Bir haftalık ayrılığımıza ithafen telafi amacıyla siteye kaydolmuş HERKESE bu Ağustos'un sonuna kadar DESTEKÇİ III tanımlanmıştır. Test edebilir, tadını çıkartabilirsiniz!
Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım X, Bölüm 26 – “Tebrikler”

Kısım X, Bölüm 26 – “Tebrikler”

11 Ağustos 2026 474Okunma 59 dk okuma
Önceki Sonraki
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen
Bertiel
Ek Düzenleme
Qua
Bizleri Desteklediğiniz İçin Çoook Teşekkürler!
DonatusTaha KurtFatih ÇetinAllen WalkerRayko NoraTigli Mustafa
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Heinkel, Filóre’nin Şövalyesi olarak atandığı ilk andan itibaren onun gözü kara ve tez canlı yapısından dolayı sürekli diken üstündeydi ancak bu kanısı pek isabetli değildi.

Filóre’nin saçtığı tehlike, Heinkel’in öngörülerine âdeta taş çıkarıyordu.

Filóre: “——Yani, ilaçlar depoda çürüyor ama yerine teslim edilemiyor?”

???: “Evet. Başkente giren ve çıkan ejder arabası trafiği öylesine yoğun ki kilisenin el arabaları bile yollarda mahsur kalmış durumda. Böyle giderse…”

Filóre: “İlaçlar da bozulur… şifahanede her gün bu ilaçlara muhtaç olan o kadar çok yaşlı insan var ki… Öyleyse kendi bilek gücümüzle taşıyabildiğimiz kadarını taşımaya ne dersin?”

???: “Ne?! K-Kendi bilek gücümüzle mi?!”

Filóre: “Evet! Eğer ejder arabalarını yürütemiyorsak yükü sırtlanacak biz oluruz… sence de harika bir fikir değil mi?!”

İlahi Ejderha Kilisesinin girişinde elinde ilaç listesini tutan genç, yumruklarını sıkarak atılan Filóre’nin bu taşkın coşkusu karşısında sendeledi.

Gencin bu tepkisini bir onay olarak mı algıladı bilinmezdi ama neredeyse o an Ticaret Mahallesine ok gibi fırlayacak olan Filóre’yi, Heinkel “Ağır ol bakalım!” diyerek panikle durdurdu.

Heinkel: “Filóre Hanım bu yöntemle gün batsa, hatta yarın olsa bile sorun çözülmez. Sakın bana o yükleri tek başınıza sırtlanmayı ciddi ciddi düşündüğünüzü söylemeyin.”

Filóre: “Saçmalama, tek başına yapacak değilim ya! Heinkel-sama benim Şövalyem olduğuna göre aynı gemideyiz biz, aynı gemide! Tek başıma değil, omuz omuza gideceğiz!”

Heinkel: “Öyle bir şey olmayacak! Konuyu en başından alıp bilek gücümüze başvurmayı kabullensem bile, makamınıza saygısızlık edip Filóre Hanım’ı hamal gibi koşturacak hâlim yok. İllaki yapılacaksa o yükü bizzat tek başıma sırtlanırım.”

Filóre: “Aramıza böyle duvarlar örmesene ya. Ben sandığından çok daha güçlüyümdür. Manastırdayken, beli tutulan ninelerin yerine bizzat odalardaki eşyaları tek başıma sırtlardım!”

Heinkel: “Ben!.. Ondan mı!.. Bahsediyorum!”

Fütursuzca atıp tutan Filóre, Heinkel’in bu kükremesi karşısında yakut gözlerini kocaman açtı.

Mücevher gibi parıldayan gözlerini kırpıp duran genç kızın karşısında, Heinkel sinirle kendi kızıl saçlarını çekiştirdi ve nakliyeci gence hırçın bir sesle, “Bana bak” diye seslendi.

Heinkel: “Bize gereken şey, Doğu Bölgesindeki şifahaneye ilaç ulaştırmanın bi’ yolunu bulmak, değil mi? Şifahane dediğin Batı ve Güneyde de olmalı, oralarda durum ne âlemde?”

Genç: “Batı ve Güneydekiler mi? Oralarda hâlâ açık yollar var, o yüzden ilaçların gecikme tehlikesi söz konusu değildir…”

Heinkel: “O zaman işimiz çocuk oyuncağı. İlaçları değil, hastaları oraya taşıyacağız.”

Bunu söylerken Heinkel, gencin elindeki ilaç listesini hışımla çekip aldı.

Listede yazılı olan ilaçların hepsine aşinaydı ve onlara muhtaç olan hastaların ne hâlde olduğunu az çok kestirebiliyordu. ——Karısı derin bir uykuya hapsolduğundan beri, her türlü hastalığın şifasını baştan aşağı aramıştı. Başkentte yaşamanın ve soylu bir kan taşımanın getirdiği ayrıcalıkları sonuna kadar kullanan Heinkel, sıradan bir şifacıdan fersah fersah daha fazla tıbbi bilgiye sahipti.

Heinkel: “Yine de hastaları kendi gözlerimle görmüş değilim. Son söz şifacının olacak elbet, bu koca bir ejder arabasını oradan geçirmeye çalışmaktan çok daha ayakları yere basan bir plan; bir yandan bu geçici tedaviyi sürdürürken, diğer yandan Doğu Bölgesine giden yolu güvence altına alırsak bir sonraki sefer işler tıkırında ilerler. ——Ne dersiniz bu işe, Filóre Hanım?”

Filóre: “Ne? E-Evet! Haklısın! Ah… ama o zaman da şifahaneden kalkamayacak kadar ağır hastalar…”

Heinkel: “Şifahanenin tamamı yatalak hastalardan ibaret olmasa gerek. Öyleyse yalnızca aciliyeti yüksek olan ilaçlarla tıka basa dolu, tahta bir sandık şimdilik işimizi görecektir.”

Filóre: “Anlıyorum! O tahta sandığı bizzat ben——”

Heinkel: “Hop dedik…”

Filóre: “——Demek isterdim ama… yükü sırtlanmanı senden rica ediyorum! Sonuçta kaba kuvvet senin işin, değil mi!”

Heinkel’in buz gibi bakışlarıyla hevesi kursağında kalan Filóre, gence tatlı bir tebessüm sundu. Heinkel’den listeyi geri alan genç, Filóre’nin bu sözlerini başıyla onaylayıp…

Genç: “Anlaşıldı, dediğiniz gibi yapacağım. Şifahaneye…”

Filóre: “İçin rahat olsun. Şifahanelerle İlahi Ejderha Kilisesi etle tırnak gibidir! Derhâl bir haberci uçurup ortalığın karışmasını önleyeceğim. Sen sadece kendi işine odaklan.”

Genç: “——Anlaşıldı! İkinize de minnettarım!”

Yüzündeki karanlığı bi’ kenara atan genç adam, görev bilinciyle minnetle başını eğdikten sonra kiliseden dışarı fırladı. Onun ardından bakakalan Heinkel, bitkin bir hâlde omuzlarını düşürdü.

Başından sonuna kadar bana mısın demeden danışmanlık yapmaya devam eden Filóre’nin teşekkür alması makûldü ancak onun yanında put gibi duran Heinkel’e de teşekkür edilmesi durumu biraz utanç verici kılıyordu.

Ne de olsa o adam, aslında orada bulunmaya dahi hakkı olmayan bir adamdı.

Filóre: “Emeğine sağlık, Heinkel-sama! İkimizin kusursuz uyumunun âdeta göz kamaştırdığı bir görüşme oldu. Haberciyi de uçurdum, artık o da gönül rahatlığıyla işine gücüne bakabilir.”

Heinkel’in zihnini kemiren düşüncelerden bihaber olan, elçilik görevini Kilisedekilerden birine devredip geri dönen Filóre, ona doğru hafifçe kaldırdığı eliyle öylece bekliyordu. Elini bir türlü indirmiyordu. Bir süre sessizce izlemesine rağmen kız hâlâ elini indirmemişti, hatta Heinkel’in burnunun dibinde sağa sola sallamaya başlamıştı.

Heinkel: “…N’apıyorsunuz?”

Filóre: “N’apıyor muyum?.. Birbirimizin emeğini taçlandırmak adına bir ritüel yapıyordum. Ben böyle elimi kaldırdığımda Heinkel-sama da elini bununla tokuşturacak. Böylece karşılıklı olarak iyi iş çıkardığımızı hissedeceğiz, İlahi Ejderha Kilisesinin köklü bir geleneğidir bu!”

Heinkel: “Kiliseye yolumun düştüğü zamanlarda böyle bir şeye rastlamadım.”

Filóre: “Belki de yepyeni bir gelenektir! Gerçi içine biraz kendi tarzımı da katmış olabilirim!”

Dört yüz yıldır İlahi Ejderha’ya değişmez bir bağlılıkla tapan bu Kilisenin köklü yapısı düşünüldüğünde, ritüellerin modaya kurban gitmesindense bu işte Filóre’nin parmağı olması çok daha akla yatkındı.

Ancak o ritüeli yerine getirmezse Filóre’nin yakasından düşmeyeceği de aşikârdı, bu yüzden Heinkel pes ederek iç çekti ve kendi avucunu onun eline “şap” diye tokuşturdu.

Heinkel: “Filóre Hanım, az önceki mevzuya dönersek…”

Filóre: “Ah, harikulade bir çözümdü! İçin rahat olsun. Haberciye, şifahanedekilere bütün bu dâhiyane fikrin Heinkel-sama’dan çıktığını söylemesini sıkı sıkıya tembihledim.”

Heinkel: “… Kendinizi dizginleyin. İki anlamda da.”

Filóre: “Kendimi dizginleyeyim mi?! En nefret ettiğim kelime!..”

O gülücükler saçan yüzü âdeta sırtından bıçaklanmış gibi bir hâl aldı, bembeyaz kesilen Filóre sendeledi ve Şapelin uzun bankına yığılır gibi yaslandı. Onun bu dramatik hâlini izlerken Heinkel sıkıntıyla burnundan soludu.

Kısacık bir zaman diliminde şikâyet edeceği şeylerin sayısını ikiye katlamamasını dilerdi.

Heinkel: “Her şeyden önce, kendi başınıza işgüzârlık yapıp ateşi harlamaya kalkmayın. Közlerin altında ne yattığı belli olmaz ve çoğu zaman sonu sadece ellerinizi yakmakla biter. İllaki ateşe elinizi sokmanız gerekiyorsa maşa kullanın. Başta da beni.”

Filóre: “Yoksa bu… Heinkel-sama’nın alevlere boyun eğmeyen, ölümsüz bir Şövalye olmasından mı kaynaklanıyor?”

Heinkel: “Hayır. Biri canı pahasına yara alacaksa yara almayı zaten umursamayan birinin öne atılması gerektiği için.”

Kasten sözünü sakınmıyordu. Sert ifadelerle Filóre’nin düşünce tarzını yontmaya çalışıyordu.

Filóre’nin izlediği yöntemler uçurumun kenarında yürümekten farksızdı. Ancak insanları cezbeden o doğuştan gelen aurası, bir yönetici için biçilmiş kaftandı. Kraliyet Seçimine sonradan katılmış biri olarak, kelimenin tam anlamıyla ateşle oynamaktan kaçınmalı ve elindeki kartları akıllıca kullanmalıydı.

Bu yüzden——

Heinkel: “Sürekli beni öne sürüp durmayın. Dürüst olacağım: Bu şakasız şekilde, Filóre Hanım’ın Kraliyet Seçimi yolculuğuna taş koymaktan başka bir işe yaramaz.”

Filóre: “Öyle şey olur mu hiç…”

Heinkel: “Mesela fikrin benden çıktığını duyarlarsa az önceki şifahane meselesi bile yokuşa sürülebilir. Benim şu anki konumum göz önüne alındığında bu hiç de şaşırtıcı olmaz. Kusura bakmayın ama kendi durumumun gayet farkındayım.”

Filóre: “————”

Bu cevap karşısında Filóre’nin yüzü asılmıştı fakat ona bu ifadeyi verdiren bizzat kendisi olduğu için Heinkel’in ağzından tek bir teselli ya da cesaretlendirici söz dökülmüyordu.

Doğrusunu isterseniz hâlâ kendi seçiminden dolayı içi içini yiyordu. ——Heinkel; Filóre’nin anlık bir hevesle yaptığına inandığı o talebini, aslında hiç kabul etmemeliydi.

Kraliyet Seçimine bunca toyluğuna rağmen dört elle sarılmaya çalışan, artık kendi Efendisi konumundaki bu kızın dik duruşunu gördükçe… onun ideallerinin önünde koca bir pürüzden ibaret olan kendi varlığına, her geçen gün daha çok lanet okuyordu.

Bugüne dek üzerine yapışıp kalan o kötü şöhreti, tamamen kendi elleriyle yazmış olması durumu daha da beter kılıyordu.

Heinkel: “N’aparsam yapayım, attığım hiçbir adım dikiş tutmuyor işte…”

Her seferinde en doğrusunu yaptığını sanarak adım atsa da sonradan geçmişteki eylemlerinin batağında yavaş yavaş boğuluyordu. Bu durum âdeta, Heinkel’in hayatını bir adım geriden takip eden ve yine bizzat kendisinin kurduğu kaçınılmaz bir kapana benziyordu. Geçmişte kendi kazdığı kuyulara düşüp de bugüne dek kaç kez çuvalladığını kendi bile saymayı bırakmıştı artık.

İşte tam da bu yüzden, ortada elde edilecek bir başarı söz konusuysa Heinkel denen o kirli lekeyi işin içine bulaştırmamak Filóre için en hayırlısı olacaktı——

Filóre: “——Aman canım, bu hiç de benlik değil!”

Gözlerini kısmış kara kara düşünen Heinkel’in önünde aniden böyle haykıran Filóre, bembeyaz elinin tersini parmaklarıyla acımasızca çimdikliyordu. Hemen ardından “Ovovovov!” diye feryat eden kızın bu hâli karşısında Heinkel’in gözleri kocaman açıldı.

Heinkel: “N-N’apıyorsunuz gene?”

Filóre: “Kendi acizliğime kestiğim bir ceza! Aslında yanağıma şöyle sağlam bir tokat bahşetmek istesem de, yaptığım takdirde insanların karşısına domates gibi kızarmış bir suratla çıkmak zorunda kalırım, değil mi? O yüzden eskiden beri kendimi cezalandırmak istediğimde hep böyle yaparım. Ellerim kızardı mı sinirle masayı yumrukladım deyip aradan sıyrılabilirim!”

Heinkel: “Bu cidden işe yarar bir bahane mi şimdi? Sinirlerinize hâkim olamadığınız kabak gibi ortada ama…”

Filóre: “Hiç mühim değil! Sinirle hareket ettiğim gün gibi ortada zaten! Ve ben, kim ne derse desin sadece bu konuda asla geri adım atmayacağım. Bundan sonra da Heinkel-sama’nın başarılarının üstünü örtmeyeceğim!”

Yüzüne doğru aniden bir parmak doğrultulunca Heinkel ister istemez irkilerek geriye sendeledi. Açılan bu mesafeyi kapatan Filóre bir adım daha öne çıktı. Heinkel geriye adımladı. Filóre üzerine yürüdü. Adam geriye adımladı. Kız üzerine yürüdü. En sonunda sırtı duvara yapışıp köşeye sıkıştığında… o parmak doğrudan kaşlarının ortasına dayanmıştı.

Ardından Filóre, onu bu şekilde duvara mıhlamışken sözlerine devam etti…

Filóre: “Heinkel-sama hakkında herkesin sağdan soldan atıp tutmasını, bugüne kadarki hâl ve hareketlerinizin bir bedeli olarak kabullenebiliriz. Bu durum fena hâlde kanıma dokunuyor olsa da şimdilik sineye çekeceğim. Fakat! Geçmişteki hatalarınızın, bugünkü ya da yarınki çabalarınızın değerine gölge düşürmesine asla müsaade etmeyeceğim.”

Heinkel: “Filóre Hanım…”

Filóre: “Sözleriniz sayesinde bir hayat ölümün kıyısından kurtuluyorsa, belli ki o sözler olmasaydı o hayat çoktan yitip gidecekti. Kral olursam ve siz de benim tek ve biricik Şövalyem olursanız bu tarz durumlarla sıklıkla sınanacağız. Bu yüzden de elbet kapımızı çalacak olan o güne hazırlanmak adına, Heinkel-sama’nın yerle bir olmuş itibarını şimdiden toparlamaya başlamalıyız!”

Heinkel: “――――”

Filóre: “İşte bu yüzden, Heinkel-sama’nın nasihatlerine elimden geldiğince kulak vereceğim. Ancak sizi hor görmemi, sizi kapalı kapılar ardına saklamamı veya ‘Şu ayyaş Şövalyeyi kapının önüne koyuverelim’ tarzındaki zihniyetlere asla boyun eğmeyeceğim. Bunu da buraya yazıyorum!”

Parmaklarını yavaşça indiren Filóre, o parmağının ucuyla Heinkel’in üzerindeki üniformaya—— İlahi Ejderha Kilisesinin Azizesine yaraşır bir Şövalye olması adına üzerine geçirilmiş olan o resmî üniformaya dokunuverdi.

Mavi tonların ağırlıkta olduğu bu üniforma son derece kutsal ve ihtişamlıydı, neredeyse Kraliyet Şövalyeleri’nin üniformasıyla âşık atacak düzeydeydi, hatta ondan bile daha ürkütücü bir saygınlık uyandırıyordu. Heinkel’in üzerinde epey iğreti durduğu, ona zerre kadar yakışmadığı gün gibi ortada olsa bile.

Fakat——

Filóre: “Ama öyle bir gün gelecek ki bu kıyafeti gören herkesin aklına ilk Heinkel-sama gelecek. İşte o vakit geldiğinde Kilisenin otoritesini de arkanıza alıp göğsünüzü gere gere dolaşabilirsiniz.”

Filóre tek gözünü kırparak şirin ama bi’ o kadar da acemice bir tavır sergiledi.

Kızın bu sözleri üzerine Heinkel derin bir iç çekti. Onun bu kendini adayan ve gözünü karartıp öne atılan tavrı hiç kimseyi ayırt etmiyordu. Elbette bu durum Heinkel için de geçerliydi.

Heinkel: “…Filóre Hanım kral olursa, ha? Yani Kilisedeki bunca yardımseverlik gösterisi, sadece bir menfaat uğruna mıydı?”

Filóre: “Abuk sabuk konuşmasanız olmaz mı ya?! Bak, bu aslında bir taşla iki kuş vurmak gibi bir şey. Kiliseye gelenlerin dertlerine derman olduğumuzda hem danışan kişi şifa buluyor, hem ben sevap işlediğim için adım duyuluyor hem de ikimiz hayırlı bir işe vesile olduğumuz için huzur buluyoruz… Haksız mıyım?”

Heinkel: “Sanki en başından beri bu işin içindeymişim gibi beni de ortak etmesenize şuna. Ben…”

Filóre: “Ama insanların hayır duasını almak paha biçilemez bir his değil midir? Bence inanılmaz bir şey. Bu yüzden Azize ünvanı omuzlarıma ağır bir yük bindirse de Kiliseyi çok seviyorum.”

Başını sallayarak göğsünü kabartan Filóre’ye karşı Heinkel’in nutku tutulmuştu, tek kelime dahi edememişti.

Filóre de söyleyeceğini söylediğinden midir yoksa Heinkel’in iç dünyasını anladığından mıdır bilinmez ama ağzını bıçak açmayan adamı cevap vermesi için sıkıştırmadı.

Ve o beklenen cevabı dile getirme fırsatı, Kilisenin kapısının gıcırtıyla açılma sesiyle birlikte başka bir bahara kaldı.

???: “——Müsait miydiniz acaba? Kilisenin hemen aşağısında ahali birbirine girdi.”

Filóre: “Eyvahlar olsun! Bi’ koşu gidin! Heinkel-sama, biz de gidelim!”

Heinkel: “… Koşuşturup durmayın. Düşüp bir yerinizi kırarak zaten ucu ucuna yeten o ilaçlara muhtaç olanların sayısını artıramam.”

Filóre: “O hâlde tempolu adımlarla!”

Bunu söyler söylemez kendilerini çağıran kişiye doğru önce üç iri adım atan fakat sonrasında tempolu yürüme kararını çoktan unutmuş gibi tabanları yağlayan Filóre’nin ardından Heinkel yine çaresizce başını kaşıdı.

Ardından hoşnutsuzca dilini şaklatarak tehlikeden sakınmayan Efendisinin peşinden koşturdu.

△▼△▼△▼△

???: “——Sandığımdan çok daha düzgün bir iş çıkarıyormuşsun sen.”

Güneşin turuncu ışıklarının devasa pencerelerden içeri süzüldüğü saatlerde, Kilisenin odalarından birinde evraklarla boğuşan Heinkel’in hemen arkasından bir ses yankılandı.

Arkasına döndüğünde kapının eşiğinde durup ona bakan kişinin ince yapılı, zarif bir delikanlı olduğunu fark etti—— İlahi Ejderha Kilisesinin rahibi ve Filóre’nin muhafızı olan Tiga Rauleon’du bu.

Kraliyet Seçimine katılmadan öncesinden beri Filóre’ye kol kanat geren yardımcılarından biri olduğu söylenen bu gençle, onun Şövalyesi olarak atandıktan hemen sonra tanıştırılmış ve o günden beri yolları sık sık kesişmişti.

Tahmin edileceği üzere, Tiga’nın Heinkel hakkındaki ilk izlenimi hiç de iç açıcı değildi—— Yoo, bu sadece Tiga’yla da sınırlı değildi, Filóre’nin çevresindeki herkesin aynı fikirde olduğu gün gibi ortadaydı. Hatta dürüstçe, Heinkel’in Şövalye olarak atanmasına sadece Filóre kucak açmıştı.

Heinkel: “Eh, orası öyle. Kim olsa aynı tepkiyi verirdi be, benim bile yapacağım buydu.”

Tarafsız bir gözle bakıldığında Heinkel’in şu anki konumu boyunu fazlasıyla aşıyordu.

Zaten tüm tehlikeleri üzerine çeken ve etrafındakileri sürekli diken üstünde tutan Filóre’nin burnunun dibinde, hakkında bir sürü kötü dedikodu dolaşan Heinkel’in durması, aklı başında kimsenin içine sinecek bir durum değildi.

Bizzat Filóre “Ejderhanın Sesi” olarak devreye girmiş olsa da buna ikna olanları bulmak, samanlıkta iğne aramak gibiydi.

(Ç.N: Ejderhanın Sesi [龍のひと声], Japoncada otorite sahibi birinin tartışmayı anında kesip son noktayı koyan kararını ifade eden “Turnanın sesi” [鶴の一声] deyimine atıftır.)

Tiga: “?.. N’oldu da böyle uzaklara daldın? Sözlerimdeki iğnelemeleri duymadın herhâlde?”

Heinkel: “Yok be, kelimesi kelimesine duydum ve hâlinize acıyorum. Zaten Filóre Hanım’la uğraşmak yeterince zorken başınıza bir de benim gibi biri musallat oldu.”

Tiga: “Mademki durumun farkındaydın, en başından kuyruğunu kıstırıp bu teklifi elinin tersiyle itmeni dilerdim.”

Heinkel: “Buna söyleyecek sözüm yok. Olgun birinin vermesi gereken doğru cevap da buydu sanırım ama…”

Heinkel sözlerini orada kesti, devamını getirip getirmemekte bocaladı. Ancak Tiga’nın delici bakışları karşısında ezilerek yarım kalan sözlerini tamamlamak zorunda kaldı.

Filóre’nin uzattığı o eli geri çevirememesinin sebebi gün gibi ortadaydı.

Heinkel: “Özetle… olgun birinin mantığından çok uzak, içimdeki o iflah olmaz saplantı yüzündendi.”

Olgun bir birey, nerede duracağını ve ne zaman geri adım atacağını bilen kişiyse Heinkel asla gerçek anlamda olgun bir birey olamamıştı. Çok ama çok acınası bir adam olarak kalmıştı.

Ancak bir yandan da Heinkel’in bu dünyada en çok imrendiği kişi; son âna kadar kılıcını elinden düşürmeyen, imkânsız denen ne varsa kılıcıyla biçip geçen ve sevdiği şey uğruna dünyayı karşısına alan bir adamdı.

Ne kadar koşarsa koşsun asla yetişemeyeceği, parmak uçlarıyla bile yakalayamayacağı o kişiye imrenip durmuştu.

Belki de… Heinkel’in laneti de tam burada başlıyordu. ——Gerçi bunları anlatsa bile Tiga’nın sağ kulağından girip sol kulağından çıkıverirdi.

Tiga: “… Senin geçmişini biraz deştik. Kusura bakma ama Filóre’nin yanına tehlikeli birinin sokulmasına göz yumamam. Zaten belli çevrelerde herkesçe bilinen, duyulan bir şeydi bu.”

Fakat Tiga’nın bir sonraki cümlesinin sesine yansıyan o tını, Heinkel’in kaşlarını şaşkınlıkla kaldırmasına neden oldu.

Hayatı boyunca insanların hâl ve hareketlerini okuyarak hayatta kaldığı için aşağılamayı da, alay etmeyi de, sempatiyi de, acımayı da, gizli saklı duyguları da şıp diye sezerdi. Tam da bu yüzden başını eğmiş, duyduğuna anlam vermeye çalışıyordu.

Çünkü Tiga’nın sesinde Heinkel’e karşı buram buram bir şefkat saklıydı.

Tiga: “Deminden beri kara kara düşünerek baktığın o şey, Filóre’nin programı olmalı. O kızın programlara uymasını sağlamak epey bi’ zor, değil mi?”

Tiga, Heinkel’in bu şaşkınlığına aldırış etmeden arkasından eğilip onun elindeki kâğıtlara göz attı ve ondan beklendiği gibi Filóre’yi ne kadar iyi tanıdığını gözler önüne seren bir laf etti.

Aslına bakılırsa, yarınki programı—— Kraliyet Seçimi Adayı olarak yapması gereken ziyaretler ve Kilisenin Azizesi olarak yerine getirmesi gereken görevler gibi şeylerle Filóre’nin günleri nefes almaya fırsat vermeyecek kadar yoğundu. Programda yazılmayan saatlerde bile güneşin doğuşuyla birlikte ayinlere katılıyor, duasını bitirdikten sonra kendi ayaklarıyla Kiliseye gelen ziyaretçilerin dertlerine derman olmaya çalışıyordu.

Heinkel: “Üstelik karşısına çıkan hiçbir dertliye sırtını dönemeyen bir huyu da var. Yol kenarında kaybolmuş bir çocuk veya eşyalarını taşırken iki büklüm olmuş ihtiyar gördü mü o özenle hazırlanan programı da çöpe gider.”

Tiga: “Evet, bilmez miyim. Daha önce bir keresinde Filóre sırra kadem basmıştı. Meğer sırf ihtiyarın tekinin eşyalarını sırtlanmasına yardım etmek için üç büyük cadde öteye kadar onunla gitmiş, sonra da bir bardak çay içip geri dönmüş.”

Heinkel: “…Ünvanı sadece Azize olduğu dönemlerde buna bir nebze göz yumulabilirdi. Gerçi, bir Azize olarak bile böyle başını alıp gitmesi ateşle oynamaktan farksızdı ama…”

Artık bir Kraliyet Seçimi Adayı olduğuna göre eskisi gibi bildiğini okumaya devam edemezdi.

Kimsenin çıkamayacağı bir taht, altından kalkılması zor yükleri de beraberinde getirirdi. Filóre’den beklenen de tam olarak buydu ve terazinin hangi kefesinin daha ağır bastığını söylemeye lüzum bile yoktu.

Öyle olmasa bile——

Heinkel: “Filóre Hanım, hem kilisenin bir üyesi olarak şu âna kadarki görevlerini boşlamak istemiyor hem de Kraliyet Seçimi Adaylığını sonuna kadar götürmeyi planlıyor… Aynı anda iki tavşanın peşinden koşmak değil midir bu?”

Heinkel de onun dinmek bilmeyen bu hevesinin peşinde pervane olup oradan oraya koşturup duruyordu.

Her derde deva olmaya çalışan Filóre’nin yerine ortaya çıkan sorunların kime havale edileceğini düşünüyor, aksayan programları sil baştan düzenliyor, bekletilen kişilerin gönlünü alıyor ve gelecekte ihtiyaç duyulabilecek belgeleri önceden hazırlamak gibi Şövalyelikle zerre alakası olmayan onca angarya işin altında pestili çıkıyordu.

Hatta daha da fenası, Filóre’nin Şövalyesi olduğundan beri kılıcını kınından bile sıyırmamıştı.

Tiga: “Yine de Filóre’nin her sabahki ayini sırasında kılıç sallamayı boşlamıyormuşsun. Seni sabahları yorgana sarılıp kalkamayanlardan sanıyordum.”

Heinkel: “…Daha sabahın köründe ayaklanamayan birinden Şövalye mi olur sence be?”

Tiga: “Haklısın, benlik olmadığı iyice tescillendi. Şövalyelik gibi ağır bir yükün benim omuzlarıma binmemesi isabet olmuş. Zaten yeteneklerimin yetersiz kaldığı da su götürmez bir gerçek.”

Şapkasını usulca düzeltirken rahat bir tavırla kendini acımasızca eleştiren Tiga’yı göz ucuyla süzdü Heinkel.

Heinkel: “Yetersiz yetenek, ha.”

Samimi şekilde, Heinkel’in bu sözlere hak vermesi imkânsızdı.

Ne de olsa Filóre’nin muhafızı sıfatıyla o kavisli kılıcı taşıyan Tiga’nın yeteneği, Heinkel’in gözünden bakıldığında bile saygı uyandıracak cinstendi. Çelik gibi işlenmiş esnek vücudu, ölüm kalım savaşlarından geçtiğini haykıran duruşu ve hepsinden önemlisi hiçbir şey karşısında eğilmeyen o sarsılmaz iradesi göze çarpıyordu.

Belki bir kılıç ustası veya Şövalye değildi ama iliklerine kadar gerçek bir savaşçıydı. ——Heinkel’in onun hakkındaki değerlendirmesi böyleydi.

Buna rağmen——

Heinkel: “Yaran ne âlemde?”

Tiga: “Hımm, hâlâ tam olarak toparlandığımı söyleyemem. Şimdiki hâlime bile şükrediyorum gerçi ama sonuçta derin bir yaraydı… ne de olsa o kadın, Valkür lakabının hakkını sonuna kadar veriyor.”

Heinkel: “McMahon Beyi katledip sırra kadem basan Düşes Karsten…”

Kıyafetinin üzerinden yarasını tutan Tiga’nın bu cevabı karşısında Heinkel kaşlarını çattı.

Dile getirdiği isim, tam da Tiga’nın böğrünü deşip geçen ve Başkentte kopan o büyük kaosun fitilini ateşleyen kişiye aitti.

——Başlangıçta Kraliyet Seçiminin en güçlü adayı olarak gösterilen, namıdiğer Valkür Crusch Karsten. Şu an Bilgeler Konseyinin kilit isimlerinden Miklotov McMahon’a suikast düzenleyen kişi olarak tüm Krallıkta aranıyordu.

Olayın bizzat kendisi dahi büyük bir şok dalgası yaratmıştı ancak insanları asıl dehşete düşüren şey, Emilia’nın Şövalyesi olması gereken Natsuki Subaru’nun da Crusch’ın suç ortağı olarak aranmasıydı.

Dahası, ona sadece suç ortaklığı şüphesi yöneltilmekle kalmıyor; bizzat Tembellik Başpiskoposu olabileceğine dair epey absürt ve dudak uçuklatan bir iddia da ortaya atılıyordu.

Tüm bunların yanı sıra, Kraliyete başkaldırmakla suçlanan Emilia’yla kimliğini gizleme şüphelerini bir türlü üstünden atamayan Felt, Sarayda gözaltına alınmış; her iki cephenin temsilcileriyse Başkentten sırra kadem basmıştı—— Tam da o esnada devasa Cadı Canavarları şehre salınmış ve bu dehşeti bastırması için Kılıç Azizi göreve çağrılmıştı.

İşte, Heinkel’in Başkente geri getirildiği anda kopan kıyamet tam olarak buydu. Dahası, sadece Başkente değil tüm Krallığa o kâbus gibi kargaşayı yaymaya devam eden başlıca etken de ta kendisiydi.

Heinkel: “Artık Başkentin bu kan kokan atmosferi Krallık tarihine kazınacak boyuta ulaşmış olmalı. Sokaklarda Şövalyeler ve muhafızların estirdiği o kasvetli hava yüzünden şehir halkı da ağzını bıçak açmaz hâlde, başı önde geziyor.”

Tiga: “Gidecek yeri olanlar Başkenti terk edebilirler elbet. Fakat diğerlerinin sayısı ezici bir çoğunlukta. Dürüst olacak olursam: Kilise de son yılların en yoğun kalabalığını ağırlıyor.”

Heinkel: “Bu durum Filóre Hanım’ın arkasındaki rüzgârı daha da güçlendirecek, ha?”

Tiga: “Böyle hesaplar yapmaktan hiç hazzetmem. Tabii ben hazzetmediğim gibi Filóre de hiç hoşlanmaz.”

Lafı hafiften iğneleyici bir yere çeken Heinkel’e yönelen Tiga’nın bakışları bir anda buz gibi keskinleşti.

Tiga’nın bu konuyu kesinlikle şakaya vurmadığı ve sahiden canının sıkıldığı gün gibi ortadaydı, Heinkel ise pes ettiğini göstermek istercesine iki elini havaya kaldırdı.

Fakat Tiga ne düşünürse düşünsün, işin aslı tam olarak böyleydi.

Krallıktaki kargaşa alevlendikçe halkın Saraya olan inancı kırılır, bunun yerine bugüne dek ülkeyi sarsılmaz bir başarıyla korumuş olan İlahi Ejderha’ya, dolayısıyla da bu Kiliseye sığınmaya başlardı.

Bu durumun yarattığı etki, hiç şüphesiz ki yarışa geç katılan Filóre’nin yelkenlerini rüzgârla dolduruyordu.

Ve bu manzara, Filóre’nin Şövalyesi Heinkel için kesinlikle yüz güldürücü bir gelişme olmalıydı ancak——

Heinkel: “Baba…”

Bu sözcük dudaklarından dökülürken, Heinkel’in zihninden kayıplara karışan öz babası Wilhelm’ın silüeti geçip gitti.

Miklotov suikastçısı olarak aranan Crusch ve ona kılıç sallayan Wilhelm da Başkentten sırra kadem basanlar arasındaydı. Yüksek ihtimalle Efendisiyle buluşmuş ve onun kaçışına arka çıkıyordu ancak ezici bir dezavantaja sahip olduklarını söylemeye lüzum bile yoktu.

Elbette ki Kılıç İblisi ünvanını taşıyan bir adam, kılıcıyla karşısına çıkan her türlü engebeyi dümdüz edebilirdi diye düşünerek kendini boş umutlara kaptırmıyor da değildi.

Tiga: “Böylesi senin için de katlanması güç bir durum, Heinkel-san.”

Tiga, Heinkel’in bu mırıldanışından ve yüzüne vuran ifadeden onun içinden geçenleri okumuşçasına omuz silkti.

Güç bir durum, bu kesinlikle doğruydu. Fakat aslında bakılırsa Heinkel, Priscilla’nın saflarına katıldığından beri Astrea ailesinin tüm fertleri zaten darmadağın olmuştu.

Heinkel: “…Benim çektiğim sıkıntıların pek de bi’ önemi yok. Asıl can sıkan mesele, bunun Filóre Hanım’ın başına dert açacak olması. Babam olsun, oğlum olsun… İkisi de koca koca adamlar. Kendi pisliklerini kendilerinin temizlemesi işin tabiatında var, haksız mıyım?”

Tiga: “…En azından benim Düşes Karsten ile kılıç tokuşturduğum yerde baban ortalarda görünmüyordu. Umarım babanın üzerine atılan bu leke, haksız bir iftiradan ibarettir.”

Böyle söyleyerek ona arka çıkmak istercesine omzuna dokunan Tiga’ya ne diyeceğini bilemeyen Heinkel, içine çöken o karmaşık hislerle zar zor “Evet” diyebildi, sesi âdeta ruhsuz bir fısıltı gibiydi.

Wilhelm’ın o çatışmada olmaması aslında gün gibi ortadaydı. Zira Wilhelm orada olsaydı, Tiga onunla kılıç tokuşturma cüretini gösterseydi şu an Tiga çoktan öbür tarafı boylamış olurdu.

Bununla birlikte verdiği o cansız cevabın ardında yatan bir sebep daha vardı. Ve bu sebep, şu an tam karşısında dikilen Tiga’ya kesinlikle ağzından kaçıramayacağı bir sırdı.

——Çünkü bu, Heinkel’in içinde kök salan ve bir türlü söküp atamadığı İlahi Ejderha Kilisesine karşı duyduğu o derin güvensizliğin ta kendisiydi.

△▼△▼△▼△

——Mevcut Lugunica Krallığı’nda, İlahi Ejderha Kilisesinin üstlendiği rol kelimenin tam anlamıyla devasaydı.

Açıkçası Lugunica Krallığı, İlahi Ejderha Volcanica’nın himayesi altında huzurun ve devletin bekasının güvence altına alındığı bir yerdi; bugüne kadarki varlığını da tamamen bu sarsılmaz temele borçluydu.

Tam da bu yüzden Krallık halkının büyük bir kesimi İlahi Ejderha’ya içgüdüsel olarak saygı besler, bu da ister istemez İlahi Ejderha Kilisesine karşı körü körüne bir bağlılık yaratırdı.

Heinkel de bu duruma bir istisna değildi. İşte sırf bu yüzden, eşi o sonsuz uykunun pençesine düştüğünde avucunu açıp bir mucize dilenmek umuduyla sık sık Kilisenin kapısını aşındırmıştı.

Ne yazık ki Heinkel’in yakarışları havada asılı kaldı, üstelik kendisinin ne İlahi Ejderha’ya ne de onun kullarına bakabilecek yüzü kalmamıştı, ne de olsa ölümcül bir günaha imza atmıştı. O günden beri Kiliseden ayağını tamamen kesmiş, kendini içine düştüğü bu sefil hâle acı acı gülerken bulmuştu.

Kendi ahmaklığına yanıp tutuştuğu o uzun demler miadını doldurduğunda Heinkel, kaçınılmaz bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaktı. İçinde alevlenen İlahi Ejderha Kilisesine karşı güvensizliğiyle—— yani bizzat Filóre’nin varlığıyla. Daha doğru bir tabirle söylemek gerekirse kilisenin Filóre’yi Kraliyet Seçiminde sahneye sürme niyetinin ardında yatanlarla.

Onun Şövalyesi statüsüyle yanına atandığından beri Filóre’yi adım adım gözlemleme fırsatı bulduğunda Heinkel’in beynine âdeta damgalanan şey, kızın o ürpertici derecedeki şeffaf ve pürüzsüz saf niyetiydi.

Karşısına kim çıkarsa çıksın, hangi şartta olursa olsun dişiyle tırnağıyla savaşmaktan geri durmayan Filóre; Heinkel gibi birini Şövalye seçme hususundaki o çarpık sağduyusu bir kenara konduğunda, kritik anlarda eli ayağına dolanmak yerine taşı gediğine koyarak sorumluluğu sırtlanma ve o kararın arkasında dağ gibi durabilme kudretine sahipti.

Bu uğurda dur durak bilmeden dil döküyor, bolca gülüyor, kimi zaman gözyaşı döküyor ve canını dişine takarak çabalıyordu. ——Dileklerini dışa vurarak etrafındakileri peşinden sürükleyen bu lütufkâr karizması, Lugunica Kraliyet kanını taşıyan birinden başkasına ait olamazdı.

Bizzat Filóre’nin ağzından on beş yıl önce kayıplara karışan o prenses olup olmadığına dair en ufak bir fikrinin dahi olmadığı, üstelik bunu kurcalamak bile istemediği dökülse de——

Heinkel: “——İki tane prensesin var olması koca bir safsata.”

Bu söz, Kralın küçük kardeşi Ford Lugunica’yı—— yani o kayıp prensesin babasını ve önceki Kral Randohal Lugunica’nın öz kardeşini çok iyi tanıyan Heinkel’in ağzından dökülen, su götürmez bir gerçekti.

Ford’un çocukları ne ikizdi ne de üçüz, o soyun meyvesi tek ve biricik bir kız çocuğuydu.

Ve o biricik varis, on beş yıl önceki o meşum geceden bu yana Kraliyet Sarayından tüm sırlarıyla birlikte toza dumana karışmıştı.

Kayıplara karışan o prenses—— Kraliyet Seçiminde birer aday olarak sahneye atılan Filóre veya Felt’ten biri olmak zorundaydı.

İşte sırf bu yüzden birileri kapalı kapılar ardında dolaplar çeviriyordu. ——Filóre yahut Felt ikilisinden birisini tek sağ kalan Kraliyet mensubu diye el üstünde tutup baş tacı etmek ve ardından kendi çıkarları uğruna parmağında oynatabilmek içindi.

İşin bu yüzünü deşecek olursa Filóre’nin Kraliyet Seçimine itilme sürecini de denkleme kattığında, İlahi Ejderha Kilisesine karşı içten içe duyduğu o tekinsizlik hissinin çığ gibi büyümesine mâni olamıyordu.

Bununla birlikte——

Heinkel: “…Ben tam olarak neyin peşindeyim lan?”

Zihni bu raddeye geldiğinde Heinkel’in düşünceleri âdeta dehşete düşmüşçesine zınk diye durdu.

Güneşin batmak üzere olduğu ve etrafını göz gözü görmez, zifiri bir sisin boğduğunu bile bile kılını kıpırdatmamakla eşdeğerdi bu; kelimenin tam anlamıyla ahmaklıktı.

Yine de o yoğun sis perdesinin ardında, Heinkel’in yıllardır peşinden koştuğu cılız bir ışık hüzmesi saklıydı. Şayet yanlış bir adım atarsa o ışık ebediyen karanlığa gömülecekti.

İşte bu yüzden eli kolu bağlıydı. Kılını bile kıpırdatamıyordu. Telafisi olmayan o nihai hataya düşmek, içini kemiren en büyük korkuydu.

△▼△▼△▼△

——Nihayetinde o yakıcı sorular cevapsız kaldı ve zaman acımasızca akıp gitti.

Heinkel ve Filóre arasındaki efendi hizmetkâr ilişkisinin üzerinden geçen günler haftaları kovalamış, nihayetinde koca bir ayın dolmasına ramak kalmıştı.

Bu süre zarfında Filóre cephesi; Başkentteki kargaşanın felce uğrattığı gıda arzını düzene sokmuş, dört bir yandaki Kilise ve şifahanelerin imdadına yetişmişti. Hâliyle Kraliyet Seçimi Adayı ünvanının altını doldurarak destekçi sayısını günden güne artırmaktaydı. Heinkel cephesindeyse işler farklıydı, Kiliseye duyduğu o derin güvensizlik bir an olsun yakasını bırakmıyordu. Üstelik Filóre’nin tekerine çomak sokmaktan çekindiği için de günlerini sadece burnunun dibindeki dertlere çare arayarak geçiriyor, kapıdaki o büyük krizden köşe bucak kaçıyordu.

Ne var ki tüm bu Kraliyet Seçimi telaşesinin gölgesinde, Filóre’nin her şeyden çok arzuladığı o iki elzem meselede bir arpa boyu yol alınamamıştı.

Heinkel: “…Yine geri geldi demek, ha?”

Kilisenin odalarından birinde, masanın üzerinde kuleyi andıran dosya yığınlarına bakan Heinkel’in gözü o tanıdık zarfa iliştiğinde yüzüne bıkkın bir ifade çöktü ve kaşları derin bir çizgi hâlinde çatılıverdi.

Kulemsi dosyaların ardında esnemesini zar zor bastıran Sakura Element’se o umursamaz tavrına tezat oluşturacak bir hızla evrakları göndericilerine göre sınıflandırıyor, incelenmesi kolay olsun diye mektupları büyük bir ustalıkla rafa diziyordu.

Sakura, yarı kapanık mayışmış gözleri ve bitkin duruşuyla Heinkel’i şöyle bir süzdükten sonra söze girdi…

Sakura: “Apaçık belliydi, eveeet. Gerçi, cevapların her zamanki gibi tez gelmesi güzel amaaa mektubun içeriği… aaaah, bu sefer de işi yokuşa sürüp beklemeye almışlaaar.”

Heinkel: “Beklemeye almışlar demek ha. İpin ucu çoktan kaçtı, bu kaçıncı reddedilişimiz oldu?”

Sakura: “Bakalııım… Saraya gönderilen irili ufaklı kırk yedi mektup var. Kiliseye yazılanlarsa otuz iki, buna bir de ek belgeler ve şahitlik tutanakları eklenince Filóre-chan’ın da ne kadar eli çabuk bir yazar olduğunu hesaba katarsak rahat bir yüzü devirmişizdiiir.”

Bir eliyle mektupları sınıflandırırken diğer eliyle masanın köşesindeki kayıt defterini ustalıkla karıştıran Sakura’nın bu sözleri, Heinkel’in hevesini iyice kursağında bıraktı; yorgun ve ağır bir iç çekiş odaya yayıldı.

Filóre’nin âdeta bir saplantı hâline getirip Saraya ve Kiliseye her gün usanmadan yolladığı bu yüzlerce mektubun yegâne gayesi şuydu: Saraya kapatılan Emilia ve Felt’le acilen görüşüp onlara yeni bir duruşma ayarlamaktı. Dilekçelerin bir diğer hayati kısmıysa Su Geçidi Şehri Pristella’da can çekişen Cadı Tarikatı kurbanlarını Filóre’nin elindeki Kutsal Ayinle kurtarabilmesi için gereken o malum izni koparmaktı.

Filóre her iki cephede de inatla bürokrasi çarklarını döndürmeye çabalıyordu, gelgelelim——

Heinkel: “Bu adamların inatçılığı da pes dedirtiyor yani! Emilia-samalarla görüşmeyi şimdilik rafa kaldırsak bile, en azından Pristella meselesine el atmamıza izin vermeleri gerekmez mi? Yoksa evraklarda bir pürüz mü çıktı?”

Sakura: “Amanın da amanııın, yoksa benim işime mi laf ediyorsuuun? Gerçekten de öyleyse Filóre-chan’ı şu yüzlerce mektupla yere göğe sığdıramayan baş belasının tekiyim demektiiir.”

Heinkel: “Lafın gelişi söyledim alt tarafı. Günahını aldığım falan yok. Bu kadar beceriksiz olsaydın ‘Azizenin İdarecisi’ gibi o fiyakalı ünvanı eline tutuşturmazlardı zaten.”

Sakura: “Öyle mi dersiiin? Ama sırf arkam sağlam, ailem soylu diye o koltuğa kurulmuş olma ihtimalim de gayet yüksek benceee. Sen ne dersin bu işe, Kraliyet Şövalyeleri’nin Yardımcı Komutanı Heinkel-chan?”

Heinkel: “… Koca adamın isminin sonuna chan takısı ekleme, Sakura-chan.”

Sakura: “Bu talebini şimdilik askıya alıyoruuum, Heinkel-chan.”

Ona kulak asmaya zerre niyeti olmayan Sakura, Kraliyet Sarayından gelen o meşum evrakı alıp Heinkel’e uzattı. Heinkel zarftan çıkardığı kâğıda şöyle bir göz attığında satırların gözü kapalı bile ezbere okunabilecek kadar hazırcevap olduğunu anladı.

Sunulan talepler Bilgeler Konseyi nezaretinde kılı kırk yararcasına incelenmekte olup nihai karar açıklanana dek sabırla beklemeniz rica olunur. ——Hapisteki ikili ve Pristella’da başvurulacak Kutsal Ayin hususunda kelimeleri evirip çevirseler de sonuç her zaman hüsrandı.

Heinkel: “Ne evet diyorlar ne de hayır. Bizleri böyle iki arada bi’ derede bırakıp ne kadar daha süründürecekler be?”

Sakura: “Kim biliiir? İpler Saraydaki soyluların elinde sonuçtaaa. Durum bu kadar karışıkken belli ki herkes epey temkinli yaklaşıyooor.”

Heinkel: “Bu da aşırı bir temkin lan! Filóre Hanım’ın sabrı çoktan taştı; son zamanlarda kahrından eriyip bittiğini, kalbinin lime lime olduğunu söyleyip duruyor.”

Sakura: “Tam da Filóre-chan’ın o dramatik ruhuna yaraşır bir laf değil mi amaaa?”

Elinin tersiyle ağzını kapatıp kıkırdayan Sakura’nın aksine Heinkel’in yüzünden düşen bin parçaydı. Filóre’nin o sahte neşesinin altında günden güne nasıl ezildiğini, içinin kan ağladığını kendi gözleriyle gördükçe Heinkel’in de yüreği burkuluyordu.

Heinkel: “Saray bi’ halta yaramadı, peki ya Kilise ne âlemde? Her şeyden öte Filóre Hanım bu inancın Azizesi. Kutsal Ayin denen lütfu kime bahşedeceğine kendi iradesiyle karar veremeyecek mi yani?”

Sakura: “Kendi başına buyruk davranamaz tabiiii. O işler sandığın kadar basit değiiil.”

Böylesine kesip atılan Heinkel’in içine ince bir umutsuzluk dalgası yayıldı.

Sakura masanın üzerinde boy boy dizilmiş üç farklı zarf destesine sırayla parmağını tıkırdatarak “Bana bak, bakayııım.” dedi.

Sakura: “Zaten ‘Azize’ dediğin şey Kilise hiyerarşisinde resmî bir koltuk bile sayılmaaaz. Sadece İlahi Ejderha’nın rızasını kazanıp onun lütfuna nail olanlara takılan fiyakalı bir lakaptan ibarettir. Sokaktaki adam önünüzde eğilir, üç beş törende kodamanlarla aynı sandalyede oturabilirsiniz ancaaak Kilisenin ağır toplarının toplandığı o Kutsal Sinoda* girip masaya yumruğunuzu vurabileceğiniz falan… tamamen hayal ürünü yaaani.”

(Ç.N: Sinod; çoğunlukla Hristiyan kiliseleri olmak üzere, yüksek düzeydeki kişilerden oluşan dinî meclise ve kurula verilen addır.)

Heinkel: “Yine de dışarıdan bakıldığında Kilisenin yegâne marka yüzü gibi duruyor ama.”

Sakura: “Milletin inancını ayakta tutacak biri olmak da Azize’nin asli görevlerinden biridir ne de olsaaa. Fakat Filóre-chan’dan paşa paşa sadece sembol olup oturmasını beklemek, Ejderha’nın kuyruğuna ‘otur’ komutu öğretmekten bile daha zor bir iştir amaaa.”

Heinkel bu acı gerçeğe boyun eğmekten başka çare bulamadıysa da Sakura’nın sadede gelmeden önceki o zehir zemberek tasvirleri midesini fena hâlde bulandırmıştı.

Bu sözlerden çıkarılacak tek bir anlam vardı: Mevcut tabloda Kraliyet Seçimi Adayı postuna bürünen Filóre’nin, Azize ünvanı altında İlahi Ejderha Kilisesinin ruhsuz bir sembolüydü—— tabiri caizse vitrindeki mankeni olmaktan öteye gidemeyeceği üstü kapalı da olsa yüzüne vuruluyordu.

Sakura: “Biliyor musun, bence Filóre-chan’ın Krallık koltuğuna cuk oturacak bir kumaşı vaaar. Senin şu pervane gibi etrafında dönen hâlin de onun o asil çehresine nasıl kapıldığının apaçık bir kanıtı.”

Sessizliğe gömüldüğünde zihninden geçen o fırtınalı düşünceleri âdeta bir kitap gibi okuyan ve yüzüne karşı sinsi sinsi sırıtan Sakura’nın bu ukala tavırlarından hiç hazzetmiyordu.

O miskin görünümüne hiç uymayan sivri zekâsı, ağzından dökülen her kelimenin ardına ustaca gizlenmişti. Tiga’nın Kilise muhafızları arasında hatırı sayılır bir yeri vardı elbet ama Sakura gibi bizzat Kilise tarafından atanmış bir idarecinin sırf rütbeyle değil, taşıdığı o tehlikeli zekâsıyla da parmakla gösterilecek cinsten bir figür olduğunu insana zorla kabul ettiriyordu.

Yüzlerce mektuba ruhunu katan o zarif satırlar Filóre’nin hünerli ellerinden dökülüyor olabilirdi lakin evrakları ip gibi dizen, o koca bürokrasi çarkını tek başına çeviren kişi Sakura’nın ta kendisiydi. Görünen o ki İlahi Ejderha Kilisesinin her kademesinde gizli bir eli, sarsılmaz bir bağlantısı vardı.

Heinkel: “Senin gibi biri varken Kilisenin sırtı kolay kolay yere gelmez.”

Sakura: “Yok yahu, gözünde beni fazla büyütüyorsuuun. Benim Filóre-chan gibi o umut dolu yüz ifadesini takınıp kitleleri peşimden sürüklemem imkânsııız. Hem tek bir kişinin sarsılmasıyla iskambil kâğıtları gibi yıkılabilecek o tehlikeli topluluğun ipini elimde tutmak benim harcım değil.”

Heinkel: “…Demek öyle, alçakgönüllülükte sınır tanımıyorsun.”

Ellerini umursamazca iki yana sallayan Sakura’nın pervasız yanıtı aslında kraliyete atılmış üstü kapalı, küstah bir hareketti.

Lugunica Krallığı’nın belkemiği olan Bilgeler Konseyi bile böylesine ince oyunlar karşısında aciz kalırken, kılıcı çoktan paslanmış eski bir Kraliyet Şövalyesinin bir şeyler söyleyecek mecali yoktu.

Heinkel: “McMahon Bey’in ansızın aramızdan ayrılmasıyla Sarayda nasıl bir kıyamet koptuğunu tahmin edebiliyorum gerçi…”

Bilgeler Konseyi’nin o meşhur kapalı kapılar ardındaki meclislerini adım adım izleyemese de, dengeleri kuran ve arayı bulan o yegâne kişinin Miklotov olduğu aşikârdı. Ne var ki konseydeki diğer kodamanların sadece birer süs olduğunu düşünmek de düpedüz ahmaklık olurdu. Özellikle o ateşli nutuklarıyla kılıç çeken Bordeaux Zergev Bey başta olmak üzere, masada kılıçların gizliden gizliye çekildiği su götürmez bir gerçekti.

İşin aslı, Başkentin ve Sarayın başını ağrıtan tek dert bu değildi. Karşılaşılan sorunlara verilen tepkiler de -Miklotov’un yokluğu hesaba katılmazsa- elden geldiğince hızlı işleme konuyordu.

Yani anlayacağınız, işlerin askıya alınmasının asıl sebebi Filóre’nin bodoslama dalmak istediği o iki mevzuydu—— Bunun ne anlama geldiğini henüz Heinkel bile tam olarak idrak edememişti.

Heinkel: “Kilisenin, Filóre Hanım’a Kutsal Ayini kullanma izni vermemesiyle… Düşes Karsten’in aranması arasında bir bağ var, değil mi?”

Sakura: “Bunu inkâr edemem. İşin aslı, Filóre-chan’ın Kutsal Sinoda bile danışmadan Kutsal Ayini kullanması zaten epey göze batmıştı; hatta Azize ünvanının elinden alınmasının bile masaya yatırıldığı söööyleniyor.”

Heinkel: “Azize ünvanının elinden alınması mı?!”

Sakura: “Sadece kâğıt üzerinde bir kural tabii. Yoksa daha önce eşi benzeri görülmüş şey değil. Şimdilik paçayı kurtardık amaaa konu bir kez masaya yatırılırsa bir daha o kadar kolay sıyrılamayız benceee.”

Sakura bunları epey soğukkanlı bir şekilde dile getirse de Heinkel’in bir kez daha şaşkınlığa uğramaktan başka çaresi yoktu.

Sarayı derinden sarsan Filóre’nin bu başına buyruk tavırları; anlaşılan sadece İlahi Ejderha Kilisesini huzursuz etmekle kalmamış, bizzat kendi konumunu da uçurumun kenarına sürüklemişti.

Üstelik Kutsal Ayin sayesinde şifa bulan Crusch’ın, Miklotov cinayetinin baş şüphelisi olarak aranıp durması Filóre için işleri tamamen çıkmaza sokuyordu.

Heinkel: “Yapılan bir iyiliğin böyle ayaklarına dolanması hiç de hoş bir şey değil…”

Sakura: “Bu konularda epey heveslisin baaakıyorum. Aaah… ama tabii hakkın vaaar. Sonuçta Filóre-chan’ın Kutsal Ayini kullanma izni koparması, Heinkel-chan için bir ölüm kalım meselesi olsa gereeek.”

Heinkel: “――――”

Sakura: “Yoksa bu sadece Filóre-chan’ın Şövalyesi olmanın getirdiği bir sorumluluk hissi midir?”

Bu alaycı bakışlara ve iğneleyici ses tonuna karşılık, Heinkel sinirle burnundan soludu.

Sakura’nın o can acıtıcı iğnelemelerine cevap vermek zorunda hissetmiyordu kendini. Elbette Filóre’nin Kutsal Ayin sayesinde eşini—— Louanna’yı kurtarıp kurtaramayacağını bir an önce görmek için can attığı su götürmez bir gerçekti.

Fakat——

Heinkel: “Pristella’da umutla bekleyenler, işe yarayıp yaramayacağı meçhul bir mucizeyi beklemiyor; işe yaradığı zaten kanıtlanmış bir gerçeğe tutunuyor. Her şey alt tarafı bir izne kaldıysa bunun bir an önce çıkmasını istememden daha doğal ne olabilir ki?”

Sakura: “Yani kendini değil de başkalarını düşünüyorsun, öyle mi? Heinkel-chan, meğerki ne kadar da koca yürekli bir adammışsın ya?”

Heinkel: “Hiç de öyle bir şey söylemedim. Beklemek bir nevi umut etmektir ama bilerek bekletilmek umut da, kurtuluş da değildir maalesef.”

Sakura: “——Doğru söze ne denir kiii.”

Kısasa kısas. Sakura’nın iğnelemelerine Heinkel’in içindekileri âdeta yüzüne tükürürcesine haykırmasıyla, Sakura’nın sesindeki o alaycı tondan eser kalmamıştı.

Bu ani değişimi tuhaf bulan Heinkel dönüp ona baktığında Sakura’nın yüzünde ya da gözlerinde bunu onaylayacak tek bir mimik bile bulamadı, her şey kendi kuruntusundan ibaretti.

Ne olursa olsun——

Sakura: “——Sessizce ve sakince üzerimize düşen vazifeleri yerine getirmeliyiiiz. Böyle yaptığımız sürece en azından güzel şeylerin bizi bulacağından hiç şüphem yoook.”

İlahi Ejderha Kilisesine mensup biri için bu fazlasıyla cılız bir temenniydi ama aynı zamanda Heinkel’e bir o kadar da içten bir mırıldanış gibi gelmişti.

△▼△▼△▼△

Filóre: “——Kararımı verdim! Yüz mektup döktürmeme rağmen bir arpa boyu yol alamadıysam yüz birinciyi bizzat ellerimle teslim edeceğim! Gözlerinin içine baka baka yalvarırsam beni geri çevirmeye yüzleri tutmaz!”

Sanki Ejderha’dan bir vahiy inmiş gibi parlayan yüzüyle bu sözleri sarf eden Filóre; Şövalyesini, muhafızını ve idarecisini de peşine takıp Kraliyet Sarayı yollarına düşmüştü.

“Bu sefer koparacağım o izni!!!” dercesine göğsünü gere gere nefeslenen Filóre’nin bu kararlı duruşu takdire şayandı, gelgelelim——

Filóre: “——Bunu asla sineye çekemem!!”

Misafir odasından fırlayıp tebeşir beyazı koridorlara adım atar atmaz, Filóre sabrı taşmış bir hâlde feryat etti.

Kraliyet Sarayının sessiz koridorlarında çınlayan bu öfke dolu ses, etrafta koşturan sivil memurların ve hizmetçilerin şaşkın bakışlarını üzerlerine çekmişti. Onların bu bakışlarına aldırış bile etmeyen Tiga, işaret parmağını dudaklarına götürerek…

Tiga: “Filóre, böyle bir yerde avazın çıktığı kadar bağırırsan çok fena göze batarsın. Sesin soyluların kulağına giderse bir dahaki sefere, misafir odasının yüzünü dahi göremeden kapı dışarı ediliriz.”

Filóre: “İyi de insana böyle muamele reva mı ya?! Neyimiz eksikse söyleyin tamamlayalım diyorum ama yok! Biri düşünme aşamasında der, öteki beklemeye aldık der, bir diğeri belirsiz der!.. Kafayı yememek elde değil, elim kolum bağlandı resmen!”

Sakura: “Bana kalırsa ne ekleyecek ne de düzeltecek bir eksiğiniz var dooğrusu.”

Filóre: “O zaman versinler şu izni de kapansın bu mevzu ya!”

Heinkel: “——Açıkçası, en başından beri bizi kâle almaya hiç niyetleri yokmuş zaten.”

Sinir krizleri geçiren Filóre hışımla Heinkel’e döndü. O kırmızı gözleri hafiften yaşarmıştı ama Heinkel’in elinde o yaşları silecek bir mendil dahi yoktu.

Mendil uzatmak yerine, lafı hiç eğip bükmeden kızın duymak istediği o çıplak gerçeği yüzüne vurmakla yetindi.

Heinkel: “Bizi kapıdan çevirmelerinin sebebi ne dosya eksikliği ne de şartların uymamasıydı. O adamların tek derdi, Filóre Hanım’ın pes edip bu mevzuyu tamamen kapatması.”

Filóre: “Böyle bir şey… böyle bir saçmalık olabilir mi ya! Buna kim karar veriyor ki?”

Heinkel: “Ah, inan bana, onu ben de en az senin kadar merak ediyorum.”

Şu an dışarıdan bakıldığında mızmızlanan bir çocuktan farkı olmasa da elinden gelen her şeyi ardına koyduktan sonra mızmızlanmaktan başka çaresi kalmamıştı.

İşin aslına bakılırsa Filóre’nin feryat ettiği bu konular Heinkel’in bile içinden kolayca çıkabileceği türden değildi, son bir buçuk aydır üst üste binen bu tuhaflıklar âdeta çığ gibi büyümeye devam ediyordu.

Heinkel: “…Oysaki her şeyin kusursuz bir şekilde tıkır tıkır işleyeceğini düşünmüştüm.”

Açık konuşmak gerekirse Filóre’nin sahneye bu kadar ihtişamlı çıkması, Kraliyet Seçimine geç kalması dışında kalan her detayın İlahi Ejderha Kilisesi tarafından ilmek ilmek işlendiğini düşündürtüyordu insana.

Fakat madalyonun diğer yüzüne bakılırsa Filóre kendi becerileri ve altın gibi kalbi sayesinde bu kaotik Başkentte yavaş yavaş kendi kitlesini yaratsa da ayağını en sağlam basacağı yer olan Su Geçidi Şehri seferi için—— bilhassa Kilisenin tepesindeki Kutsal Sinoddan bir türlü izin çıkmıyordu.

Filóre’nin tahta çıkması gerçekten isteniyorsa böyle bir iznin şipşak verilmesi atılacak en mantıklı adımdı.

Buna rağmen İlahi Ejderha Kilisesi onun arkasında durmak şöyle dursun, tüm kapıları yüzüne kapatmayı seçmişti. Bilgeler Konseyi de Filóre’nin safında yer almaya en ufak bir niyet bile göstermemişti.

Hâl böyle olunca Heinkel’in kiliseye duyduğu o ufak güvensizlik tohumları filizlenip bambaşka bir boyuta ulaşmıştı.

Ancak kiliseye duyulan güvensizlik ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin, asla değişmeyecek gerçekler de vardı. ——Filóre; hâlâ bir yetişkinin kanat germesine muhtaç, tecrübesiz bir çocukcağızdan ibaretti.

Tiga: “Filóre, neler hissettiğini çok iyi anlıyorum ama şimdilik geri dönelim.”

Tiga’nın yatıştırıcı sesi eşliğinde kederden kahrolan Filóre, elinden tutulup usulca oradan uzaklaştırıldı.

Sarayın girişine doğru ilerledikleri sırada, oradan geçmekte olan Kraliyet yetkilileri Filóre’yi görünce oldukları yerde durup saygıyla eğilerek onu selamladılar.

Kraliyet Seçimi Adayı ve bir Azize olarak ona duyulan bu saygı, su götürmez bir gerçekti.

Hâl böyleyken en ufak bir arzusunun bile yerine getirilmemesi acı bir ironiden ibaretti.

Böylece, omuzlarına çöken o boğucu sessizlikle koridoru döndükleri anda——

Heinkel: “――――”

Karşıdan kendilerine doğru yürüyen o silüeti gören Heinkel’in âdeta nefesi kesildi.

Heinkel: “——Reinhard.”

Düşünmeye bile fırsat bulamadan tuttuğu nefes, böylesi bir isim olup dudaklarından dökülüvermişti.

Üzerine o bembeyaz Şövalye üniformasını geçirmiş, belinde Ejderha Kılıcını kuşanan o kızıl saçlı adam—— Reinhard van Astrea, kendi adını zikreden bu adama gözünü dahi kırpmadan dimdik bakıyordu.

İkilinin bakışları gayet doğal bir şekilde birbirini buldu, aralarındaki kan bağının yegâne kanıtı olan o mavi gözlerin kesiştiği an ortalığa derin bir sessizlik çöktü.

Reinhard: “Görüşmeyeli uzun zaman oldu, baba.”

Heinkel: “…Aynen.”

Ağzından çıkan bu acınası cevaptan dolayı kendine lanet okuyordu.

Tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. Kendi düşüncelerine o kadar dalmıştı ki karşısına bu yüzün çıkmasını hiç beklemiyordu, hâliyle yüzüne kusması gereken o iğneleyici ve zehir zemberek sözlerin hiçbiri aklına gelmemişti.

Hâl böyle olunca ağzından dökülen o ahmakça yanıtın dışında sarf edecek tek bir söz dahi bulamamış ve baba oğulun arasına o ölümcül sessizlik girmişti.

Reinhard: “――――”

Reinhard’ın hemen arkasında, ona eşlik eden beyaz Şövalye üniformalı iki kişi daha vardı. Dışarıdan bakan biri, bunların Kılıç Azizine görevinde yoldaşlık eden adamlar olduğunu düşünürdü.

Ancak her ikisinin de bakışları etrafa değil, pürdikkat bir şekilde Reinhard’ın her bir hareketine odaklanmıştı.

Hepsinden öte, Heinkel bu Şövalyelerin yüzlerini hiçbir yerden çıkarmıyordu. ——En azından Heinkel’in dağarcığında, kim oldukları tamamen meçhul kişilerdi.

İyi ama bu Şövalyeler neden Reinhard’ın peşinde dolanıyordu ki——

Filóre: “!.. Reinhard! Ne büyük tesadüf! Ben de tam seninle konuşmak istiyordum!”

Baba ile oğulun arasında esen o soğuk rüzgârları zerre umursamadan aralarına dalan Filóre, doğrudan Reinhard’a doğru koştu. Reinhard’ın arkasında bekleyen iki Şövalye anında gardını alsa da Reinhard sadece elini kaldırarak onları durdurdu.

Reinhard: “Filóre-sama. Saraya ziyarete gelmişsiniz.”

Filóre: “Evet. Emilia, Felt ve son olarak Pristella meselesini görüşmeye geldik. Fakat şu an benden çok senin durumun mühim.”

Reinhard: “Benim mi?”

Filóre: “Aynen öyle. Felt nasıl? Hiç değilse onu sık sık görebiliyor musun?”

Reinhard: “――――”

Aralarındaki mesafeyi pervasızca kapatan kızı gören Reinhard, usulca nefesini tuttu.

Ardından “Hayır.” diyerek yavaşça başını iki yana salladı.

Filóre: “Nasıl yani? Bu… bugün onunla henüz görüşemediğin anlamına mı geliyor?”

Reinhard: “Hayır. Felt-sama Sarayda gözetim altına alındığı günden beri demek istiyorum.”

Filóre: “Felt Sarayda olmasına rağmen…daha bir kez olsun bile yüzünü göremedin mi?! Hem de aradan koskoca bir ay geçmişken?!”

Filóre’nin sesinin giderek yükselmesiyle arkadaki Şövalyeler de hâliyle tetikte bekler hâle geldiler. Ancak Reinhard, Filóre’nin bu fevri tepkisine karşılık sadece başını yavaşça sallamakla yetindi.

Filóre’nin buna bu denli şaşırması son derece doğaldı. Zira kendisine Emiliagillerle görüşme izni verilmemesi, bu durumun yanında devede kulak kalırdı.

Filóre: “Sen Felt’in Şövalyesi değil misin? Nasıl olur da kılıcını adadığın o kişiyi bile göremezsin, bu işte fena hâlde bir bit yeniği var. Sen de böyle düşünmüyor musun?”

Reinhard: “Ziyaret yasaklandı, bu konuda elimden hiçbir şey gelmez.”

Filóre: “A-Ama… sen de onunla görüşmek istersin değil mi? Eminim konuşacak bir yığın şeyiniz birikmiştir.”

Reinhard: “Ben Krallığın kılıcıyım. Kraliyet Sarayından gelen böylesi bir emre boyun eğmek durumundayım.”

Filóre: “Sen sadece Krallığın kılıcı değil, aynı zamanda Felt’in de kılıcısın!”

Duydukları karşısında dehşete düşüp gözlerini kocaman açan Filóre’nin sözleri öylesine keskindi ki o kelimelerin âdeta Reinhard’ın tam kalbine saplandığı hissine kapılırdınız.

Fakat Heinkel, Reinhard’ın Filóre’den gelen bu ani suçlamalara ne cevap vereceğini adı gibi biliyordu.

O da şuydu ki——

Reinhard: “——Ben Krallığın kılıcıyım, Filóre-sama.”

Sözler dönüp dolaşıyor ve yine en baştaki o cevaba çıkıyordu.

Filóre’nin sözleri kesinlikle yersiz değildi. Keza Reinhard da kızın dediklerini idrak edemeyecek kadar ahmak değildi.

Ne söylenirse söylensin, ne hissederse hissetsin, Reinhard’ın vereceği o cevap asla değişmeyecekti.

Değiştiremezdi demek, çok daha yerinde bir tabir olurdu.

Filóre: “Yoksa sen de mi Felt’in Krallığı kandırdığına inanıyorsun?”

Reinhard: “Hayır.”

Bu da hiç düşünmeden, bir anlık refleksle dudaklarından dökülüveren bir cevaptı.

Filóre’nin öyleyse neden diyerek isyan edercesine titreyen bakışlarına rağmen onun ağzını açmasına dahi fırsat tanımadan Reinhard lafa girdi.

Reinhard: “Benim Felt-sama’ya olan inancımla, onun masumiyetini kanıtlamak bambaşka şeyler. Emirlere başkaldırırsam bu sadece Felt-sama’nın üzerindeki şüpheleri körükleyecektir ki bu, onu içinden çıkılmaz bir duruma sürükler.”

Filóre: “Yani sadece sana ne söyleniyorsa ona boyun eğmekten başka çaren yok mu?!”

Reinhard: “――――”

Reinhard bu soruya ne onaylayan ne de inkâr eden bir cevap vermeyi seçti, sadece sustu.

Fakat ikisini de dile getirmemiş olması, aslında nerede durduğunu gün gibi aşikâr kılıyordu.

Heinkel: “――――”

Heinkel’in bakışları, Reinhard’ın arkasında put gibi dikilen iki Şövalyeye kaydı.

Bu ikilinin Reinhard’ın tarafında olmadığı su götürmez bir gerçekti. Durum böyleyken belli ki görevleri Reinhard’ın her adımını izlemekti ancak ona karşı böyle bir önlem almak tam anlamıyla ahmaklıktı.

Reinhard isteseydi göz açıp kapayıncaya kadar o ikisini yere serebilir ya da ruhları bile duymadan ortadan kaybolur, saraydaki hiç kimseye hesap vermeden doğrudan Felt’in yanına ulaşabilirdi.

Fakat Reinhard bunların hiçbirine yeltenmiyordu. Yeltenemezdi de.

Omuzlarında Kılıç Azizi ünvanını taşıdığı sürece, böylesi şeyler——

Filóre: “Öyleyse en azından şu sözlerimi Felt’e ulaştır.”

Sessizliğe gömülen Reinhard’a karşı, Filóre yumruklarını sıkarak sözlerini sürdürdü.

Filóre: “Ben Felt’e sonuna kadar inanıyorum. Emilia’ya da aynı şekilde. Sarayın surları dışında, onların bu Krallığa asla ihanet etmeyeceğine inanan birinin olduğunu bizzat söyle.”

Reinhard: “…Teşekkür ederim.”

Filóre: “Bunu ona mektupla versen de olur. Zaten bizzat kendi ellerimle yazacağım.”

Reinhard: “Buna rağmen kesin bir söz veremem. Felt-sama’ya yazılı veya sözlü herhangi bir şey iletmem yasaklanmıştır.”

Filóre: “Böyle bir şey!..”

Reinhard: “Affınıza sığınıyorum ama bir sonraki görevim için yola koyulmam gerek.”

Buram buram çaresizlik kokan bu cevap karşısında, Filóre’nin o muntazam yüzü acıyla buruştu.

Buna rağmen Reinhard, Filóre’nin bu tepkisine aldırış etmeden zarifçe önünde eğildi ve yanlarından usulca geçip gitmeye yeltendi.

Tam omuzu Heinkel’in omzunu sıyırıp geçecekken adımları birdenbire bıçak gibi kesildi.

Reinhard: “Baba, Filóre-sama’nın Şövalyesi olduğunuzu işittim.”

Heinkel: “…Hah, demek öyle. Bir itirazın varsa…”

Reinhard: “——Tebrik ederim.”

Zehir zemberek bir söz savurmaya hazırlanırken duyduğu bu karşılıkla Heinkel’in âdeta dili tutuldu.

Omuzları neredeyse birbirine sürtünecek kadar yakınken ona dönen Reinhard, bakışlarını doğrudan Heinkel’e çivilemişti. ——Nasıl olduysa kendi boyuna tamamen yetişmiş olan oğlunun o yüzüne bakmaya dayanamayan Heinkel, anında gözlerini kaçırıverdi.

Heinkel: “…Gerçi ortada tebrik edilecek bir şey olup olmadığından pek emin değilim.”

Reinhard: “Yine de… bu göreve babamın layık görülmesi beni ziyadesiyle mutlu etti.”

Heinkel: “――――”

Bu samimi sözler karşısında Heinkel ağzını açıp da tek bir kelime dahi edemedi.

Sözlerinde ne gizli bir iğneleme ne de ufak bir hakaret kırıntısı vardı. Reinhard, perişan hâldeki babasının bir başkası tarafından Şövalye olarak seçilmesini tüm kalbiyle, içtenlikle kutluyordu.

Pristella’da yüzüne karşı savurduğu o iğrenç küfürleri gerçekten hafızasından silmiş miydi?

Aynı şehirde, Heinkel’in bizzat onun kendi Efendisine kılıç çektiği gerçeğini de mi aklından çıkarmıştı yoksa?

Yoksa tüm bu yaşananlar, Reinhard’ın kalbinde ufacık bir çizik bile bırakmayacak kadar eften püften şeyler miydi?

Reinhard usulca başıyla selam verdikten sonra, iki Şövalyenin gözetiminde o tebeşir beyazı koridorda adımlamaya devam etti.

O sırtını dönüp uzaklaşırken Filóre arkasından öfke saçan gözlerle bakıyordu. Heinkel’se Filóre’nin aksine gözden kaybolan oğlunun ardında öylece dikiliyor, ona kin dolu bakışlar fırlatmaya bile cüret edemiyordu.

△▼△▼△▼△

Tiga: “——Filóre, Reinhard’ın yüzüne karşı sarf ettiğin o sözler epey pervasızcaydı.”

İlahi Ejderha Kilisesine ayak basar basmaz Tiga, kabul odasının kapısını kapattı ve sert bir ifadeyle Filóre’ye döndü.

Saraydan dönerken ejder arabasının içinde bile çıt çıkarmamışlardı ancak anlaşılan Tiga, tüm o yolculuk boyunca içten içe onu nasıl haşlayacağını kurgulayıp durmuştu.

Tiga: “Kelimelerini özenle seçmiş olabilirsin fakat orada Saray Şövalyeleri ve diğer Krallık çalışanları da vardı. Olur da o söylediklerin Bilgeler Konseyinin kulağına giderse sen bile Saraya başkaldıran bir asi olarak fişlenebilirsin.”

Filóre: “Öyle düşünsünler, benim açımdan zerre mahsuru yok. Çünkü benim ruhumda gerçekten de isyankârlık var.”

Tiga: “Onu ben de biliyorum. Asıl kastettiğim şey, olur da Saraya adım atman ya da insanlarla görüşmen yasaklanırsa elinden hiçbir şey gelmeyeceği gerçeğiydi.”

Filóre: “Bunun farkındayım.”

Tiga: “Farkında olmadığın için öyle ulu orta——”

Filóre: “BİLİYORUM DEDİM YA!”

Filóre, Tiga’nın sözünü bıçak gibi kesti.

Bu ani çıkış karşısında Tiga’nın nutku tutulurken Sakura başını öne eğip gözlerini kaçırdı. İkisinin bu hâlini gören Filóre, “Üzgünüm…” diye mırıldandı titreyen çatallı bir sesle…

Filóre: “Biliyorum… çok özür dilerim. Zaten her şeyin farkında olmak beni daha da çileden çıkarıyor. Saraydaki o soyluların kararlarına boyun eğmezsem Kraliyet Seçimi Adayı ünvanımı elimden alacaklar. O konumu kaybedersem Emilia ve Felt’i asla kurtaramam. Bu yüzden başımı eğip emir kulu gibi uslu uslu oturmaktan başka çarem yok.”

Tiga: “Filóre…”

Filóre: “Özür dilerim. İkinizin de bana bunları hangi niyetle söylediğini adım gibi biliyorum.”

Tiga: “——Aah.”

Filóre: “Lütfen kısacık bir süreliğine Heinkel-sama’yla baş başa kalmama müsaade edin.”

Bu ricanın ardından Tiga bir an tereddüt etse de boyun eğerek başını salladı.

Odadan ilk çıkan Sakura’yı Tiga takip etti. Kapı usulca kapandığında odada yalnızca Filóre ve Heinkel baş başa kalmıştı.

Heinkel: “――――”

Masanın üzerinde, Kraliyet Sarayı’ndan dönen koca bir aylık cevap mektupları üst üste yığılmıştı.

Filóre mektup yığınına şöyle bir göz gezdirdikten sonra derin bir iç çekti.

Filóre: “Heinkel-sama.”

Heinkel: “Ne var?”

Ne de olsa bu çıkmazın Filóre’nin de sinirlerini epey yıprattığı aşikârdı.

Çaresizce ettiği feryatlar yerini bulmuyor, sesini Reinhard’a bile duyuramıyordu. Her türlü zorluğa göğüs geren o inatçı kızın bile, bunca duyarsızlık karşısında mecali tükenmiş olmalıydı.

Heinkel’in kendisi bile, Reinhard’la o beklenmedik yüzleşmenin ve hiç aklından geçmeyen o tebriğin ağırlığı altında ezilip zihnen tükenmişti.

Yine de… içinde kalan son cesaret kırıntılarını toplayarak kendini Filóre’nin söyleyeceklerine hazırladı.

Ardından Filóre, sırtını kapalı kapıya yaslayarak odadan yeni ayrılan Tiga ve Sakura’nın kulaklarından bilhassa uzak tutmak istediği o niyeti, Heinkel’e döktü.

Dudaklarından şu sözler döküldü——

Filóre: “——Sence… Saraydan kimsenin ruhu bile duymadan firar etme işi nasıl yapılır?”





※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

#Evet! Böylelikle bir bölümün daha sonuna geldik. Heinkel bölümleri âdeta yağıyor… Heinkel de artık hem Kiliseden hem de Krallık hakkında endişelenmeye başlamış gibi görünüyor. Tappei de Kısım 10 ile Reinhard’dan nefret edeceksiniz demiş ama ben bu oyunlara gelmem. Zaten bu Kısmın temasına yazarımız “Trajik Kahraman” demişti, burada kimden bahsettiğini gayet iyi biliyoruz. Bakalım sonraki bölümlerde işler nasıl ilerleyecek? Okumaya devam edelim!!!

#Ayrıca, yarından itibaren her çarşamba günü Re:Zero’nun 4. sezonunun 2. kısmı yayımlanmaya başlıyor. Tabii ki 1. kısmı çevirdiğimiz gibi 2. kısmı da çevireceğiz ve problem olmadıkça çarşamba akşamı yayımlıyor olacağız. Ha bir de, her çarşamba günü Discord’da animenin yeni bölümlerini hep beraber Türkçe şekilde izliyor, tartışıyoruz; tüm Re:Zerosever dostlarımız bu etkinliğe davetlidir!!!

Önceki Sonraki
5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
12 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Dardino
Üye
11 Ağustos 2026 15:56

Nasıl konuşuyo bu!? Heinkel babaya chan felan diyor bak elim ayağım titriyor

Misertus
Üye
11 Ağustos 2026 17:10

Güzel bölümdü; elinize, kolunuza, bilginize ve beyninize sağlık. Çeviri için teşekkürler!

Yuzial XVII
Üye
11 Ağustos 2026 18:43

Çeviri için teşekkürler

MustafaYlmz
Üye
13 Ağustos 2026 02:07

Çeviri için teşekkürler. Yeni bölümler için WitchCult’ta yayınlanmasını mı bekliyorsunuz yoksa siz mi çeviriyorsunuz

MustafaYlmz
Yanıtla  Bertiel
14 Ağustos 2026 23:59

Teşekkürler. Elinize emeğinize sağlık diğer bölümleri de dört gözle bekliyorum

Zedxsmurf37
Üye
15 Ağustos 2026 01:39

Çeviri için teşekkürler

Son düzenleme 14 gün önce by Zedxsmurf37
Wr_Silent
Üye
24 Ağustos 2026 20:36

Çeviri için teşekkürler.

Ybo
Ybo
Üye
26 Ağustos 2026 20:08

Çeviri için Teşekkürler