Bildirimler Tümünü Okundu Say
Yükleniyor...
Ana Sayfa / Kısım 6/ Ejderha Krallığı: Meili’nin Cadı Canavarı Gözlem Günlüğü I

Ejderha Krallığı: Meili’nin Cadı Canavarı Gözlem Günlüğü I

19 Haziran 2026 346Okunma 16 dk okuma
Önceki Sonraki

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: akari

Redaktör: akari

Son Okuma: Qua

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can, EuphoriaLux, Efe S, Yiğithan S, The Emre, Arman, Karagürz, Furkan Ş, Kaan Ö, Süleyman Y, Anıl U, Hydra, Bayram Ö, Sweet, Rayko Nora, Rüzgar Yağız C, Alperen’in Gözünden, Melih Kaan K.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

1
——İşler nasıl bu hâle geldi aca~ba?

???: “Yani, bu kadar gerilmene gerek yok… deseydim bile muhtemelen pek inandırıcı gelmezdi, değil mi?”

Önünde duran kırmızı saçlı genç, bunları söylerken alaycı bir şekilde hafifçe gülümsedi. Alev gibi saçları ve berrak gökyüzü gibi gözleriyle hatları belirgin yüzü ve tertipli görünümü, o büyüleyici gözlerde yansıyan herkesi hayran bırakıyordu.

Bu gencin nefes kesici güzellikte olduğu su götürmezdi ama Meili’nin titremesi -en azından- gencin görünüşündeki herhangi bir sürprizden kaynaklanmıyordu. Ona karşı hissettikleri daha çok ilkel bir içgüdüden kaynaklanıyordu.

Başka bir deyişle bu, onunla yüz yüze gelmekten kaynaklanan bir korkuydu—— Sonuçta o, varlığı onunkinden tamamen farklı ve başka bir düzeyde olan biriydi.

Ve Meili’nin yüreğini devasa bir kaosun ortasına fırlatan şeyse——

???: “Seni korkutmak istemiyorum. Sana yalnızca bir soru sormak istiyorum, öncelikle…”

Reinhard bunu dedikten sonra buz kesmiş Meili’ye doğru bakarken gözleri, kızın omuzlarına doğru kaydı.

Kızın saç örgüsü bir omuzunun üstünde duruyordu ama mavi gözlü genç, doğrudan onun arkasına bakıyormuş gibiydi. Örgünün arkasında bir şey gizlenmişti, bunun üzerine genç konuşmasına devam etti…

Reinhard: “…O cadı canavarını nasıl evcilleştirdin?”

Meili: “————”

Sanki bu günlük bir konuşmaymış gibi konuşması sinirli bir sesin yapabileceğinden daha fazla tüylerini ürpertiyordu.

Omuzları istemsizce sarsıldı ve boynunun arkasında çok hafif bir gıdıklama hissetti. İşte o anda çok geç kaldığını anladı.

Meili’nin saçından kurtulduğu gibi kafasına sıçradı, ardından gözdağı verme çabasıyla küçük kıskaçlarını sallayarak iğnesini havaya kaldırdı.

Reinhard: “Vay be.”

Genç adam kaşlarını kaldırarak böyle tepki verdi fakat çevredeki şaşkınlık hiç de öyle hafif değildi. Aniden kızın kafasına sıçrayan şeyi gördüklerinde toplantı odasındakiler şaşkınlık, temkinli olma, dona kalma ve gözle görülür bir düşmanlık hissetmenin karışımını yaşıyorlardı.

Ortada ufak bir kargaşa vardı ve bu kargaşanın ortasında Meili Portroute, kafasındaki kıskaçların çıtçıt seslerini dinlerken yüzünü küçük elleriyle gizledi ve yine sızlandı.

——İşler nasıl bu hâle geldi aca~ba?

2
Meili, hayatının bir rüya olabileceğinden sıklıkla kuşkulanırdı.

Meili:Bir rüya olsa dahi iyi bir rüyaaa mı kötü bir rüyaaa mı seçmesi zor.”

Böyle mırıldandıktan sonra bir basamağa çöküp kollarını dizlerinin üzerine koyup ardından çenesini ellerine dayadı.

Asıl mesleği sıklıkla başkalarının hayatını almakla biten bir işti. İnsanların öfkesini toplamıştı ve hayatta ne ekersen onu biçersin diye bir söz vardı.

Meili, mantıksız durumlara şüpheci yaklaşma farkındalığına sahipti. Yakalandığında ve Roswaal Malikânesi’nde oda hapsine tıkıldığında Subaru’nun el yapımı bebekleriyle ve peluşlarıyla tek başına oynadığını hatırladı—— Bunlar asla ondan istemediği şeylerdi.

Bir canavar prensesi kaçırır ve prens arkadaşlarını yanına toplayıp onu kurtarmaya gider.

Meili bunun gibi basmakalıp hikâyeleri kafasında canlandıracak çocuksu dünyaya da sahipti.

Meili: “Durum buysa o zaman benim güvende olmam mantıksız kalıyor ama~a.”

Eğer o bir kukla gösterisinde rolleri dağıtan kişi olsaydı kesinlikle kötü adam olurdu. Ya bir canavar olurdu ya da canavarla iş birliği yapan bir büyücü olurdu. Kötü adam yeterince sorun çıkarttıktan sonra hikâyeden çıkmak zorunda kalırdı.

Ama bu kukla gösterisinde prens ve prenses kötü adamı yenmek için el ele vermiş, yine de kötü adama yardım eli uzatmışlardı.

Meili: “Bu çok gari~p.”

Kendi kendine söylendikten sonra pembe dudaklarıyla somurttu.

Büyücü bunun garip ve yanlış olduğunu anladı, buna karşın uzatılan eli itme seçeneğine sahipti. Ama eğer bunu yapsaydı bunun prens ve prensesi çok üzeceğini zaten biliyordu.

???: “…Yüzün pek bir düşünceli görünüyor.”

Meili, bahçenin öbür ucundan biri ona seslenmeden önce karmaşık durumunu düşünmekteydi. Başını kaldırdığında küçük bir kız gördü—— Ona doğru gelen Annerose denen bir kızı.

Roswaal Malikânesi’nin bahçelerinin hâlini inceleyen Annerose, çiçek tarhını süsleyen kırmızı çiçek yapraklarını da dikkatlice inceledi.

Annerose: “Eğer böyle somurtacaksan bu çiçeklere hayran kalmaya ne dersin? Bu Agares çiçeklerinin bu kadar güzel bir şekilde çiçek açması, nadir görülen bir manzara.”

Meili: “Bence de güzeller amaaa çiçeklere bakmak içime su serpmiyor. Annerose-chan, senin için sorun olma~z mı?”

Annerose: “Neymiş sorun olan?”

Meili: “Böyle bir yerde gevşemen ya~nii.”

Tam açmış çiçeklerin önünde arkasını dönüp başını yana eğen kız, inanılmaz derecede fotoğrafik bir manzara oluşturuyordu.

Nasılsa bu sakin ortam ve Meili’nin bulunduğu durum uyuşmuyordu. Malikânenin sahibi Roswaal’ın da dâhil olduğu Emilia’nın grubu kayıp yoldaşlarını aramak için güney imparatorluğuna doğru yola çıkmışlardı. İşin aslı oraya gitmenin bir yolunu bulmak için yola çıkmışlardı.

Bu sırada eve bakması için Annerose’u görevlendirmişlerdi, Meili’nin de yapması gereken şeyler vardı. Şu anda herkes elbette çoook meşguldü ama yine de——

Meili: “Bu kadar rahat olmamız…”

Annerose: “Sen böyle kendini yiyip bitirsen de bitirmesen de işler yolunda gidiyor. Ayrıca hizmetçilerin günlük işlerini teftiş ediyorum. Bunu sana zaten söyledim, değil mi? Agares çiçeklerine bakması da oldukça zor.”

Meili: “…Petra-chan çiçeklere bakıyor.”

Annerose: “Evet, ne yetenekli çocuk ama. Frederica da Clind de ona methiyeler dizmişti.”

Meili, Annerose’un Petra’yı övmesini umursamadı ama az önce parmak bastığı nokta, canını sıkmıştı. Meili kendi kendini yiyip bitirmiyordu—— Sadece birazcık endişeliydi.

Annerose: “Amcam hayatını hep hızlı yaşıyor. Gerçi Emily’e karşı bir sorumluluğu olduğundan çok çalıştığı belli ya.”

Meili: “Annerose-chan, Uçbeyine karşı çok acımasızsı~n… daha ziyade herkes öyle.”

Annerose: “Amcanın yapıp ettiklerini düşünürsen bence gayet doğal. Hatta Emilia ve diğerlerinin ricası olmasa çoktan amcamı emekliliğe çıkarıp kraliyet seçimlerini ben devralmıştım.”

Öfkesini bastıramayan Annerose, çekik gözlerini daha da kısarak Roswaal’dan bahsederken dudaklarını seğirtti. Gerçi şikâyetleri son derece gerekçeliydi.

Aslında Meili, Emilia ve diğerlerinin Roswaal’ı neden affettiğini de anlayamamıştı. Anlayamamıştı ancak——

Meili: “İşte tam da Onee-sangiller öyle insanlar olduğu için şu anda buradayım…”

Doğru ve yanlış, dünyadan bihaber görünen Meili’ye çok yabancı şeylerdi. Gökyüzüne böyle şeyler mırıldanırken…

???: “…Küçük Hanım, Meili-sama. İkinizi de çok beklettim. Tamamlandı.”

Meili: “Kiyaaa!”

Beklenmeyen bir ses arkada belirdikten sonra Meili, fark etmeden bir çığlık atıverdi. Meili’nin çığlığına tezat şekilde Annerose etkilenmemiş gözüküyordu.

Annerose: “Ah, Clind. Şöyle şakalar yapmasana—— Bu gerçekten çok kötü bir alışkanlığın. Anastasia-sama ve diğerleri nerede?”

Clind: “Güvenlice gönderildiler. Başarılı. Korkutma meselesine gelince buraya geri dönmem tamamen tesadüfen oldu ve bu da talihsiz bir kazaya neden oldu. İftira.”

Annerose: “İnsan utanır ne söylediğinden. Meili iyi misin?”

Onlar tepesine dikilmiş konuşurken Meili, heyecanla ayağa kalktı ardından bir adam geri attı.

Malikânenin girişindeki merdivenlerde otururken arkasında beliren şahıs ise Clind’di.

Clind: “Kusura bakmayın.”

Anlaşılmaz, ifadesiz bir ifadeyle alçakgönüllü bir şekilde başını eğerek böyle dedi.

Meili: “…Petra-chan ve Annerose-chan’ın da söylediği gibi dikka~tli olmam gerek.”

Clind: “Küçük Hanım ve Petra… hakkımda mı konuşuyorlardı? Zevk.”

Meili: “Söylediğimi dinlesen nasıl olur acaba?! Öff… davranışların hakkında söylendiğimiz sert konuşma yapmıştık.”

Omuzlarını silken Annerose, kafasını salladı. Sonrasında derin bir nefes alarak kendini toparladı ardından Meili’ye ve Clind’e baktı.

Annerose: “Anastasia-sama ve Şövalyesi Julius için de problem yoksa tamamdır. Ben hazırlıklarımı tamamladım. Meili, peki ya sen?”

Meili: “Ben de hazırım ama gerçekten sorun yok mu?”

Annerose: “…? Ne sorunu?”

Meili: “Senin bir soylu olduğundan şüphe ettiğim yok amaaa sarayda bizi dinlemelerini sağlamak zor olmaz mı?”

Lugunica’nın başkenti ve sarayı, belirli bir rapor sunmak ve müzakere etmek için gitmeleri gereken yerdi. Meili’nin Annerose ve diğerleriyle olmasının nedeni de buydu. Tabii ki, doğal olarak bazı tür raporlar saraya çoktan sunulmuş olmalıydı ama onlar sadece iki kız ve bir kahyaydı.

Annerose, endişeli Meili’ye başını salladı.

Annerose: “Ah, endişelenecek bir durum yok. Tabii ki saraydaki insanlar muhtemelen meşgul olacak ama koşullar böyle. Ha bir de amcanın hazırladığı bir planım da var.”

Meili: “Uçbeyi’nin planı… Kulağa hiç güven verici gelmiyor.”

Annerose: “Yaniii, ne demek istediğini anlıyorum—— Clind.”

Dalga geçercesine elini ağzına götürüp şaşırmış gibi yapan Annerose, Clind’i çağırdı. Çağrı üzerine ince yüzlü uşak, itaatkâr bir tavırla bir adım öne attı. Sonrasında Annerose, Meili’nin yanında geçti ardından Clind arkalarında durdu.

Annerose: “Yeterli bedel ödendi mi? Ejder arabasıyla gitmek çok fazla zaman alıyor ne de olsa.”

Clind: “Efendimiz tarafından karşılandı. Bu seferki durumun da ödeme kapsamına girdiğini düşünüyorum. Hafifletmek.”

Annerose: “O zaman tamam. Başlayalım lütfen.”

Meili’nin konuşmanın içeriği hakkında en ufak fikri yoktu ama konuşma bittiğinde Clind, ellerini nazikçe kızların omuzlarına koydu. Her şey bir anda yaşandığından Meili, bu duruma kendini hazırlanmaya vakit bulamadı.

Meili: “…Ne tuhaf bir güç bu yaaa!”

Meili şaşkınlıkla nefesini tuttu. Göz açıp kapayıncaya kadar etrafındaki manzara değişmişti.

Meili ve diğerleri, az önce bulundukları Roswaal Malikânesi’nden bambaşka bir bahçeye atlamışlardı. Petra her gününü malikânenin bahçelerini mükemmel bir düzene sokmaya harcamıştı ancak bu bahçe de kesinlikle şahane görünüyordu.

Clind’in -nasıl çalıştığı anlaşılmamış olan- ışınlanması, duyduğu kadarıyla krallıktaki herhangi bir yere atlamasını sağlayan eşsiz bir yetenekti. Bu yeteneğinden yararlanarak Meili ve Annerose’u bu bahçeye getirmişti.

Meili: “Yaniii, burası kraliyet başkentindeki kimin bahçesiii?”

Annerose: “Şimdi anlarsın. Bak—— geldiler bile,”

Annerose, cevap olarak yüzüyle bir yönü işaret etti ardından Meili de dönüp baktı. Bahçede üçüne doğru koşan suretleri görünce gözleri, fal taşı gibi açıldı.

Gelenler, beyaz kıyafetlerinin üstüne pelerin giymiş ve bellerinden sarkan süslü kılıçlarıyla askerlerdi—— yoo Şövalyelerdi. Onların aşikâr görev bilinci ve tetikte olmaları karşısında Meili, nefesini tuttu.

Onlara bakan kaya gibi yüz hatlarına sahip olan grubun lideri, bir adım ileri çıktı.

Adam: “Tam olarak nereden geldiniz? Buranın Lugunica Sarayı olduğunun farkında olmanıza rağmen bu ne cüret?”

Bunu kısık sesle sordu ve kimin bahçesinde durduklarını merak eden Meili, bir anda köfteyi çaktı. Suçu işleyen Clind hiç istifini bozmazken hanımı Annerose durumu devraldı.

Annerose: “Evet, farkındayız. Bunun ne kadar kaba olduğunun da farkındayız fakat amcam, bu şekilde işlerin daha çabuk hallolacağını söyledi.”

Adam: “…Amca derken?”

Annerose: “Evet, Batı Uçbeyi Roswaal L. Mathers.”

Şövalyelerin yüzünde acı bir ifade bırakan cesur bir cevap verdi.

3
???: “Demek öyle, Uçbeyi Mathers’la akrabaysanız… yani, uçbeyi sürekli sürprizler yapardı. Görünüşe göre genlerde var.”

Annerose: “Ah, amcamın nasıl davrandığını bilen biri olarak bunu kesinlikle iltifat olarak alamam.”

Annerose, son derece uzun sakalını okşarken ha bire başını sallayıp duran yaşlı adama gülümseyerek cevap verdi.

Annerose ağırbaşlıydı ve Meili, bu durum karşısında şaşıp kalmıştı ve öyle ki bu şaşkınlık hayranlığa dönüşmüştü. Annerose sanki davetliymiş gibi görünüyordu—— ki bu durum izinsiz bir şekilde saraya girmiş bir kanun kaçağı için kesinlikle olağandışıydı.

Sarayın bahçesinde Şövalyelerin komutanı tarafından yakalanmıştı. Üstelik bunlar sıradan Şövalyeler değil, Kraliyet Şövalyeleri’ydi ve kimliklerini açıkladıktan hemen sonra saraydaki toplantı odasına alınmışlardı.

Orada onları karşılayanlar krallığın önde gelenleriydi ve bir görüşmenin ortasındaydılar, ak sakallı yaşlı adam da sanki onların lideri gibi görünüyordu. Yaşlı adamın yanındaki koltukta kalın kaşlarıyla Annerose’a bakarken kollarını kavuşturmuş kel bir adam cevap verdi.

Kel Adam: “…Uçbeyi Mathers’dan acil acil duruma dair bir mesaj aldık. Fakat kendisini açıklamaya gelmedi ve onu temsil edecek kişinin küçük bir çocuk olması da neyin nesi?”

Her ne kadar ona üstten bakıp küçümsese dahi Annerose, ucundan bile korkmuş gözükmüyordu. Tam aksine, yaşı yüzünden onu küçümseyenlerle nasıl başa çıkacağını biliyor gibi görünüyordu ve gülümsedi.

Annerose: “Yaşım bir sorun yaratır mı ki? Öyleyse korkarım ki hepinize benzer bir yorum yapabilirim, değil mi? Bilgeler Konseyi’ndeki herkes oldukça yaşlı görünüyor.”

Kel Adam: “Sen——”

Ak Saçlı Adam: “Hoh hoh hoh. Vaay, kız senin hakkından geldi, Bordeaux-dono.”

Annerose’un kavgacı, terbiyesizlik ve saygısızlık dolu tavrına karşın karşısındaki adam sessizliğe büründü. Yalnızca ak saçlı adam, aralarındaki tartışmadan keyif alıyor gibi görünüyordu.

Kahkahası üzerine Bordeaux denilen yaşlı adam derin bir iç çekerek konuştu.

Bordeaux: “Kahkaha atmanın sırası değil, Miklotov-dono. Bu ciddi bir durum. Uçbeyi Mathers’ın kuşla gönderdiği mesajı kabul edersek o zaman…”

Miklotov: “Evet, durumun ciddiyetinin farkındayım… Küçük Hanım.”

Bordeaux’nun Miklotov olarak adlandırdığı yaşlı adam, Meili’ye doğru baktı.

Meili: “…Ah, benden mi bahsediyorsunu~z?”

Konuşma sırasının henüz kendisine gelmediğini düşünen Meili, hayal dünyasına dalmıştı ve aniden onun bilgili bakışının ağırlığı altında sırtını dikleştirdi.

Miklotov, Meili’ye içten bir şekilde başını salladı.

Miklotov: “Durum hakkında genel bir fikrim var ama bu doğru mu? Cadı canavarlarını başından savıp Augria Kum Tepeleri’ne giden yolu temizlediğin doğru mu?”

Meili: “Imm, yani yolu temizlenin zorluğunu anlamadım ama siz dedeler bu cadı canavarlarından korkuyorsanız onların uzaklaşmasını sağlayabilirim yaniii.”

Meili’nin özenli cevabının üzerine birbirlerine baktıktan sonra odadaki insanların arasında karışıklık yayıldı.

Miklotov: “Cadı Canavarlarını kontrol edebilme özelliği…”

Tüm bu gürültüye rağmen Miklotov, bakışlarını asla çevirmedi ve Meili’nin gözlerinin içine doğru bakmaya devam etti. Meili, bir şekilde yaşlı adamın doğrudan ruhuna bakan bakışları üzerine baskı hissetti ama——

Annerose: “Kendine hâkim ol. Biz senin yanındayız,”

Annerose’un seslenişi, Meili’nin utancını bastırmasına yardımcı oldu.

Meili, Annerose’u güven verici bulacak kadar tanımıyordu ama bu sözler onun bir şeyleri hatırlamasına yardımcı oldu. Ona doğru yola sokan Subaru ve Emilia’nın nazik gözlerini hatırlamıştı.

Miklotov: “…Bu gözler, güzel gözler.”

Miklotov durumu değerlendirdi ve bakışları biraz yumuşadı.

Bu sözlerin ardından Meili, omuzlarından büyük bir yük kalktığını hissetti ve aniden tükenmişlik onu sardı. Sadece bir bakışmanın yol açtığı tükenmişlik etkileyiciydi. Bu yaşlı adam kesinlikle sıradan bir insan değildi.

Annerose: “Şimdi, bize inanıyor musunuz?”

Miklotov: “Hımm, sorun burada başlıyor. Genç hanımın gözlerinin içinde hiçbir yalan sezmedim ama yine de doğruluğundan emin olmamız lazım… Ve aslında bu iş için biçilmiş kaftan birini tanıyorum.”

Miklotov’un bu sözleri üzerine Annerose, hatları belirgin kaşlarını çattı.

Annerose: “Biçilmiş kaftan biri mi?”

Meili’nin de gözleri büyüdü ve anlayamadığı cümle üzerine başını yana eğdi. Bu iki kızın tepkisi üzerine Miklotov, gözlerini kısıp sakalını okşadı.

Miklotov: “…Şövalye Reinhard’ı buraya çağırın. Kum Tepelerini bilen biri olarak, ondan daha detaylı bilgiler alabiliriz.”

Başkentte bulunan Kılıç Azizi’nin saraya gelmesi talebini duyunca Meili’nin yanakları, buz kesmişti.

Başından beri belli olsa da Meili’nin geleceğini belirlemek adına Kraliyet Sarayı’nda yapılan bu görüşmeler, öyle kolay kolay bir sonuca bağlanacakmış gibi durmuyordu.

2. bölümde devam edecek…

Önceki Sonraki
5 2 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
2 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
edet
Üye
22 Haziran 2026 08:10

Çeviri için teşekkürler.

akari
Üye
Yanıtla  edet
25 Haziran 2026 19:53

rica ederim <3