Bölümün ortalama okuma süresi 25 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Hapishane kulesi bir an için karışmış, yüzü kireç gibi olmuş insanlar sağa sola koşturuyordu.
Subaru bu manzarayı uzaktan izlerken biraz ötedeki surdan duvara sırtını dayamış, dizlerini kendine çekmişti.
Subaru: “――――”
Başını çektiği dizlerine yaslayan Subaru, derin bir iç çekti.
Şoke edici çok fazla şey yaşanmıştı. Hazırlıksız bir şekilde o korkunç cesetle yüzleşmesi bir yana, o cesedin aslında…
???: “——İyi misiniz?”
Yüzünü dizlerine gömmüşken duyduğu bu sesle Subaru yavaşça başını kaldırdı. Karşısında endişeden yüzü gölgelenmiş Rem duruyordu.
Hemen yanına çömelen kız, Subaru’nun yüzüne eğilerek elindeki mendille onun perişan hâldeki yüzünü usulca sildi. Hafifçe nemlendirilmiş mendil serindi; Subaru bir nebze olsun ferahlamış hissederek, “Kusura bakma.” diye mırıldandı.
Rem: “Özür dilenecek bir şey yok… İçeride çok korkunç bir şey görmüşsünüz sanırım.”
Subaru: “Öyle, evet. Zaten seni o herifle yüz yüze getirmek istemiyordum ama ne olur ne olmaz diye seni dışarıda bekletmekle en iyisini yapmışım. O manzarayı sana göstermek zorunda kalmadım en azından.”
Rem: “Beni bu kadar çıt kırıldım sanmayın lütfen. Vollachia İmparatorluğu’nda yeterince ölü gördüm. Bu saatten sonra, ufak tefek şeyler…”
Subaru: “Biliyorum. Gene de bulaşmak zorunda kalmadığın sürece uzak durmanı istiyorum. Birini kurtarmaya çalışırken gücün yetmediği için ölmesine seyirci kalmak… bu tarz durumlar neyse de… böylesi, şahit olmanın kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı türden bir ölüm şekillerini görmesen de olur.”
Subaru da anlamlı bir ölümü ya da kişinin inançları uğruna can vermesini inkâr etmiyordu.
Edebilseydi Priscilla’yı o şekilde sessizce uğurlamazdı.
Ancak az önce Hapishane Kulesi’nde gördüğü ölüm, Oburluk Roy Alphard’ın o feci sonu, böylesi bir asalet ve onurdan fersah fersah uzak, çirkin ve mide bulandırıcı bir manzaraydı.
Başkasının canını almak, üstüne bir de cesede o denli saygısızlık etmek… Bunun akıl alır hiçbir yanı yoktu.
Ortada dönen şey ya sinsi bir kumpastı ya da ruhu çoktan bedeni terk etmiş bir cesede bile işkence etmeden duramayacak kadar şiddetli bir öfke… Bir Günah Başpiskoposu nefret edilmeyi sonuna kadar hak ediyordu elbette ama bu denli vahşice bir ölümü kimse hak etmezdi ki.
Subaru: “Siktir… hık.”
Midesinin bulandığını hisseden Subaru, çaresizliğin verdiği öfkeyle dilini şaklattı.
Bu öfke, hem Roy’u paramparça eden o meçhul kişiye hem de çözümün ucunu yakalamışken Oburluk Otoritesi’ni bozma ihtimalinin ellerinden bir kez daha kayıp gitmiş olmasınaydı.
Dürüst olmak gerekirse aklından geçmiyor değildi. Şayet ki Subarugiller Reinhard’la buluştuktan sonra oyalanmadan doğruca Başkent’e gelselerdi Roy belki de ölmeyecekti.
Üstelik Subaru’nun bunu doğrulama şansı da vardı. Eskiden, bedeni küçülmüş ve İmparatorluk zihniyetine bürünmüş o Subaru olsaydı bunu hiç düşünmeden, tereddüt etmeden yapardı.
Ama——
Subaru: “——Al.”
Boynunda asılı duran Al küresini avucunda sıkan Subaru, yanağının içini ısırdı.
Farz edelim ki Subaru şimdi “Ölümden Dönüş”ü kullansaydı en yakın başlangıç noktası olarak Pleiades Gözcü Kulesi’nde, Al’ı Ol Shamak’la hapsetmeden hemen önceki an olacaktı. Sonrasında kayıt noktasının değişmiş olma ihtimali vardı ama mevcut hissiyatına göre son nokta orasıydı.
——Ve Natsuki Subaru’nun o zaman çizelgesine bir kez daha dönüp harekete geçmeye hazırlanan Al’ı erkenden saf dışı bıraktığı o anı tekrarlamaya mecali yoktu.
Subaru: “――――”
Bir seçenek olarak yapılamaz değildi. Ol Shamak’ın kısıtlamaları da buna engel değildi.
Sadece Natsuki Subaru’nun o ana dönüp Al’la bir kez daha yüzleşmeye cesareti yoktu. Belki konuşarak fikrini değiştirebilirim umuduyla onu durdurmakta tereddüt eder ve bu kez mühürlenen taraf kendisi olabilirdi.
Öyle bir şey olursa kendi yarattığı bu enkazı temizleme işini yine yoldaşlarına yıkmak zorunda kalacaktı. Sırf bundan kaçınmak için bile böylesine sığ bi’ “Ölümden Dönüş” senaryosu çizemezdi.
Ama öyle olursa Rem ne olacaktı, ya Oburluk kurbanları… Tam bunları düşündüğü sırada――
???: “…Yine aynısını yapıyorsunuz, her şeyi kendi başınıza sırtlanmaya kalkışıyorsunuz.”
Beklenmedik bir şekilde, Al küresini sıkan Subaru’nun elinin üzerine Rem’in eli kapanmıştı.
İstemeden nefesini tutan Subaru’nun yüzüne doğrudan bakan Rem, uçuk mavi gözlerini kıstı ve…
Rem: “Şunu baştan söyleyeyim: ——Anılarımı geri getirmeyi kendi görevinizmiş gibi bellemeyin. Anılar benim, sorumluluğu da benim… Baştan sona her şeyi sanki kendi derdinizmiş gibi omuzlamanızdan hiç hoşlanmıyorum.”
Subaru: “——Ama, yoo, öyle değil. Öyle olmamalı. Anılarını benim geri getirmem lazım.”
Rem: “İşte, tam olarak bu düşünceniz yanlış. Benim meselem yüzünden neden en çok kafa patlatan kişi siz oluyorsunuz ki? Bu benim derdim. Sadece size ait bir şey değil.”
Subaru: “Bu…”
Gözlerini kaçıran Subaru, Rem’in bu bakışları karşısında tek kelime edemedi.
Zihninde, daha önce Surlarla Çevrili Garkla Şehri’nde Rem’in ona söylediği “Siz bir kahraman değilsiniz” sözleri yankılandı; o an hissettiği, insana ölecekmiş gibi hissettiren o buz kesen o soğukluğu hissetti. Tıpkı o zamanki gibi, Rem için çabalamaya hakkı bile elinden mi alınacaktı——
Rem: “…Lütfen öyle ıslanmış köpek yavrusu gibi bakmayın.”
Subaru: “Eh?”
Rem: “Yok, bu biraz fazla iltifat oldu. Köpek yavruları ıslansa da şirin görünür, sizinkisi daha çok… ıslanmış bir uçan ejder gibi.”
Subaru: “…Şirin olmaktansa havalı olmayı tercih ederim gerçi.”
Rem: “Size iltifat etmiyordum. Ve lütfen beni yanlış anlamayın.”
Yanlış anlamaması gerektiği söylenince afallayan Subaru’ya bakarken Rem bi’ an duraksayıp kelimelerini toparladı. Ardından “Dinleyin,” diye söze girerek devam etti.
Rem: “Durumu kaba taslak hatlarıyla biliyorum. Bu kulede tutsak edilen kişi… Spica-chan’la bağlantısı olan biri, benim Anılarımı geri getirecek olan ipucuydu. Ama o kişi öldü ve siz de bu duruma çok içerlediniz… Olayın asıl muhatabı olan beni bile bir kenara itercesine.”
Subaru: “——Öyle söyleyince gerçekten de çok bencil biriymişim gibi bir sonuç çıkıyor.”
Rem: “Nihayet nerede durduğunuzu fark ettiniz galiba.”
Sakin bir tavırla Rem, Subaru’nun durumu idrak etmesi için gereken yolu özenle döşüyordu. Onu dinledikçe kendi kendini köşeye sıkıştıran Subaru’nun göğsündeki o daralma hissi hafifliyor, nefes alacak yer açılıyordu.
Yüzündeki bu değişimi fark etmiş olacak ki Rem de rahatlamışçasına gözlerini kısarak…
Rem: “Ben de üzülüyorum elbet. Kendi Anılarımın geri gelme ihtimalinin kıyısından dönmüşken… Ama orada, benden daha çok kahrolan sizi görünce üzülmeye fırsatım kalmıyor ki.”
Subaru: “Şey, senin üzülmene gerek kalmadıysa ne mutlu bana.”
Rem: “Eh? Sizin benim yerime üzülüp hepimizi endişelendirmenizden bahsediyordum?”
Subaru: “Çooook özür dilerim!”
Rem’in sert bakışları karşısında Subaru başını ellerinin arasına alıp özrünü beyan etti.
Üzülme hakkını çalan bir hırsız muamelesi göreceğini hiç düşünmemişti. Ama Subaru’nun asıl hisleri bunlardı. Rem, Emilia ve diğerleri… ömürleri boyunca üzülmeye fırsat bulamasalar bu Subaru için ancak mutluluk kaynağı olurdu.
Rem: “İşte tam olarak böyle sadece kendinizin üzülmesinin yettiğini düşünmenizden nefret ediyorum.”
Subaru: “Rem…”
Rem: “Bir şeyler ters gittiğinde her şeyin sadece kendi suçunuz olduğunu düşünmek sizin en kötü huyunuz bence. Bu yüzden çözüm yollarını da hep tek başınıza aramaya kalkıyorsunuz… Artık bundan vazgeçseniz olmaz mı?”
Subaru: “…Yani, tek başına dertlenme mi diyorsun?”
Rem: “Baştan beri onu söylüyorum zaten.”
Subaru: “Demiş miydin ya?! Yoo, demiştin galiba. Evet, demiştin. Demiştin, evet. Bunu fark edemeyen benim aptallığım! Kafama tüküreyim!”
Yüzünü çeviren Rem’in önünde, Subaru kendi kafasına pat pat vurmaya başladı. Vururken yepyeni bir suçluluk duygusunun usulca boy gösterdiğini hissetti.
Ne de olsa Rem sadece sırf onun için endişelendiğinden bu şekilde onunla konuşuyordu. Buna rağmen Subaru onunla doğru düzgün yüzleşmeye çalışmadığı için kızın inceliğini de dosdoğru kabullenememiş, ona söylemesine gerek bile olmayan şeyleri söylettirmişti.
Subaru: “Özür dilerim. Seni büyük bir hevesle dışarı çıkardım ama hevesini kursağında bıraktım.”
Rem: “Bunda sizin bir suçunuz olduğunu düşünmüyorum. Sadece…”
Subaru: “Sadece?”
Rem: “Spica-chan’ın omuzlarına gereksiz bir yük daha bindirmiş olacağız.”
Kendilerine Oburluk Başpiskoposu diyen Ley Batenkaitos ve Roy Alphard, yani Gurme ve Pisboğaz ikilisi hayatını kaybettiği için şu anda bu Otoriteye sahip bir tek Spica kalmıştı.
Bu da demek oluyordu ki hâlâ geri dönmeyen ve Oburluk tarafından yutulan İsimleri ve Anıları sağ salim geri getirme umudu, tamamen Spica’nın omuzlarına binmişti.
Rem, bu baskının Spica’ya yüklenmesinden ötürü endişeli görünüyordu ama…
Subaru: “Spica bunu gereksiz bir yük olarak görmeyecektir… Yine de Abel’le iletişime geçip Spica’nın güvenliğine daha fazla dikkat etmelerini sağlayalım. Ceci’ye de sağlam bir nöbet falan tuttururuz. Gerçi, Ceci’nin bunu ne kadar becerebileceği tartışılır ama.”
Rem: “——Evet.”
Bu, Oburluk’ların başına gelen bir trajediydi. Aynı tehlikenin Spica’nın başına gelmeyeceğinin bir garantisi de yoktu; bu yüzden Subaru, Rem’in taşıdığı endişe ve korkuları paylaşarak Vollachia cephesini harekete geçirmeye karar verdi. Ne yapması gerektiğini belirlemişti, Vollachia’da kalan Spica’nın başına bir iş gelmesini istemiyordu.
Bunun için alınabilecek önlemler aşırı korumacı görünse bile alınmalıydı.
???: “——Sizi beklettim.”
Subaru’yla Rem arasındaki konuşma tam bir durgunluğa girmişti ki elini hafifçe kaldırarak yanlarına gelen kişi, Hapishane Kulesi’nden yeni çıkan Reinhard’dı. Yanında Beatrice de vardı, Subaru aceleyle ayağa kalkıp üzerindeki tozları silkerek ikiliyi karşıladı.
Subaru: “Reinhard, içerisi nasıl? Sirius…”
Reinhard: “Şanslıyız diyebilirim sanırım. Neredeyse emindim gerçi ama yer altına kapatılan Sirius tamamen güvende. Hapishane Kulesi’ndeki hücreler birbirinden bağımsızmış, Oburluk’un aynı kulede esir tutulduğundan bile haberi yokmuş. Sadece o da değil, diğer mahkûmlar arasında da zarar gören kimse olmamış.”
Subaru: “Sirius da diğer mahkûmlar da güvende demek… Buna iyi haber denir mi bilmem ama en azından bir şeyler netleşti.”
Kuledeki kontrolleri bitiren Reinhard’ın raporu üzerine Subaru yüzünü buruşturarak başını salladı.
Yani, Hapishane Kulesi’nde bu cinayeti işleyen katilin tek bir hedefi vardı o da——
Subaru ve Reinhard: “——Oburluk Başpiskoposu.”
Subaru’yla Reinhard’ın cevapları birbiriyle örtüşünce ikisi de göz göze gelip başlarıyla onayladılar.
Olay yerinin durumuna bakılınca başka bir ihtimal söz konusu bile değildi. Fakat bu kesin yargı bile beraberinde bazı soru işaretleri getiriyordu.
Rem: “…Beatrice-chan’ın anlattığına göre, bu hiç de kolay bir iş değilmiş sanırım.”
Beatrice: “İncelememi bitirdim, sanırım. O düşüncende de haklısın, doğrusu.”
Kendisine kaçamak bir bakış atan Rem’e başını dikerek karşılık veren Beatrice, Subaru’nun yanına geldi. Usulca onun elini tutarken Subaru’nun yüz ifadesini süzdü.
Beatrice: “Biraz daha iyi hissediyor musun, sanırım?”
Subaru: “İyi sayılmam ama daha iyiyim. Olay yeri incelemesini tamamen sana yıktığım için kusura bakma.”
Beatrice: “Betty bunu kendi isteğiyle yaptı, doğrusu. Üstelik bir ölü için Betty’nin bile yapabileceği bir şey yok. Betty’nin elinden gelen tek şey, olaya Ulu Ruh gözüyle bakmak, doğrusu.”
Reinhard: “Görüşünü kesinlikle duymak isterim. Bu tarz konularda pek iyi sayılmam.”
Reinhard’ın teşvikiyle, tek gözünü kapatan Beatrice’e üçünün bakışları odaklandı. Küçük bir öksürükle boğazını temizleyen Beatrice, bir hoca edasıyla üçünü süzerek konuştu.
Beatrice: “Başlangıçta Oburluk’un bedeni Yin büyüsüyle dondurulmuştu. Julius’la el ele verip yaptığımız için öyle kolay kolay kırılamayacak kadar sağlam bir güvenlik duvarıydı, doğrusu… O gelişmiş tekniği kendi başıma akıl edememiş olmak biraz can sıkıcı, sanırım.”
Reinhard: “Bunu Hapishane Kulesi’nin sorumlusundan da teyit ettik. Tutsak edilen Oburluk tamamen… âdeta tek parça bir taş levhaya dönüşmüş gibi durdurulmuş durumdaydı.”
Beatrice: “Bırak içindeki tutsağı, dışarıdan bile müdahale edilemeyecek bir şeydi o, doğrusu. Onu çözebilmek için oldukça yüksek düzeyde bir Yin büyüsü ustalığı gerekir, sanırım.”
Reinhard: “Sadece bu da yetmez. Onu monolit hâlinden çıkarsan bile, bu sefer de fırlayıp gelecek olan Roy’la kapışman gerekir. Kapışıp…”
Rem: “——Canını almak. Yani iki aşamadan geçilmesi gerekiyor.”
Rem’in bağladığı bu sonuç karşısında Subarugiller, yüzleri asık bir hâlde sessizliğe büründüler.
Buraya kadar anlaşıldığı üzere, monolit hâlindeki Roy’u öldürmek için hem o monoliti çözebilecek düzeyde Yin büyüsü becerisine hem de sonrasında Roy’u öldürebilecek güce ihtiyaç vardı. İkisi de bir günde kazanılabilecek ya da sokakta adım başı rastlanabilecek yetenekler değildi.
Reinhard: “Üstelik bir de Hapishane Kulesi’nin güvenlik ağını aşıp sızmayı da başarmış. Yin büyüsü, güçlü bir dövüşçü ve gizlilik… Bu üç şartı aynı anda sağlamak hiç de kolay iş değil.”
Subaru: “Olan biten bunca şeyi de düşününce gidip bütün suçu Olbart-san’a yıkıp işin içinden çıkasım var resmen.”
Ne yazık ki o Zalim Yaşlı Adam bile olsa Yin büyüsü kullanıcısı olma şartını sağlamıyordu.
Ha, Shinobi teknikleri içinde benzer etkiyi gösteren bir numara vardır da Olbart bunu gizlice yapmıştır deseler adamın gücünü bildiğinden Subaru buna pek şaşırmazdı.
Reinhard: “Vollachia’nın savaşa meyilli bir millet olduğu su götürmez bir gerçek ama ülkenin şu anki durumunda durduk yere diplomatik ilişkileri tehlikeye atacak bir hamle yapacaklarını sanmıyorum. Zaten Emilia-sama’ların Başkent’e gelişinin de Vollachia meselesiyle bağlantısız olmadığını duydum.”
Subaru: “…Haklısın. Vollachia’nın intihara meyilli olduğundan şüphelenmektense o ülkedeki kurtların biraz olsun akıllandığına inanmayı tercih ederim. Yine de baştan sona her şey için kusura bakma, Reinhard.”
Reinhard: “Kusura bakma mı? Özür dileyeceğin bir şey mi oldu ki?”
Subaru: “O kadar yol tepip Rem’i dışarı çıkarmamıza yardım ettin, üstüne Hapishane Kulesi’ne girmemiz için bir ton kişiyle konuştun. Ama günün sonunda elimizde koca bir hiç var… ah.”
Rem: “——Jiiiii…”
Boşuna yorduk seni, diye özür dileyecekken Subaru kendisine buz gibi gözlerle dik dik bakan Rem’i fark etti.
Demek bu da Subaru’nun her şeyi kendi suçuymuş gibi görme huyunun bir parçasıydı, ha.
Fakat böyle hissetmiş olması da bir gerçekti, o yüzden lafı geri almak da içine sinmemişti.
Beatrice: “Sonuç istediğimiz gibi olmadı, doğrusu. Ama elinden geleni yaptığın için teşekkür ederim, sanırım.”
Subaru: “İşte bu! Benim Betty’mden de bu beklenirdi! Peki siz ne diyorsunuz, Rem-san?”
Rem: “Haaah…”
Subaru: “İç çekti!”
Soğuk bakışlardan anında iç çekmeye geçen Rem karşısında Subaru yüzünü elleriyle kapattı. Bu manzarayı izleyen Reinhard’ın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
Ardından yüzündeki o gülümsemeyle şöyle dedi:
Reinhard: “Önemli değil. ——Yuur Velkım.”
△▼△▼△▼△
Emilia: “…Demek öyle, Oburluk ha… Nedense hiçbir şeyin yolunda gitmemesi çok sinir bozucu.”
Soylular Konağı’nın bir odasında, Hapishane Kulesi’nde olanların raporunu dinleyen Emilia; o güzel kavisli kaşlarını çatarak solgun bir yüzle böyle mırıldandı.
Her zaman enerji dolu olan Emilia’da, bu kadar bariz bir yorgunluk belirtisi görmek nadir rastlanan bir durumdu. Ancak bu yorgunlukta kendi payı da olduğunu bildiğinden ötürü Subaru da kendi işe yaramazlığına lanet ediyordu.
——Felt’in yanına dönen Reinhard’la yollarını ayıran Subaru, Rem’le Beatrice’i de yanına alarak Emiliagillerin kaldığı Malikâne’ye gitmişti. Orada, onlardan önce varmış olan diğer grupla buluştular.
Malikâne’de Schult’u yanına alıp Barielle topraklarına giden Roswaal’la Frederica ikilisi hariç, Emilia Kampı’nın neredeyse tüm üyeleri bir araya gelmişti.
Yani——
Ram: “Yorgun bedenlerimizi sürükleyerek Başkent’e kadar koştur koştur geldik ama tamamen boşa kürek çekmişiz desene. Bizi nasıl da boşuna heveslendirdin, Barusu.”
Subaru: “Şunu bir netleştirelim, Nee-sama dışındaki herkes de buna çok üzüldü ama kahrolmakta top kılas açık ara benim. Neredeyse kan ağlayacaktım ya.”
Ram: “Hah! Kan mı ağlayacaktın? Gözünün etrafındaki damarlar çatlamıştır olsa olsa. İstersen Ram seni şu an gerçekten kan ağlatabilir.”
Subaru: “Korkunç! Şoka girdin diye içinden resmen bir canavar çıktı!”
İşte, her zamankinden daha saldırgan olan Ram da onlarla birlikteydi.
Elbette Rem’i Başkent’e çıkarma fikri ve amacı Ram’a söylendiğinde kesinlikle geleceğini şiddetle savunmuştu. Ablası olarak Rem’in Anılarının yerine gelme anında yanında olmamayı aklının ucundan bile geçiremiyordu, onun burada olmasını isteyen Subaru da bu duruma tamamen onay vermişti.
Ancak Pleiades Gözcü Kulesi’ne çıkılan zorlu yoldan tutun da İmparatorluğa yapılan ani baskına kadar, son birkaç aydır süren bu yolculuğun yükü çok ağır olmuş olmalıydı. Saf irade gücüyle ayakta duran Ram’ın da bu olayın hüsranla sonuçlanmasıyla birlikte o gergin sinirleri boşalmış, iğneleyici laflar etse de pert olmuş bir hâldeydi.
Sonunda Subaru’ya az önceki o lafı soktuktan sonra Rem’le Petra’nın kolları arasında doğruca yatak odasına yollandı, görünüşe göre bir süre yatak döşek yatacaktı.
???: “Doğrusunu söylemek gerekirse durumu perişan olan tek kişi Ram-san değil, hepimiz aynı hâldeyiz. Sizin yaşadığınız o olaylara bir de Hapishane Kulesi’ndeki cinayet vakası, üstüne İlahi Ejderha Kilisesi’nin sahneye çıkışı ve bu işin merkezindeki kişi yüzünden Kraliyet Seçimi’nin birbirine girmesi eklendi.”
Ram’ın odadan çıkışının ardından, kaşları düşmüş bir hâlde söylendi Otto.
Emilia’yla Başkent’e önden giden grupta olan Otto’nun, Priscilla’nın ölüm haberi dâhil olmak üzere Vollachia İmparatorluğu’ndaki “Büyük Felaket” hakkında Kraliyet Sarayı’na detaylı bir rapor sunması gerekiyordu. O gündem maddelerinin içinde, Abel’in onlara emanet ettiği İmparatorluk’la Krallık arasındaki gelecekteki anlaşmalar da vardı ve Otto, hem kendi kampı hem de Krallık adına bunun ne kadar mühim bir görev olduğunun sonuna kadar bilincindeydi.
Ama hiç hesapta olmayan bir şekilde beklemedikleri bir yerden sağlam bir tokat yemiş, hazırlık falan bırakmayan bir kaosun ortasına düşmüşlerdi. Hâliyle Subaru da Otto’yla dalga geçecek tek bir kelime bile bulamıyordu.
Tüm bunların ortasında şimdi ilk olarak hangisinden başlamaları gerektiğini düşündüğü sırada——
Emilia: “——Bize Al’dan bahseder misin?”
Subaru’nun bu kafa karışıklığını sezmişçesine Emilia ilk gündem maddesi olarak o konuyu seçmişti.
Felt’in hizmetkârı olan Flam, sahip olduğu İlahi Koruma gücü sayesinde mesafeye bakılmaksızın ikiz kız kardeşine bilgi aktarabiliyordu. Onun bu gücü sayesinde Pleaides Gözcü Kulesi’nde Subarugillerin başına ne geldiğine dair yüzeysel bir bilgi çoktan iletilmişti. Ama bu sadece özet bir bilgiydi, detaylarıysa bambaşka bir konuydu.
Emiliagillerin içini kemiren o huzursuzluğu anlayan Subaru, her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı.
Pleiades Gözcü Kulesi’ne gidip “Ölülerin Kitabı”nı aradıklarını. O gece Al’ın onlara ihanet edip zarar vermeye kalktığını, fakat onu erkenden engellediklerini, Al’ı bu çılgınlığa iten asıl sebepleri ve meselenin özünü onunla konuşma fırsatı bulamadıklarını.
Ve yine de tüm bu bilinmezliklere rağmen, Al’la olan bağını koparmaya hiç niyetinin olmadığını.
Emilia: “——Hımm, ben de Subaru’yla aynı fikirdeyim. Bence de en iyisi bu.”
Her şeyi dinleyen Emilia’nın bir süre derin düşüncelere daldıktan sonra Subaru’nun fikrini bu şekilde onaylaması onu çok mutlu etmişti. O ametist gözleri karmaşık bir şekilde titrerken bile, bakışlarını Subaru’nun boynundaki Al küresine sabitleyip usulca başını sallamıştı.
Yol boyunca Beatrice, Petra ve diğerlerine Subaru’nun ne düşündüğü çoktan anlatılmıştı. Bu yüzden şu anki açıklama karşısında yepyeni bir tepki verenler; sadece bu onayı veren Emilia, ağzında buruk bir tat kalmış gibi yüzünü ekşiten Otto ve bir de——
???: “——Al-san, Priscilla-san’ı seviyordu. Buna söyleyebilecek pek bir sözüm yok.”
Ram’ı yatırdıktan sonra Petra’yla birlikte salona dönen Rem olmuştu bu sözü söyleyen.
Böylece Emilia Kampı’nın Al’ın eylemlerine karşı takınacağı tavır şimdilik belirlenmiş oldu. Ortamı bozmamak için olsa gerek tek kelime etmeyen Otto’nun içindekileri sonradan Garfiel’le birlikte kusmasına karar vererek Subaru, iki eliyle kendi yanaklarına pat diye vurdu.
Al meselesi, Hapishane Kulesi olayı… Şu an ikisi için de yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Durum buyken şu an konuşabilecekleri tek bir gündem maddesi kalıyordu geriye——
Emilia: “——İlahi Ejderha Kilisesi’ndeki şu Filóre denen kız hakkında konuşalım.”
Kraliyet Seçimi’nin temelini sarsabilecek o varlık, Filóre hakkındaydı.
Herkes: “――――”
Bu konuya girildiği anda, salonun havası bir anda değişiverdi. Ama bu, ortamın gerilim veya tehlikeyle sarmalanmasından ziyade, çok daha yoğun bir kafa karışıklığı ve şaşkınlık dalgasıydı.
Sadece Subaru da değil, herkesin son derece afalladığı bir durumdu bu.
Subaru: “İyi de, Saray’da şu an ne konuşuluyor ki? İlahi Ejderha Kilisesi’nin siyasetin merkezine karışmayacağı ön kabulü de, nişanı parlatabilen altıncı bir kişinin ortaya çıkması da, üstelik o kişinin on beş yıl önce kaybolan prensesle aynı ismi taşıması da… hepsi kelimenin tam anlamıyla şok edici şeyler, değil mi?”
Emilia: “Iıı, işte bütün bunların hepsi hararetle tartışılıyormuş şu an. Ama Kilise’nin bu sefer kuralları çiğnemesinin tek sebebi, Priestella’da zarar gören insanları kurtarmak istemesi, değil mi? Buna kimse çıkıp da kötü bir şey diyemez, nitekim…”
Subaru: “——Crusch-san’ın bedenini iyileştirdiler. Emilia-tan, Otto, siz de gördünüz değil mi?”
Emilia: “Evet, kendi gözlerimle gördüm. Değil mi, Otto-kun?”
Otto: “Bir Hanımefendi’yi öyle dik dik süzmem pek doğru olmazdı ama en azından görebildiğim kadarıyla yüzündeki o siyah, çekilmiş gibi duran izler kaybolmuş gibiydi.”
Başını sallayan Emilia’nın yanında bu cevabı veren Otto’nun bakışları kısaca Subaru’nun bacağına kaydı.
Aynı şartlar altında Subaru’nun bacağının da iyileştirilebileceğini ima ediyordu anlaşılan. Dürüst olmak gerekirse büyük bir zorluk çekmiyordu ama Otto ve Garfiel’le her banyoya girdiğinde onlara rahatsızlık hissi veriyor olabilirdi; bu yüzden mademki iyileşebilir, yapsa iyi olurdu.
Subaru: “Ama sırf bunun için İlahi Ejderha Kilisesi’ne borçlanmak da kulağa ürkütücü geliyor… ah!”
Meili: “Yok canıı~m, Onii-san gene niye ödü kopmuş gibi davranıyoo~rsun ki?”
Subaru: “Yok ya, yine kendimi arka plana attım diye fırça yiyeceğimi sanmıştım da…”
Rem: “Farkındaysanız biraz daha dik durun lütfen.”
Meili’nin dürtüklemesi ve Rem’in bıkkın tavırları da cabasıydı. Fakat yine de ortada bir zarar yokken Kamp’a dezavantaj sağlayacak bir anlaşma yapmak istemediğini söylerse kesin fırça yiyeceğini bildiğinden, Subaru “Öhöm, öhöm” diye sahte öksürüklerle durumu geçiştirmekten başka bir şey yapamadı.
O sırada, pek de Subaru’ya yardım etme niyeti olmasa da odanın pencere pervazına oturmuş olan Garfiel lafa girdi. Kafasını hart hurt kaşıyarak çekingen bir tavırla konuştu.
Garfiel: “Ortada bir sürü boktan mesele oldu’unu biliyo’m Kaptan. O yüzden şimdi söyle’ceklerim, sadece kendi hislerimden ibaret.”
Subaru: “Garfiel… hım, dinliyorum. Nedir peki?”
Garfiel: “Şey… Priestella’daki bizimkileri iyileştirebiliyorlarsa bi’ an önce yapılsın ve iyileşsinler istiyo’m Kaptan. Kara ejderha olsun, iğrenç sinekler olsun… bunlar sırf eziyet için yapılmış şeyler de’il midir lan?”
Bir dizini kendine çekmiş, vücudunun yarısını vuran güneş ışığında oturan Garfiel’in yakarışı yürekten geliyordu.
Garfiel’in Priestella’da yakınlaştığı bir aile vardı. O ailenin babası, o savaş sırasında Şehvet’in şeytani ellerinde kara bir ejderhaya dönüştürülmüş ve bir ara yem olarak bile kullanılmıştı. Hâlâ kara ejderha formunda olan bedeni, Emilia’nın ellerinde diğer kurbanlar gibi buzlar içinde, şehrin bir köşesinde uyutuluyordu.
Garfiel, o durumdaki insanların iyileşme umudu varken bunu kimin yapacağının bir önemi olmadığını söylüyordu.
Subaru: “Ben de onunla aynı fikirdeyim. Acı çeken, eziyet gören insanlar var ve onları kurtarmanın bir yolu bulunmuşsa bunu kimin yaptığının bir önemi yok. Ben böyle düşünüyorum.”
Petra: “Hımm, Subaru bunu sen mi söylüyorsun gerçekten? Rem-neesama’yı uyandıran kişi ille de ben olacağım diye o tehlikeli yerlere bile bile atlayan sen mi?”
Subaru: “Düşününce öyle bir şey demiş olabilirim harbiden ya, hiç de unutmuyorsun böyle şeyleri sen de Petra!”
Petra: “Unutur muyum hiç. Cidden şok olmuştum çünkü. Rem-neesama’yı kıskandım bile diyebilirim, hem bunları duymama rağmen ne kadar da güçlü bir kızmışım diye düşündüm kendi kendime.”
Muzipçe dudak büzen Petra karşısında Subaru tek kelime edemeyip başını kaşıdı.
Cidden, Rem uyanmadan önce uyuyan bu kız uyanacaksa bunu kimin yaptığının bir önemi yok demesine rağmen, ille de kendi yapmak istediğini zırvalamıştı. Şu an bunları duyan Rem’in nasıl bir yüz ifadesine büründüğünü görmeye cesareti yoktu gerçi.
Her hâlükârda——
Subaru: “Geçmişteki laflarımı bir kenara bırakalım da önümüze bakalım… Saray’daki tartışmalar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, İlahi Ejderha Kilisesi’nin onları iyileştirme yöntemi olduğu kanıtlandığına göre, Priestella’daki insanların tedavisi başlayacak… değil mi?”
Otto: “Evet, başlar. O hararetli tartışmalar hangi yöne kayarsa kaysın, bu konunun ertelenmesi veya iptal edilmesi gibi bir durum olacağını sanmıyorum. Bunu sadece İlahi Ejderha Kilisesi’ne karşı bir borç olarak mı görecekler, yoksa daha büyük bir taviz mi sayacaklar, bütün mesele bu aslında.”
Subaru: “Altıncı kişi, Ejderha Rahibesi demek… ha.”
Sonuçta, o kişinin konumunun nasıl ele alınacağı Subarugillerin haddine olan bir şey değildi.
Saray’dakiler, daha açık bir tabirle Bilgeler Konseyi’nin bu durumu nasıl karara bağlayacağına göre Emilia’nın başını çektiği bu Kamp da tavrını belirleyecekti.
Bunu düşününce Subaru’nun kafasına takılan asıl mesele şu malûm Filóre’ydi.
Subaru: “Emilia-tan, sen o kızla bizzat konuştun değil mi? Nasıl biriydi?”
Emilia: “Şey… Bence çoook çalışkan, çabalayan, iyi bir kızdı.”
Subaru: “Anlıyorum. Peki ya Meili hakkında ne düşünüyorsun?”
Emilia: “Eh? Meili-chan mı? Bence o da arkadaşlarına çoook değer veren, çalışkan, iyi bir kız.”
Meili: “Subaru-oniisan’ın yapmaya çalıştığı şeyi anlıyorum aa~ma beni böyle laf sokmak için kullanmasaa~na.”
Emilia’nın insan sarraflığından şüphe ettiğinden değildi ama iş Emilia’ya kalınca herkes kazara dürüst, içten, çalışkan ve iyi biri ilan edilebilirdi. Tabii Meili konusunda Subaru’nun düşünceleri de çok farklı sayılmazdı, o yüzden sırf bu yüzden Emilia’nın öngörüsünü hafife almak hata olurdu.
Belki de doğrudan Abel’in fikrini almak daha isabetli olabilirdi.
Subaru: “Otto, sen ne diyorsun? Şöyle göz ucuyla baktıysan anlamışsındır?”
Otto: “Pek fazla sohbet etme fırsatımız olmadı ama İlahi Ejderha Kilisesi’nin son derece inançlı bir kulu olduğu izlenimini aldım. Samimi bir şekilde, insanlara hizmet etmenin en doğru şey olduğuna inanıyordu ve…”
Subaru: “Ve?”
Otto: “Biraz fevri hareket eden bir yapısı var gibi. Duyduğuma göre, bu son olaylar Kilise’nin rızası dışında tamamen Filóre-san’ın kendi başına iş açmasıymış.”
Subaru: “Kendi kendine mi açmış? Crusch-san’ı iyileştirmesi de, nişanı parlatması da mı?”
Otto: “İlki kesinlikle öyleymiş, ikincisiyse aniden gelişmiş galiba. Duruma bakılırsa İlahi Ejderha Kilisesi’nin bu kızın varlığını saklamak istediğinden başka bir ihtimal gelmiyor aklıma.”
Subaru: “Hadi buyur buradan yak…”
Diyerek soran Subaru’nun bu sorusuna, kimsenin bir cevabı da yoktu.
Gerçekten de Filóre on beş yıl önce kaybolan prenses miydi, yoksa değil miydi? Lugunica Kraliyet Ailesi’ne has özellikleri taşıdığı söylenen dış görünüşü ve o isim neyin nesiydi? İlahi Ejderha Kilisesi neden onun varlığını saklayıp Kraliyet Seçimi’nin başlamasına, hatta ilerlemesine göz yummuştu?
Ortada cevaplanmamış o kadar çok gizem vardı ki. O kadar çoktu ki——
Subaru: “Şey, Emilia-tan——”
Emilia: “Biliyor musun Subaru, aslında——”
İkisi de aynı anda başlarını kaldırıp akıllarına geleni söylemek üzereyken sesleri birbirine karıştı. İster istemez fal taşı gibi açılmış gözlerle birbirlerine baktılar, sanki aynı şeyi düşündükleri gözlerinden okunuyordu ve aynı anda kıkırdadılar.
Görünüşe bakılırsa Emilia da onunla aynı şeyi düşünüyordu.
Yani——
Subaru: “——Şu Filóre denen kızla doğrudan yüz yüze görüşmek istemez misin?”
△▼△▼△▼△
——Düşünüp taşındığında Subaru, Lugunica Başkenti’nin genel düzenini pek de kavramış sayılmazdı.
Görkemli bir şekilde bu fantastik dünyaya çağrıldığı çeşmenin olduğu yer olsun, sık sık karşılaştığı manavcı amcanın dükkânının olduğu ticaret bölgesi olsun, Emilia’yla o felaket kavgayı edip yollarını ayırdıktan sonra başından bela eksik olmayan her bir adayın karargâhı olsun veya çalıntı eşyaların saklandığı yoksul kesimin olduğu varoşlar olsun… Her birinde ayrı bir anısı olsa da bunlar devasa Başkent’in sadece ufacık bir kısmını oluşturuyordu.
Bu yüzden de Başkent’in sıradan mahallelerinden birinde sessiz sedasız dikilen İlahi Ejderha Kilisesi ibadethanesi; Subaru için varlığıyla yokluğu bir, tamamen dikkatinden kaçmış bir mekândı.
Subaru: “Bu kadar bas bas bağırarak buradayım diyen bir kilise olduğunu hiç düşünmezdim…”
???: “Ben de çoook şaşırdım. Ama kilise deyince… hatırlasana, Priestella’da Regulus’la evleneceğim o yerde de benzer bir şey görmüştün, değil mi?”
Subaru: “Şu kapısını kırıp içeri daldığımız yer! Doğru ya, orası da İlahi Ejderha Kilisesi’ne aitti.”
Hem kilise hem de düğün şeklindeki o klasik kombinasyondan ve her ne pahasına olursa olsun Emilia’yı kurtarma içgüdüsünden ötürü o zamanlar ortamın mimarisine kafa yoracak hâli yoktu. Ama şimdi düşününce orası gerçekten de bir kiliseydi ve tanrılara tapınma âdeti olmayan bu Krallık’taki bir kilise söz konusuysa bunun İlahi Ejderha Kilisesi’yle bağlantılı olması kaçınılmazdı.
Subaru: “Ee o zaman, gelinlikli Emilia-tan gözlerimi bayram ettirmiş olsa da o olayın kendisi benim için lanetli bir anı olduğundan ötürü İlahi Ejderha Kilisesi benim gözümde maça negatif başlıyor.”
???: “Betty o an orada değildi, doğrusu. Ama Günah Başpiskoposu dediğin zaten hep işin içine limon sıkar. Fakat sırf bu yüzden İlahi Ejderha Kilisesi’ne ön yargıyla yaklaşman bahane aramaktan başka bir şey değil.”
???: “Zaten bu adamın densiz lafları yeni bir şey değil ki.”
Subaru: “Beako ve Rem’den devasa yuhalama yedim ya… Kızların hep mi gelinliğe böyle zaafları olur be? Yani kiliseye laf atınca kötü bir imajım falan mı oluyor yoksa?”
Subaru’nun çekingen sorusu üzerine Beatrice ve Rem birbirlerine bakıp aynı anda omuz silktiler. Bu tepki üzerine Subaru omuzlarını düşürüp karalar bağlarken eliyle ağzını kapatarak kıkırdayan Emilia ona gülümseyip içini ısıttı.
O gülümsemeyi göz ucuyla süzerken Subaru bu fırsatı değerlendirip kendi kendini motive etti.
Subaru: “Sonuçta araya bir sürü şey girmiş olsa da ben, Emilia-tan, Beako ve Rem… hep birlikte dışarı çıkmış olmamız, resmen dırimden fırlama bir olay gibi gelmiyor mu?”
Beatrice: “Dırimden fırlama mıdır bilemem ama nadir görülen bir manzara olduğu kesin, sanırım.”
Emilia: “Haklısın aslında. Subaru seni o Yasak Kütüphane’den çıkarana kadar, Beatrice bizimle dışarı çıkmaya hiç yanaşmazdı. Uykuya dalmadan önceki Rem de öyleydi eminim ki.”
Rem: “Buna dair bir şey hatırlamıyorum ama eminim öyle olmuştur. Emilia-san ve Beatrice-chan’la dışarıda gezmek benim için de eğlenceli.”
Subaru: “Oyy, az önce beni bilerek saymayıp es geçtin, değil mi?!. Yıkıldım resmen, mahvoldum ya…”
Böyle dese de bu nadir ve sevindirici buluşma Subaru’nun keyfini yerine getirmeye yetmişti.
Şimdilik bu ekip, İlahi Ejderha Kilisesi’ndeki Filóre’yi ziyaret edip düşman saflarını teftiş etme görevini üstlenmiş olan özel birlikti.
Nihayet bahsi geçen İlahi Ejderha Kilisesi mensuplarının bulunduğu o ibadethaneye yaklaşmışlardı. Acaba Filóre’yi hangi bahaneyle dışarı çağırsak—— diye düşündükleri o anda…
????: “——Yaaa yeter, insanı yalancı çıkarıp durmayın artık! Madem öyle, göstereyim de görün. Alın, bu benim Saray’a çıktığımın kanıtı!”
Canlı ve tok bir ses, taş duvarlarla çevrili büyük binanın -çatısı ve mimari yapısından kilise olduğu anlaşılan yerin- avlusundan duyuldu.
Subarugiller ne olduğuna anlam veremeden gözlerini kırpıştırırken o manzaraya şahit oldular. ——Taş duvarın ötesinde, kızıl bir ışık usulca parlamaya başlamış ve varlığını gözler önüne sermişti.
Subaru: “O şey, yoksa…”
???: “Ohaa! İyiymiş, çok iyiymiş!”
???: “Gerçekten de parladı! Nasıl yaptın? Nasıl yaptın ya?”
???: “Sonunda çalmışsın işte! Hırsııııız!”
????: “Yalancı demeniz yetmedi, şimdi de hırsız mı oldum ya?! Siz beni ne sanıyorsunuz be!? Ben bir rahibeyim! İlahi sırlara eren o kişiyim! Neredeyse bir Azize’yim!”
Etrafta cıvıldaşan küçük çocukların ve onlarla uğraşan bir kadının sesi yankılanıyordu. Duydukları şeyler karşısında birbirlerine bakan Subarugiller, adımlarını hızlandırıp taş duvarın etrafından dolandılar.
Ve taş duvar bitip de kilise avlusunun ana girişine ulaştıklarında——
????: “Hah, görün işte. Bu, fesat kalpleri küle çeviren Yüce İlahi Ejderha’nın parlaklığıdır! Kutsal kitabımızda da şöyle yazar: ‘İnsan topraktan doğar, ejderha gökten iner. Gökleri anmayı unutup sırtında kanatları var diye böbürlenenler, yere çakıldıklarında günahlarının bedelini anlayacaktır!’ diye!”
???: “Kyaaaa!”
???: “Ohaaa!”
???: “İmdaaat!”
Yüksek sesle bu sözleri haykıran, havaya kaldırdığı elinde kırmızı bir ışık saçan -nişanın içindeki Ejderha İncisini parlatan- ve çığlık çığlığa kaçışan çocukları bu ışıkla kovalayan bir rahibeyle karşılaştılar.
Ziyaretçilerin geldiğini fark etmeyen rahibe, “O ho ho ho!” diyerek nişanı parlata parlata çocukların peşinden koşuyordu ama…
Rahibe: “Eee, bu Yüce ve Ulu Ejderha’nın o göz alıcı ışığı karşısında tövbe edecek olan kimmiş bakalı… aaa?”
Subarugiller: “――――”
Adımlarını bir anda kesen rahibe, sanki boynu gıcırdayan bir menteşeymiş gibi yavaşça arkasına döndü. Ve o anda, bu manzarayı dışarıdan izleyen Subarugilleri fark edince ağzı bir karış açık kaldı.
O sarı saçlı, kırmızı gözlü rahibenin tepkisini gören Subaru ne diyeceğini bilemez hâldeydi. Ancak Subaru’nun yanındaki Emilia hemen kendi kıyafetlerinin arasını yoklayıp…
Emilia: “Baksana baksana, aynısını ben de yapabiliyorum ki.”
Diyerek çıkardığı nişanı tıpkı o Rahibe’nin—— Filóre’nin yaptığı gibi kırmızı kırmızı parlatarak kendisinin de aynı olduğunu zerre art niyet barındırmadan, tıpkı bir melek gibi masumane bir tavırla gösteriverdi.
Hemen ardından Filóre’nin boynundan, yüzünden ve kulaklarından o bembeyaz teninin bir anda utançtan kıpkırmızı kesildiğini gören Subaru; içinden dalgınca “Resmen şofben gibi kızarıverdi” diye geçirdi.

△ △ △ △ △ △ △
#Subaru’nun kullandığı İngilizce kelimelerin yoğunluğu artık fazlasıyla bizi zorlamaya başladı. Bundan sonra bilinen İngilizce kelimeleri Türkçe okunuşuyla beraber sunarken popüler olmayan kelimeleri de direkt Türkçe şeklinde yazacağız.



Çeviri için teşekkürler elinize sağlık.