Bildirimler Tümünü Okundu Say
Yükleniyor...
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VIII, Bölüm 21 – “Kaçınılmaz Kader”

Kısım VIII, Bölüm 21 – “Kaçınılmaz Kader”

1 Temmuz 2026 272Okunma 24 dk okuma
Önceki Sonraki

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Setsuna

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can, EuphoriaLux, Efe S, Yiğithan S, The Emre, Arman, Karagürz, Furkan Ş, Kaan Ö, Süleyman Y, Anıl U, Hydra, Bayram Ö, Sweet, Rayko Nora, Rüzgar Yağız C, Alperen’in Gözünden, Melih Kaan K, Efe Ç.

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Yoğun içkimsi ve toprağımsı koku tüm meyhaneyi sarmalamıştı.

Girişin yakınlarında boş alkol şişeleri ve fıçılarının yanı sıra muhtemelen bir zamanlar insan şeklinde olan toprak kuklalarının enkazı yığılmıştı.

Bunların tamamı barda içki içip homurdanan şu iki yaşlı adam tarafından yapılmıştı――

???: “Oo? Bu delikanlıyı bir yerlerde görmüştüm sanki… Sen ne diyo’n kızıl kafa?! Şu Kıl Yumağı Delikanlıyı gözün ısırıyor mu?!”

Groovy: “Kimmiş lan kıl yumağı? Taşak geçme benimle! Ne zamandır bir şey yiyip içmedim biliyo’n mu?! ÖLDÜM LAN AMINA KOYAYIM!..”

Yanakları kızarmış adam mutlu mutlu sırıtarak dizlerine vururken Groovy, ona sertçe çıkıştı.

Mavi saçı arkadan bağlı orta yaşlı adam Groovy’nin şikayetini duyduktan sonra nedense ani bir keyifle gülmeye başladı ve “Kaçınılmaz oğlum, kaçınılmaz!” dedi.

Tamamen kafayı bulmuş gibi görünüyordu.

Mavi saçlıdan fayda gelmeyeceğinden Groovy; bakışlarını diğerine yani kızıl, orta yaşlı adama çevirdi. Sandalyede sessiz sessiz otururken elindeki şişeye ters ters bakıyordu.

Groovy: “Oy! Kızıl kafa piçi! Sen de bu mavi saçlı orospu çocuğu gibi misin lan?!”

Kızıl Kafa: “――――”

Groovy: “Görmezden gelmesene! Aç şu çeneni ve buraya…”

Kızıl Kafa: “――Kes sesini.”

Daha Groovy cümlesini bitiremeden gümüş bir parıltı, misilleme olarak kendisine fırlatıldı.

Yerinde otururken Groovy’nin boynunu hedefleyen yatay bir kesik atmıştı. Meyhaneye ilk girdiğinde de aynı türden bir şey yaşanmıştı ama bu, rakibin hayati organlarını hedef alan saf bir kılıç ustalığıydı.

Rakibi Groovy olmasaydı ölümcül bir saldırı olabilirdi ama…

Groovy: “Sen kiminle savaşmaya çalıştığını sanıyo’n lan, GÖTVEREN?!”

Groovy, kılıcın sadece burnunun ucunu sıyıracak şekilde ustaca sıyrıldı, bir adım attı ve tek bir yumrukla aradaki tüm mesafeyi bir anda kapattı. Eldiveniyle donattığı yumruğu, kızıl orta yaşlı adamın gövdesine inerek onu şok dalgasıyla duvara fırlattı.

Acılı çığlıklarıyla birlikte “Kahh” diye öksüren kızıl saçlının bedeni dönerek uçtu. Adam kendini savunamadan duvara yapıştı ve Groovy, yan gözle ona bakarak havada dikey olarak dönen içki şişesini yakaladı.

Kızıl saçlının içtiği alkolü muazzam bir iştahla boğazından aşağı indirdi.

Groovy: “Kaah! Yaktı lan yaktı!.. Su, yemek falan isterdim aslında ama…”

Mavi Saçlı Adam: “――Bravo, bravo! Baksana şu işe, sen de boş adam değilmişsin la’, Kıl Yumağı Efendi. Kızıl kafa aslında baya’ güçlüdür he, kolaycacık yeniverdin lan adamı!”

Groovy: “Haah?”

Duvarın orada tepetaklak kalan kızıl saçlı adama dönerek bir baktı. Mavi saçlı ise diz üstüne çökerek savaşmak istemediğini işaret edercesine başını eğdi.

Mavi Saçlı Adam: “Büyük zahmet verdik, Kıl Yumağı Efendi! Biz iki kanki iki gezginleriz ve rastgele gezinirken bu yerleşkeyi buluverdik ama hâli ta biz geldiğimizde de böyleydi. Köylüler gitmiş, şu toprak topaklar burayı ele geçirmişti.”

Groovy: “…Siz iki salak piç de ölülerden geriye kalan içkileri mi içelim dediniz yani?”

Mavi Saçlı Adam: “İşe bakın ki maalesef tamamıyla haklısınız! Öyle sıkılmıştık ki kapıdan giren bir sonraki toprak ahmağın adam mı kadın mı olacağına dair iddiaya girmeye başladık.”

Aptalca sırıtan mavi saçlı adam, içinde bulundukları durumun aciliyetini tınlamayan o iddianın detaylarını açıkladı.

Bu detaylar pek de önemli değildi ama Groovy, iddianın bedeli sahip olmadıkları alkol mü yoksa kendi canları mı bilemiyordu. Bu adamların nerede yaşayıp nerede öleceği tamamen keyiflerinin kahyasına kalmıştı.

Fakat――

Groovy: “――Ne siktir boktan bir şey bu.”

Mavi Saçlı Adam: “Ha, o ne demek la’?”

Groovy: “Şerefsiz herif, diz üstüne çöküp katananı sunmayı biliyorsun ama burnumun buram buram aldığı sikik savaşma niyetin hiç de öyle demiyor… Beni öldürmeye fırsat kollarken bana öylece bakma lan, piç kurusu.”

Mavi Saçlı Adam: “――――”

Groovy burnunu çekti ve mavi saçlı adama doğru baktı, adam ise endişeli bir yüz ifadesiyle yanağını kaşıyarak “Ehh” diye karşılık verdi. Karşı çıkmama sebebi ise hemen küçük bir kurgu uyduramamasından ziyade, saçma bir bahanenin Groovy’nin öfkesini körükleyecek olmasıydı.

Bu mavi saçlı, orta yaşlı adam kızıl saçlı dövülüp kenara atıldığından beri Groovy’i öldürme isteğini kelimeleri ve tavırlarının arkasında saklıyordu.

Toprak kuklalar tarafından kovalana kovalana bu mekâna dalıp daha dinlenemeden böyle sıkıntılı bir rakiple karşı karşıya gelmişti―― Tam bunları düşünürken de Groovy bir şey fark etti.

Groovy: “…Piç, boktan kokunu hatırlıyorum.”

Groovy, daha önce bir yerlerde aldığı bu pis kokuyu hatırlayınca tüyleri diken diken oldu.

Aldığı her kokuyu hatırlayamazdı ama ayırt edici kokular da vardı ve unutulmaları zordu. Ölüm tutkusuyla hafifletilmiş bu kokuyu alınca rakibinin kim olduğunu hatırlamaya çalıştı ki――

Groovy: “――Lan göt, sen Cecilus’un şu sikik babası mısın?”

Aklına gelen kişiyi dile getiren Groovy, rakibine gözlerini dikti.

Mavi saçlı adam, Groovy’nin keskin bakışları altında nahoş bir ifade yaptı ve

Mavi Saçlı Adam: “Öf, hatırladın beni.”

Groovy: “SİKTİR LAN ORADAN! Sırf hatırlanmayayım diye beni mi öldürecektin lan piç?! Taşak geçme benimle! En başta sen nasıl hayatta kaldın ki?! Cecilus öldürmedi mi seni?!”

Mavi Saçlı Adam: “Sebebini sorsan da diyebileceğim tek şey ‘hayattayım çünkü hayatta kaldım’ olur. Hâliyle hayatta kaldığım ortaya çıkarsa benim için fena kötü olur.”

Başını gevşek gevşek sallayan mavi saçlı orta yaşlı adam utanmazca cevap verdi―― İlahi Generallerin ilki Cecilus Segmunt’un babasının ta kendisiydi.


Oğlu Cecilus’la Kristal Saray’ı sık sık ziyaret ederdi, hâliyle Groomy ile pek çok kere denk gelmişti ancak İmparatorluk Sarayı’nda kutsal değerlere küfrettiği gerekçesiyle kendi öz evladı Cecilus tarafından infaz edilmişti. Şu anda ölü olmalıydı.

Mavi Saçlı Adam: “Her yere suçlu ilanlarımı asmışlardı, öldüm sandıysan hafızan falan kaymıştır.”

Groovy: “Cecilus piçi işi batırmamıştır dedim o kadar. Götverenin tek güven veren tarafı kılıç ustalığı. Onu da batırdıysa bok parçasından başka bi’ sikim değil. Ailesinden biri diye sağduyusu tutmuş olma ihtimali falan yok.”

Mavi Saçlı Adam: “――Olay o değil. O çocuğun kılıç ustalı’nın ailesel bağlardan dolayı körel’ceği falan yok

Groovy: “――――”

Bu kesin beyana tanıklık eden Groovy, karşılık vereceği kelimeleri söylemekten vazgeçti.

Mavi saçlı adamla Cecilus’un arasındaki baba oğul farkını pek bilmiyordu ama karşısındaki Cecilus’u o Cecilus yapan babanın ta kendisiydi. Onun da bir işe yaramayan canavar olduğunu düşünmek zor değildi.

Cecilus’un yeteneklerinin babasına sökmemesi de mantıklı bir açıklama olabilirdi.

Fakat――

Groovy: “Siktir…”

Kovalana kovalana onca kaçtıktan sonra yaşayan insan bulmuştu bulmasına ama ikisi de ayyaşın tekiydi―― Üstüne biri aranan bir suçlu çıkarken diğeri de sahroşken etrafa saldıran bir tipti.

Şansına küfretti ve çaresizlik içinde kıvranmak istedi.

Kızıl Kafa: “Uf, Gahh…”

Mavi Saçlı Adam: “Oo, bakıyorum da kızıl kafanın canını bağışlamışsın. Ne naziksin, Tüy Yumağı Efendi.”

Groovy: “…Kendimi falan tutmadım. Kızıl kafa piçi sağlam çıktı o kadar.”

Duvara tepetaklak yaslanmış kızıl yaşlı adam, Groovy’nin vücudunun iç kısımlarını lapa hâline getirmeyi amaçladığı darbesini yemişti ve ağzından gelen kusmukla neredeyse boğuluyordu.

Groovy, bu perişan hâlinde bile mavi ve kırmızı saçlı orta yaşlı adam ikilisini yenebilirdi ama――

Mavi Saçlı Adam: “…Dışarısı amma sıkıntılı, di’ mi?”

Mavi saçlı adam lafını bitirdiği gibi yerleşkenin içine iğrenç bir toprak kokusu yayıldı.

Büyük bir çoğunluk, Groovy’i yakalama yolunda köyü sarmalamış gibi görünüyordu. Kuşatmanın yavaş yavaş onlara yaklaştığını burnuyla da fark edince Groovy acı içinde kıvrandı.

Şu iki orta yaşlı adamı ölümüne dövüp kuşatmayı yararak olabildiğince sert savaşabilirdi. Sonrasında da bu iki ayyaştan daha iyilerini bulup kazandığı zamanla bir iki bir şey atıştırabilirdi.

De böyle bir şey olabilir miydi ki? Madem olmazdı――

Groovy: “…Piç kurusu, gel bir anlaşma yapalım.”

Mavi Saçlı Adam: “Dikkatle dinliyorum.”

Hâlâ diz üstünde bekleyen mavi saçlı adam katanasını zarifçe yanına koydu.

Aynı adam daha az önce aynı duruş ve tutumla bu adamı öldürmeye yer aradığından ona “yalancı şerefsiz” demek istedi ama öldürme açlığından gelen koku sahiden de kaybolmuştu.

Buna öfkelenen Groovy konuştu.

Groovy: “Ne pahasına olursa olsun Ekselansları ve diğerlerinin yanına dönmeliyim. Bunun için siz iki asalağı kullanmak zorunda kalsam bile. Tam da bu yüzden…”

Mavi Saçlı Adam: “――――”

Groovy: “Birinci Sınıf General yetkimle seni arananlar listesinden çıkaracağım sen de bana eşlik edip İmparatorluk Başkentine gitmeme yardım edeceksin.”

Bu umutsuz Groovy’nin son çaresiydi.

Gücü yerinde olsaydı bu iki adama güvenmeyi aklının ucundan bile geçirmezdi ama şu an inatçılığı yere yığılsaydı kimin işine yarardı ki?

Groovy: “Başıma şu akıl almaz olayı veren kişi orospu çocuğunun tekinden başka biri olamaz.”

Doğrusu, Vollachia İmparatorluğunu sarsan iç savaşın ardında gölgeler altında birçok şey olup bittiğini hissedebiliyordu.

Batı tarafına göz kulak olmak, İmparatorluk Başkentinden çok uzaklara gönderilmesinin kesin bir sebebi olabilirdi ama öyle olsa bile Vincent’ın başka amaçları olduğundan biraz da olsa şüpheleniyordu.

Emre uysalca itaat etmiş olma sebebi Vincent’ın hükmüne güvenmenin mantıklı olduğunu düşünmesiydi.

Hâl böyleyken Groovy’nin o güne dek inandığı şeylerin cevabını alabilmek uğruna geri dönmekten başka çaresi yoktu.

Tam da bu yüzden――

Groovy: “KABUL EDİYO’N MU ETMİYO’N MU ACELE ET DE KARAR VER, SİKTİĞİMİN GÖTVERENİ!”

Groovy’i dişlerini göstererek bağırdı, karşısındaki mavi saçlı orta yaşlı adamsa düşünürcesine bir gözünü kapattı.

Aklından geçenler anlaşılması güç adam cevabını veremeden Groovy’nin arkasından yüksek bir gürültü geldi. Meyhanenin kapısı dışarıdan parçalanmıştı.

Ruhsuz toprak kuklalar, kapıyı kırmanın verdiği güçle içeri daldılar. Elleriyle Groovy’nin küçük sırtına ulaşamadan―― Bir kılıç ışıldayıverdi.

Toprak kuklaların başları kınından çıkmış katanadan gelen bir kesikle gövdelerinden ayrıldı ve çamur parçalarına dönüştüler.

Tüm bunları yapan mavi saçlı adam, katanasını sakin bir şekilde kınına geri soktu ve ayağa kalktı. Ardından, yüzü kızarık adam boş elleriyle çenesindeki sakallarını sıvazlayarak,

Mavi Saçlı Adam: “Beni arananlar listesinden çıkaraca’n da cebime ekstra ne kadar düşecek?”

Groovy: “Baştan aşağı piç kurusunun tekisin, siktiğimin şerefsizi…”

Bu gamsız soruya bir cevap olarak Groovy; uzun, derin bir nefes aldı. Devamında başı dönmeye başladı ve

Groovy: “Siktir.”

Tabii ki Groovy’nin de fiziksel gücünün kaçınılmaz bir sınırı vardı ve aşılmıştı. Hâliyle bilinci kapkaranlık nehir yatağına gömüldü.

Mavi Saçlı Adam: “Hay Allah, uyuyakalıp ufak tefek ayrıntıları sonraya bırakmak da… Tüy Yumağı Efendi, siz de ne hoş biriymişsiniz.”

Aygın baygın yerde yuvarlanan küçük hayvan adam yürekten horuldamaya başladı.

Dokuz İlahi Generalden Vollachia İmparatorluğunun askeri gücünün zirvesi Groovy Gumlet’e yukarıdan bakan yüzü içmekten kızarmış Rowan Segmunt, başını yana eğerek düşüncelere daldı.

Groovy, daha az önce sunulan şartlar göz önüne alınırsa kendisine sözünün eri biri denilebilirdi.

Bir düşününce şartlar yeterliydi. Uyuyan Groovy’nin kalbine saplayıp kaçmayı da düşünmüştü tabii ama böyle de anca kaçak hayatı yaşardı.

Rowan: “Diyelim öyle yaptım, kimin faydasına ki? Üstelik şu anki önüme düşen şansı değerlendirsem daha ileriye dönük bir hamle yapmış olurum. ――Sonunda hayatımın üçüncü perdesine geldim be!”

Rowan, zeminde sert adımlarla ilerlerken sol bacağının hafif ağrısı kafasına takılmıştı fakat sonrasında her şeye tepki vermeye gerek kalmadığını fark ederek kendi kendine kıkırdadı.

Tabii yine de ilk önceliği buradan kanlı canlı çıkmaktı, hâliyle toprak topakları fark ettiği gibi Groovy’i kaldırarak barın dışına koşmaya başladı.

Sonrasında duvar yanında tepe taklık kalmış arkadaşı―― Heinkel’e yöneldi ve güzel bir tekme koydu.

Rowan: “Hop kızıl kafa, günaydııın! İşler sarpa sardı!”

Heinkel: “Hıh, ha?..”

Rowan: “Seni burada bıraksam rüyama girerdin be! Kızıl kafa, hayatın boka battıysa kalan en iyi seçeneğin şu kılıcını kuşanıp benimle sırt sırta savaşmak!”

Rowan bunları epey derin ve yüksek bir sesle söyledi ve Heinkel gönülsüzce gözlerini fal taşı gibi açtı.

Terse dönmüş görüşüyle Rowan’a ve onun omzundaki Groovy’e baktı, yavaşça bacaklarını sallayarak tekrardan dik pozisyona geldi ve devamında anlık baş dönmesiyle sendelemeye başladı.

Heinkel: “Bu ne la’?.. Bok gibiyim…”

Rowan: “Birinci Sınıf Generalden yediğin yumruktan sonra böyle diyebilmen etkileyici. Neyse hadi, buradaki tüm içkiyi içtik, sonraki mekâna geçme zamanı.”

Heinkel: “…Bu hayvan adam n’olcak? Yice’z mi?”

Rowan: “Açlıktan ölürsek belki ama şu anlık öyle bir niyetimiz yok. Hadi bakalım…”

Rowan, Heinkel’in ağzının ucundaki içkiyi koluyla sildikten sonra sırtına güzelce vurdu. Sonra Groovy’i omzuna iyice yerleştirdikten sonra geriye döndü.

Toprak topakların hepsi birden meyhaneye daldı. Onlarla yüzyüze gelen Rowan, katanasını tek eliyle kınından çıkarttı ve yüzüne büyük bir gülümseme takındı.

Rowan: “Yaşamaya devam et ve bekle, savurgan oğlum. ――Göksel Kılıca ulaşmana daha çok yolun var.”

△▼△▼△▼△

――Büyük Felaket vahametini alaşağı edecek iki ışık vardı.

Bu kehanet zincirlerle sarmalanmış Yıldız Gözlemcisi Ubilk’ten gelmişti―― Yok, kendisi muhtemelen bunun bir buyruk olduğunu söylerdi.

Vollachia İmparatorluğunda el üstünde tutulup saygı duyulan ve çok sayıda olayı öngörmüş, Yıldız Gözlemcisinden gelen bu beyan, Subaru’yu derinden etkiledi.

Aslına bakacak olursak Subaru kehanetlere de önsezilere de pek inanmazdı.

Böyle şeyleri çeşitli psikolojik oyunlardan gelme sahtekârlıklar der geçerdi. Tabii, bu farklı dünyada zihinsel oyunlar denilemeyecek olayların meydana gelebileceğinin farkına varmıştı.

Ne de olsa Subaru’nun Ölümden Dönüşü nasıl bakıldığına bağlı olarak en kötü geleceği önleme olarak değerlendirilebilirdi.

Tabii mümkün olsaydı geleceği ölmeden görmek tercihi olurdu.

Her neyse――

Subaru: “…Kelimeleri kullanamayan bir kız, demek.”

Başka bir deyişle Subaru, doğru bilgiyi iletmek uğruna onca çaba sarf eden Yıldız Gözlemcilerinden değildi.

Bu betimleme aklına birini getirince Subaru, nefesini tuttu.

Fakat Subaru ne kastettiğini anlayamadan yanındaki Abel, Ubilk’e soğuk bir bakış atarak,

Vincent: “Bahsettiğin ışıklardan biri Groovy Gumlet’se eğer kendisi ölü.”

Ubilk: “Ha?”

Ubilk, bu beyanın ardından gözlerini pörtletti ve ağzını şaşkınlıkla araladı.

Olması gereken de buydu zaten. Birinin büyük duyurusunun söz konusu kişisinin ölmüş olduğu söylenseydi herkes bu tepkiyi verirdi. Aslına bakılırsa Subaru da Abel’in beyanına epey şaşırmıştı.

Abel, Subaruların şaşkınlığı görmezden gelerek kollarını kavuşturdu ve hafifçe omuz silkti.

Vincent: “Yıldızların benimle olduğunu kibirle ilan eden ağızdan çıkan bunlar mı yani? En hafif tabirle, hayal kırıklığı.”

Subaru: “Dur, dur, bi’ dakika! Doğrulanmış gibi söylemesene! Daha kesin değil bile!”

Vincent: “Ahmak. Madem gelmiyor, ölmüştür.”

Subaru: “‘Ölmüştür’ ile ‘Öldü’yü bir tutmasana! En kötü senaryoya öyle takıyorsun ki kafanda milleti öldürüyorsun ya!”

Subaru, Ubilk’i gereksizce kışkırtmaya çalışan Abel’in sözlerine sert bir şekilde karşılık verdi. Şu anda Ubilk’i kandırmanın bir âlemi yoktu, bu yüzden de verdiği bu karşılık yerindeydi.

Subaru ve Abel’in tartışmasına yanıt olarak Ubilk, bariz bir rahatlamayla iç çekerek

Ubilk: “Ö-Öldü mü kaldı mı söylenmedi kiii~. Birinci Sınıf General Groovy ööölmemiş~ desek daha iyi olmaz mı?”

Vincent: “Uzun süredir ne kendisinden haber ne de batıya yönelen orduda da bir hareket yok. Madem nerede olduğunu bilmiyoruz öldüğünü farz ederek konuşmak daha yapıcı olur.”

Subaru: “Yapıcı derken bina mı diyo’n? Mezarlık falan?”

Subaru’nun laflarına alay olarak yoran Abel’in gözlerinde bir ciddiyet belirdi. Subaru da madem geri adım atmaya sebep yok ben de dilimi çıkarırım fikriyle Ubilk’e döndü.

Yıldız Gözlemcisine olan güveni hâlâ sallantılıydı.

Subaru: “Ubilk-san, Yıldızların seninle iletişime geçtiği an şu Groovy denen kişi kesinlikle hayatta mıydı? Öyleydiyse şu adamı ikna etmek daha kolay olur.”

Ubilk: “Üüüzgünüm~ ama yıldızlardan elde ettiğim tek bilgi bu isimlerin Büyük Felaket’e karşı durabilecekleriydi. Bu kişiler hayaaatta~ mı değil mi bilemem.”

Vincent: “Yani ölü Groovy Gumlet, Büyük Felaket’e karşı bir önlem mi almış?”

Ölü mü değil mi tartışması can sıkıcı hâle geldiğinden Subaru, kafa yormamaya karar verdi ancak Abel’in gelişigüzel söylediği sözler gelecek için önem vaat ediyorlardı.

Madem Ubilk’in söylediği kehanet doğruydu o zaman sadece Groovy’e özgü, bu felaketi durdurmaya yönelik bir unsur bulunmalıydı.

Buna ek olarak――

Subaru: “――Rui.”

Ubilk’in belirttiği ışıklardan biri Birinci Sınıf İmparatorluk Generali Groovy Gumlet’se diğeri de o olmalıydı.

O, Subaru ve Rem’in yanında Vollachia İmparatorluğuna ışınlanan kızın ta kendisiydi. Onlarla bir sürü zorluğu aşmış, körüklü ejder arabalarında onlara eşlik etmişti ve ayrıca bu dünyadaki bile en sıkıntılı kişiliklerden biriydi. Ubilk’se onun, felaketi durdurmaktaki kilit noktalardan biri olduğunu söylemişti.

Rui ve Groovy, bu ikilinin arasında düşmanı yenmeye yarayacak ortak bir nokta olmalıydı.

Vincent: “Groovy Gumlet Lanet Araçlarının Ustası olarak bilinir. Büyüye ve Lanet Sanatlarına aşinadır ki bu iki tekniği birleştirerek teçhizat oluşturabilir.”

Belki o da Subaru’yla aynı mantığı yürütmüştü.

Abel, Groovy’nin eşsiz yeteneğini açıklamıştı. Bu öyle bir yetenekti ki başkaları tarafından kopyalanamazdı, muhtemelen ışıklardan biri olarak seçilme sebebi de buydu.

Subaru: “Yani Birinci Sınıf Generalden biri olarak epey güçlü biri olmalı, di’ mi?”

Vincent: “İşin ehli olduğu su geçirmez bir gerçek. Duyuları -özellikle koku duyusu- hayvan adamlar arasında bile son derece keskindir ki İmparatorluktaki kimse eline su dökemez. Tabii, bu aptal Yıldız Gözlemcinin aktardığı koşullara göz gezdirecek olursak ilgi odağımız savaşçı yetenekleri değil.”

Subaru: “Anladım… Büyü ve Lanet sanatları demek ha?”

Beatrice ve Roswaal, büyü konusundaki hünerlerini gayet sergilemişlerdi.

Nafânilerin içine pusmuş Özceklerin, şüphesiz ki onları canlandıran mekanizmanın tam merkezinde yer aldığını keşfetmişlerdi.

Fakat ne Beatrice ne de Roswaal Ubilk’in bahsettiği bu iki ışıktan birilerdi.

Olayın özündeki asıl konu, olağanüstü büyü kullanıcılarından ziyade――

Subaru & Vincent: “――Lanet Sanatları olmalı.”

Subaru ve Abel, Sipsiyah gözleri kesişirken aynı anda bunu dediler.

Bu karara sadece kendisinin değil de Abel’in de varması Subaru’nun kanaatini güçlendirdi. Groovy, çok ama çok yüksek ihtimalle Lanet Sanatlarına dair yeteneğinden dolayı nafânilere karşı önlem olarak seçilmişti.

Büyü temelli bir yaklaşımın yanı sıra işin içine Lanet Sanatlarına dayalı bir yaklaşım katmak, nafânilere karşı kullanılabilecek birtakım önlemler bulmaya yarayabilirdi.

Vincent: “Groovy Gumlet bir yana, Lanet Sanatları bilen tek kişi Olbart Dunkelkenn. Bu türden bilgiye sahip herkesi bir araya toplamamız elzem. Peki, sizin tarafta durumlar nasıl?”

Subaru: “Bizim tarafta sadece Beako’da bir iki şey var da işe bak ki ben hâlâ lanetliyim. Roswaal’la Nee-sama bilgili mi acaba…”

Vincent: “――. O kısmı atlayacak olursak, onlara bildiklerini döktürmemiz gerekmekte.”

Ulgarm Cadı Canavarları tarafından ısırılıp lanetlendiği zamanlarda Subaru’ya lanetin etkilerinin hâlâ vücudunda gezindiği söylenmişti.

Neyse ki bu, günlük hayatını etkilememişti. O da bu yüzden akışına bırakmıştı ancak lanet, vücudunda tanımlanamayan bir yumru gibi hissettirdiğinden Subaru, “hiç endişelenmedim” dese yalan olurdu.

Her hâlükârda Abel’in de önerdiği gibi öncül uzman Groovy’nin bilginliğine ulaşmak için lanetler hakkında bilgi toplamak gerekliydi.

Subaru bunları düşünürken Abel, sessizce “Ayrıca” diyerek

Vincent: “――O kızın İmparatorluğun lehine ne sağlayabileceğine dair düzgün bir cevabın var mı peki?”

Konuşma doğal olarak Rui’ye kaydı ve Abel’in sorusu, Subaru’ya yöneldi.

Subaru: “――――”

Subaru soruyu cevaplamadan ağzını kapatarak Abel’i bir anlığına bekletti.

Fakat o bir an, iki oldu, üç oldu ama hâlâ düzgün bir cevap gelemedi.

Soru gayet kesindi aslında, Subaru’nun da soruya bir cevabı olduğu da gayet belliydi.

Vincent: “Sana o almayı bölüştüğümüz zaman demiştim. ――Kastettiğim şey, kimliği bir Günah Başpiskoposu olan birini anında idam etmemiz gerektiği değildi.”

Abel, suskunluğa kapılan Subaru’nun yerine cevaplarcasına Rui konusunun daha da üstüne gitti.

Subaru ve Abel, utanç verici kavgalarından sonra bir almayı bölüşüp yemişlerdi ve konuşmaları esnasında da Rui’den bahsetmişlerdi.

Abel, o zamanlar da Rui’yi kimliğinden dolayı cezalandırmayacağını söylemişti ama――

Vincent: “Şu an bile bu fikirlerde bir değişiklik yok. ――Çünkü o kızın nasıl tanımlanacağına karar verecek şahsiyet ben değilim, sensin.”

Subaru: “…Rui’yi ben mi… tanımlayacağım?”

Vincent: “O kızın davranışlarıyla derinden ilgili olan ben değilim, sensin. O kız bile kaderini bir başkasına emanet etmiş olmalı ki arzulanan o kişi ben değil, sen olmalısın.”

Subaru boğazında bir kuruluk hissederken Abel, işte bu gerçeği vurguladı ve bakışlarını Subaru’dan geri Ubilk’e çekerek

Vincent: “Yıldızlardan duyduklarında bir hata yok, değil mi? Büyük Felaket’e karşı durabilmek için o kızın varlığının kilit önem taşıması mesela?”

Ubilk: “――. Yok, öyküm tamamen aaaynı~. Birinci Sınıf General Groovy’de olduğu gibi yıldızların o kızda ne gördüğünü bileeemiyorum~.

Zincirlerin şıngırtısı eşliğinde Ubilk, aynı ikilemin tohumlarını yeniden ekti.

Henüz nasıl filizleneceğini, nasıl tomurcuklanacağını ya da hangi çiçekleri açacağını bilmiyordu. Subaru, bunu bilmese bile, çiçeklerin ne açmasına ne de solmasına izin vermeden tohumları öylece yanında taşımaya devam edemeyeceğini tamamıyla anlamıştı.

Subaru bu gerçeklikle baş etmeye çalışırken diğerlerinin dertlerini ne takan ne de anlamaya çalışan İmparator, Subaru’ya bir zerre merhamet içermeyen şu sözcükleri söyledi:

Vincent: “Tez vakitte bir sonuca var. Tabii, o almanın tadı ve tüm büyük lafların yalandan ibaret değilse.”

△▼△▼△▼△

???: “――Subaru, istediğini alabildin mi?”

Ubilk’in hapsedildiği kabinden çıkınca endişeli endişeli bekleyen Emilia tarafından karşılandı.

Yıldız Gözlemcilerinin varlığı Vollachia İmparatorluğunda neredeyse tamamen gizli bir bilgi olarak kabul ediliyordu. Bu yüzden de Subaru hariç Krallıktan kimsenin odaya girmesine izin verilmemişti.

Subaru, Ubilk’ten bilgiyi çoktan almıştı bile ki Abel, onun Yıldız Gözlemcisinin diyeceklerini duyması gerektiğini düşünmüştü.

Subaru: “Aldın mı dersen evet aldım. Alamadın mı dersen evet alamadım…”

Beatrice: “…Ne saçma bir cevap, doğrusu. Vakit kaybıydı mı demek istiyorsun, sanırım?”

Subaru: “Hayır, öyle demezdim.”

Kaşlarını çatan Beatrice, konuşması farkında olmadan daha da kötüleşmiş Subaru’nun yanına hızlıca koşarak elini tuttu.

Fakat ne Beatrice ne Emilia ne Otto ne de tesadüfen burada olan Garfiel, Subaru’nun cevabını aceleye getirmek istemedi.

Onların bu davranışlarının İmparatorluk halkınınkinin aksine düşünceli olmasının getirdiği belirsiz bir hisle, çok özlediği o sıcacık şefkatlerine boğulmak istedi.

Ama――

Subaru: “――Böyle devam edemez.”

Bu, sürekli sırtını dönerek kaçabileceği bir şey değildi.

Durum, onun dürüst olmayan tavırlarını aşacak bir raddeye gelmişti. Hepsinden öte, yüzleşmekten kaçınmasını hoş görecek kişilerden ayrı düştüğü bu zamanda en çok acı çekecek kişi Subaru olmayacaktı.

Tam da bu yüzden――

Subaru: “Millet, İmparatorlukla ayriyeten alakası da olsa sizinle konuşmam gereken ciddi bir konu var.”

Emilia: “Ciddi bir konu, bizle mi?”

Subaru: “Aynen.”

Subaru, Emilia’nın sorusunu başıyla onayladı ve derin bir nefes aldı.

Bu konu; buradaki, hatta burada olmayıp da Subaru’nun değer verdiği kimsenin kaçınamayacağı, kaçınmamaları gereken bir konuydu.

Ve konu ise――

Subaru: “――Oburluk Başpiskoposu, Rui Arneb hakkında adamakıllı konuşma vakti.”


# Selamlar! Ağzı bozuk Groovy’miz yine yaptı yapacağını. Bu bölüm benim ilgimi çeken yer daha çok Ubilk’le olan konuşmadan sonraki Rui Arneb yerleri oldu. Bakalım sonraki bölüm hakkında neler öğreneceğiz diye sorgularken görüşmek üzere!

Önceki Sonraki
5 2 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
5 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
edet
Üye
1 Temmuz 2026 18:38

Çeviri için teşekkürler

edet
Üye
1 Temmuz 2026 21:19

Yoruma gerek kalmamış çevirmen tüm söylemem gerekenleri söylemiş ◖⁠⚆⁠ᴥ⁠⚆⁠◗

Efe
Efe
Üye
Yanıtla  edet
2 Temmuz 2026 00:16

işimizi yaptık diyelim efenimm

Kaan_
Üye
1 Temmuz 2026 23:03

Rowan ile Heinkel sandığımdan da fazla benzerlermiş

Efe
Efe
Üye
Yanıtla  Kaan_
2 Temmuz 2026 00:17

gerçekten ha