin herhâlde, değil mi?”

Beatrice: “Düz mantıkla düşünürsek Kraliyet Ailesi’nin Anıt Mezarı’nın kuş uçurtulmayan bir güvenliği olması gerekir, sanırım. Güç sahibi kimselerin küllerini alıp büyüyle lanetlemek isteyenlerin sayısı azımsanacak gibi değildir, doğrusu. Ne acınası bir durum, sanırım.”

Emilia: “Ama içeride biri var mı diye sadece bir sorabilseydik… Aa, tam üstüne bastık.”

Bakmadıkları tek yer Anıt Mezarı olsa da öyle paldır küldür girilecek bir yer değildi burası.

Doğal olarak Ferris’in burada olma ihtimali de oldukça düşüktü, yine de Wilhelm’e söz vermişken öyle eli boş dönmeyi de hiç istemiyordu.

Tam o sırada Emilia parmağıyla Anıt Mezarı’nın girişini işaret etti. Baktıklarında gerçekten de Emilia’nın dediği gibi, tam o an binanın içinden bir silüet belirmişti.

İncecik belli, koyu lacivert bir frak giyinmişti. Arkası dönükken bile o zarif ve estetik duruşu, Anıt Mezarı’na duyduğu saygıyı ve hassasiyeti sonuna kadar hissettiriyordu.

Madem Kraliyet Ailesi’nin Anıt Mezarı’na öyle rahatça girip çıkabiliyor, herhâlde bu mezarlığın ya da anıtın yetkilisidir diye düşünen Subaru, koşa koşa giden Emilia’nın peşine takıldı.

Emilia: “Pardon, bir saniye bakabilir misiniz? Az önce çıktığınız o binanın içinde, bizim aradığımız birinin olup olmadığını soracaktım da.”

Yanına varan Emilia zerre çekinmeden doğrudan söze girdi. Bu kadar cesurca yaklaşması karşı tarafı tedirgin edebilirdi ancak nasılsa mezarlığın girişinde muhafızlar vardı ve içeri girerken de kimlik kontrolünden geçmişlerdi, yani içeride şüpheli kimsenin olmadığı kesindi.

Ne olur bizim niyetimizi doğru anlasın diye dua eden Subaru——

???: “——Emilia-sama?”

Frak giyinmiş kişi, sesi şaşkınlıkla titremiş bir hâlde arkasını dönüp Emilia’ya baktı. Onun yüzünü gören Emilia’ysa şokla kalakalmıştı.

Ardından Subarugiller de taş kesilen Emilia’nın omzunun üzerinden o kişiyi gördüler.

Karşılarındaki o kişi——

???: “…Fena bir anda yakalandım desene. Wil-jii yolladı değil mi sizi?”

Dudaklarında bezginlikle kendine acıma karışımı o hafif, acı tebessümle konuşan Ferris; o ince bedenini bariz bir erkek frakının içine sıkıştırmış, Subarugillere omuz silkiyordu.

Subaru: “――――”

Anıt Mezarı’na arkasına almış Ferris’in bu görüntüsü karşısında Subaru’nun resmen nutku tutulmuştu.

Elbette geçmişte de Ferris’in böyle bir kılığa büründüğü—— örneğin Kraliyet Muhafızı üniforması giyerek tam bir erkek kılığına girdiği anlar olmuştu. Ama sonuçta o şövalyelerin resmî üniformasıydı ve o zamanlarda bile Ferris bunu kendi tarzında, kendine has bir estetikle harmanlıyordu.

Ancak şu an gözlerinin önünde frak giymiş bu adamda ne bir estetik kaygısı ne de kendine has bir tarz vardı.

Bunun tek bir anlamı vardı——

Subaru: “… Ferris, ne… oldu sana?”

Ferris: “Yapmayın öyle, dünyanın sonu gelmiş gibi bakıp durmayın ya. İnanın Subaru-kun, sizle alakası zerre olmayan önemsiz bir meseleden ötürü. Sadece——”

Kaşlarını aşağı indirip o acı tebessümle kafasını hafifçe yana eğecekmiş gibi yaptı Ferris—— ama yapmadı. Sanki bu eylemi, eski hâline, o kendine has şirin tavırlarına tamamen veda ettiğinin bir kanıtıydı.

O sarsıcı gerçeği gram saklamadan, lafına şöyle devam etti Ferris:

Dediği şey de——

Felix: “——Sadece… Crusch-sama’nın Şövalyeliğinden azledildim, o kadar. O yüzden Ferri-chan devri kapandı. Ve artık, Felix Argyle’a geri döndüm.”

△ △ △ △ △ △ △

#Maalesef ki serimizdeki tek femboyumuzu da kaybettik dostlar… Fakat sonuca bakacak olursak azledilmesi büyük olay. Crusch artık tek şövalyesi Wilhelm-jii kalmış oldu. Bundan sonraki süreçte Ferris herhangi bir adayı destekleyecek mi veya tamamen kendi hayatına mı odaklanacak, gibi sorular kalıyor. Sonraki bölümlerde detaylandırması dileğiyle görüşmek üzere!

#Ayrıca, Kısım 10’un Light Novel’ına özel yapılan prolog kısmını da tarafımızca çevirdik. Kısım 10 sayfasından veya Bölüm Seçme kısmından onu da okumanızı şiddetle tavsiye ederim çünkü DEHŞET olaylara zemin hazırlıyor.



0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
2 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Eren_Ozel
30 Mart 2026 23:46

Bu arc arc 4 ten sonra karakteri gelişiminin en fazla olacağı arc gibime geliyor.

Arc 6 favorim olsada karakter gelişimi değil daha çok yeni bağlar kurulmasiydi, arc 7-8 direk yeni karakterler ekledi yani hazırdaki karakterlerin kişiliklerinin geliştiği/değiştiği adam akıllı son arc 5. Arc. Arc 10 bence bunu geri getirebilir hoş ben bu konuya çok takan biri değilim “eninde sonunda birşeyler değişse yeter” dedim çünkü hayatta öyle oluyor

Suat
Yanıtla  Eren_Ozel
16 Nisan 2026 12:02

Harbiden