Bölümün ortalama okuma süresi 20 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
İhtiyaç duyuldukça durumun vahametine ve eşi benzeri görülmemiş bir felaket olduğuna dair inanç daha da perçinleniyordu.
Vaktiyle Lugunica’da yaşanan olayları kaydeden tarih kitaplarında, bu anormal duruma çok benzeyen bir vakadan bahsedilmişti ancak o olaylar silsilesi içinde bu vakanın kapladığı yer o kadar da büyük değildi.
——Yarı İnsan Savaşı.
Geçmişte Lugunica’da patlak veren büyük çaplı bir iç savaştı ve tıpkı şu anki duruma benzer şekilde, ölülerin düşman saflarında dehşet saçtığı bir vakayı kayda geçiren yegâne tarihî olaydı.
Ne var ki tarih kitaplarının asıl odağı insanlarla yarı insan kabileleri arasındaki sürtüşmeydi, iç savaşın bir parçası olarak gerçekleştirilen bu akıl dışı saldırılar detaylı şekilde kaydedilmemişti.
İşte bu çok can sıkıcıydı. O zamanlar detaylı şekilde kaydedilmiş olsaydı——
???: “Sizin gibi tiplere pabuç bırak’cak değilim ulan!!”
Bir kükremeyle birlikte yumruğunu savurdu ve soluk tenli İmparatorluk Askerlerinden oluşan bir grup, topluca havaya uçtu. Yumruk atmaktan ziyade ezip geçmeye benzeyen bu vuruş, yere sağlam basan ayaklarından çekilen enerjinin tüm gücüyle tek bir noktaya boşaltılmasıyla yapılmıştı.
Hiç duraksamadan ikinci, üçüncü kez saldırılarını tekrarladı ve her seferinde düşman saflarını darmadağın etti. ——Daha doğrusu, ortada “saf” denecek kadar mühim bir şey yoktu.
Her ne kadar yan yana dizilip üzerine çullanan düşman karaltıları olsa da ortada komuta veya koordinasyon gibi taktiksel bir şeyin emaresi bile yoktu. Durum böyle olunca da karşısındakiler sadece birtakım birey yığınından ibaretti.
Mevzu birtakım birey yığınlarıyla kapışmaksa Garfiel asla geri adım atacak bir adam da değildi.
Ancak——
???: “Zeh, ah! Zuah!”
Keskin bir adımla uyumlu olarak gelen peş peşe iki kılıç darbesi Garfiel’ın boynunu sıyırdı.
Ensesindeki tüylerin diken diken olmasıyla rakibine dik dik baktı; parçalanmış nafânilerden geriye kalanları tekmeleyerek fırlayan bu şey, yaydığı hava diğerlerinden tamamen farklı olan bir cesetti.
Garfiel: “Çıh.”
Dilini şaklatarak omzunu kaldırdı ve kılıcın ucunun hafifçe sıyırdığı boynunu kontrol etti.
İlk kılıç darbesiyle ikinci darbe arasında parmak ucu kadar bir menzil farkı vardı. İlkinde bilerek savuşturması kolay bir vuruş gösterip ikinci vuruşta da rakibinin kellesini almaya çalışan usta işi bir teknikti bu.
Düzensiz birtakım birey yığınlarından ibaret olsalar da ara sıra bu yığının içine böyle yetenekli olanlar karışıyordu.
Bu durum beklenmedik derecede baş belasıydı, tahminen her yirmi kişiden biri bu şekilde çetin çıkıyordu. Bu yüzden de “Birlik olursanız halledersiniz!” diye arkasındakileri dikkatsizce cesaretlendiremiyordu.
Tek bir yanlış değerlendirmeyle yüz kişilik bir savunma hattı tek bir usta tarafından çökertilebilirdi.
Yetenekli Nafâni: “Zehahh! Zuahh!——”
Garfiel burnunu kırıştırırken ceset tekrar aynı ikili kılıç saldırısını yaptı.
Tekniği bir kez gösterdiği için bu sefer menzilini daha cüretkâr bir şekilde değiştirdi. Demin parmak ucu kadardı, şimdiyse bir yumruk mesafesi kadar fark vardı. Bir yumruk kadar daha derinden keserse en hafif sıyrık bile ölümcül bir yaraya dönüşürdü.
Ancak tekniği sergileyen ceset gözlerini kocaman açtı, yüzünde zaferden emin hâlinin tam zıddı bir ifade belirdi.
Sebebi basitti—— Rakibin kılıç tutan sağ kolu, bilek kısmından parçalanmıştı.
Garfiel: “İstediğin kadar numara çek, uzayan kılıcın kabzasının yeri değişmez. Ne demişler, Üç Başlı Valgren’in bile tek bir gövdesi vardır’… koçum!”
Bileği parçalayan sol elini ters çevirdi ve o ivmeyle şaşkınlıktan donakalmış rakibin suratına yumruğunu gömdü.
Darbe—— O şok kafatasının arkasından çıktığı anda, cesedin kafası bir meyve gibi patlayarak havaya uçtu. Kafanın parçalanışına eşlik eden çatlaklar gövdeye ve bacaklara doğru ilerledi ve tüm bedeni tuzla buz oldu.
Garfiel: “Hiç hoşuma gitmiyo’.”
Yere serdiği düşmanın kalıntılarına tepeden bakan Garfiel, nefretle tükürürcesine söylendi.
Garfiel’ın sinirini bozan şey; nafânilerin bu yenilme, bu yok olma biçimiydi. Zaten ölü şeyler oldukları için “ölüm biçimi” demek doğru olmazdı belki ama her şeyden öte; bu parçalanıp biten yenilgi şekli, canlı bir varlıkla savaşıyor olma hissini Garfiel’dan söküp alıyordu.
Geriye sadece, neyle savaştığını bilememenin verdiği o tekinsiz ürperti kalıyordu.
Garfiel: “――――”
Çenesinden süzülen teri koluyla silen Garfiel etrafına bakındığında savaş alanına dönmüş gece karanlığındaki ovada ardı arkası kesilmeyen ceset askerlerin silüetlerini gördü.
Onları karşılamak adına, Garfiel’ın da dahil olduğu oyalama birliği canla başla mücadele ediyordu.
Başlangıçta Garfiel, şifa büyüsünü kullanması adına sağlık ekibine atanmıştı ama yaralıları iyileştirmektense yaralıların artmamasını sağlamak Garfiel’a daha çok uyuyordu.
???: “Garf-san, kıpır kıpır olman resmen stres ediyor beni! O kadar yerinde duramıyorsan git de göğüs göğüse çarpışanlara yardım et bari.”
Bu sözler, Garfiel ile aynı sağlık ekibinde mücadele eden Petra’ya aitti.
Onun her dediğini yapıyor değildi tabii ama Garfiel kendini dışarı atmıştı. Gerçekten de gönüllü olmasının hakkını verecek sonuçlar elde ettiğini düşünüyordu.
Yine de elinden gelenin en iyisini yaptığına dair böbürlenemezdi.
Çünkü——
???: “Vuruuun!——”
Keskin bir komut gece karanlığında yankılandı, hemen ardından gerilmiş yay kirişlerinin serbest kalma sesleri zincirleme olarak duyuldu.
Bu, Shudraq Halkı’nın Reisi Taritta’nın tek bir emriyle inanılmaz bir yoğunlukta yağan ok yağmuruydu.
Tek tek noktalar hâlinde değil, âdeta bütün bir kütle hâlinde üzerlerine inen oklardan kaçmanın yolu yoktu; tek kurtuluş şansı ya darbeyi göğüslemek ya da savuşturmaktı.
Nitekim oklara hedef olmaktan başka seçeneği kalan nafâniler, ellerindeki silahları veya kalkanları kullanarak bunu yapmaya çalıştı.
Ama——
Kuna: “Görüyorum sizi!”
Holly: “Alın bunu!”
Başlarının üzerinde toplanan nafâniler, gür seslerin eşlik ettiği dev yaylarla geri püskürtüldü.
Kelimenin tam anlamıyla “vurulmak” gibi bir ifade hafif kalırdı; tam sürat giden bir ejder arabası çarpmışçasına muazzam bir şok, savunma pozisyonu alan nafâniyi ve arkasındaki grubu toptan havaya uçuruverdi.
Garfiel: “Muhteşem benli’imin de aşa’ı kalır yanı yok ama bu kadarına da pes do’rusu.”
Ok yağmuruyla alan hâkimiyeti kurup zayıf nafânileri temizliyor, o saldırıdan sağ çıkan güçlü nafânileriyse dev yaylarla avlıyorlardı.
Avcı kabilesinin bu uyumlu avlanma ritmi, Garfiel’ı büyük bir hayranlık içinde bırakmıştı.
Garfiel da oklarla kirpiye dönüp hareketi kısıtlandıktan sonra o dev yayların hedefi olduğu takdirde ağır hasar almaktan kaçınamazdı. Müttefik olduklarına şükredilecek bir taktikti bu.
Garfiel: “İyiymiş, ötekilerin ne oldu’u da belli de’il de neyse ne…”
Shudraq Halkı’nın yüksek yeteneklerinin aksine, Garfiel’ın hayranlığını başka bir anlamda kazanan bir grup daha vardı—— İmparatorlukta tek başına mücadele ettiği sanılan Subaru’nun peşine takıp getirdiği, kaba saba tiplerden oluşan ve kendilerine “Pleiades Taburu” diyen gruptu bu.
Pleiades: “BASTIRIN HADİ BASTIRIN HADİ!——”
Pleiades: “EN GÜÇLÜ! YENİLMEZ! GELİN HELE! GELİN HELE!!”
Pleiades: “UOOOOOHHH!!——”
Gece savaşının ortasında bile gürültüleri normalin çok ötesinde olan bu adamların, Garfiel’ın gözüyle bakıldığında dövüş sanatlarında göze çarpan bir üstünlükleri yoktu.
Elbette sıradan İmparatorluk Askeri seviyesinde teknik bilenleri çoktu ama yine de çoğu, rafine olmaktan uzak, içgüdülerine bıraktıkları bir vahşiliği benimsemişlerdi.
Buna rağmen güçlülerdi. Sanki yetişkinle çocuk arasındaki fiziksel kapasite farkı gibi bir durum vardı ortada.
???: “Muazzam ya. Bunların gücü insana garip bir ferahlık veriyor.”
Pleiades Taburu’nun savaşma tarzını izleyen Garfiel’a bir ses ulaşıverdi. Dönüp bakmasına kalmadan yanına gelen kişi, esmer tenli ve saçlarını kızıla boyamış bir kadın—— Mizelda’ydı.
Tek bacağı tahta protez olan Mizelda, savaş birliğinin o vahşi hâline kan rengi bir gülümsemeyle bakıyordu.
Garfiel: “Ne oldu’u belli de’il ama Kaptan’la ba’lantılı tipler bunlar. Ne bok yiyo’lar diye düşünsem de başımıza iş açacaklarını sanmıyo’m.”
Mizelda: “Kaptan… Subaru yani. Emilia da diğerleri de o adama bayağı güveniyor demek.”
Garfiel: “Ha! Güven mi? Öyle bir kelime bile kifayetsiz kalır. Kaptan denen adam var ya, muhteşem benli’imin beklentilerini de güvenini de yüz kat şekilde iade eden, adam gibi adamdır!”
Abartı ya da kuru sıkı değildi; Garfiel bunu yürekten, sıfır şüpheyle söyleyebilirdi. Garfiel’ın bu cevabı üzerine Mizelda’nın gülüşünün amacı değişti.
Savaşçı bir ifadeden -anlayış barındıran- nedense daha uysal bir ifadeye dönüştü.
Mizelda: “Neden böyle hissettiğini az çok anlıyorum. Subaru Yaşam Kaynağı Ritüeli’nde de sonraki savaşlarda da bize kendini kanıtladı. Savaşçı ruhunu yani. Yüzü pek iyi değil ama Taritta’ya güzel bir damat olur.”
Garfiel: “Yüzü hakkında konuşmayı kes be! Gözleri mevzusunu Kaptan da çok kafaya takıyo’ zaten! Hem…”
Mizelda: “Hem?”
Garfiel: “Kaptan’a ne kadar tutulurlarsa tutulsunlar, Kaptan’ın tutuldu’u kadın çoktan belli ki.”
Mizelda: “——Demek öyle. Öyle tabii.”
Parmağıyla burnunu ovuşturan Garfiel’a Mizelda da derin bir baş onayıyla karşılık verdi.
Kadının sözlerinin ne kadarı şaka ne kadarı saf övgüydü bilinmez ama Subaru’nun bu İmparatorlukta bile takdir görüyor olması gerçeği Garfiel’ı gururlandırıyordu.
Nerede olursa olsun, Subaru etrafındaki insanları içine çekip büyük sonuçlar doğururdu. Ancak nerede olursa olsun başının çaresine bakabilecek Subaru’nun buna rağmen kendilerinin yanında olmasını istemek Garfiel’ın dileği ve tüm Kamp’ın ortak arzusuydu.
İşte bu yüzden ta İmparatorluğun dibine kadar, tehlikeli sularda yüzerek hep birlikte yardıma koşmuşlardı.
Garfiel: “Durum buyken Kaptan’la hasret gidermemize engel oluyo’lar… Hık.”
Garfiel askeri memurdu ve güç yarıştırmayı çok severdi. Ama önüne gelenle yer zaman ayırt etmeden dövüşmek isteyen bir savaş bağımlısı değildi.
Önemli bir kişiyle yeniden buluşmanın, o sevinci paylaşmanın vaktini bölercesine sürekli düşman kaynayan bu durum, sevinçten çok nefret uyandırıyordu içinde.
Garfiel: “Ama harbiden ne olduğu belirsiz tipler, de’ mi onlar?”
Mizelda: “Ölülerin dirilmesi doğaya aykırı. Dediğini anlıyorum ama…”
Garfiel: “He, yok öyle de’il.”
Mizelda: “?——”
Sıktığı köpek dişlerini gıcırdatarak söylenen Garfiel’a Mizelda tek kaşını kaldırdı. Bu şüpheye cevap vermek adına Garfiel çenesini işaret etti ve hâlâ Shudraq oklarına maruz kalan nafâni grubuna bakışlarını çevirerek…
Garfiel: “Dikkatli bakınca anlaşılıyo’… Bunların geberme şekli de tek tür de’il. Tek okla parçalanan da var, beş ok saplansa da yıkılmayıp direnen de.”
Mizelda: “Canavarların da dayanıklısı vardır. Sonuçta insanlar da öyle. Aynı şey değil mi?”
Garfiel: “Güçlü zayıf farkı oldu’unu anlıyorum. Ama bu öyle bir şey de’il…”
Tam açıklayamıyordu ama Garfiel’ın gözüyle bakıldığında aynı güçte görünen nafânilerin bile dayanıklılık limitlerinde fark var gibiydi.
Okun isabet ettiği yerin hayati nokta olup olmamasının pek bir önemi yok gibi görünüyordu. Gözüne saplansa bile bana mısın demeyen de vardı, omzuna saplanıp parçalanan da.
Basit bir yaşam gücü farkıyla ölçülemeyecek bir şeydi sanki——
Garfiel: “Siktir! Düşündükçe kafamın tası atıyo’ be! Tam ‘bir adım gerideki Guiltilaw’ durumu. Hepsini ezip geçersem öyle ya da böyle geberirler nasılsa…”
???: “——İşte tam da bu düşünce yapısına ‘bir adım gerideki Guiltilaw’ denir, deeeğil~ mi?”
O an, başının üzerinden gelen sesle Garfiel’ın omzu şiddetle irkildi.
Telaşla gökyüzüne baktığında kalın bulutlarla kaplı gece göğünden yavaşça yaklaşan bir gölge vardı. Gölge hızla Garfiel’ın görüş alanında o hiç haz etmediği adamın şekline büründü.
Ve——
???: “Kıran kırana mücadelenizi bölüyorum ama kusura bakmazsınız aaartık~.”
Garfiel: “Dudley, seni var ya!..”
???: “Tüh, yazık oldu. Sahte isme tam da alışıyordum ki az önceki toplantıda ismimi saklamak için bir sebep de kalmadı yaaa~. Yani, bundan böyle eskisi gibi…”
Garfiel: “Sikik Roswaal!..”
Roswaal: “Gereksiz bir lakap ekledin ama o şekilde hitap etmende de bir sakınca yooook~.”
Yere inen Roswaal gülerek Garfiel’ın sinirlerini zıplattı.
Vollachia’ya gizlice girdiklerinden beri yüzündeki makyaj ve tuhaf kıyafetleri ortada yoktu ama aynı şekilde bastırdığı o kendine has konuşma tarzı da geri dönmüştü.
Sahte isme artık gerek kalmadığını duyunca muhtemelen ejder arabasındaki görüşmenin tatlıya bağlandığını anlamıştı.
Daha önce Otto ve Frederica’nın bahsettiği—— Subaru ve Emilia’nın hislerinden ödün vermeden İmparatorlukla ilişkinin varacağı noktaydı bu.
Kendi başına Garfiel için de sevindirici bir şeydi.
Garfiel: “Konuşma bittiyse ne olup bitti’ini duymak isterdim ama… Beatrice! Saf mı de’iştirdin? Bu herifle yan yana olman pek görülen şey de’il de.”
Beatrice: “Zorunluluktan, doğrusu. Betty de mümkün olsa bir saniye bile Subaru’nun yanından ayrılmak istemezdi, sanırım. Ama madem bana güvenildi, elden bir şey gelmez, doğrusu.”
Böyle söyleyip Roswaal’in kucağından “hop” diye atlayan kişi Beatrice’ti.
Şu son bir aydır, Subaru’nun yokluğunda bile aktif rol oynayan Beatrice hafızalarda tazeydi ama Subaru’yla kavuşması sağlandıktan sonra, Beatrice’in bir daha asla Subaru’nun yanından ayrılmamaya yemin ettiğini düşünüyordu Garfiel.
Gerçekten de körüklü ejder arabasında uyanan Subaru’yu hep birlikte mıncıklamadan hemen önce, tamamen donuk gözlerle kendi kendine böyle şeyler mırıldanıyordu.
O kızın Subaru’nun yanından ayrılıp Roswaal’la böyle savaş alanına gelmesi——
Beatrice: “Garfiel, sen de hissettiğin o tuhaflığın aslını öğrenmeye geldin, değil mi?”
Garfiel: “Tuhaflığın… aslı mı?”
Roswaal: “Düşmanı tanımadan savaşa girersen elde edeceğin zafer beklentinin yarısını bile karşılamaz. Bunu telafi etmenin yolu düşmanı tanımaktan geçer. Hele ki bu düşman bu kadar çok bilinmezle doluyken deeeğil~ mi?”
Kucağındaki Beatrice gidince sanki biraz hüzünlüymüş gibi kolunu sallayan Roswaal. O ikisinin sözlerinden toplantının olumlu sonucu ve savaş isteğinin yükselişini hissetti. Nefret ettiği Roswaal’in getirdiği bir haber olsa bile.
Mizelda: “Dudley değil de Roswaal… Demek gerçek ismin bu.”
Roswaal: “Evet, Mizelda Hanım. Bazı sebeplerden dolayı ismimi sakladığım için özür dilerim. Sadece ben değil, Emily yani Emilia-sama da aynı şekildeeee~.”
Mizelda: “Demek bunları hoş bir yüzü olan bir adam yaptı. İyi, affediyorum o zaman seni.”
Beatrice: “İnanılmaz bir yargılama kriteri, doğrusu…”
Sahte isim meselesini Mizelda kendine has değer yargılarıyla sindirdi.
O sırada Garfiel, Roswaal ve Beatrice ikilisine bakarak…
Garfiel: “Yani, İmparatorluktaki savaş devam ediyo’ ve siz ikinizin gelmesi…”
Beatrice: “Mantığın dışındaki olayları belirlemek için mantığa müdahale etme yeteneğine sahip büyücüler en uygun kişilerdir, sanırım.”
Roswaal: “Lugunica ve Vollachia’nın tarihî ortak mücadelesi. Krallığın onlara sunabileceği en değerli şey, sebebini araştırmak için yapılacak büyüsel yaklaşım olsa gereeeek~.”
Sınırsızca çoğalmaya devam eden nafâniler, bunun sebebini belirlemede büyücü işe yarayacaksa gerçekten de Emilia Kampı’nda Roswaal ve Beatrice’ten daha uygunu yoktu.
Emilia Ruh Sanatları Kullanıcısı’ydı, Ram da sezgileriyle hareket ederdi, Petra ise hâlâ eğitim aşamasındaydı.
Roswaal: “Gerçekten uzun süre savaştıktan sonra ne düşünüyorsun? Yakaladığın bir ipucu var mı?”
Garfiel: “… Kolay devrilenle zor devrilen arasındaki farkı çözemedim. Güçlü ve zayıf olmalarından başka bir sebep var sanırım ama…”
Roswaal: “Hımm. Bireylerin hayatta kalma gücüyle yaşam gücü arasındaki farkı diyorsun demek?”
İnce uzun parmağını çenesine dayayıp düşüncelere dalan Roswaal’a Garfiel içinden dil çıkardı.
Roswaal’ın her hareketi sinirine dokunuyordu evet ama şimdiki tepkisi ona duyduğu gıcıklıktan değil, onun zekâsına ve bilgisine ümit bağladığı gerçeğineydi.
Bu durumda Roswaal’ın güvenilir olduğunu dürüstçe kabul etmişti çünkü.
Beatrice: “Roswaal, boş boş bakmakla cevaba ulaşamazsın, doğrusu.”
Roswaal: “Aynı fikirdeyim. Pekâlâ, o hâlde… Beatrice, mana durumun nasıl?”
Beatrice: “Subaru’yu gördüm, formumun zirvesindeyim, sanırım.”
Roswaal: “Güzel. Öyleyseeee~——”
Hafifçe gülümseyen Roswaal, her biri farklı renkteki gözlerini kıstı ve hemen ardından çevresinde dört farklı renkte ışık, yani mana belirdi.
Roswaal parmağını şıklattığında dört renkli ışık ok hızıyla karanlığı yardı ve uzaktaki nafâni grubuna saplanarak her biri kendi gücünü sergiledi.
Nafâninin biri alev aldı, bir diğeri buz kütlesine döndü. Biri rüzgârın kılıcıyla uzuvlarından oldu, biriyse yerden fırlayan kaya parçasıyla bacak arasından delindi.
Hepsi ölümcül darbeydi, bir saniye sonra çatırdama sesleriyle tuzla buz olacak bir yıkım gücü. Sonuç karşısında Garfiel da Mizelda da hafifçe kaşlarını kaldırarak şaşkınlıklarını gizleyemediler.
Roswaal: “Raporda belirtildiği gibi, en etkili olan ateş elementiymiş. Rüzgâr pek işlemiyor, topraksa fiziksel darbeden farksız. Buzu kullanmaksa masraflı görünüyor.”
Ancak bu işi yapan Roswaal, nafânileri yendiği gerçeğine değil de saldırıların yenilen nafânilerin üzerindeki etkisine ve dayanıklılıklarına odaklanmıştı.
Ve Beatrice de Roswaal’den farklı bir şekilde aynı incelemeyi başlatmıştı.
Beatrice: “——Vita.”
Gece göğüne elini uzatan Beatrice’in okuduğu büyü, gökyüzünü yararak uçan “Shudraq Halkı”nın attığı ok yağmuruna müdahale etti.
Nafânilere alan baskısı kuran sayısız ok, Beatrice’in Yin büyüsünün etkisiyle, nesnelerin ağırlığını değiştiren büyüyle—— ağırlıklarını katlayarak düşmanların üzerine yağdı.
Gücün artışı, nafânilerle birlikte yeri delen o dehşet verici sesten bile anlaşılıyordu.
Beatrice: “Garfiel’ın dediği gibi, okların ağırlığını değiştirip gücünü artırmama rağmen düşen zombiler ve düşmeyen zombiler olması açıklanabilir değil, doğrusu.”
Garfiel: “Bütün okları ağırlaştırırsan aradaki farkı nasıl anlayacaksın ki?!”
Beatrice: “Betty’i küçümseme, sanırım. Okların hepsini aynı ağırlıkta yapmadım, tek tek ağırlıklarını değiştirip denedim, doğrusu.”
Küçük bir kız çocuğu gibi yanaklarını şişirip kızan Beatrice’ti ama “küçümseme” diyen o kızın yaptığı şey çok daha saçmaydı.
Garfiel da şifacılıkta uzmanlaşmış olsa da büyü kullanabilen biri olarak Beatrice’in yaptığı büyü kontrolünün ne kadar hassas olduğunu anlayabiliyordu.
Kızın az önce büyüyle yaptığı şey, elini kullanmadan yüzlerce iğneyi ipliği tek seferde geçirmekle eşdeğer bir zorluktaydı. Üstelik Beatrice ve Roswaal ikilisi——
Roswaal: “Parçalanma sebebi uzuv kaybı deeeğil~. Hayati noktaları deşilse bile sağlam kalanlar var. Görünüşleri insan şeklinde olsa da canlı olarak düşünmekten vazgeçsek iyi olacak gibiiii~.”
Beatrice: “Gülebilen, kızabilen, konuşabilen tipler bile varken onlara canlı olmayan bir muameleyi senden başkasının kolayca yapabileceği bir şey değil, sanırım. ——Belli bir demeyç birikimi şartı olabilir mi, doğrusu?”
Roswaal: “Bi’ hayli kırıcı bir yorum oldu. Yine de seninle vakit geçirerek epey insaniyet kazandığımı sanıyordum ama neyseee~. Tek bacağı kopunca devrilenler de var. Demeyç birikimi şartı desek bile mantığa oturmuyoooor~ ki.”
Beatrice: “Basit bir dayanıklılık farkıyla mevzuyu geçiştirmek saçma olur, sanırım.”
Roswaal: “Onun dışında, başka bir sebep daha olmalı. Mana akışı düzgün.”
Beatrice: “Gerçekten de düzgün… Bekle, doğrusu. Abartılı şekilde mi düzgün, sanırım?”
Arada birbirlerine laf sokuşturarak Roswaal ve Beatrice’in düşman analizi ilerliyordu.
Şaşırtıcı olan şu ki ikisi böyle atışırken bile kendi uzmanlık alanlarındaki büyüleri kullanarak üzerlerine atlayan nafânilerin özelliklerini kontrol ediyorlardı.
Alevler, rüzgârlar, mor oklar havada uçuşuyor; nafâniler sırt sırta savaşan bu ikiliye yaklaşamıyordu.
Elbette ikiliye yaklaştırmamak için Garfiel ve Mizelda da nafânilere saldırıyordu ama onlar olmasa bile Roswaal ve Beatrice’e bir şey olmazdı. Bunu Beatrice kesinlikle hoş karşılamayacağı için dile getirmiyordu ama——
Mizelda: “Bundan daha uyumlu bir ikili olamaz herhâlde.”
Garfiel: “Bunu hayatta duymak istemezler.”
Garfiel’ın düşündüğüyle tıpatıp aynı yorumu yapan Mizelda’ydı.
Mecburen öyle yorumlanacak bir iş birliği sergilerken hakkında böyle düşünüldüğünden habersiz Beatrice kaşlarını çatarak “Roswaal!” diye adama seslendi ve…
Beatrice: “Bir kez olsun dokunup bakacağım, doğrusu.”
Roswaal: “——Amma da pervasızsın.”
Sözünü bitiren Beatrice, ayağıyla yeri hafifçe itip öne atıldı.
Elbisesinin eteklerini dalgalandırarak Beatrice’in minik bedeni süzülürcesine havalandı. Bu da Yin büyüsü kullanılarak kendi ağırlığını sildiği, doğal olmayan bir sıçrayıştı.
Beatrice’in doğruca yöneldiği şey, ona arkası dönük bir nafâniydi—— O şey, Beatrice’in yaklaştığını hissedip ona doğru döndü.
Roswaal: “Jiwald.”
O an, Beatrice’e kılıç savurmaya kalkan nafâninin kılıç tutan sağ eli buharlaştı. Cesedi parmağıyla işaret eden Roswaal’ın parmak ucundan çıkan beyaz ışık rakibin kolunu yakmıştı.
Şaşkınlıkla donakalan cesedin alnına Beatrice elini koydu. Ve Beatrice’in kendine has desenlerin olduğu o gözleri kocaman açıldı.
Beatrice: “Tahmin ettiğim gibi, sanırım.”
Böyle mırıldanan Beatrice’in bedeni, ince beline sarılan bir kolla aşağı çekildi.
Beatrice’i kendine çekip öne geçen Roswaal, kızı tuttuğu kolunun aksi tarafındaki koluyla sert bir yumruk savurdu ve donukluğu geçmeden cesedin kafasını parçaladı.
Roswaal: “Yare yare, Subaru-kun’dan fırçayı yiyecek olan benim ama.”
Beatrice: “Ve Subaru’nun öveceği kişi de Betty olacak, doğrusu. ——Restorasyon Büyüsü, sanırım.”
Roswaal: “——Şimdi anlaşıldı bunun sebebi.”
Beatrice’in pervasızlığına sitem eden Roswaal, özür yerine duyduğu sözler karşısında sarı gözünü kıstı.
Az önceki cesetle temasında, Beatrice bir şeyden emin olmuştu. Bu az kelimeyle Roswaal’e ulaşmıştı ama gel gör ki Garfiel konuya tamamen Fransız kalmıştı.
Garfiel: “Oy, hiçbir halt anlamadım la’! Emilia-sama’nın da anlayaca’ı şekilde anlatsanıza!”
Beatrice: “Zaten Emilia’yla Garfiel’ın anlama kapasitesi aşağı yukarı aynı, doğrusu. ——Zombilerin vücut yapısını, mekanizmasını çözdüm, sanırım.”
Garfiel: “Tamam da o ne demek oluyo’ diye soruyo’m lan!”
Dişlerini gıcırdatarak sorusunu yineledi Garfiel.
Garfiel da şifa büyüsü odaklı olsa da Restorasyon Büyüsü’nün varlığını biliyordu. Kırılan eşyaları tamir etmek için kullanılan bir büyüydü ve bu büyüde uzaman olan kullanıcıların yanmış bir kitabı küllerinden eski hâline getirebildiği bile söylenirdi.
Ancak kullanıcıları azdı, kusursuz bir büyü hassasiyeti gerektiriyordu ve onarılan eşyada kalite kaybı yaşanması gibi dezavantajları da göze çarpıyordu.
Ve her şeyden önemlisi, canın onarımı diye bir şey olmazdı. ——Bu onarım ya da tamir değildi, sık sık adı geçen Ölümsüz Kralın Ayini gibi yasaklı büyülerin alanıydı.
Roswaal: “Senseimiz kap için manayı seçmişti, bense kap için kanı seçmiştim. ——Ama bu ‘düşman’ kap için toprağı seçmiş, içindekinin dökülmesini de umursamıyor gibi anlaşılan.”
Beatrice’in verdiği ipucuyla ağzını kapatan Roswaal böyle mırıldandı.
Garfiel hâlâ ikisinin anladığı seviyeye ulaşamamıştı ama bunun son derece tehlikeli ve Garfiel için de nahoş bir cevaba çıkan yol olduğunu sezebiliyordu.
Garfiel’ı bir kenara bırakan Roswaal, sert bir ifadeyle Beatrice’e baktı.
Roswaal: “Beatrice, bu ‘Ölümsüz Kralın Ayini’ değil, değil mi?”
Beatrice: “…Kökeni aynı ama yaklaşım tarzı farklı, doğrusu. ‘Ölümsüz Kralın Ayini’nde önce kap, sonra da ruh gelir. Ama bu zombilerde…”
Roswaal: “Önce ruh, sonra da kap. ——Beden de ruha uyum sağlamak adına şekil değiştiriyor.”
Roswaal’in bu sözüne Beatrice derin şekilde başını salladı.
Hâlâ ikisinin konuşmasının can alıcı noktasını anlamıyordu. Bu acı gerçeği sineye çeken Garfiel, o sırada istemsizce gözlerine inanamadı.
Garfiel: “――――”
Garfiel’dan daha beter, sanki zehir yutmuş gibi bir ifade takınan Roswaal duruyordu orada.
Onun yüzünü böyle ekşiteceğini hayal bile edemezdi. ——Yoo daha doğrusu, günün birinde karnına yumruğu gömüp ona acı dolu bir ifade yaşatmak istemişti ama Garfiel’ın bu arzusundan bağımsız olarak Roswaal ızdırap çekiyordu.
O ızdırabı gözlerine yansıtarak ağzını açıverdi Roswaal.
Roswaal: “——‘Düşman’ın kimliğine dair bir tahminim olabilir.”
Garfiel: “——Hah, ciddi misin lan! Öyleyse…”
Roswaal: “Ama bekle. Öyle bir şey olamaz ki. Çünkü o kız, bizzat benim ellerimle…”
Az önceki rahatlığı kaybolmuş, Roswaal’in sesine tereddüt ve şüphe dolmuştu.
Açık konuşmaktan kaçınan tavrı karşısında Garfiel gözlerini kırpıştırdı ve hemen dişlerini gösterdi. Bu Garfiel olsa aklına abuk sabuk bir şey gelme ihtimali vardı.
Ancak o fikri bulan Garfiel değil, Roswaal’dı.
Garfiel: “Ulan şerefsiz, öyle zayıf laflar et’cek zaman mı şimdi!”
Roswaal: “――――”
Beatrice: “Roswaal, bir şey soracağım, doğrusu.”
Yakasını yapışmak için öne atılan Garfiel’dı. Ama eli kabaca uzanmadan önce, Beatrice’in sesi suskunlaşan Roswaal’a çarptı.
Beatrice Roswaal’e baktı, adamın kendisine bakmasını bekledikten sonra…
Beatrice: “Tereddüdünün sebebi, işin ucunun Okaa-sama’ya dokunması mı, sanırım?”
Roswaal: “…Ben o kadar kolay okunan biri miyim?”
Beatrice: “Senin bu kadar sarsılman ancak Okaa-sama’yla ilgili bir durumda olur, doğrusu. Bir de son zamanlarda Ram mevzusu var, sanırım.”
Roswaal: “Senin de başına bir şey gelirse en sonunda oturup ağlayacağım desene.”
Böyle acı bir gülümsemeyle cevap veren Roswaal, gözlerini sıkıca yumdu ve yanaklarını gerdi. Sonra da gözlerini açtığında az önceki tereddüt ve zayıflığı itip başını salladı.
Roswaal: “Beatrice’in tespiti doğru. Zombilerin orijinal nafâni olmadan dirilme mekanizması, Restorasyon Büyüsü’nün uygulanmış hâlidir. Bunun ön koşulu olarak ruhun çağrılıp Ölümsüz Kralın Ayini uygulanması icap eder.”
Beatrice: “Ne Restorasyon Büyüsü ne de Ölümsüz Kralın Ayini… teorisi bilinse bile hemen kullanılabilecek şeyler değil, doğrusu. Zaten prensipleri bu kadar farklı büyüleri birleştirip kombinasyonunu yapmak gibi bir çılgınlığı pek çok dâhi toplansa dahi yapamaz, sanırım. Bunu yapabilecek olan…”
Roswaal: “——Senseimizin soyundan biri olmalı. Ama Senseimizin bizzat kendisi olması da imkânsız. Yani…”
Roswaal’in ağzından çıkan “Sensei” ve Beatrice’in ağzından çıkan “Okaa-sama” aynı kişiydi ve Garfiel için de hiç alakasız biri sayılmazdı.
Aynı ismi taşıyan birden fazla kişi olduğu için kafa karıştırıcıydı ama o Cadı’nın isminin karıştığını duyunca Garfiel’da da ampuller yandı.
Beatrice’in tek bir sözüyle ızdırabını kesip atan, kabul etmek istemediği şeyi kabul etmeye çalışan Roswaal’ın duruşu da Garfiel’ın ikna olmasında rol oynamış olabilirdi.
Ancak——
Mizelda: “——Ne sevimsiz bir bakış.”
Aniden, boğuk bir sesle mırıldandı Mizelda.
Büyüye yakınlıkları sebebiyle Garfiel’dan bile daha çok Roswaal ve Beatrice’in konuşmasına Fransız kalan Mizelda, Roswaal’ın ızdırabının sebebini anlamayı bırakıp tamamen nafânilere saldırmaya odaklanmıştı.
İşte o kadın durmuş, başını kaldırmış ve o gözü pek gözlerini saldırgan bir şekilde kısmıştı. Avcının bakışlarının keskin bir şekilde deldiği o yöne Garfiel da gözlerini çevirdi ve boğazı düğümlendi.
Ve bu şekilde olan tek kişi Garfiel da değildi, Beatrice ve Roswaal için de aynı durum geçerliydi.
Gerçi, Garfiel ve diğer ikilinin tepkisinin sebepleri biraz farklıydı.
Garfiel için sebep, orada olmaması gereken ve kendisine zamanında çok yakın olan bir silüeti görmüş olmasıydı.
Beatrice ve Roswaal içinse çok daha negatif bir his sebepti sanki.
——Oracıkta, gece göğünde, pembemsi upuzun saçlarını savuran siyah giysili bir kızın silüeti vardı.
Bu, Garfiel’ın aklı erdiğinden beri sevip saydığı varlıkla aynı yüze sahipti ama Garfiel’a hiç yöneltmediği soğuk gözlerle onlara tepeden bakıyordu.
Kız: “Arzu edilen bir durum değildi bu ama uygulama başarılı oldu… Anlaşılan bu dünya beni bir yaşam formu olarak kabul etti.”
Tanıdık yüz tanıdık bir sesle böyle mırıldandı ve yüzünde oluşan çatlağı eliyle hafifçe okşarken altın rengi gözleriyle Garfiel ve diğerlerini süzüverdi.
Bunun üzerine, yutkunma sesi duyuldu ve Roswaal ağzını açıverdi.
Roswaal: “Demek yaşıyordun… Sphinx.”
Sphinx: “Hayır, ölüyüm. ——Gözlem: Gerekli.”
Sanki dalga geçer gibi, dümdüz bir ses tonuyla o kız—— Garfiel’ın büyükannesi olan Ryuzu’yla tıpatıp aynı görünüme sahip Cadı -Sphinx- nafâni yüzüyle böylece söyledi.

#Evet, uzun bir aranın ardından Kısım 8’e bölüm gelmiş oluyor! Biliyorum, hepiniz bir aydır bölüm bekliyorsunuz ama geeerçekten de içimden gelmiyor, bu yüzden Kısım 10 bölümleri geliyor sıklıkla. Açıkçası hem çevirinin kötülüğünden hem de konunun hâlâ düzgün bir yere bağlanamamasından dolayı canım sıkılıyor ve bu yüzden çeviri gelmiyor diyebilirim. Bölüm hızlı gelip gelmeyeceği konusunda bir fikrim yok fakat elimden geleni yapacağımı söylemek isterim. Umarım ki sonraki bölümlerde görüşürüz, görüşmek üzere!


Öncelikle çeviri için teşekkürler. Arkadaşlar sanırım arc 8 bu siteden daha çevrileceğini çok düşünmüyorum açıkçası. Devamına re zero read yazınca çıkan ilk sitesen devam edin malesef onlar burası kadar özenmiyor bu sitede her bölümde en az 2 fotoğraf oluyor ama orda bazen foto bile olmayabiliyor. Ama güncele yetişmek için tek yol. Ve ingilizce sıkıntı olır diyorsanız google abi zaten sağ yukarıdaki 3 noktaya basıp çevire basınca oto çebiriyor tabii bırası kadar iyi olmasa da…
Arc 9’u bu siteden okumagı çok isterdim ama size bi önerim olucak bence makine çevirisine geçin ve hata olan yerleri düzeltin işiniz çok rahatlayacak araya da sadece 1 2 görsel yerleştirin. Yeterli boş vaktiniz veya insan gücünüz olunca da elden geçrirsiniz
Makine çevirisi hala noktalama işaretleri, akış takibi gibi konularda iyi değil. Öne koyulan duygu ve yerelleştirme açısından da zayıf. Sözlüğüyle beraber bile hafıza takibi yapamıyor. En sunulabilir şekilde çeviriler hazırlanıyor. Kaliteli içerik tüketimi yapmak istemeyen herkes farklı kaynakları seve seve kullanabilir.
Canın sağolsun bertiel, sabredemeyen varsa dilediğinde yapay çeviriyle okuyabilir zaten. Şahsen beklemek sorun değil.