※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Rüzgârda dalgalanan uzun, pembe saçlarıyla havada süzülen ve siyahlar içindeki o kız…
Kısık bakışlı, çekik gözlerine eşlik eden hafif sivri kulakları, bu dünyada nefret edilen elf ırkından geldiğini ilk bakışta kanıtlıyordu.
Ancak dış görünüşünden yola çıkarak varılan bu yargı, teknik olarak koca bir yanılgıydı.
Çünkü kızın kökenine inildiğinde en belirgin gerçeğin onun elf olmasında değil, doğuş şeklinde yattığı görülürdü.
O kız; elf olan Ryuzu Meyer’in ana beden olarak kullanıldığı, Mabet’te kurulan özel bir büyü formülüyle yaratılmış bir kopya—— Tıpkı yapay ruhların yapısına benzer bir sistemle hayata döndürülmüş yeni bir yaşam formuydu.
Sayısız kopya arasında “en büyük başarısızlık” olarak damgalanmış yegâne varlık.
O varlık; bu büyü formülünü hazırlayan ve sistemi kendi emelleri için kullanan Cadı’ya bile ihanet etmiş, ardında sayısız kurban bırakarak krallık tarihine devasa bir felaket olarak kazınmıştı.
——İşte o kız; Açgözlülük Cadısı Echidna’nın kendi varlığını kopyalamada başarısız olması sonucu ortaya çıkan yapay canavar, Sphinx’in ta kendisiydi.
Roswaal: “――――”
Tepelerinde, gece göğünde süzülen “düşman”ı gören Roswaal’ın nefesi kesildi.
Karşılaşılmaması gereken bir düşmanla yüz yüze gelmesi, ruhunda azımsanmayacak bir sarsıntı yaratmıştı. ——Yoo, boş gurur yapmadan kabullenmek lazımdı.
Bu; Roswaal’ın zihnini paramparça edebilecek kadar ağır, sarsıcı bir darbeydi.
Bu, asla gerçekleşmemesi gereken bir kavuşmaydı.
Tepelerindeki bu canavarın varlığını en iyi bilen kişi bizzat Roswaal’dı. Ne de olsa Sphinx’in dehşet saçtığı Yarı İnsan Savaşında onunla bizzat karşı karşıya gelmişti.
Ve o jenerasyonun Roswaal’ı yumruklarıyla bu canavarın canını söküp almış olmalıydı.
Öyle olmasına rağmen——
Sphinx: “Uzuv kaybı, olumsuz. Hafıza durumu, son âna kadar sağlam. Bedenimse… istemediğim bir forma sabitlenmiş. Öz farkındalık cidden can sıkıcı bir şey. Önlem: Gerekli.”
Sphinx, havada kendi kolunu esnetirken sessizce mırıldandı.
O altın sarısı gözleri ve kan çekilmiş soluk teni şüphesiz bir cesede aitti ancak Roswaal ve yanındakilerin şu ana kadar karşılaştığı hiçbir cesette böylesine sağlam bir benlik yoktu.
Hayattaki anıların ve benliğin varlığı, her bir cesette farklılık gösteren bu durumun sebebini çözmek Roswaalgillerin buraya geliş amacıydı zaten—— Fakat bu, koca bir hataydı.
Hem de kırk yıllık bir hataydı.
Sphinx’in yaşıyor olması Roswaal için devasa bir darbeydi elbette ama onu asıl kahreden şey; Beatrice ve Garfiel’ın de şu an burada, bu âna tanıklık ediyor olmasıydı.
Onların birbirlerini görmemeleri gerekiyordu.
Sphinx’in gerçek kimliği bir yana, o görünüme sahip bir “düşman”la o görünüme duygusal bağları olan Beatrice ve Garfiel’ın yüz yüze gelmesine kesinlikle ama kesinlikle izin vermemeliydi.
Bu pişmanlığını göz kırpışlarının ardına gizleyen Roswaal, kalbine zırhını giydi ve bakışlarını Sphinx’ten bir saniye bile ayırmadan——
Roswaal: “——Garfiel, sakın fevri davranma.”
Garfiel: “——Beatrice, arkama geç ve bekle.”
Beatrice: “——Roswaal sakin ol, doğrusu.”
Üçü de aynı anda birbirlerine seslendi ve ortaya anlık bir sessizlik çöktü.
Herkesin ortamda en duygusal tepkiyi vereceğini düşündüğü kişiyi uyardığı hesaba katılırsa hepsi de bu ilk şoku en azından atlatabilmişti diye olumlu düşünmek en iyisiydi.
Beatrice ve Garfiel’ın bu durumu nasıl algıladığını irdelemek sonraya kalmıştı.
Mizelda: “Sadece konuşmakla kalmıyor, etrafına yaydığı hava bile farklı. O, oldukça özel bir ceset, haksız mıyım?”
Roswaalgillerin aksine donup kalması için hiçbir sebebi olmayan Mizelda gözlerini kıstı.
Onun bu sözleri üzerine hafifçe çenesini eğen Roswaal, Beatrice ve Garfiel’ın Sphinx’e bir şeyler söylemeden önce söze girdi.
Roswaal: “Hiç sanmıyorum ama, ‘Yarı İnsan Savaşı’ndan bu yana bir ceset olarak hayatta kaldığını falan iddia etmeyeceksin herhâlde?”
Sphinx: “Bu cümlenin yapısında bir mantık hatası vardır. Eğer ‘nafâni’ tabiri doğruysa ‘hayatta kalmak’ tabiri yanlış olmaz mı?”
Roswaal: “Anlıyorum. Soruma cevap vermeye hiç niyetin yok demek. ——Her zamanki gibi insanların sinir uçlarıyla oynamaya bayılıyorsun.”
Sphinx: “Ben sadece sorunuzun yapısındaki hatayı belirttim.”
Sphinx bu sözleri söylerken yüzünde en ufak bir alınma belirtisi yoktu, ifadesi zerre değişmemişti.
Zaten özünde duygu namına hiçbir şey barındırmayan bu canavar, nafâniye büründüğünde o ruhsal sıcaklığını tamamen yitirmişti. Gerçek anlamda bir ölünün soğukluğuydu bu.
Ancak bu nafâni bedene sahip olması bile Roswaal’ın içindeki o iğrenç yabancılık hissini bastırmaya yetmiyordu.
Açgözlülük Cadısı Echidna’nın yarattığı kopya formülü, nihayetinde bedenini manayla oluşturan yapay ruhlarla aynı prensibe dayanıyordu.
Az önce Beatrice’le birlikte hızla çözmeye çalıştıkları Ölümsüz Kralın Ayini’nin geliştirilmiş hâli de işin içindeydi.
Bu canavar, bariz bir şekilde eskisinden çok daha tehlikeli bir varlığa dönüşmüştü.
Garfiel: “Şerefsiz, cidden kimin nesisin lan sen, oy?”
Roswaal’la olan bu atışmanın bir yere varmayacağını anlayan Garfiel araya girdi.
Genç adam, sivri köpek dişlerini çatırdattı ve zümrüt yeşili gözlerinde biriken saf öfkeyle konuştu.
Garfiel: “O suratla ve o sesle konuşanın sadece ninem olmadı’nı biliyo’m. Ama ninem dışındaki o suratların hepsinin adını da yerini de adım gibi biliyo’m, anlıyo’n mu?”
Sphinx: “――――”
Garfiel: “Sen kimsin lan?”
Garfiel’ın bahsettiği kişiler, büyükannesi gibi sevdiği Ryuzu ve onunla aynı şekilde doğmalarına rağmen kendilerine bir görev verilmediği için benlikleri pek gelişmemiş olan diğer kopyalardı.
O kopyalara da isimler verilmişti ve şu an onlardan ayrı yaşayan Ryuzu, bu kızların eğitimini üstlenerek ileride kamptaki işlerde onlara görev vermeyi planlıyordu.
Her hâlükârda Garfiel da içgüdüleriyle Sphinx’in onlardan biri olmadığını ama aynı yolla yaratılmış bir kopya olduğunu sezmişti.
Garfiel için bu, ailesinin adını lekeleyen iğrenç varlıktı… Genç adamın o can yakıcı sorusu karşısında Sphinx sakince gözlerini yere indirdi ve…
Sphinx: “Deminden beri havadaki manayı altüst eden ikinizdiniz demek.”
Garfiel: “——Çıh.”
Garfiel’ın varlığını tamamen hiçe saymıştı.
Sanki ona hiçbir soru sorulmamış gibi Sphinx’in bakışları sadece Roswaal ve Beatrice’e yöneldi. Bu gerçek karşısında Garfiel’ın boğazı düğümlendi ve gözlerinde yanan öfke alevi daha da harlandı.
Garfiel’ın bu öfkesini gayet iyi anlayan Roswaal, tek gözünü kapattı. Sadece sarı renkli olan gözüyle Sphinx’e dik dik bakarken ona küfretmekle kışkırtmak arasında gidip geliyordu.
Beatrice: “Senin kim olduğunu az çok tahmin edebiliyorum, sanırım.”
Roswaal: “Beatrice.”
Beatrice: “Sus, Roswaal. Betty Yasaklı Kütüphane’ye kapandığında ortaya çıkan şu şey hakkında susmuş olmanı şimdilik görmezden geleceğim, sanırım. Ama——”
Sözcüklerini seçmeye çalışırken Beatrice’in ondan önce davranmasıyla Roswaal derin bir iç çekti.
Sphinx’in varlığını ondan saklama nedeni çoktan Beatrice tarafından anlaşılmıştı. Roswaal’ın bu hatasının hesabı elbet daha sonra sorulacaktı.
Fakat şimdi——
Beatrice: “Bu sefer elinden kaçmana izin vermeyeceğim, doğrusu.”
Beatrice elini uzatarak o yuvarlak, şirin gözlerini doğrudan Sphinx’e dikti. Beatrice’in o kararlı bakışlarına aynı şekilde karşılık veren Sphinx usulca başını salladı.
Bu canavar da elini Beatrice’e doğru uzatarak…
Sphinx: “Ben de… tehdidi doğruladım. İmha: Gerekli.”
İşte tam o anda, o söylenmemesi gereken sözlerin dudaklardan döküldüğü o saniyede, hem Beatrice’in hem de Sphinx’in gözlerindeki o renk hafifçe parladı——
Roswaal: “——Ölüp git.”
Herkesten önce davranan Roswaal’ın fırlattığı devasa patlama büyüsü, savaşın başladığını ilan etti.
△▼△▼△▼△
Körüklü ejder arabalarının koridorunda adımlarını durduran Subaru, içini kemiren o belirsiz huzursuzlukla bakışlarını pencereden dışarı çevirdi.
İmparatorluğun ovalarına çöken o loş gece göğünün ardına doğru yolladığı kızın sağ salim dönmesini dileyerek hafifçe ritmi bozulan kalbinin üzerine elini koydu.
Emilia: “Subaru, iyi misin?”
Subaru’nun bu hâlini fark eden ve hemen yanı başından ona seslenen kişi Emilia’ydı.
O muazzam ametist rengi gözlerini kısarak yüzüne endişeyle bakan Emilia’ya karşı elini kaldıran Subaru “Evet, iyiyim.” diyerek başını salladı.
Emilia Kampı, Vollachia İmparatorluğu’nun üst düzey yöneticileri ve onlara katılan Kararagi elçilik heyetinin toplantısı şimdilik bir ara vermişti ve şu an savaş gücü hesaplamalarıyla lojistik gibi sayısal meseleler uzmanlar tarafından tartışılıyordu.
Stratejik bir çıkış yolu bulma konusunda işe yarasa da iş bu kadar büyük kalabalıkların sevk ve idaresine gelince Subaru ister istemez kendi yetersizliğiyle yüzleşiyordu.
Subaru: “Pleiades Taburu’nda bile bu işleri hep Gustav-san ya da Idra’ya yıkmıştım sonuçta…”
Emilia: “Hıhı, ne hissettiğini anlıyorum gibi Subaru. Aslında bu tarz toplantılarda benim de dişe dokunur bir faydam dokunsun isterdim ama… hâlâ Otto-kun’a ayak bağı olmaktan öteye gidemiyorum.”
Subaru: “Saçmalama, o odada kalıp tartışmalara aslanlar gibi dalan Ram’la Otto’nun asıl tahtası eksik bence. Nee-sama bi’ kenara, asıl o herifte korku denen şey çürüdü gitti herhâlde.”
Emilia: “Aşk olsun, biraz fazla abarttın sen de. Otto-kun sırf bizim için deli gibi çabalıyor o kadar.”
Kamplarının bu fazlasıyla güvenilir İç İşleri Bakanına yaptığı bu yorum yüzünden Emilia yanaklarını şişirdi.
Böyle sakin bir ortamda Emilia’yla yüz yüze durunca ona gerçekten yeniden kavuşmuş olmanın sevinci ve her zamanki gibi tam kalbinden vuran o inanılmaz tatlılığı Subaru’nun aklını başından alıyordu.
Her sabah görse bile kalbini güm güm attıracakken bunca zamanın üzerine bir de böyle bakması tam anlamıyla yıkıcı bir etki yaratıyordu.
Subaru: “Aslında kalbimi Emilia-tan’ın bugünkü tatlılığına diyeceğim övgülerle doldurmak isterdim ama…”
Emilia: “Beatrice’le Roswaal… Onlar için endişeleniyorsun, değil mi?”
Subaru: “Mevzu ben oldu mu Beako kendini fazla hırpalayabilir de ondan.”
Pencereden dışarı, gökyüzünün ötesine bakmasının ardındaki sebebi şıp diye anlayan Emilia karşısında Subaru acı acı gülümsedi.
Şakaya vurmaya çalışsa da aslında bunun öylesine bir histen ibaret olmadığını o da biliyordu. İşin gerçeği, Beatrice’in sırf Subaru için burun deliklerinden dumanlar çıkarırcasına fırlayıp gittiği bir gerçekti.
Hakkında epey karmaşık hisler beslediği Roswaal’la iş birliği yapması da bu duygularının bir sonucuydu.
Subaru ve Emilia’nın bahsini ettiği Beatrice ve Roswaal; körüklü ejder arabalarından ayrılmış, düşmanı oyalama taktiği uygulayan gruba katılmış ve bir deney yürütmeye gitmişlerdi.
Bu deneyin asıl amacı da cesetlerin zayıf noktalarını tespit etmekti.
Subaru: “Yani şu zombilerin etrafta dilden dile dolaşan ‘Ölümsüz Kralın Ayini’ dedikleri şeyle dirilip dirilmediğini kendi gözlerimizle, daha doğrusu büyüyle göreceğiz demek…”
Emilia: “Vollachia’da, Lugunica’dakine kıyasla büyü kullanabilen insan sayısı daha az sanırım. O yüzden sadece engin bilgilere sahip Beatrice ve Roswaal’ın fark edebileceği şeyler mutlaka vardır. Bunları öğrenip Abelgillere iletirsek yardım etmiş olup asıl sözümüzü tutmuş oluruz diye düşünüyorum.”
Bunları söyledikten sonra Emilia başını hafifçe yana eğdi ve ekledi…
Emilia: “Benim de bir faydam dokunsaydı keşke… ama büyü konusunda o kadar da derin bir bilgim yok. Hep içimden geldiği gibi “Hiyaah!” diye sallıyorum büyüleri…”
Subaru: “Emilia-tan daha çok hisleriyle hareket ediyor da ondan. Kitap kurdu Beako ya da inek tipli otaku Roswaal’la senin kulvarların farklı. Senin de parlayacağın yerler mutlaka olacak, o yüzden dert etme. Zaten sen benim gözümde her zaman Kutup Yıldızı gibi parlıyorsun.”
Emilia: “Özür dilerim, ne hakkında konuştuğunu pek anlayamadım.”
Beatricegillere yardım edemediği için üzülen Emilia’yı neşelendirmeye çalışmış ama dil dökmesi ne yazık ki havada kalmıştı.
Yine de Emilia’yla endişelerini bu şekilde paylaşabilmek ve hepsini tek başına üstlenmek zorunda kalmamak bile büyük bir şanstı.
Zaten Subaru’nun asıl endişelendiği kişiler sadece Beatrice ve Roswaal değildi. Aynı cephede kıyasıya savaşan Garfiel da Pleiades Taburu’ndaki herkes de aklından çıkmıyordu.
Taburun içinden sadece Tanza ejder arabasına onlarla binmişti, geri kalan herkes ejder arabasından inip oyalama taktiği yapan birliğe katılmıştı.
Bu zamana kadar o zorlu savaşları hep omuz omuza atlatmış yoldaşlarıydı onlar.
Her nedense bir türlü onlara katılmayan Cecilus da dahil olmak üzere onlara olan güveni tamdı gerçi.
Subaru: “Yine de insan endişelenmeden edemiyor iştee! N’olur, kimse kendini gereksiz yere tehlikeye atmasın ya da gaza gelmesin…”
Subaru dua edercesine ellerini birleştirmişti ki…
???: “——Subaru, Emilia-sama burada mıydınız?”
Emilia: “Aa, Julius.”
Koridoru ayıran kapı açılmış ve ardında beliren yakışıklı adamı gören Emilia şaşkınlıkla kaşlarını kaldırmıştı. Kadının seslendiği gibi, o gelen Wafuku tarzı kıyafetinin üzerine Şövalye kılıcını kuşanmış Julius’un ta kendisiydi.
Hafifçe eğilerek selam veren Julius, koridorda duran Subaru ve Emilia’nın yanına geldi. Az önceki o gergin ifadesi biraz yumuşamış, dudaklarına hafif bir tebessüm yerleşmişti.
Julius: “Az önceki toplantıda sizinle pek konuşma fırsatı bulamamıştık da.”
Subaru: “Eh… öyle oldu biraz. Sana da Anastasia-san’a da Echidna’ya da epey sorun çıkartmış oldum. Beni buralara kadar arayıp bulmaya geldiğiniz için sağ olun.”
Julius: “… Şaşırttın beni.”
Julius ve Anastasia’nın gösterdiği çabaya içtenlikle teşekkür eden Subaru karşısında Julius gerçekten de hafifçe kaşlarını kaldırdı ve…
Julius: “Senin bu kadar kolay teşekkür etmen doğrusu hiç beklemediğim bir şey. Acaba diyorum, yaşının küçülmesiyle birlikte o eski inadın da görünümünle orantılı olarak biraz törpülendi mi?”
Subaru: “Sus be! Öyle yan etkileri yok demiyorum ama küçülmesem de bi’ teşekkür etmesini bilirim herhâlde! Burayı neresi sanıyorsun lan! Burası cehennemin dibi diyorum, cehennemin dibi!”
Emilia: “Cehennem değil Vollachia burası, Subaru. Öyle dersen Abelgiller üzülür ama.”
Subaru: “Öyle mi dersin? Bu ülkeyi benim gözümde cehenneme çeviren asıl sebep o herifin izlediği o aptal saptan yöntemler zaten. Yani sırf üzülmesin diye yaptıklarına göz mü yumayım?”
Tabii ki Abel’in de kendine göre haklı sebepleri vardı, imparatorluğu kendi çapında en iyi şekilde yönetmek için sürekli yeni yollar denediğini tahmin etmek güç değildi. Ama bu durum işin sonunda Subaru’nun çektiği onca acıyı değiştirmiyordu, o yüzden Subaru’nun en azından bunları söylemeye hakkı olmalıydı.
Subaru’nun bu haklı isyanı karşısında ne diyeceğini bilemeyen Emilia afallamış bir hâldeydi. Belli ki o da içten içe Subaru’nun söylediklerine hak vermişti.
Öte yandan Subaru’nun bu zehir zemberek sözleri karşısında Julius gözünün altındaki yara izini okşadı ve…
Julius: “…Az önceki toplantıda da kafama takıldı ama Subaru, İmparator Vincent Ekselansları’yla aranda ne var? Şimdiki konuşma tarzın da dahil, doğrusu bana fazla…”
Subaru: “Eğer sırf buna saygısızlık diyorsan o herife daha neler yaptığımı bilsen herhâlde düşüp bayılırsın. Baştan söyleyeyim, bu çocuk ayrıcalığı falan da değil, o yüzden sağa sola atar yapmıyorum. Benim bu hâle gelmemin asıl sebebi bile onun kendi adamlarına, şu moruğa söz geçirememiş olması zaten.”
Julius: “Bunu hayal etmek bile tüylerimi ürpertiyor. Emilia-sama, siz konunun detaylarına hâkim misiniz?”
Emilia: “Evet. Subaru’yla Abel tahmin ettiğimizden çoook daha yakın arkadaşlar sanırım. Başlarda ikisi iyi anlaşabiliyor mu diye endişelenmiştim… ama cidden, Subaru şıp diye herkesle arkadaş oluveriyor.”
Subaru: “Arkadaş mıyız acaba…”
Kendi başarısıymış gibi övünen Emilia’ya ayıp oluyorken Subaru, Abel denilen o adamı hayatındaki insanlardan hangisinin yanına koyacağına henüz tam olarak karar verememişti.
En azından, her ne kadar içlerindekini döküp birbirlerine yumruk atmış olsalar da iki dakika önce kavga edip anında kanka olacak bir ilişkileri de yoktu.
Julius: “… Subaru, bu durumda beni bir dostun olarak gördüğünü varsayabilir miyim?”
Subaru: “Eh? Şey, yani, evet, öyle sayılır galiba? Eskiden olsa sınırdasın falan derdim ama şimdilik, Kum Denizini de beraber aştığımızı düşünürsek… aramız iyi sayılır herhâlde? Öyleyiz bence.”
Julius: “Demek öyle, içime su serpildi doğrusu. Senin ve Emilia-sama’nın hayatta olmasından sonra aldığım en güzel ikinci haber bu oldu.”
Abartılı şakalar eşliğinde Julius’un zihnindeki soru işareti de giderilmiş oldu.
Gerçi bu durum, Subaru’nun ilk bakışta bile fark edilen mevcut durumuna kıyasla buzdağının sadece görünen kısmıydı. Zira şu an dışarıdan bakan herkesin rahatça görebileceği üzere, Subaru’nun en büyük problemi hâlâ çözüme kavuşmuş değildi.
Julius: “Subaru, bedeninin bu hali…”
Subaru: “Şinobi moruğun tekine denk geldim de onun işi. Sen de bir ara uğra. Görmek isterim seni de cidden.”
Julius: “Ben almayayım. Kendi çocukluğumla yüzleşmek o kadar da can attığım bir şey değil. Tabii Anastasia-sama ya da Emilia-sama’nın çocukluk hâlleri eminim bir o kadar şirindir ama.”
Subaru: “Minik Emilia-tan mıııı! Aa tabii ya! Bu ihtimali nasıl es geçerim ki!”
Emilia: “Ben mi? Hımm, bilemedim şimdi. Mabet’te küçüklüğümü görmüştüm gerçi ama şu anki Subaru ya da Beatrice bence çok daha şirindir.”
Öz saygısı pek de yüksek olmayan Emilia böyle söylüyordu ama bunun imkânı yoktu.
Büyümüş hâli bile dünyalar güzeli olan bir Emilia’nın küçüklüğünün dünyalar tatlısı bir şey olmaması mümkün müydü ya? Beatrice’le sağlam kapışırlardı hatta——
Julius: “Yine de şimdiki sözlerinden anladığım kadarıyla rahatladım. Görünüşe bakılırsa eski hâline dönmenin bir yolu bulunmuş.”
Julius’un bu sözleri üzerine Emilia da “Evet” diyerek başını salladı.
Boy farkından dolayı Subaru’nun arkasına geçip ellerini omuzlarına koydu ve…
Emilia: “Subaru’yu böyle küçülten yaşlı amca da aslında Abelgillerin tarafındaymış sanırım. Şu an dışarıda zombeelerle savaşıyor ama döndüğünde ona rica edeceğim. Lütfen Subaru’yu eski hâline döndür diyeceğim. Öyle olunca da…”
Subaru: “Aaa… Aslında bu konuda size söylemem gereken bir şey daha var.”
Emilia: “?..”
Biraz suçluluk duyarak hemen arkasındaki Emilia’ya doğru başını kaldırdı Subaru. Ellerini omuzlarına koyan Emilia, duyduğu sözlerle gözlerini fal taşı gibi açtı.
Karşısında duran Julius da kaşlarını çatarken Subaru parmağıyla yanağını kaşıyarak devam etti.
Subaru: “Bedenimi… Olbart-san geri dönse bile eski hâlime döndürmeyi düşünmüyorum. Bir süre daha bu küçük bedenimde kalmamın çok daha işe yarayacağını düşünüyorum.”
Emilia: “Eh!? Niye ki? Aa, yoksa çocuk bedeniyle daha az yemek yediğin için mi? Eğer öyleyse kendi yemeklerimin bir kısmını da sana veririm…”
Subaru: “Bu aşırı şirin düşüncen için sağ ol ama hayır, ondan değil.”
Subaru başını iki yana sallayarak Emilia’nın bu masum düşüncesini nazikçe reddetti. Subaru’nun bu cevabı üzerine Julius yüzünde ciddi bir ifadeyle sarı gözlerini kısarak araya girdi.
Julius: “Karar senin sonuçta. Fakat mutlaka bunun gerekli bir şey olduğunu düşünüyorsundur…”
Subaru: “Ah, sana ya da Anastasia-san’a henüz bahsetmedim ama Vollachia’da yolumun kesiştiği ve yoldaş olduğum Pleiades Taburu diye bir grup var.”
Julius: “Pleiades…”
Pleiades Gözcü Kulesi’nden ötürü Julius bu ismin tınısına anında dikkat kesilmişti. Ancak lafı bölmekten başka bir işe yaramayacağını bildiği için ufak tefek soruları bir kenara bırakıp Subaru’nun devam etmesini işaret etti.
Onun bu düşünceli tavrına başını sallayan Subaru devam etti.
Subaru: “Bu taburdaki dostlarım… Arka plandaki o ince detayları pek çakmasam da ben de dahil herkesin hisleri tek bir noktada buluştuğunda acayip güçleniyoruz. Öyle mecazi bir güçlenmeden falan da bahsetmiyorum.”
Julius: “… Emilia-sama?”
Emilia: “Hıhı, bu gerçekten doğru gibi. Tanza-chan diye bir kız var, ayrıca Subaru’nun diğer arkadaşları da bir anda acayip güçlü oldular, bizim için canla başla savaşıyorlar.”
Subaru: “İşte ben de o dostlarıma bir yalan söylüyorum. ——İmparatorun oğlu olduğum yalanını.”
Emilia’nın onayı bile Julius’u bu duydukları karşısında şaşkınlıktan donakalmaktan kurtaramamıştı. Emilia da aynı şekilde elini ağzına götürerek şaşkın bir iç çekmişti.
Emilia: “Sahi, kendini hep öyle tanıtıyordun değil mi… ama Subaru, sen Vollachialı değilsin ki doğrusu bu değil mi?”
Subaru: “Eh, tabii ki de değilim. Benim memleketim böyle cehennem gibi bir yer değil. Çok daha barışçıl ve sevgi dolu bir yer.”
Julius: “…Kale şehrindeyken ben de ‘Siyah Saçlı Veliaht Prens’ dedikodularını duymuştum gerçi. Siyah saç lafını duyunca aklıma sen gelmemiş de değildi hani.”
Subaru: “Baştan söyleyeyim de bu fikir Abel’den çıktı, şikâyetiniz varsa ona iletin. Uzun lafın kısası, taburdaki herkesin buna tüm kalbiyle inanması şu an her şeyden önemli. O yüzden…”
Gladyatör Adası’ndan yola çıktıklarında Subaru onlarla omuz omuza savaşmak için ikna ettiği yoldaşlarına kendisinin Vollachia İmparatoru’nun oğlu olduğuna inandırmıştı.
İşte bugün, Pleiades Taburu’nun temelinde bu ağır yalan yatıyordu. Subaru’nun sonsuza dek onlara yalan söylemeye niyeti yoktu elbette.
Vollachia İmparatorluğu’nu temelinden sarsan bu eşi benzeri görülmemiş Büyük Felaket sona erip taşlar yerine oturduğunda Subaru eski bedenine dönecek, yanına Emiliagillerle Rem’i de alarak Lugunica Krallığı’na zaferle geri dönecekti.
Ve Subaru’yla yoldaşlarının bu savaşı büyük bir zaferle noktalayabilmeleri için Pleiades Taburu’nun gücüne kesinlikle ihtiyaçları vardı.
Subaru: “İşte bu yüzden henüz eski hâlime dönemem. Bölükteki herkesin inandığı o adam, Natsuki Schwartz olmak zorundayım. İmparatorluğu geri alacağımız bu savaş bitene kadar.”
Emilia: “Subaru…”
Artık görmeye fazlasıyla alıştığı o küçücük yumruklarını sımsıkı sıkan Subaru, içindeki bu sarsılmaz azmi apaçık bir şekilde dile getirmişti.
Bunu Emiliagillerin önünde yüksek sesle ilan edene kadar o da kendi içinde bocalıyordu elbette.
Söylemeye bile gerek yoktu, bu küçük beden yerine o büyük bedeni asıl kendisiydi. Eski hâline dönmek için duyduğu arzu çok büyüktü; Beatrice’i kolayca kucağına alabilmek, Emilia’yla göz göze gelebilecek bir hizada durup onunla konuşabilmek istiyordu.
Fakat Subaru’nun içini kavuran bu hasret, şu an gerçekten yapılması gereken şeylerin yanında devede kulak kalıyordu.
Julius: “… Gerçekten de nerede olursan ol veya hangi bedene bürünürsen bürün, içindeki sen hiç değişmiyor.”
Subaru’nun bu mutlak azmini duyan Julius hafifçe içini çekerek dudaklarından bu sözleri döktü. Eliyle önüne düşen saçlarını geriye atarken hem hafif bir şaşkınlık hem de kabullenişle dolu bir bakışla Subaru’ya baktı.
Julius: “Her zaman en zorlu ve en beklenmedik kararları almayı başarıyorsun. Üstelik söz konusu olan başkası da olsa kendin de olsan hiç acımadan.”
Subaru: “…O kadar da yüce bir fedakârlık yapıyor değilim be. ‘Biraz daha çocuk kalmak istiyorum’ diye düşününce sanki şova döneminden* kalma bir şarkının sözleriymiş gibi hissettiriyor sadece.”
Ç.N: (70’lerin 80’lerin şarkıları gibi düşünebilirsiniz.)
Julius’un o dobra sözlerine karşılık veren Subaru, hafif bir utançla durumu kurtarmaya çalıştı. Tam o sırada, bir el usulca başına kondu ve başını çevirdiğinde gözleri o derin ametist gözlerle buluştu.
Emilia; kaşlarını şefkatle indirmiş, Subaru’ya sevgi dolu bir bakış atıyordu.
Emilia: “Hep böyle yapıp beni yine endişede bırakıyorsun Subaru.”
Subaru: “Ih, bu konuda kendimi savunacak hiçbir bahanem yok açıkçası. Yoo yani, ben de paşa paşa eski hâlime dönüp Emilia-tan’la flörtleşmek istiyorum tamam mı? Ama işte…”
Emilia: “Biliyorum. Sen her şeyi ince ince düşündün ve en iyisi olduğuna inandığın şeyi seçtin, di’ mi? Ben de senin için aynen Julius’un düşündüğü gibi düşünüyorum.”
Ellerini telaşla aşağı yukarı sallayarak panikleyen Subaru’ya gülümsedi Emilia. Başına koyduğu elini çekti ve bu kez parmağıyla onun burnuna dokunarak “Ama şunu bil ki…” diye ekledi.
Emilia: “Ne kadar küçücük olursan ol, senin hep aynı Subaru olduğunu adım gibi biliyorum. Hatta öyle küçük kalıp geri dönemesen bile gene de kocaman olana kadar, seni sonsuza değin geeerçekten de beklerim.”
Subaru: “Yok artık, temelli böyle kalmak en son isteyeceğim şey de… Bi’ dakika ya, sözlerin nedense çok…”
Emilia: “?..”
O sıcacık ses tonu ve tavrıyla kendisine inanılmaz büyük bir şey söylendiğini hisseden Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. Ancak bunu söyleyen kişi belli ki Subaru’nun bu tepkisinin altında yatan anlamı pek kavrayamamıştı ve zerre kadar art niyeti olmayan bir yüz ifadesiyle saf saf başını yana eğdi.
Yoo, böyle başını şirin mi şirin şekilde yana eğmesi de işleri hiç kolaylaştırmıyordu. Karşısında basbayağı şeytan tüyüne sahip birisi duruyordu.
Emilia: “――――”
İster istemez yanaklarına hücum eden alevleri hissederken yardım istercesine Julius’a baktı Subaru. Ancak Julius onun bu çaresiz bakışları karşısında sadece omuz silkti ve uzattığı yardım elini acımasızca geri itti.
Subaru da İçinden beş para etmez bir dosta sövüp saydı. Az önce arkadaş olduklarına dair verdiği o büyük kararı derinden sorgulayarak bakışlarını etrafta gezdirmeye başladı ve——
???: “Eh?”
Ve tam o sırada, doğrudan koridora açılan odalardan birinden çıkan ve gözlerini buraya diken bir kızın bakışlarıyla göz göze geldi.
△▼△▼△▼△
???: “Eh?”
Subarugillerin o tuhaf hâline tepki veren, mavi saçları ve uçuk mavi gözleriyle öne çıkan o kızdı. Subaru, onu görür görmez yüzünde kocaman bir tebessümle aydınlandı.
Subaru: “Rem, şükürler olsun. Ben de seninle konuşmayı dört gözle bekliyordum.”
Rem’in ortaya çıkışıyla birlikte, Subaru’nun az önce yaşadığı o utanç verici anlar bir anda zihninden silinip gitti.
Emilia, Beatrice ve diğerleriyle birlikte başkentin o kaosundan sonra bilincini yitiren Subaru’nun Rem’le de oturup bir şeyler konuşmaya pek fırsatı olmamıştı.
Abel’le kozlarını paylaştıktan sonra Katya’ya söylemesi gerekenleri söylemiş, ardından kızı Rem’e emanet ederek doğruca toplantıya geçmişti.
Nihayet o toplantı bitmiş ve işte sonunda tekrar karşılaşmışlardı.
Subaru: “Şey, Katya-san nasıl? Biraz sakinleşti mi bari?”
Rem: “… Durum malum, o kadar da kolay olmuyor ne yazık ki. Ama çok ağlayıp yorgun düştüğü için sonunda uykuya daldı, şu an abisi de başucunda bekliyor.”
Subaru: “Anladım. Hıhı, haklısın. Sana da bu kadar ağır bir yük yüklediğim için kusura bakma.”
Rem: “…Ben kendi rızamla yaptım bunu, o yüzden sorun yok. Yalnız, lafı gelmişken…”
Gözlerinin içine baka baka konuşan Subaru’ya böyle yanıt verdi Rem, ardından ses tonunu bir tık alçalttı. Onun bu girişine karşılık ne olduğunu merak ederek başını yana eğdi Subaru.
Fakat Rem’in ağzından dökülecek kelimelerden çok daha hızlı davranan biri vardı——
Julius: “——Rem Hanım, sonunda uyanmışsınız!”
Evet, Rem’in varlığını fark edip şok içinde seslenen Julius’tan başkası değildi.
Gözlerini fal taşı gibi açan ve hem şaşkınlık hem de katıksız bir sevinçle sesini yükselten Julius’a bakarak “Aynen öyle!” diye başını salladı Subaru.
Subaru: “Kusura bakma ya. Bunu sana da Anastasia-san’a da Echidna’ya da söylemeliydim aslında. Hepimiz birbirimizi kaybettikten sonra Rem’in gözleri açıldı. Fakat…”
Julius: “Zihnimde Rem Hanım’a dair en ufak bir anı canlanmış değil. Yoksa benimle aynı kaderi mi paylaşıyor?”
Subaru: “Sadece o kadar olsa iyi, Crusch-san’a benzer hibrit bir durumda hem de.”
Julius: “…Yani, kendine ait anıları yoktu.”
Subaru’nun bu açıklaması üzerine Julius’un o muntazam kaşları çatıldı.
Durumun öyle körü körüne sevinilecek bir şey olmadığını anında idrak etmiş, ne söyleyeceğini bilemez bir hâlde bocalamıştı. Ancak bir an için gözlerini kapatıp açtığında o keskin ve asil Şövalye ifadesine çoktan geri dönmüştü.
Julius: “Rem Hanım, size bu şekilde aniden seslendiğim için lütfen kusuruma bakmayın. Ben Julius Juukulius… belli bir hanımefendiye hizmet eden bir Şövalye ve Subaru’nun dostuyum.”
Rem: “Bu adamın… dostu…”
Subaru: “Bu kadar üstüne basarak söyleyince insanın inkâr edesi geliyor ama evet. Bu eleman da böyle işte. Sen bir türlü uyanmadığın zamanlarda sağ olsun az yardım etmedi bana.”
Rem: “Öyle mi…”
Zarif bir şekilde önünde eğilen Julius’un Subaru’yla olan bağını öğrenince şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı Rem. Bu şaşkınlığının üzerinden bir saniye geçtikten sonra, Rem de ona karşılık vererek başını eğdi.
Rem: “Endişelendirdiğim için affedin. Henüz tam olarak toparlanmış sayılmam ama gördüğünüz gibi kendi ayaklarım üzerinde durup yürüyebiliyorum en azından.”
Julius: “Bunu duyduğuma çok mutlu oldum. Hem sizin adınıza hem de kalbi sizin için atan etrafınızdaki herkes adına.”
Rem: “——Evet.”
Yine her zamanki gibi şu kusursuz, nezaket kokan laflarına gıcık olmak istese de elini göğsüne koyup zarifçe başını sallayan Rem’in karşısında, bu kıskançlık krizini dışa vuramadı Subaru.
Neyse ki Julius’a da Rem’in uyandığını bu şekilde söyleyebilmişti, bu bile iyiydi. Daha sonra Anastasiagillere de detaylı bir şekilde anlatması gerekecekti.
Subaru: “Yine de Anastasia-sanların kalkıp ta imparatorluğa kadar gelmesi sayesinde seninle yeniden görüşebildiğimiz için o kadar mutluyum ki Rem. Onlar da senin için çok endişelenmişti.”
Julius: “Elbette. Anastasia-sama da çok üzülmüştü. Siz belki hatırlamıyor olabilirsiniz ama yol arkadaşınız olarak gözlerinizin açılmasına kalpten seviniyorum.”
Emilia: “Hıhı, ben de aynı şekilde düşünüyorum. Bunların hepsi, Subaru’nun bu kadar çabalaması sayesinde oldu.”
Bunları söylerken yüzüne şirin bir gülümseme yerleşen Emilia, bir kez daha Subaru’nun başını okşadı.
Aralarındaki bu boy farkından dolayı elinin bu kadar rahat uzanabildiğini elbette anlıyordu ama böyle tekrar tekrar başı okşandıkça küçük bir çocukmuş gibi hissettirdiği için içten içe acayip gıcık oluyordu.
His olarak inanılmaz rahatlatıcı olsa da bir erkek olarak Emilia tarafından “çocuk muamelesi” görmeye razı olmak kolay değildi.
Subaru: “Ş-Şey, Emilia-tan, bu kadar şımartmasan mı beni?”
Emilia: “Seni şirin bulduğum bir gerçek ama hiç de öyle şımartmak gibi bir niyetim yok ki? Sadece Subaru’nun ne kadar harika işler başardığını düşünüyorum, hepsi bu. Benim biricik Şövalyeme de bu yakışırdı zaten.”
Rem: “Eh?”
Emilia: “N’oldu?”
İşte tam Emilia o şirin sesiyle Subaru’nun başını okşamaya devam ettiği sırada, ansızın araya atılan sivri bir sesle Emilia’nın elleri havada donakaldı.
Gözlerini şaşkınlıkla açan Emilia’nın baktığı yerde, Subaru’nun diğer tarafında duran Rem vardı.
Rem, uçuk mavi gözlerini Emilia’nın Subaru’nun başına koyduğu o ele dikmişti.
Emilia: “Rem? Bir sorun mu var?”
Rem: “Hayır, şey… aklım biraz karıştı da. Emilia-san, size bir şey sorabilir miyim acaba?”
Emilia: “Sorabilir miyim mi? Tabii ki ne istersen sor, hodri meydan…”
Subaru: “Hodri meydan ne ya… bugünlerde kimse böyle laflar etmiyor ki…”
Eli hâlâ omzunda ve başında olan Subaru ve Emilia, Rem’in bu sözleri üzerine aynı anda başlarını yana eğdiler.
Bu sahneye şüpheci bir bakış atan Rem, sırayla Subaru’ya ve ardından Emilia’ya baktı.
Rem: “…Siz ikinizin tam olarak ilişkisi nedir?”
Emilia: “Benimle Subaru’nun mu?”
Subaru: “Benimle Emilia-tan’ın mı?”
Rem’in bu doğrudan sorusu karşısında Subaru ve Emilia birbirlerine baktılar.
Doğruya doğru, Rem Emilia kampıyla daha yeni bir araya gelmişti. Ram’la olan ilişkisinin ona anlatıldığını duymuşlardı ama bundan daha derin detaylara henüz girilmemişti.
Aslında bu tür şeyleri herkesin toplandığı bir yerde konuşmak en doğrusuydu belki ama——
Subaru: “Şöyle diyeyim: Kısaca özetlersek Emilia-tan bizim kampın başı ve Lugunica Krallığı denen o koskoca ülkenin gelecekteki kraliçesi.”
Emilia: “Henüz olmak için canla başla çalışıyorum ama şimdilik sadece adayım o kadar. O yüzden Subaru da beni en çok destekleyen, tek ve biricik Şövalyem işte.”
Rem: “En çok destekleyen…”
Subaru: “Aynen öyle. Ben Emilia-tan’ın o güzel hayallerini gerçeğe dönüştürmek için her şeyimi ortaya koyan kişiyim.”
Emilia: “Hıhı, benim için elinden geleni ardına koymuyor. Ben Subaru’nun olmasam da Subaru benim.”
Subaru’nun o göğsünü gererek söylediği lafların üzerine Emilia da hafifçe utanarak karşılık vermişti. Onların bu sözlerini duyan Rem, elini alnına götürdü.
Ardından, uzun bir süre öylece derin düşüncelere daldıktan sonra…
Rem: “Bağışlayın. Aklım gerçekten allak bullak oldu, bunun sebebi ben miyim acaba?”
Julius: “… Hayır, bence bunda Rem Hanım’ın hiçbir suçu yok. Tabii dışarıdan bakan üçüncü bir göz olarak söylüyorum bunu.”
Rem: “Çok teşekkür ederim…”
Gözle görülür bir şekilde kendi içinde çıkmaza giren Rem’e, niyeyse Julius böyle bir yanıt verdi.
Subaru’yu geçtim, Emilia bile Rem’in bu kafa karışıklığının sebebini anlayamamışken kampa tamamen dışarıdan biri olan Julius’un böyle “ben her şeyi anlıyorum” havasına girmesi hiç de adil değildi.
Emilia: “Şu anki Rem’e Lugunica’dan falan bir anda bahsedince fazla mı yüklendik ya…”
Subaru: “Gerçi önceden ufak ufak bazı şeyler anlatmıştım ama… acaba diyorum, Guaral’dayken o Priscilla kafasına saçma sapan şeyler mi doldurdu…”
Julius: “Bir saniye. Priscilla-sama’dan niye bahsediyorsun ki? Yoksa, Priscilla-sama’nın da bu Vollachia İmparatorluğu’nda olduğunu falan mı ima ediyorsunuz?”
Rem: “Şey, benim kafa karışıklığıma bir çözüm bulsak mı acaba, olmaz mı?”
Ortaya çıkan soruları çözmeye çalışırken üzerine yenileri eklenip tam bir kısır döngüye giriyorlardı.
Şimdilik Anastasiagillere acilen paylaşılması gereken çok fazla konu olduğunu fark eden Subaru, hangisinden başlayacağı konusunda derin bir çelişkiye düştü.
Her şeyden önce, Rem’in şu anki kafa karışıklığını gidermek istiyordu aslında ama——
Subaru: “――――”
Emilia’yla birlikte Rem’in içine düştüğü o kafa karışıklığını gidermek için bir yol ararken Subaru’nun dikkati gözünün ucuyla dışarıda ilişen bir şeye anında kilitlendi.
Pencerenin ardında, o kapkaranlık gece göğünden süzülüp yavaşça ovaya inen bir şey vardı.
Emilia: “Subaru?”
Farkında olmadan gözlerini fal taşı gibi açan Subaru’ya Emilia şaşkın bir ses tonuyla seslendi. O sese cevap vermeyi sonraya bırakan Subaru, aceleyle pencereye atılıp dışarıyı izlemeye başladı.
Normal şartlar altında Subaru, Emilia’nın seslenişine asla ikinci plana atmazdı. Ancak şu an ona cevap vermektense gözünün ucuna takılan o şeyi teyit etmek her şeyden önemliydi.
Hızla akan manzaraya odaklandı, gece göğünden aşağı doğru inen o şeyi yeniden bakışlarıyla yakaladı.
O şey——
Subaru: “——Senin ne işin var burada?”
Burada olmaması gereken biri, zihninin derinliklerine kazınmış olan o görüntüyü kazıyıp çıkarırken Subaru gözlerini defalarca kırpıştırarak o ismi telaffuz etti.
Orada duran, normalde Lugunica Krallığı’nda sessiz sakin günlerini geçiriyor olması gereken——
Subaru: “——Ryuzu-san?”
???: “――――”
Subaru’nun dudaklarından dökülen o fısıltıyı duyması imkânsızdı elbette.
O mesafeden ve o ses tonuyla sesini duyurması imkânsızdı, yine de Subaru yüzünü bu tarafa dönmüş olan o minik silüetle göz göze gelmiş ve ikisinin de birbirini fark ettiğini iliklerine kadar hissetmişti.
O küçük silüet, Subaru’yla göz göze geldiği o saniye dudaklarını oynatarak bir şeyler söyledi.
Ne dediğini duyabilmek için bedenini pencereden dışarı sarkıttı Subaru——
Subaru: “——Ah.”
——Hemen ardından da körüklü ejder arabalarının üzerine yağan o bembeyaz ışık seli, Natsuki Subaru’yu ve o arabada bulunanların büyük bir kısmını tek hamlede yutarak yeryüzünden silip süpürüvermişti.


Çeviri için teşekkürler.