※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Felix Argyle.
Karşısında dikilen bu kişinin gerçek adının bu olduğunu biliyordu.
Daha önce başkalarından da duymuştu, üstelik az önce bizzat kendisi bu isimle tanıtmıştı kendini. O narin görünümünün aksine, kulağa epey erkeksi gelen bir tınısı olduğunu hep düşünmüştü Subaru.
Ama kendi ağzıyla bu ismi zikretmesine rağmen Subaru bu gerçeği karşısındaki görüntüyle bir türlü bağdaştıramıyordu.
Çünkü onun tüm varlığı ve yaşam tarzı, “Ferris” lakabının o şirin imajı üzerine kuruluydu.
Subaru: “Şövalyelikten mi… azledildin?.. Bu da…”
Ferris: “Bıraktım, demek oluyor. Ama yapacak bir şey yoktu di’ mi? İlahi Ejderha Kilisesi’nin Crusch-sama’yı kurtarabileceğini… Onların uzattığı o eli tutmaya karar verdiğim an, işlerin buraya varacağını göze almıştım zaten. ——Ah, Emilia-sama, lütfen bunun için kendinizi suçlamayın ha.”
Emilia: “Ferris…”
Ferris: “O zaman gelmeniz bana gerçekten çok güç verdi. Ben ve Wil-jii gibi Crusch-sama’nın müttefiklerinden başka onun güvende olmasına sevinen birilerinin daha olması, bana ‘Demek ki yaptığım şey yanlış değilmiş’ dedirtti.”
Ferris başındaki kedi kulaklarını indirip gözlerinin kenarlarını kısarak böyle cevap verdi.
Bu sözler üzerine ona doğru koşarken adımlarını durduran Emilia, ne diyeceğini bilemez bir hâlde ellerini çaresizce bi’ kaldırıp bi’ indiriyordu.
Kafa karışıklığı ve şaşkınlıkla beraber, Emilia’nın bu tepkisi gayet doğaldı. ——Ancak sırtına bir frak geçirmiş ve Şövalyeliği bıraktığını söyleyip duran Ferris’in bu hâline, Subaru’nun vereceği tepki bambaşkaydı.
Ferris: “Dur bakalım! Subaru-kun, nereye gidiyorsun?”
Subaru: “——Hık, nereye olacak, Crusch-san’ın yanına tabii ki. Bu kadarı da fazla ama!”
Dişlerini gıcırdatıp topukları üzerinde geriye dönmek üzereyken arkasından seslenilmesiyle Subaru boğuk bir sesle parladı.
Olan biteni tahmin etmek zor değildi. Crusch’ın bedenini yiyip bitiren Ejderha Kanı’nın verdiği o acıyı dindirmek için İlahi Ejderha Kilisesi’nden yardım alınmış ve sonuç olarak Crusch Kampı’nın Kraliyet Seçimi’ndeki konumu tehlikeye girmişti.
Ve bu kararı, bilinci yerinde olmayan Crusch’ın yerine Ferris vermişti.
Ferris’in bu kararıyla Crusch kurtulmuştu ama Kraliyet Seçimi’ni kazanma ihtimalleri mucizelere kalmıştı. Kral olmak için çok güçlü bir motivasyona sahip olan Crusch’ın asla istemeyeceği türden bir karardı bu büyük ihtimalle.
Subaru: “İyi de, sen bütün bunları sırf Crusch-san uğruna yapmadın mı? Buna rağmen seni kapı dışarı etmesi… bu resmen haksızlık lan!”
Beatrice: “Subaru!”
İçindeki öfkeye yenik düşerek elini tuttuğu Subaru’nun kendinden kopmasıyla Beatrice avazı çıktığı kadar bağırdı.
Ama Subaru durmuyordu. Bu hızla koşup Karsten Konağı’na dönecek, gerekirse Crusch’ın yakasına yapışıp Ferris’e reva gördüğü bu muameleyi geri çektirecekti.
Fakat tam ilk adımını atacakken kollarını iki yana açarak yolunu kesen bir kız—— Rem tarafından durduruluverdi.
Subaru: “Rem, çekil önümden. Gidip bağırıp çağırarak olay çıkaracağım, bunu görmenizi istemiyorum.”
Rem: “Haddinden fazla duygusallaştığınızın farkındaysanız, lütfen gitmeyin. Ayrıca böyle ortalığı birbirine katmadan önce, neden dönüp karşınızdakinin yüzüne dönüp bir kez olsun bakmıyorsunuz ki?”
Subaru: “Karşımdakinin… yüzüne mi?”
Bir kriz anıymışçasına atılan Subaru’nun yürümesini kesen Rem başını salladı ve çenesiyle bir yönü işaret etti. Buna uyarak arkasını dönen Subaru, ona endişeyle bakan Emilia ve Beatrice’i, ardından da onların hemen arkasında, mozolenin girişinden kendisine tepeden bakan Ferris’i gördü.
Subaru’nun öfkesinin asıl kaynağı olan Ferris, onun bu ani patlamasına bıkkın bir ifadeyle bakıyordu. Bakışlarını önce Rem’e çevirip konuştu:
Ferris: “Teşekkürler Rem-chan… Seni böyle ayakta dikilip yürürken ilk defa görüyor olsam da beklediğimden çok daha iyi bir kızmışsın sen. Ama erkek seçiminde biraz zevksiz olabilirsin galiba?”
Rem: “… Uyuduğum süre boyunca sizin de bana çok yardımcı olduğunuzu duydum Ferris-san. Bana bu denli iyiliği dokunmuş birine saygımdan dolayı ötürü sorunuzu cevaplandıracağım… deminki söylediğiniz şey korkunç bir yanılgıdan ibarettir.”
Ferris: “Öyle mi? Rem-chan olayı böyle görüyorsa sorun yok. Yine de uyanabilmene sevindim.”
Aralarında kalan Subaru’nun üzerinden Rem ve Ferris bu şekilde paslaştılar. Bu lafın üzerine Rem karmaşık duygularla dudaklarını büzünce Ferris “Eee” diyerek konuyu değiştirdi.
Gözlerini kısarak Subaru’ya tepeden bakarken söze girdi:
Ferris: “Subaru-kun, sen cidden çok kibirli birisin, biliyor muydun?”
Subaru: “Kibir… hık”
Ferris:“Bencilsin demek daha bi’ farklı sanki, bilhassa bu kelime de en uygunu gibime geldi, anlarsın ya? Her şeyi kendi çıkarların için değil de birileri için yapıyorsun gibi görünsen de bu çabaların hep boşa kürek çekmekten ibaret kalıyor, her şeye gereksiz yere damlayıveriyorsun.”
Subaru: “Sen, öyle deyin…”
Ferris:“——Ve Subaru-kun kibirliyse ben de kibirliyim galiba diye düşünüverdim.”
O an Ferris’in yüzündeki o tebessümü gören Subaru, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti.
Subaru: “————.”
Subaru yutkundu ve az önce kendisine ettiği onca ağır hakaretin aynısını kendi yüzüne de çarpan Ferris’e bakakaldı. Ferris’in varlığı, mozolede onları fark ettiğinden beri hiç değişmemişti; ne düşündüğü asla kestirilemiyor, Subaru’ya haddinden fazla sakin görünüyordu.
Yaprak kıpırdamayan çarşaf gibi bir denizdi âdeta. ——Ama böyle olması imkânsızdı. Ferris’in başına gelenler düşünüldüğünde çarşaf gibi bir denizi bırak, ortalığı kasıp kavuran bir fırtınanın ta kendisi olması gerekirdi.
Subaru, Ferris’in o ifadesinde bir fırtına belirtisi bulabilmek için gözlerini kıstı. Ancak Ferris oralı bile olmadan tek gözünü kırptı ve ardından “Aa” diye bir ses çıkararak ekledi:
Ferris: “Sahi ya. Sizin için de uygunsa Emilia-sama, hepiniz mezarı ziyaret etmek istemez miydiniz?”
Subaru: “Ziyaret derken… Arkandaki o mozoleyi mi diyorsun? İçeri girebiliyor muyuz ki?”
Ferris: “Evet, anahtarı bekçiden bizzat aldım. Üstelik benim ‘vekil ziyaretçi’ yetkim var, o yüzden buraya sık sık gelirim.”
Subaru: “Vekil ziyaretçi mi?..”
Ferris: “Yok artık, Subaru-kun da hiçbir şey bilmiyor gerçekten. Tek ve biricik Şövalye ünvanıyla böyle dolanırsan Emilia-sama’yı millete rezil edersin, hı?”
Kıkırdayıp dilini çıkaran Ferris karşısında Subaru sessizliğe gömüldü.
Cehaletinin yüzüne vurulmasından ziyade, şu anki durumda Ferris’in ağzından çıkan “Tek ve Biricik Şövalye” kelimesi fazlasıyla hassas bir konuydu.
Şüphesiz, Ferris o muzip bakışlarıyla bunu kasten dile getirmişti.
Bir yandan bu hâliyle Subarugilleri parmağında oynatırken diğer yandan da az önce içinden çıktığı, kapanmak üzere olan mozolenin kapısına elini hafifçe yasladı.
Ferris: “Biriken onca konuyu içeride konuşuruz. ——Ben de tam tek başıma geldiğim için Majesteleri sıkılır mı acaba diye düşünüyordum zaten.”
△▼△▼△▼△
Kraliyet Mezarlığı’nın içinde yer alan bu mozolenin havası, diğerlerinden kesin bir çizgiyle ayrılıyordu.
Krallığın dört bir yanından özenle seçilip getirilmiş beyaz mermerlerden inşa edilen ve Ejderha Dostu Krallık sembolü olan Ejderha motifleriyle bezenen bu yapı, sadece bakıldığında bile insanı ezip geçen bir asalete sahipti. Güneş ışığını yansıtarak parıldayan dış duvarları, kötülüklerin içeri girmesini engellercesine ilahi bir ışık saçıyordu ve kapandığında tek bir tabloyu tamamlayan o Ejderha oymalı kapı, ölmüş Kraliyet Ailesi’nin onurunu korumaya devam ediyor gibiydi.
İçeri adım atıldığında, uzayıp giden bembeyaz koridorun dört bir yanında ebedî uykularına dalmış kraliyet mensuplarının mezar taşları göze çarpıyordu. İntizamla dizilmiş lahitler, içlerindeki soyluların hatıralarına uygun oymalar ve süslemelerle donatılmıştı; sadece onlara bakmak bile ölenlerin yaşarken nasıl biri olduklarını gözler önüne seriyordu.
Özellikle de hedefteki Dördüncü Prens’in mezarının durumu, bu hissi buram buram yaşatıyordu.
Ferris: “Burası Majesteleri’nin… Fourier Lugunica-sama’nın mezarı.”
Cilalı zemin üzerinde ayakkabılarının tıkırtıları yankılanarak Subarugillere öncülük eden Ferris duraksadı ve göz alıcı bir mezar taşını—— Fourier Lugunica’nın lahdini eliyle işaret etti.
Kusursuz ve sessiz bir düzenin hüküm sürdüğü bu mozolede, kurallar burada ufak bir sekteye uğruyordu.
Ne de olsa Dördüncü Prens’in mezarı, ölülerin uyuduğu bir yer için fazla renkliydi.
Subaru: “Bunlar, sunak eşyaları mı? Mektuplar, örgüler, ahşap oyması hayvan figürleri…”
Ferris: “Hiçbiri de Kraliyet Ailesi’nden birine sunulacak bir şeymiş gibi durmuyor, di’ mi? Aslında, buradaki eşyaların sunulmasını isteyenler genelde soylu adabından bihaber çocuklar falan olduğu için yapacak bir şey yok gerçi.”
Subaru: “Bihaber derken bayağı bildiğin sıradan halkın hediyeleri mi bunlar yani? Bu tür şeyler içeri alınırken hiç mi denetimden geçmiyor ya da el konulmuyor mu?”
Ferris: “Eğer eşek şakası falan olsaydı kesinlikle içeri sokmazlardı. Ama öyle olmadıklarını, vekil ziyaretçi olarak ben teslim aldığımdan ötürü bizzat teyit ediyorum.”
Lahdin önüne çömelip bu cevabı veren Ferris, bırakılan envaiçeşit eşyaya gözlerini kısarak baktı.
Buraya bırakılanlar, burada yatan Dördüncü Prens’i sevenlerin statü fark etmeksizin kalplerinden koparak hazırladıkları eşyalardı şüphesiz.
Vekil ziyaretçi, bu mekânı bizzat ziyaret edemeyenlerin yerine geçerek mezarlık yöneticisinden özel izinle bu tür adakları içeri sokma hakkına sahip olan kişi demekti.
Anlaşılan Ferris, Dördüncü Prens’in vekil ziyaretçisi olarak halkın bu duygularına elçilik ediyordu.
Ferris: “Lugunica Kraliyet Ailesi oldum olası hep iyi kalpli insanlardı. Aralarında nazik ve kendini sevdirmeyi bilen çok kişi vardı ama Fourier-denka içlerinde en neşelisi ve en eğlencelisiydi. O yüzden sık sık Saray’dan sıvışır, Başkent halkının arasına karışıp onlarla oynardı.”
Subaru: “… Harbi mi? Mangalarda falan çok sıklıkla geçen episotlardan. Ama gerçek hayatta bunu yaparsan ortalık epey karışırdı herhâlde.”
Ferris: “Eh, karışır tabii. Kayıp Prensi bulmak için Kraliyet Şövalyeleri seferber edilirdi falan. Sonunda Majesteleri kenar mahallelerdeki bir aşevinde çıkardı ortaya. Bir de o aşevi İlahi Ejderha Kilisesi’nin aşevi olunca Saray’la Kilise arasında az daha kriz çıkıyordu, büyük olay olmuştu.”
Beatrice: “Şu günlerde gülüp geçilecek türden bir şaka değilmiş bu, doğrusu.”
Kamburunu çıkarmış Ferris’in sırtı üzerinden, halkın kahramanı Fourier’in mezarına baktı.
Ferris’in gülümseyerek anlattığı bu anılar; hikâyenin başkahramanı Fourier’e karşı duyduğu, gizlemeye bile gerek görmediği o saf sevgiyle dolup taşıyordu ve onun herkes tarafından sevilen biri olduğu bu anı kırıntılarından bile anlaşılabiliyordu.
Ferris: “… Majesteleri hakkında daha önce Subaru-kun’a ufak bir şeyler çıtlatmış mıydım ya?”
Subaru: “… Evet, böyle birinin var olduğunu, seninle ve Crusch-san’la yakın arkadaş olduğunuzu söylemiştin. Hatta o adamla benim biraz benzediğimizi de söylemiştin herhâlde?”
Ferris: “Ha? Majesteleri’yle sen mi? Öldürürüm seni hı?”
Subaru: “O zaman da tam olarak böyle demiştin zaten!”
Sesindeki o ürkütücü ciddiyet yüzünden Subaru apar topar savunmaya geçti.
Zaten Subaru’nun Fourier hakkında duydukları da aşağı yukarı bu kadardı. Elbette o kişinin ölümünün, Crusch’ın Kraliyet Seçimi’ne katılma kararıyla yakından ilgili olduğunu jetonu geç düşen Subaru bile anlayabilirdi.
Emilia: “Yani Crusch-san Prens Fourier için mi Kraliyet Seçimi’ne katıldı?”
Ferris: “… Tam da Emilia-sama’dan bekleneceği gibi. Sorması en zor yere bodoslama daldınız.”
Emilia: “Aa, özür dilerim. Ama bize bundan bahsetmek istediğin için bizi buraya, mezar ziyaretine davet ettin, değil mi Ferris? Bunu duyduktan sonra benim de bundan sonra ne yapacağıma karar vermem gerekiyor diye düşünmüştüm.”
Ferris: “Bundan sonra ne yapacağınız mı? Ne demek istiyorsunuz?”
Emilia: “Evet. Az önce Subaru rolümü çaldı gerçi ama ben de gidip Crusch-san’a kararını gözden geçirmesini söyleyecektim. Subaru’yla ikimiz oturup onu ikna etmeye çalışacağız. Ne dersin?”
Subaru: “Bence harika bir fikir… Ov, ov, ov!”
Rem: “Ağzınıza geleni söylemeyin lütfen. Nerede olduğumuzu sanıyorsunuz?”
Emilia’nın fikrine katılır katılmaz Rem tarafından böğrü çimdiklenen Subaru kıvrandı. Onların bu hâline acı bir tebessümle bakan Ferris ayağa kalkarak konuştu:
Ferris: “Az önce de söylediğim gibi, Crusch-sama’nın yanına gidip ona bir şeyler söylemenizden vazgeçmenizi istiyorum. Ben başından beri bu sonu göze alarak yaptım ne yaptıysam.”
Emilia: “Ama…”
Ferris: “Ben her şeyi kabullendim. Azledildim demiştim ama aslında ‘Artık yanınızda durmaya hakkım yok’ diyerek konuyu açan da bendim. Ayrıca…”
İşaret parmağını dudaklarına götürerek sözlerine ara veren Ferris, kısa bir es verdikten sonra o parmağıyla sırayla önce Emilia’yı, sonra Subaru’yu gösterdi.
Ferris: “Eğer Emilia-sama, ben veya Bilgeler Konseyi ya da her kimse işte, dışarıdan biri gelip de size Subaru-kun’la olan efendi-uşak ilişkinizi yeniden gözden geçirmenizi söyleseydi ne yapardınız?”
Emilia: “Eh? Subaru’yla olan bağımızı enine boyuna düşünüp ben kendim kurdum sonuçta. O yüzden birileri çıkıp bana böyle bir şey söylerse geeerçekten de canım sıkılır ve ‘Size ne oluyor?’ diye düşünürüm… Ah.”
Ferris: “İşte tam olarak mesele bu. Sizin şu an yapmaya çalıştığınız şey tam olarak bu anlama geliyor Emilia-sama.”
Dışarıdan birinin yaptığı gereksiz ve haddini aşan bir işgüzarlık. Ferris’in bu kadar açık bir şekilde durumu özetlemesi üzerine Emilia’nın omuzları gözle görülür bir şekilde çöktü. Doğal olarak bu tepki karşısında Subaru’nun, Emilia’nın aralarındaki ilişkiye kimseyi karıştırmak istemediğini duymaktan aldığı keyif kursağında kalmıştı.
Her şeyden önemlisi bu açıklama sadece Emilia için değil, Subaru için de son derece etkili bir tokat niteliğindeydi.
Hâliyle bunun farkında olan Ferris, boynu bükük Emilia’nın üzerinden Subaru’ya da omuz silkerek devam etti:
Ferris: “Deminki sorunuzun cevabına gelecek olursak Crusch-sama o kadar at gözlüklü biri değildir. O yüzden Fourier-denka’nın ölümü, Kraliyet Seçimi’ne katılma nedenlerinden yalnızca bir tanesidir.”
Subaru: “… İyi de öyle görmezden gelinecek kadar ufak bir neden de değil, di’ mi?”
Ferris: “Aman aman, laf sokmada da ne kadar ustalaşmış. O tatlılıklarından eser kalmamış, Subaru-kun.”
Yine de sanki hiç de yarasına basılmamış gibi aynı rahatlıkla devam etti Ferris.
Ferris: “İnkâr etmiyorum. Majesteleri’nin ölümü Crusch-sama için de… benim için de cidden sarsıcı bir olaydı. İçimizde derin yaralar açıldı ve hayatımız boyunca dökeceğimiz gözyaşını o gün akıttık. Gerçi ben sulu gözün teki olduğum için ondan sonra da epey ağladım ama neyse.”
Herkes: “————”
Ferris: “Crusch-sama da dışarıya belli etmese de kahroldu, paramparça oldu, acı çekti. ——Ama onu asıl yaralayan şey, Majesteleri’nin ölümünden sonra yaşananlardı.”
Subaru: “Eh…”
Ferris: “Majesteleri de dâhil, Kraliyet Ailesi’nin diğer üyeleri birer birer hayata gözlerini yumunca ortalık ana baba gününe döndü. Düşes Karsten -Crusch-sama- da yüksek soylulardan biri olarak Saray’daki toplantıya katılmıştı… ve orada fark etti gerçeği. Toplantıdaki herkesin Majesteleri’nin ölümüne üzülmekten ziyade, İlahi Ejderha’yla olan ittifakın bozulma ihtimali yüzünden saçını başını yolduğunu gördü.”
Sakin ve elinden geldiğince duygularını belli etmemeye çalışan temkinli bir tonda konuşuyordu. Fakat bu çabası, anlattığı gerçeğin ne kadar iğrenç olduğunu daha da çarpıcı bir şekilde yüzlerine vuruyordu.
Lugunica Kraliyet Ailesi’nin kişiliği, halk tarafından ne kadar çok sevildikleri ve ne denli sıcakkanlı oldukları bu mozoleye bakıldığında bile anlaşılabiliyordu. Zira sadece Fourier Lugunica’nın değil, diğer tüm mezar taşlarının önünde de ölenler için bırakılmış sunak eşyaları vardı.
Öylesine sevilen insanların ölümleri bile, söz konusu Ejderha’yla olan ittifak olunca bir çırpıda hiçe sayılıyordu.
Emilia: “Demek bu yüzdendi.”
Derin bir iç çekercesine dökülen bu sözler, Subaru’yla aynı gerçeği kavrayan Emilia’nın mırıltısıydı. Kız, elini göğsüne götürerek ametist rengi gözlerini acıyla kıstı.
Emilia: “O yüzden Crusch-san, eğer Kral olursa bu ülkeyi Ejderha’yla olan ittifaka bel bağlayan aciz bir ülke olmaktan kurtarıp ayakları üzerinde durabilen çok daha güçlü bir ülke yapmaya yemin etmişti demek.”
Ferris: “——Sadece bu kadarla sınırlı değil gerçi ama evet, aynen öyle.”
Emilia: “Sadece bu kadarla sınırlı değil derken…”
Ferris: “Bu durumdan çok ama çok nefret etmişti Crusch-sama… Eğer Fourier-denka’yla o kadar yakın olmasaydı muhtemelen kendisinin de diğerleriyle aynı zihniyete bürüneceğini fark etmekten iğrenmişti.”
Aslında bu, yaşanmadan bilinemeyecek ve gerçekleşme ihtimali de olmayan bir şeydi; bu yüzden Crusch’ın kendini suçlaması için ortada hiçbir neden yoktu.
Ne yaparsa yapsın, Crusch eninde sonunda Fourier’le tanışmış ve bu aydınlanmayı yaşamıştı. Onunla hiç tanışmamış olan alternatif bir “kendi”nden nefret etmek sadece ruhunu zehirlemekten başka bir işe yaramazdı.
Ancak bunları düşünürken Subaru bir yandan da Crusch’ın içinde bulunduğu durumun, sadece Kraliyet Seçimi’ndeki iddialarıyla çelişen bir seçim yapmasından ibaret olmadığını acı bir şekilde fark etti.
Ejderha’yla olan ittifakı bozacağını tüm dünyaya ilan eden Crusch, bizzat o Ejderha’ya tapan İlahi Ejderha Kilisesi’nin kutsal gücünden medet umarak hayatını kurtarmıştı. ——Ve durum bununla da sınırlı değildi.
Subaru: “Crusch-san, Lugunica Kraliyet Ailesi’nin… Prens Fourier’in ardından gönül rahatlığıyla yas tutulabilecek bir ortamı geri getirmeye yemin etmiş ve bunun için uğraşırken elinden bu fırsat, bir nevi zorla alındı.”
Ferris: “… Üstelik, İlahi Ejderha Kilisesi zamanında Majesteleri’ni kurtarmamışken Crusch-sama’yı gözünü kırpmadan kurtardı.”
Subaru: “——Hık.”
Ferris’in boğuk sesiyle dökülen bu sözler, Subarugilleri tam anlamıyla yerle yeksan etmişti.
Daha dakikalar öncesine kadar Ferris’i Şövalyelikten azleden Crusch’a, fiziksel ve ruhsal durumu ne kadar kötü olursa olsun bunun aşırı bir tepki olduğunu söyleyip hesap sormaya niyetliydiler.
Fakat Crusch’ın omuzlarında taşıdığı o sarsılmaz iradeyi, kararlılığını, uğruna savaştığı idealleri ve yeminini; tüm bunların olabilecek en korkunç, en aşağılayıcı şekilde paramparça edildiğini öğrendikten sonra Subaru ona ne diyebilirdi ki?
Keşke Subaru kendi kolunu bacağını feda etseydi de Crusch’ın üzerindeki o laneti kendi üstlenseydi de——
Ferris: “İşte bu yüzden sana kibirli diyorum ya Subaru-kun.”
Subaru: “Ne…”
Ferris: “Suratına bakan herkes ne düşündüğünü anlar. Beatrice-chan’ın senin elini neden bir an olsun bırakmadığı şimdi anlaşıldı. Öyle bir şey durumu bir nebze katlanılır kılabilirdi belki ama asıl soruna zerre çözüm olmazdı, bunun farkındasın değil mi?”
Başını yana eğip sanki bir çocuğa laf anlatırmışçasına konuşan Ferris, Subaru’nun ne kadar sığ düşündüğünü hiçbir duygu belirtisi göstermeden yüzüne vuruyordu.
Biliyordu. Subaru’nun şu anki düşünceleri kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm, içi boş fantezilerden ibaretti.
Hayat kurtaran kişi İlahi Ejderha Kilisesi yerine Emilia’nın Şövalyesi Natsuki Subaru olsa bile, bu durum Crusch’ın kendi içindeki bir krizi çözmek için rakip cepheye boyun eğdiği gerçeğini değiştirmeyecekti. Ve bu durum, tam ortasına gelinen Kraliyet Seçimi’nde telafisi imkânsız bir dezavantaj demekti.
Subaru: “Kendi sorunlarını dahi çözemeyen ve bunları başkalarına devreden birinin Kral olma iddiası baştan aşağı çürüktür, diyorsun demek?..”
Ferris: “… Epey acımasızca. Ama aynen öyle.”
Subaru: “… Kulaktan dolma bilgiler işte.”
Hem de bizzat Crusch’ın kendi ağzından duyduğu sözlerdi bunlar.
Vakti zamanında Cadı Tarikatı Emilia’yı hedef aldığında, Subaru elinde hiçbir koz olmadan Crusch’a yalvardığında, Crusch onun bu acınası yakarışını tüm asaletiyle elinin tersiyle itmişti.
Bu, Subaru’nun alması gereken bir dersti. O yüzden bunun için Crusch’a zerre kin gütmüyordu. Gütmüyordu ama aynı durumun harfi harfine onun başına gelmesi, kaderin iğrenç bir cilvesiydi.
Emilia: “Şey, Ferris, bunu sormam doğru olur mu bilmiyorum ama…”
Başını öne eğip kelimeleri boğazında düğümlenen Subaru’nun yerine Emilia sessizliği bozdu.
Kız, Ferris’in yanına gidip Fourier Lugunica’nın mezar taşının önünde durdu, bırakılan onca adağa uzun uzun baktı ve ardından göğsündeki sihirli kristali sıkıca tutarak gözlerini kapattı.
Subaru başını çevirdiğinde Emilia’nın hemen arkasında dizilen Beatrice ve Rem’in de ölenlerin ruhları için kendi içlerinden dualar okuduklarını gördü.
Dualarını bitiren Emilia, en gösterişli çiçek buketine çömelen Ferris’in yerini düzelttiği—— bizzat onun getirdiği belli olan o bukete bakarak sordu.
Emilia: “Crusch-san ve Prens Fourier birbirlerini mi seviyorlardı?”
Ferris: “————”
Bu soru üzerine Ferris’in gözleri hafifçe irileşti, sonra da dudaklarından ufak bir tebessüm döküldü.
Ardından——
Ferris: “Bunu söylemek bana düşmez. ——Gerçekten çok kaba bir davranış olurdu.”
△▼△▼△▼△
Mozolenin devasa kapıları gürültüyle kapandı ve iki kanatta bir araya gelerek tek bir figürü oluşturan Ejderha’yla göz göze geldiler.
Üzerinde paraların bulunduğu İlahi Ejderha Volcanica’yı tasvir ettiği belliydi ama Crusch ve Prens Fourier’in o acı dolu trajik aşk hikâyesini dinledikten sonra, İlahi Ejderha’ya karşı hissettikleri her zamankinden çok daha karmaşıktı.
Subaru: “Kulenin tepesinde gerçeğiyle de karşılaştık gerçi ama o bomboş kafasıyla gelip de bana Krallıkla olan ittifakından ya da İlahi Ejderha Kilisesi’nin ona tapmasından falan bahsetseler zerre inandırıcı gelmez artık…”
Beatrice: “Belki de sadece gerekli durumlarda ciddileşen bir stili vardır, sanırım. İş başa düşmeyince enerji sayving modunda takılan, işsiz güçsüz anlarındaki Otto gibidir, doğrusu.”
Subaru: “İşsiz güçsüz Otto olsa bile, onu beyinsiz yerine koymak biraz ağır oldu sanki… Gerçi kıyaslandığı şey İlahi Ejderha olduğuna göre, Krallık halkı açısından bu büyük bir onur sayılabilir mi acaba?”
Beatrice’in bu teorisi üzerine Subaru kafasındaki Otto imgesini İlahi Ejderha’yla bir tutup bir simülasyon yapmaya çalıştı ama işsiz güçsüz anlarındaki Otto, işini bitirmenin verdiği rahatlamayla tamamen bir şapşala dönüştüğü için pek de tatmin edici bir sonuca varamadı. İçkiyi fazla kaçırmamak lazımdı demek ki.
Neyse, konuya dönecek olursak——
Emilia: “Ferris, sen bundan sonra ne yapacaksın?”
Ferris: “Bundan sonra mı?”
Emilia: “Evet. Sonuçta şu anda Crusch-san’ın yanına dönemezsin… yani dönmen zor olur, di’ mi? Bugüne kadar hep aynı malikânede yaşamışsınız, gidecek bir yerin var mı en azından?”
Mezarlıktaki yetkiliye mozolenin anahtarını iade etmeye giderlerken Emilia’nın sorduğu bu soru üzerine, kaşları bükük Ferris ne cevap vereceğini bilemeyerek parmağıyla yanağını kaşıdı.
Bu tepkisinden, Emilia’nın sorusunun Ferris’i tam on ikiden vurduğu anlaşılıyordu.
Muhtemelen Wilhelm’ın Subaru ve diğerlerine Ferris’in nerede olduğunu söylemesi de onun geleceğinden duyduğu endişeyle alınmış zor bir karardı.
Şartlar ne olursa olsun, Crusch ve Ferris arasındaki efendi-uşak ilişkisi sona ermişti. Böyle bir durumda Crusch’ın yeminli şövalyesi olan Wilhelm’ın, efendisinin iradesine karşı gelmesi imkânsızdı.
Ferris’in durumunu güvendiği birilerine kontrol ettirmek, Wilhelm’ın o an yapabileceği en büyük iyilikti.
Ve eğer Wilhelm’ın bu ince düşüncesine hakkıyla karşılık vermek gerekirse——
Subaru: “Emilia-tan’ın demek istediği şu: En azından, şimdilik, geçici olarak bizim eve gelmek ister misin?”
Emilia: “Evet, aynen öyle! Ne dersin? Tabii ki sonsuza dek demiyorum. Böyle aniden yollarımızı ayırmak çok üzücü olur, hem bazen her şeyin ilacı zamandır diye düşünüyorum. Benim bile memleketimdeki herkesi buzlara gömdüğüm gerçeğiyle yüzleşip kabullenmem yüz yılımı aldı.”
Rem: “O kadarı da biraz fazla sabır işi sanki ama.”
Beatrice: “Yeri gelmişken Betty’nin de Subaru’nun sevgisini kabul etmesi dört yüz yılını almıştı, sanırım.”
Rem: “Bu adam için bile bu kadarı çok ağır bir travma olur bence.”
Emilia ve Beatrice gibi uzun ömürlülerin bu kafa karıştırıcı açıklamaları yüzünden Rem, Subaru’ya biraz acıyan gözlerle bakmaya başlamıştı. O yanlış anlaşılmayı sonraya saklamak kaydıyla en azından Ferris’e sundukları bu teklifte gayet ciddiydiler.
Ancak bunu duyan Ferris “Ahaah” diyerek elini alnına götürdü.
Ferris: “İçimden bir ses bana bunu söyleyeceklerini fısıldıyordu ama harbiden de söylediler. Anlıyorum tabii, benim gibi efsanevi, dâhi bir Şifacı için kapışmanız gayet doğal ama…”
Emilia: “Hıh, ben… şaka yapmıyordum ki…”
Ferris: “Evet, evet, kesinlikle öyle, Emilia-sama’nın her zaman ne kadar ciddi olduğunu biliyorum ben. Böyle samimi bir davette bulunmanız da beni çok mutlu etti. Ciddiyim bak.”
Emilia: “… Ama bu cevabından anladığım kadarıyla…”
Ferris: “——Aynen öyle. Bu nazik davetiniz için teşekkür ederim ama maalesef ki kabul edemem.”
Başını yavaşça iki yana sallayıp acı bir şekilde gülümseyen Ferris, Emilia’nın teklifini geri çevirdi. Bu tavrı karşısında yakasına yapışıp ısrar etmek içlerinden gelse de neden evet diyemeyeceğini gayet iyi anlıyorlardı.
Çünkü——
Ferris: “Yollarımız ayrılmış olsa bile ben hâlâ Crusch-sama’yı çok önemsiyorum. Benim aldığım karar yüzünden Kraliyet Seçimi’ni kazanma umudu mucizelere kalmış olsa dahi, gidip de Crusch-sama’dan başkasını desteklemek… bunu asla yediremem kendime.”
Emilia: “B-Benden nefret etsen de sorun değil. Yeter ki bir başınayken boşluğa düşüp ortadan kaybolma, senin iyi olduğunu bilelim yeter.”
Ferris: “Sizden nefret edecek değilim. ——Aa, yalan söyledim. Nefret ediyorum aslında. Emilia-sama’dan başından beri çok ama çooook nefret ediyordum.”
Emilia: “Eh! Gerçekten mi?!”
Hiç tarzı olmayan pazarlıklara girişip ısrar eden Emilia aldığı bu cevapla şoka girdi. Ferris ona “Evet” diye başını sallayıp mozolenin anahtarıyla Subarugillere gösterdi:
Ferris: “Sadece sizden değil. Crusch-sama dışındaki diğer tüm Kraliyet Seçimi adaylarından da nefret ediyordum. Şövalyelerinden de öyle. Beatrice-chan’dan nefret ediyorum, Rem-chan’la daha yeni tanışmamıza rağmen ondan da nefret ediyorum. Subaru-kun’dan zaten ölesiye nefret ediyorum.”
Subaru: “Böyle söyleyince cidden sadece benden ölümüne nefret ediyormuşsun gibi hissettirdi ya…”
Ferris: “Öyle olmadığını sana düşündüren ne peki?”
Bu lafı yiyince Subaru’nun ağzını bıçak açmadı, resmen mat olmuştu.
Emilia: “… Fikrin gerçekten değişmeyecek mi?”
Doğal olarak Emilia bile Ferris’in bu “nefretin”in gerçek olmadığını görebiliyordu. Emilia’nın teklifini reddetmek için sevgiyi ve nefreti bahane ettiğini… ve ne söylenirse söylensin, nasıl bir muamele görürse görsün, onun kalbindeki Crusch desteğinin asla sarsılmayacağını anlamıştı.
Ferris: “Bu kadar dert etmeyin. Kraliyet Şövalyeleri’nde… yoluma devam eder miyim bilmiyorum, Komutan’la bi’ konuşmam lazım. Ama şifa ocakları olsun, başka yerler olsun, elini sallasam ellisi zaten havada kapar beni.”
Subaru: “… Sakın umutsuzluğa kapılıp aptalca bir şey yapayım deme.”
Ferris: “Umutsuzluğa mı kapılacakmışım? Dünyaya küsüp kendi canıma falan kıymamı mı kastediyorsun? Bu dünyada ölmekten ve öldürülmekten en çok nefret eden ben mi yapacağım bunu?”
Subaru: “… Kusura bakma.”
Sıfır şaka belirtisiyle son derece net ve kesin bir dille konuşan Ferris’ten özür diledi Subaru.
Crusch’ın yanından ayrılsa bile Ferris’in Mavi ünvanına ve bir Şifacı olarak kendi duruşuna gölge düşürecek hiçbir şey yapmayacağına inanıyordu.
Subaru: “Ahhhh, delireceğim ama! Çok daraldım! Gidip Crusch-san’a hiçbir şey söyleyemiyoruz, Ferris’i geçici olarak misafir etme teklifimiz de reddedilince elimizden hiçbir şey gelmiyor ki!..”
Rem: “Zaten Ferris-san da az önce bu tavrınızın kibirden ibaret olduğunu yüzünüze vurmamış mıydı?”
Ferris: “Aha, aynen öyle, Rem-chan son noktayı koydu.”
Subaru: “İyi de Rem…”
Rem: “… Ne yaparsak yapalım, dünyada ancak tarafların kendi aralarında çözebilecekleri sorunlar vardır.”
İki kalbin göz göre göre birbirinden koptuğu bir trajediyi izliyor olmalarına rağmen, buna müdahale etme hakları yoktu.
Bu çaresizlikten dem vuran Subaru karşısında Rem gözlerini öne eğerek usulca iç geçirdi.
Rem: “Sizinle Emilia-san arasındaki efendi-uşak ilişkisine ya da sizinle Beatrice-chan arasındaki Sözleşme bağına dışarıdan kimsenin burnunu sokamayacağı gibi. Sizinle benim aramdaki…”
Subaru: “Rem?”
Rem: “… Sizinle benim aramda tam olarak nasıl bir ilişki var ki? Siz benim neyimsiniz?”
Subaru: “Durup dururken aydınlanma yaşamasana ya! Sen, benim için, değerlisin!”
Emilia: “Bizim için de öyle! Rem, bizim için, çooook, değerlisin!”
Rem: “… Çok teşekkür ederim Emilia-san.”
Subaru: “Ehh, hani bana?!”
Varlığı tümden reddedilen ve sesi çatallaşan Subaru’yu bir hanımefendi asaletiyle görmezden geldi Rem.
Onların bu atışmaları devam ederken Beatrice “Dur” diye seslendi Ferris’e. Beatrice, Subaru’nun ceketinin ucunu sımsıkı tutarken…
Beatrice: “Betty, Subaru ve diğerleri kadar senin hakkında endişelenmiyor, doğrusu. Gene de Betty’nin sana kocaman bir borcu var, sanırım.”
Ferris: “Beatrice-chan-sama’nın bana borcu mu var? Yüce Ruh’un bana nasıl bir borcu varmış ki ya?”
Beatrice: “Aptalca davrandığı için Geçidi’ni parçalanmak üzere olan Subaru’yu sen kurtardın, doğrusu. Ne yazık ki Subaru senin o kıymetli uyarılarını hiçe sayıp Geçidi’ni tamamen yok etti gerçi ama en azından bize zaman kazandırdı, sanırım. Senin o şifa gücün olmasaydı Betty’le Subaru arasındaki o Sözleşme de asla var olmazdı, doğrusu.”
Ferris: “Iıı… bu düşündüğümden çok daha memnun etti beni galiba.”
Beatrice: “İstediğin kadar memnun olabilirsin, sanırım. Ayrıca, Betty borcunu asla karşılıksız bırakmayan biridir, doğrusu. O yüzden başına bir şey gelirse bil ki Betty her zaman yardıma hazırdır, sanırım.”
Ferris: “Ya Subaru-kun uçurumdan düşmek üzere olsa bile mi?”
Beatrice: “Önce Subaru’yu tutup çıkarır, sonra da son sürat senin yanına gelirim, doğrusu.”
Ellerini beline koyup burnundan gururla soluyan Beatrice’in bu cevabı üzerine Ferris’in gözleri hafifçe açıldı, sonra da elini ağzına götürerek “Aha” diye gülümsedi.
Bu gülme hissi giderek şiddetlendi ve çok geçmeden Ferris’in göz pınarlarında yaşlar birikmeye başladı.
Ferris: “Ahhh, yapma böyle ama. Beni ağlatma lütfeeen, Beatrice-chan-sama.”
Beatrice: “Dediğin gibi, gerçekten de sulu gözün tekiymişsin, sanırım.”
Beatrice’in bu sözleri üzerine Ferris’in gülümsemesi daha da büyüdü.
△▼△▼△▼△
Emilia: “Eğer fikrin değişirse ne zaman istersen kapımız sana açık, tamam mı? Birimizin mutlaka seni karşılaması için herkese tembihleyeceğim. Söz veriyorum bak? Ferris, sen de söz veriyor musun?”
Subaru: “Yine olan bana oldu ya!”
Rem: “Hak ettin.”
Vedalaşma anına kadar Emilia ve diğerleri onu yanlarına almak için çırpınıp durmuşlardı.
İçlerinde zerre kadar kötü niyet veya hesap kitap olmadığını çok iyi biliyordu. Tekliflerini her reddedişinde Emilia’nın yüzünün düşmesi de içindeki suçluluk duygusunu alevlendiriyordu ama elden bir şey gelmiyordu.
Ferris: “Emilia-sama’lara karşı içimde herhangi bir kin olduğundan değil elbette ama.”
O hakkından kendi isteğiyle vazgeçmiş olsa dahi, Ferris Crusch’ın Şövalyesiydi.
Öyle birinin bırakın geçici olmayı, Crusch dışındaki bir adayın kanatları altına sığınıp orada barınması kesinlikle kabul edilemezdi. Birileri duyacak olursa Crusch’ın adı lekelenirdi. Fakat her şeyden çok, Crusch’ın ne düşüneceğinden deli gibi korkuyordu.
Ferris: “… Bu konuda Majesteleri gerçekten inanılmazdı. Hiç mi korkunuz yoktu sizin?”
Mozolede; lahdin ve o mezar taşının önünde vakti yettiğince içini dökmüş, günah çıkarmıştı. Buna rağmen, üzerinden birkaç dakika geçmesine rağmen sanki anlatacak daha onca derdi kalmış gibi içinde yeniden bir sızı büyümeye başlamıştı.
Sızlanıp duran o iğrenç tabiatı, kıyafetini erkek takımına çevirse bile ruhundaki o acınası dişilikten asla sıyrılamıyordu. Cidden kendinden iğreniyordu.
Böyle birinin tek bir doğru karar verdiğine inandığı şeyse——
Ferris: “Ayrılığı ilk dile getiren ben olduğum için çok şanslıyım.”
Emiliagillere de söylediği gibi, Şövalyelikten feragat etme konusu bizzat Ferris’ten çıkmıştı.
İlahi Ejderha Kilisesi’nin uzattığı eli tutup Filóre’nin kutsal gücünden medet ummaya karar verdiği an, Crusch’ın yanında durma hakkını kaybedeceğini zaten göze almıştı. Sadece bunun Crusch’ın dudaklarından dökülmesini beklemeye Ferris’in ruhu dayanamazdı.
O yüzden önce kendisi konuyu açmış ve Crusch’ın onu kendi elleriyle kesip atmasının önüne geçmişti. ——Böyle olsa da tam da verdiği bir kararla gurur duyacakken yine nefret ettiği o zavallı dişiliği ağır basmıştı.
Ferris: “Ben, sürekli yalan söyleyip duruyorum ki…”
Doğru bir karar verdiğimi sanmıştım… Ama yalandı.
Fourier’in hiç korkmadığını sanmıştım… Ama yalandı.
Emiliagillere karşı içimde hiçbir kin olmadığını sanmış ve söylemiştim… Ama bu da koca bir yalandı.
Şövalyelikten azledilmesi sırf kendi o kırılgan yüreğini korumak içindi. Ve o yüce Fourier’in bile Crusch’ı bir yere davet ederken ne kadar büyük bir cesaret topladığını gayet iyi biliyordu.
Ayrıca, en başındaki o ezici dezavantajlı konuma rağmen üst üste büyük başarılara imza atarak sırf yarı elfler soyundan geldiği için soyluları dehşete düşüren Emilia cephesinin bu şanlı yükselişi—— ve özellikle de kendisiyle aynı konumda bir Şövalye olan Subaru’nun kahramanlıkları karşısında hiçbir şey hissetmemesi imkânsızdı.
İşin aslı şuydu ki Ferris, Subaru’ya eldivenini çıkardığı o sağ elinin sırrını hiç sormamıştı.
Subaru kendi ağzıyla bahsetmediğine göre muhtemelen Crusch’ın tedavisinde işe yarayacak bir yöntem değildi, bunu tahmin edebiliyordu. Ancak bu sadece bir tahmindi. Doğruluğunu kanıtlamak istememişti. Sebebi apaçık ortadaydı: İlahi Ejderha Kilisesi’ne sığınmaktan başka bir çare olma ihtimalinden kaçmıştı.
Her şey ama her şey acıdan kaçmayı kendine ilke edinmiş olmasından kaynaklanıyormuş gibi hissettiriyordu.
Ferris: “Benim gerçekten… önemsediğim birileri var mı ki?..”
Gerçekten o kişiye her şeyden çok değer verseydin o kişinin asla vazgeçemediği duygularını da canından çok koruman gerekmez miydi ki? Crusch’ın Fourier’in mezarı başında ettiği yemini bilen biri olarak bitmek bilmez acılarla kavrulsa dahi, onun arzusunu söndürmeyecek bir yol bulmaya çalışması gerekmez miydi?
O kabullenilemez gerçeği tüm çıplaklığıyla yüzüne vuran o öfke değil miydi Crusch’a Fourier’i hatırlatan ve Ferris’in yaptığı şeyin ne kadar alçakça olduğunu yine bizzat ona hissettiren?
Ya Crusch’ın, o Fourier Lugunica’yı hatırladığındaki o Anı karmaşası, yeminini çiğneyen Ferris’in ihanetine duyduğu öfkenin bir eseriyse?
Ferris belki de sadece Crusch tarafından değil, Fourier tarafından da lanetlenmişti.
Ferris: “——Hık, kes şunu, kes, bunların hiçbir anlamı yok artık.”
Kendini suçluyormuş gibi yaparak aslında kendini avutacak kelimeler aradığını fark etti.
Böylesine aptalca şeylerle vakit kaybedeceğine, şimdi Emiliagillere ve özellikle de Crusch’la arasında sıkışıp kalan Wilhelm’i daha fazla endişelendirmemek adına kendine sağlam bir yol çizmeliydi.
Şövalyelik yapması için bir neden kalmamıştı. Mavi ünvanı hâlâ duruyordu, bu yüzden bir şifa ocağına veya büyü araştırmaları enstitüsüne gitse onu el üstünde tutarlardı. İş bulmak çocuk oyuncağıydı ama günlerini amaçsızca geçirmesinin hiçbir anlamı yoktu.
Bu şifalı ellerle birilerini kurtarmaya devam edeceği kesindi elbette ama bunun dışında başka hayalleri de vardı.
Her ne kadar bu hayalleri kurma hakkını Ferris—— yoo, Felix Argyle kendi elleriyle çöpe atmış olsa da.
???: “——Aa, çok şükür. Sizi kaçıracağım diye epey endişelenmiştim.”
Mezarlığın dönüş yolunda Soylular Mahallesi’nin taş döşeli yollarına boş boş bakarken duyduğu bu sesle Ferris’in kulakları titredi.
Durdu ve başını kaldırdı. Tam karşısında, yolun ortasında bir adam dikiliyordu. ——Çok tanıdık bir adamdı.
Soluk sarı saçları, derin mavi gözleri olan bir adam. İnce uzun boyunu saran şık bir takım elbise, özenle taranmış saçları ve çember sakalıyla son derece zarif bir hava yayıyordu. Karşısındakinin mesleği düşünüldüğünde bu hiç de tuhaf karşılanacak bir durum değildi.
Ne de olsa karşısındaki adam——
Ferris: “——Russell Fellow’du, değil mi? Tüccarlar Loncası’ndan.”
Russell: “Evet, ta kendisi. Beni hatırlamış olmanız büyük bir şeref. Benim size hitabım Ferris-sama mı olsun? Yoksa Felix-sama mı?”
Ferris: “… İkisi de olur, nasıl istersen.”
Russell: “O hâlde izninizle Felix-sama demeyi tercih ederim. Mesleğim gereği, karşımdakine lakabıyla değil resmî adıyla hitap etmem daha uygundur.”
Ferris: “Hımm.”
Saygıyla eğilen adam—— Russell Fellow karşısında Ferris tek gözünü kıstı.
Bu adam Başkent’in Tüccarlar Loncası temsilcisiydi, kurtlar sofrası olan Başkent tüccarları arasında bile dehâsıyla adından söz ettiren tehlikeli biriydi. Aslında Beyaz Balina avı sırasında ondan erzak tedariki ve nakliyesi konusunda büyük destek almışlardı, o yüzden Crusch cephesi için hiç de yabancı sayılmazdı.
Ferris: “Öyle olsa bile, şu anki hâlimle hiçbir kârlı işe giremezsin yalnız? Üzülerek söylemeliyim ki…”
Russell: “Düşes Karsten’le olan efendi-uşak Sözleşmenizi feshettiniz. Evet, bu durumdan haberdarım.”
Ferris: “… Haberleri bu kadar hızlı alman cidden ürkütücü.”
Gerçi bunları söyledikten hemen sonra kendi ettiği bu aptalca laflara pişman oldu Ferris.
Çünkü Russell basbayağı burada Ferris’i pusuya yatmışçasına beklemişti. Bugüne kadar bir kez bile böyle bir şey yapmamışken tam da bugün, bu saatte karşısına dikiliyorsa bunun altında kesinlikle geçerli bir sebep yatıyor olmalıydı.
Ve Ferris’in fark etmekte geciktiği bir aptallığı daha vardı.
Ferris: “… Bu yol, hava henüz tam kararmamasına rağmen… neden bu kadar ıssız?”
Russell: “————”
Yolun tam ortasında Ferris’in yaklaşık on metre uzağında duran Russell. Ne Russell’ın ne de Ferris’in etrafında, bu Soylular Mahallesi’nin sokağında tek bir kişinin bile gölgesi yoktu.
Gecenin körü ya da sabahın erken saatleri olsa neyse de güneşin henüz batmadığı bir saatte bu kesinlikle imkânsızdı. Ve eğer imkânsız bir şey oluyorsa bunun mutlaka bir nedeni olurdu.
Bu olaydaki nedense——
Russell: “Felix-sama, sizinle muhakkak konuşmam gereken bir konu var. Eğer müsaitseniz sizi evimde akşam yemeğine davet edebilir miyim? Hâlâ gideceğiniz bir yer belirlemediyseniz şayet.”
Ferris: “Tasması henüz yeni çözülmüşken hemen beni kendi saflarına mı çekmeye çalışıyorsun? Kusura bakma ama o işi geçece——”
Russell: “——Hayır, bu bir teklif değildi. Aslında, bu zorunlu bir görüşme diyelim.”
Russell sanki üzülüyormuş gibi yavaşça başını iki yana salladı. ——Tam o an, Ferris’in hemen arkasında beliren bir kişi onun o ince boynuna buz gibi bir bıçak dayadı.
Ferris: “——Hık.”
Ferris nefesini tuttu, tüm hareketleri kilitlenmişti. O kadar ani olmuştu ki kılı dahi kıpırdayamıyordu. Tek bildiği şey; boynuna dayanan bıçağın fazlasıyla kavisli, ince bir pala olduğu ve arkasında duran kişinin kendisinden epey uzun boylu biri olduğuydu. ——Yoo, bir şey daha vardı…
Ferris: “… Öylesine basit bir tüccar değilsin galiba, ha?”
Russell: “Kim bilir? Öyle olmayı çok isterdim gerçi.”
Adım adım mesafeyi kapatan Russell. Boynundaki bıçakla öylece kala kalan Ferris, en azından bakışlarını ondan kaçırmamaya çalışırken bir kez daha kendinden iğrendi.
Böyle soğuk gözlerle bakabilen bir adamı nasıl olur da sıradan biri sanabilmişti ki?
Dudaklarını ısırarak ağzından en ufak bir zayıflık, bir inilti kaçmasını engelledi. Bunun, şu an elinden gelenin en iyisi olduğunu kendine telkin ediyordu Ferris.
Ferris’in burnunun ucuna kadar yaklaşan Russell, o buz gibi gözleriyle konuştu:
Russell: “Artık Düşes’in Şövalyesi olmadığınıza göre, sizi sorgulamakta hiçbir sakınca görmüyorum. Anlatacaksınız. ——Argyle Hanesi’ne miras kalan Ölümsüz Kralın Ayini hakkındaki her şeyi.”
#Evet, hemen sözleşmesi feshedilen Felix’e kuduz köpekler saldırmaya başladı bile. Durumlar cidden çok vahim, peki illaki bunlar Crusch’ın kulağına gidecektir diye düşünüyorum. Her şeye rağmen el uzatmak isteyecek mi yoksa başkaları mı devralacak? Umarım ki bu cevapları önümüzdeki bölümlerde alırız.
#Ayrıca, bölümde içeren Kibir kısmının orijinali Pride demektir. Eski çeviri ekipleri Gurur diye çevirmişti fakat biz buna Kibir demekte karar kıldık. Bundan sonra da böyle çevireceğiz. Genel olarak diyeceklerimiz bu kadar o hâlde sonraki bölümlerde görüşmek üzere!



Ellerinize sağlık, süper olmuş abiler <3
Teşekkürler <3
Oo çevirmende burda
🙂