Bölümün ortalama okuma süresi 21 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Reinhard’ı bir ulaşım aracı olarak kullanma konusunda Subaru’nun yaptığı zihinsel hazırlık, iki farklı açıdan da bi’ halta yaramamıştı.
Reinhard: “Biraz tuhaf gelebilir ama hemen alışırsın.”
Reinhard böyle bir ön uyarı yaptıktan sonra ne mi yapmıştı? Subarugillerin bindiği ejder arabasını, Patrasche’le birlikte hop diye omuzlamış ve gökyüzünde çılgınlar gibi koşmaya—— yoo, tam anlamıyla kanatlanıp uçmaya başlamıştı.
Subaru: “Ababababa!..”
Pencerenin dışında ışık hızıyla akan manzaraya rağmen, ejder arabasının içinde sarsıntının zerresinin hissedilmediği görsel bir bagın tam ortasındaydılar.
Subaru; Beatrice’e sıkı sıkı sarılmış, zangır zangır titriyordu. Prensibi anlamıyor değildi. Özetle yer ejderlerinin sahip olduğu Rüzgârdan Sakınma’nın İlahi Koruması’yla aynı işliyordu.
Tek sorun, bunu uygulayanın Reinhard gibi bir insan olması ve sağduyuyu sorgulatacak kadar saçma bir hızla koşuyor olmasıydı.
???: “Ben daha önce bunu tecrübe etmiştim za~ten. Subaru-oniisan ve diğerleri de bi’ tadına baksın baka~lım.”
????: “B-Buna alışılır mı ya!?”
Koltukta uslu uslu oturup çenesini eline dayamış Meili, tecrübeli biri olarak hava atıyordu. Onun pelerininin ucuna korkuyla tutunmuş Petra’nın sorusuna “Fufun,” diye kıkırdayarak karşılık verdi Meili.
Meili: “Petra-chan’ın da korktu~ğu şeyler varmış demek, şaşırtıcı doğru~su.”
Petra: “Korktuğumdan değil de hayal gücümün sınırlarını aşan bir şey olunca insan şaşırıyor ya, ondan bahsediyorum! Duyduğuma göre Kılıç Azizi-sama sandığımdan çok daha mantık dışı biriymiş.”
???: “…Açıkçası ben bile gelmiş geçmiş Kılıç Azizleri’nin bu kadar zıvanadan çıktığını duymamıştım. Bu durum Reinhard denilen velede has olsa gerek.”
Meili’yle konuşmasının sonlarında Petra’nın kendisine pas attığını gören Rom-jii, kel kafasını okşayarak cevap verdi.
Devasa cüssesini ejder arabasının koltuğuna zar zor sığdıran Rom-jii de bu “Reinhard Usulü Seyahat”e pek alışabilmiş gibi görünmüyordu, zihinsel sağlığını korumak adına bir elini duvara dayamıştı.
Anlaşılan Felt kampı da bu yöntemi öyle her gün kullanmıyordu. Gerçi bu da başlı başına muazzam bir avantajdı ya, neyse.
Rom: “Acil durumlar haricinde böyle bir yönteme bel bağlamak Kılıç Azizi’ni haksız yere kullandığımız dedikodusunu çıkarabilir. Bu da Kılıç Azizi’nin otoritesini sarsar, Krallığın da işine gelmez tabii… Hatta işi batırırsak sadece ülke dışına çıkması değil, bu seyahat yöntemi bile yasaklanabilir.”
Subaru: “Ha, şu şaka gibi olan Reinhard Yasası…”
Rom-jii dudak bükerek söylenince Subaru o başka dünyaya has, akla ziyan uluslararası yasayı dillendirdi.
Reinhard Yasası, adından da anlaşılacağı üzere sadece Kılıç Azizi Reinhard van Astrea’yı kapsayan onu Lugunica Krallığı dışına çıkarmamak amacıyla yürürlüğe konmuş bir kanundu.
Kulağa şaka gibi gelse de adamın ne kadar standart dışı bir varlık olduğunu görünce “abartmışlar” demek de zorlaşıyordu.
Yine de——
Subaru: “Kabul ediyorum, Reinhard’ın gücü şaka gibi, hatta direkt eşek şakası derecesinde ama başka ülkelere gidip olay çıkaracak bir karakteri olmadığını da görmeleri lazım yani.”
Rom: “Ho, rakip kamptan olmana rağmen Reinhard’ı böyle mi savunuyorsun?”
Subaru: “Sonuçta dostum. Hep beraber ülke dışı tatile çıksak bir tek onun evde kalıp beklemesi kötü olurdu. Mesela Vollachia turu falan yapsak… Gerçi Vollachia’da eğlenecek yer de pek yok. Flop-san’la Medium-san otoritelerini kullanıp oraya bir lunapark falan dikseler ya.”
Bir şekilde Abel’in gözünü boyayıp ya da kandırıp İmparatorluğun bütçesini eğlenceye gömüp devasa bir eğlence parkı inşa ettirmeleri lazımdı.
Beatrice: “Garfiel, sen neye bakıyorsun, sanırım?”
Garfiel: “Hiiç, muhteşem benli’im de buna benzer bi’ numara yapabilirse Kaptan’ı daha rahata erdirir miyim diye düşünüyo’dum da… ‘Gibnevra’da her iş için ayrı adam’ derler ya hani, muhteşem benliimin harcı de’ilmiş demek bu işler.”
Subaru kafasında “Vollachialand”in inşaat planlarını kurarken Beatrice de Garfiel’e soru sordu, bunun üzerine o da dişlerini gıcırdatarak hayıflanıyordu.
Doğruydu, Garfiel kaba kuvvet olarak Reinhard’ın yaptığını yapabilirdi belki ama Rüzgârdan Sakınma’nın İlahi Koruması olmadan o yolculuk konforlu bir seyahatten ziyade cehennem azabına dönerdi.
Zaten kardeşi olarak gördüğü o adamı -acil durum olsa bile- beygir gibi koşturmak Subaru’nun vicdanını sızlatırdı.
Subaru: “Ah, demek Reinhard Usulü’nün yaygınlaşmama sebebi bu. Harbiden vicdan yapıyor insan.”
Reinhard: “Bunu anlamana sevindim. Ben de acil durumlar dışında böyle şeyler yapmaktan çekiniyorum çünkü.”
Subaru: “Sanki çok normalmiş gibi sohbete dalıveriyorsun sen de be…”
Reinhard gayet doğal bir şekilde sesini duyuruyordu. Telepati’nin İlahi Koruması sayesinde böyle bir şey yapabiliyordu ve Subaru bunu daha önce Pristella’da da tecrübe etmişti.
Anlaşılan bu kez Subaru dışında diğerlerine de sesini ulaştırmıştı ki beyinlerinde aniden Reinhard’ın sesi yankılanan Petragiller şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı.
Bu arada Meili, bu Telepati’nin İlahi Koruması’na da bağışıklığı varmış gibi o kendini beğenmiş ifadesini sürdürüyordu.
Neyse——
Subaru: “Şimdilik Reinhard Usulü’ne olan şaşkınlığımız yatıştı ama diğer şokun etkisi hâlâ geçmedi. Harbiden gerçek mi bu? ——Yani şu Filóre denen kızın ortaya çıkışı.”
Reinhard: “——Evet, maalesef inkâr edilemez bir gerçek.”
Gözle görülmese de Reinhard’ın bunu onaylayarak başını salladığı hissediliyordu. Subaru; kendisine iletilen gerçeğin şokunu, ciğerlerine çektiği ağır bir nefesle bir kez daha sindirmeye çalıştı.
Subarugiller Pleiades Gözcü Kulesi’ndeyken Başkent’te yaşanan o şaşırtıcı gelişme—— İlahi Ejderha Kilisesi’nin belirmesi ve nişanı parlayan Filóre adında birinin ortaya çıkışıydı.
Şimdiye kadar varlığını gizleyen bir grubun, tam da bu noktada Kraliyet Seçimi açısından görmezden gelinemeyecek bir gerçekle ortaya çıkmasıyla adaylardan Emilia’nın şövalyesi olarak Subaru’yu da fena hâlde sarsmıştı.
Ancak——
Subaru: “——Crusch-san’ın kurtulmuş olması, haberlerin en güzeli.”
Kraliyet Seçimi’ni sarsan o olay da önemliydi ama gelen haberler arasında Subaru için en büyük anlamı taşıyan Crusch’ın iyileşmesiydi.
Pristella’da Şehvet Başpiskoposu’nun tuzağına düşen ve bedeninde iyileşmez acılar bırakan bir lanetle yaşamak zorunda kalan Crusch’tı.
Onunla aynı savaş alanında bulunup onu koruyamamanın verdiği suçluluk duygusu, Subaru’nun içinde de uzun ve derin bir kıymık gibi batmaya devam etmişti.
Subaru: “Cidden, eğer Crusch-san’ın bedeninden o şeyi söküp atabildilerse benim vücudumun her yeri kapkara kesilse de gam yemezdim.”
Şehvet’in kanına maruz kalan ve bakmaya yürek dayanmayacak hasarlar alan gene Crusch’tı. Subaru da onunla aynı kanı almıştı ama aldığı hasar Crusch’ınkinden çok farklıydı.
Elbette vücudunun çeşitli yerlerinde etkileri olmuştu ama sürekli acı çeken Crusch’ın aksine Subaru’nunki en fazla elinde ve ayağında iğrenç, başarısız bir dövme taşımak gibiydi. O da kolu koptuğunda eliyle birlikte gitmiş, ayağındaki etkiyse sadece tuvalette veya banyoda gördüğünde “Haa, doğru ya” diye hatırladığı bir şeye dönüşmüştü.
Nasıl olduysa Subaru’nun bedeni o acı karşılığında Crusch’ın hasarını üstlenebiliyordu. Crusch’ı kurtarmak için böyle bir seçenek de masadaydı ama——
Subaru: “Crusch-san… buna asla izin vermedi.”
Pristella’daki savaş bittikten sonra, Pleiades Gözcü Kulesi’ne gidecek olan Subaru’ya yük olmamak için laneti devretme teklifini reddetmişti. O günden beri sağlığı hep aklındaydı.
İyileştiğini duymak Subaru için tartışmasız bir müjdeydi.
Gelgelelim——
Rom: “O iyileşmeye kayıtsız şartsız sevinemeyecek olanların, bizzat olayın muhatapları olması da ne acı.”
Rom-jii’un o ağır sözlerinde olduğu gibi, Crusch’ın iyileşmesi—— ve bunun İlahi Ejderha Kilisesi denen örgütün eliyle gerçekleşmesi, onlar için büyük bir darbe anlamına geliyordu.
O kadarını Subaru da anlıyordu. Anladığı için de ulu orta konuşamıyordu. Kraliyet Seçimi’nde büyük dezavantaj sağlasa bile “Canın sağ olsun, gerisi önemli değil” gibi ucuz laflar da edemiyordu.
Subaru: “Ama o Filóre denen kişi ortaya çıkıp üstüne bir de Ejderha Rahibesi olduğunu kanıtlayan nişanı parlatınca işler sarpa sarıyor, değil mi?”
Meili: “Öyle val~la. Tam adaylardan biri eksildi, bir kişilik yer açıldı diyorduk, o boşluk hemen doldu ve başa döndük desene ya~.”
Petra: “…Meili-chan, kelimelerini düzgün seçmezsen ben bile kızarım bak. Biz o mesele için ta Kule’ye kadar gittik.”
Meili: “Onu da şu kafasında miğfer olan adam mahvetti ama… Aa, tamam ya ta~mam, kızmayın canım, kusura bakmayı~n.”
Şeytani küçük kız rolünü hatırlamışçasına durumu alaya alan Meili, bakışlarını sertleştiren Petra’dan ciddiyetsizce özür diledi.
Petra onun bu tavrına küçük bir iç çektikten sonra, “Neyse” diyerek devam etti…
Petra: “Meili-chan’ın bozuk ağzını bir kenara bırakırsak… İşlerin sarpa sarması sadece o boşluğun dolmasından da değil. Çünkü o Filóre denen kişinin saçları altın sarısıyken gözleri de kızılmış, değil mi?”
Subaru: “Öyle… diyorlar. Bu da…”
Petra: “——Lugunica Kraliyet Ailesi’nin özelliklerini taşıyor demek, değil mi? Ayrıca on beş yıl önce kaçırılan prensesin adı da yanılmıyorsam…”
Rom: “——Filóre.”
Dudağına parmağını koyup bildiklerini gözden geçiren Petra’nın sözlerinin sonunu, o can alıcı ismi başka biri—— Rom-jii tamamladı.
Ejder arabasındaki bakışların odağı olan Rom-jii, gözlerini dizlerinin arasına dikerek konuştu…
Rom: “On beş yıl evvel, Kraliyet Sarayı’ndan kaybolan Kral’ın erkek kardeşinin kızının adı Filóre’ydi. Tıpkı şu an saraya dalan İlahi Ejderha Kilisesi rahibesinin ismi gibi.”
Beatrice: “Ve o rahibenin sarayda herkesin gözü önünde nişanı parlattığı söyleniyor, doğrusu. Eğer bu doğruysa Kraliyet Seçimi’ni kökünden sarsacak tırabılın çıkması gayet doğal, sanırım.”
Lugunica Sarayı’nı sarsan gerçek ve onu çevreleyen şartlar paylaşılınca ejder arabasının içine tuhaf, ağır bir hava çöktü. Tam o sırada Subaru, havayı okuyamamayı göze alarak “Bir şey diyeceğim” diye lafa girdi.
Subaru: “Benim aklıma yatmayan bir şey var.”
Reinhard: “——Aklına ne yatmadı?”
Subaru: “Kafamın içinde duyduğum sesle konuşmaya yavaş yavaş alışmamı bi’ kenara bırakırsam herkesin takıldığı nokta şu değil mi: İlahi Ejderha Kilisesi’nden gelen Filóre denen kişi, on beş yıl önce kaybolan Lugunica Kraliyet Ailesi mensubu olabilir; nişanın parlaması da Kraliyet Ailesi’nin soyundan geldiğinin kanıtı falan filandır.”
Petra: “Evet, öyle. Bunda aklına yatmayan ne peki?”
Subaru: “İyi de, Felt için de şartlar aynı değil miydi?”
Ne yazık ki o lanetli Kraliyet Seçimi başlangıç gününü hafızasında tarasa da Subaru, Felt’in konuşmasını dinleyememişti. Çünkü ondan önce büyük bir pot kırıp taht odasından kovulmuştu.
Ama orada bulunmasa bile, Subaru çıktıktan sonra içeride neler olduğu ve Felt’in ne söylediği sonradan kendisine anlatılmıştı.
Daha o zaman bile, on beş yıl önceki Kraliyet Ailesi’ne mensup kişinin varlığı bir sorun olarak gündeme gelmiş olmalıydı.
Subaru: “Yani durum Felt’inkiyle aynı. Bana soracak olursanız, gizlice saraydan çıkarılan Prenses’in halkın arasında sıradan biri gibi yaşaması hikâyesi çok daha heyecanlı geliyor, o yüzden Felt’in Kraliyet Ailesi’nden çıkması benim daha hoşuma gider ama…”
Rom: “Hımm, anladım. ——Ama dediğin gibi eğer ki Felt, Lugunica Krallığı’nın Prenses’i çıkarsa Kraliyet Seçimi Felt’in zaferiyle sonuçlanmış olur. Buna razı mısın?”
Subaru: “Eh?”
Tek gözünü kırparak konuşan Rom-jii’nin tespitiyle Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı.
Kötü bir şaka mı yapıyor diye düşündü ama düzeltme gelmedi. Üstelik Subaru dışındakiler de Rom-jii’nin fikrine katılıyor gibiydi.
Beklenmedik bir şekilde azınlıkta olduğunu—— yoo, tek başına kaldığını fark eden Subaru bi’ anda panikledi.
Subaru: “Yooyooyoo, niye ki?”
Garfiel: “Niyesi mi var la’, gayet açık de’il mi? Zaten en başından beri Kraliyet Seçimi’nin yapılma sebebi Kraliyet Ailesi’nin kuruması de’il miydi? Eee, eğer öyle olmadı’ı anlaşılırsa hayatta kalan Kraliyet Ailesi mensubunun tahta geçmesi racona da uyar.”
Subaru: “S-Saltanat mı yani?”
Reinhard: “Biraz kaba bir tabir ama evet, durum tam olarak bu.”
Garfiel’la Reinhard -bu savaşçı ikili- tarafından azarlanan Subaru, kendi algısıyla bu dünyadakilerin algısı arasındaki uçurumu fark edip “Hee…” diye nefesini verdi.
Japonya’da doğup büyüyen Natsuki Subaru için ülke liderinin kan bağıyla değil, farklı faktörlerle seçilmesi doğal bir şeydi. Kraliyet Seçimi denen durumun kendisinin de Subaru’nun aşina olduğu seçim sistemine benzemesi bu algıyı pekiştirmişti.
Fakat bu dünyanın insanlarına göre mevcut Kral’dan sonra yerine geçecek olan veliahtın, kendi çocuğunun geçmesi en doğal olanıydı. Bu yüzden Felt’in Kraliyet Ailesi’nden olduğu kesinleşirse doğal olarak Felt tahta oturur ve Kraliyet Seçimi işlevini yitirirdi——
Subaru: “O zaman Felt’in Kraliyet Ailesi’nden olduğu kesinleşseydi işimiz yaşmış!”
Rom: “Şüphe aşamasında kaldığı için Kraliyet Seçimi devam edebildi zaten. Evlat, sen o Küçük Hanım’ın şövalyeliğini hakkıyla yapabildiğine emin misin?”
Subaru: “Deme öyle ya! Sadece genel kültüre biraz uzaktım o kadar! Bizde Beako, Petra, Garfiel falan var; zehir gibi gençler yetişiyor arkada!”
Beatrice: “Düzelteyim, piredi ve çaming Betty’niz en büyüğünüzdür, doğrusu.”
Kucağına alınıp sıkıştırılan Beatrice göğsünü kabarttı. Onun başını okşayıp seven Subaru’ya bakan Rom-jii de bezgin bir ifadeyle kafasını kaşımaya devam etti.
Anlaşılan küçük bir algı farkı yüzünden rezil olmuştu. Ama Subaru’nun sorgusu daha burada bitmemişti.
Subaru: “Tamam kabul ediyorum, biraz tökezledim ama sorum hâlâ geçerli. Kraliyet Ailesi’nden olduğu kesinleşirse Kraliyet Seçimi’nin anlamı kalmıyor, anladım orasını. Ama sonuçta Filóre-chan’ın gerçek olup olmadığı şüphesi, Felt’inkiyle aynı seviyede değil mi? O zaman…”
Reinhard: “——Hangisinin gerçek Kraliyet Ailesi’ne mensup olduğu tespit edilmeli.”
Subaru: “――――”
Belki de duygularını katmamaya çalıştığı bir cümleydi bu. Tam da bu yüzden Reinhard’ın o ses dökülmeyen o sözleri, bir kılıç gibi keskin gelmişti kulağa.
Subaru nefesini tuttu ve bu sözlerin anlamını beynine kazıdı. ——Felt mi yoksa Filóre mi? Hangisinin gerçek olduğunu tespit edeceklerdi.
Rom: “Kanıtlanmamış şüpheler bugüne kadar Kraliyet Seçimi’ni ayakta tuttu. Ama kayıp Kraliyet Ailesi mensubu olabilecek aday sayısı ikiye çıkınca artık bunu görmezden de gelemezler. Kötü niyetli birinin Kraliyet Seçimi’ne sızma ihtimalini de göz önünde bulundurmak zorundalar.”
Subaru: “Kötü niyetli biri mi… Hangisi Kraliyet Ailesi’nden olursa olsun, diğeri ille de şeytani bir planın parçası olmak zorunda değil ki. Belki tesadüfen altın sarı saçları ve kızıl gözleri vardır…”
Beatrice: “O tesadüf pek yaşanmadığı için Kraliyet Ailesi’ne has bir özellik sayılıyor, sanırım.”
Subaru: “Ama! Nişan ikisinde de parladı değil mi?!”
Hem Rom-jii’den hem de Beatrice’ten gelen mantıklı açıklamalar karşısında Subaru duygusallaştı. Duygusal olmaktan başka elinden bir şey gelmiyordu.
Aslında neden bu kadar duygulara kapıldığını kendisi de tam olarak açıklayamıyordu.
Ama çağrıldığı ilk günlerde tanıştığı insanların Reinhard ve Rom-jii olması onlara duyduğu sevginin bir parçasıysa aynı şey Felt için de geçerliydi. Felt’in duruşunun ve çabasının sırf Kraliyet Ailesi’nden olmayabilir diye yok sayılmasını istemiyordu.
Dahası, henüz yüzünü bile görmediği Filóre’yi kötü adam ilan edip bir şeyler tezgâhladığını söyleyerek tek taraflı yargıya da varmak istemiyordu.
Hepsinden önemlisi——
Subaru: “İlle de Kraliyet Ailesi’nden biri tahta geçsin istiyorlarsa Felt ortaya çıktığında Kraliyet Seçimi’ni bir kenara bırakıp DNA testi mi yapıyorlar artık, ne yapıyorlarsa yapıp baksalardı ya! Bunu yapmayıp seçimi başlattılar, Emilia’nın ve diğerlerinin ne kadar…”
Beatrice: “Subaru…”
Dudağını ısırıp sesini boğan Subaru’yu kucağındaki Beatrice endişeyle izliyordu. Elinin nazikçe sıkıldığını hisseden Subaru gözlerini yumup derin, çok derin bir nefes aldı. Yine de küt küt atan öfkeyle dolmuş kalbi, bir türlü sakinleşmiyordu.
Emilia, Felt, Crusch, Anastasia, Priscilla; hepsi inançlarını, hatta hayatlarını ortaya koyarak girmişti Kraliyet Seçimi’ne.
Şimdi beklenmedik bir faktörle çomak sokuldu diye, bütün ön kabullerin bükülmesini kabul edemiyordu.
Subaru: “İş bu noktaya gelirse…”
Beatrice: “Gelirse ne yapacaksın, sanırım?”
Subaru: “Reinhard’ı da yanıma alıp Kraliyet Seçimi devam etsin diye protesto gösterisi falan…”
Reinhard: “——Anlıyorum.”
Rom: “Anlamasana! Korkunç şeyler söyletme bana! Sen de Kılıç Azizi’ni boş yere gaza getirme, ya gerçekten yapmaya kalkarsa!”
Garfiel: “Öyle bi’ durumda muhteşem benli’im de olaya müdahale eder ulan!”
Petra: “Garf-san, ortalık zaten karışıkken otur oturduğun yere. Oldu mu?”
Çıkmaza giren Subaru’nun acı dolu sözlerine Rom-jii ve Petra şiddetle karşı çıktı. Hareketli ve durağan iki uyarı aynı anda geldi, Petra’nın ters bakışları altında Garfiel “Gaoo…” diye büzüşüp kaldı.
Ama hepsi şaka değildi. ——Hatta, bayağı ciddiydi. Kraliyet Adayı’nın bir Şövalyesi olarak bu kadarlık bir azmi göstermesi gerekiyordu.
Subaru: “Başkent’e varınca yapacak çok işimiz var!.. Sanki yarım yıldır hiç durmadan, nefes almadan koşturuyormuşum gibi hissediyorum…”
Beatrice: “O kadarı daha başlangıç sayılır, sanırım. Betty on bir buçuk yıldır durmaksızın hareket hâlindeymiş gibi hissediyor, doğrusu.”
Subaru: “Korkutucu şeyler söyleme, beynim yanacak şimdi…”
Subaru’nun geyiğine, ondan daha ağır bir geyikle karşılık veren Beatrice’ti. Onun sözlerinden ürperen Subaru, Başkent’te kendilerini bekleyen sorunların büyüklüğü ve çokluğu karşısında iç geçirdi.
Durumu gören Emilia için endişeleniyordu, iyileştiği söylenen Crusch’ı ziyaret etmek istiyordu. Filóre denen kişinin yüzünü bizzat görüp Kraliyet Seçimi’nin akıbetini, travması olan yetkililere sorması gerekiyordu. Boynunda asılı duran Al küresini ve o vahşete yol açan sayısız nedeni de araştırmalıydı.
Ama şimdilik, öncelikle halletmesi gereken——
Reinhard: “——Subaru, varıyoruz.”
Subaru: “Harbi mi, sağ olasın. Yolu da uzattık, kusura bakma.”
Kafasını toparlamasıyla Reinhard’ın raporu aynı âna denk geldi.
Işık hızıyla akan manzaradan tahmin etmişti ama gerçekten akılalmaz bir seyahat hızıydı bu. Sadece hız olarak bakılırsa Cecilus daha hızlı olabilirdi belki ama onun ejder arabasını sırtlayıp taşıyacak gücü olmadığından “Cecilus Usulü” pek mümkün görünmüyordu.
Bir kişiyi sırtlayıp taşısa benzer bir şey yapabilirdi belki—— diye düşünürken pencerenin dışındaki manzara aniden gerçekliğine kavuştu.
Hızlı akış durdu, ejder arabası yavaşça yere indirildi. Yani, hedefe varmışlardı.
Bunu kanıtlarcasına——
Subaru: “——Bu da… ne demek şimdi?!”
Beatrice: “――――”
Duyulan o ilk sesle birlikte Subaru hışımla ayağa kalktı ve “Hiii!” diye şaşıran Beatrice’i kucağında tuttuğu gibi ejder arabasından dışarı fırladı.
Orada, ejder arabasını sırtlayıp koşmasına rağmen tek damla terlememiş Reinhard ve onun tarafından taşındığı için gerginlikten kaskatı kesilmiş Patrasche duruyordu.
Ve ejder arabasının bu absürt girişine gözleri fal taşı gibi açılmış, o nostaljik Roswaal Malikânesi’nin kapısında dikilen mavi saçlı——
Subaru: “Off!”
Beatrice: “Subaru?! N-N-N-Ne oldu, sanırım?!”
İstemsizce göğsünü tutup olduğu yere diz çöken Subaru’ya, onunla birlikte dışarı sürüklenen Beatrice şaşkın gözlerle bakıyordu. Telaşla sağa sola koşturan, başını ve omzunu pıt pıtlayan Beatrice’in ellerine teslim olurken Subaru o çarpıcı manzara karşısında göğsüne saplanan ağrıyı hissetti.
Çünkü Roswaal Malikânesi’nin önünde durup Subarugilleri karşılayan——
Subaru: “O tanıdık hâlinin ne kadar kıymetli olduğunu şimdi anlıyorum be…”
???: “…Sizinle de nerede, ne zaman karşılaşsak hep aynı hâldesiniz.”
Bunu söyleyen hem bezgin hem rahatlamış -o kendine has ifadesiyle- hizmetçi kıyafeti içindeki—— evet, yanlış duymadınız, hizmetçi kıyafeti içindeki Rem böylece derin bir iç çekti.
△▼△▼△▼△
Reinhard Usulü’nün hızına güvenen Subaru, Başkent yolunda Roswaal Malikânesi’ne uğramaları için yalvar yakar olmuştu.
Bunun sebebi malûmdu: Başkent’e gitme nedenlerinden biri olan Oburluk Başpiskoposu Roy Alphard’dan Anıları geri almaları sırasında Rem’in de orada bulunmasını istiyordu.
Subaru: “Oburluk’la yapılacak konuşmanın tatlı dille geçeceğini sanmıyorum ama Al denen herif bir şekilde lafı ağzından almayı başarmıştı. Demek ki yapılamayacak iş değil. Ayrıca ben Ram’la Rem’in kavuşma anını çoktan kaçırdım. İş bu raddeye gelmişken Rem’in Anıları’nın geri geldiği ânı da kaçırırsam bir daha belimi doğrultamam!..”
Kan ağlayarak yakaran Subaru’nun bu ısrarına, bir saniye bile önce Felt’in yanına dönmek isteyeceği kesin olan Reinhard, hiç surat asmadan onay vermişti.
Gerçekten mükemmel bir dosttu. Subaru da Reinhard ne istese yapardı ama “Ejder arabasını sırtla, birkaç yüz kilometre de yolu uzatıver” dese hemen “Tamam” diyebilir miydi, orası şüpheliydi.
Ama Reinhard bunu gerçekten yapmıştı.
Üstelik Reinhard’ın kabul ettiği sadece bu da değildi——
Subaru: “——Seni de buralara kadar sürükledim ya, kusura bakma.”
Reinhard: “Sorun değil. Ayrıca farkında değilim ama Oburluk Başpiskoposu’nun Otoritesi’nden ben de nasibimi almışım. En azından bir dostumu unutturduğu söyleniyor.”
Subaru: “Ah, evet… Sahi, o herif unutulmuş olmayı fırsat bilip Reinhard’a meydan okumak için iyi bir fırsat olduğunu söylemişti. Elindeki kozları bilmiyoruz ya, şimdi yenerim kafasında.”
Reinhard: “Bu… dürüst olmak gerekirse heyecan verici bir durum.”
Hafifçe kaşlarını kaldıran, ardından gerçekten mutlu bir ifadeyle gülümseyen Reinhard’ı yan gözle süzen Subaru “Gereksiz konuşup adamı gaza getirdim galiba,” diye içinden Julius’tan özür diledi.
Belki de adamın kazanma şansını sıfırlamış olabilirdi. Gerçi Julius olsa “Kozlarımı sadece benim bilmem adil değil,” deyip elindeki kartları bile isteye gösterirdi muhtemelen.
O yüzden özrü şimdilik askıya aldı—— gibi saçma sapan düşüncelere dalmasına neden olacak kadar ağır bir havası vardı buranın.
Subaru: “…Hapishane Kulesi dedikleri kadar varmış.”
Mırıldanan Subaru’nun alnından buz gibi bir ter süzüldü.
Paniklemiş değildi, koşarak da gelmemişti. Buna rağmen beliren ve süzülen o soğuk ter, Subaru’nun tüm vücudunun bu mekâna gösterdiği reddediş tepkisiydi.
Başkent Lugunica’nın en üst katmanında Kraliyet Sarayı’nın yakınına inşa edilmiş bu taştan kule, Krallığın en azılı suçlularının hapsedildiği bir zindandı. Elbette ki herhangi bir mahkûmla kolayca görüşülememesi için her hücrenin demir kapısı sıkıca kilitliydi.
Mangalarda görülen demir parmaklıkların arkasında mahkûmların olduğu o klasik hapishane tarzı da yoktu; içeri adımını atan Subaru yüzde yetmiş rahatlama, yüzde otuz hayal kırıklığı yaşamıştı.
Subaru: “Gladyatör Adası’ndakiler suçlu olmasına suçluydu ama biraz daha… nasıl desem, mert adamlardı ya…”
Bunu yöresel bir özellik gibi anlatmak tuhaftı ama Gladyatör Adası Ginunhive’de yoldaşı olan Hiain, Weitz, Idra gibi tiplerin işlediği suçlar; sinsilik barındırmayan “delikanlıca” suçlardı. Bazen Hiain gibi köleliğe düşmek gibi acımasız durumlar da oluyordu ama ağır suçlu sayılacak olanlar bile “küçük çaplı olay” ile “büyük olay” arasındaki farktan ibaretti.
Öte yandan Lugunica’nın ağır suçlularını barındıran Hapishane Kulesi’nin atmosferi Gladyatör Adası’nı bilen Subaru’nun hissiyatına göre çok daha farklı, kan kokan bir yere benziyordu.
Subaru: “Burada Cadı Tarikatı’ndan tiplerin olma ihtimali yüksek mi?”
Reinhard: “Evet. Ağırlıklı olarak Lugunica’da faaliyet gösterdiklerini düşünürsek bu tahmin doğru. Nitekim Öfke de buranın yer altında tutuluyor.”
Subaru: “Yer altı… Oburluk’la arasına epey mesafe açmışlar demek.”
Reinhard: “Ne olur ne olmaz diye. Yakalanma şartları farklı olsa da Öfke’ye insan yaklaştırmak çok tehlikeli. Mahkûmlar için bile.”
Öfke’nin Başpiskoposu Sirius Romanée-Conti’nin otoritesi, sözleri ve atmosferiyle insanları yutan, hava yoluyla bulaşan bir akıl hastalığı gibiydi. Etki alanı düşünüldüğünde hareketlerini kısıtlasalar bile tehlikenin geçtiğini söylemek imkânsızdı.
Hatta bu Hapishane Kulesi’ne sinen o nahoş havanın bir kısmı, belki de o Öfke Başpiskoposu’ndan yayılıyordu.
Subaru: “Midemi bulandırıyor ama bi’ ara onunla da konuşmam gerekebilir.”
Reinhard: “O zaman bana da haber verirsin. Bugün olduğu gibi yine eşlik ederim.”
Subaru: “Çok makbule geçer. Cidden, sana güveniyoruz.”
Göğsüne vurup garanti veren Reinhard’ın verdiği güven hissi paha biçilemezdi. Gerçi Sirius’un otoritesi söz konusu olduğunda Reinhard’ın gücü ters tepebilirdi. Dikkatli olmak lazımdı.
Her hâlükârda bugün Subarugillerin Hapishane Kulesi’ni ziyaret etme sebebi o kadın değildi. Kusura bakmasın ama Sirius bir süre daha bodrumun soğuk havasının tadını çıkaracaktı.
Onun yerine——
???: “——Burası.”
Diyerek bir kapıyı gösteren kişi, onlara rehberlik eden Hapishane Kulesi’nin Muhafızıydı. Gerginliği ve mesleğinin getirdiği sorumluluğu yüzünde eşit oranda taşıyan adama başıyla selam veren Subaru, kapıya baktı.
Bakarken bile insanın içini karartan soğuk ve ağır bir kapıydı. ——Bu kapının ardında Oburluk Başpiskoposu tutuluyordu.
Subaru: “Desek de Al küresiyle aynı durumda olduğu için bilinci yerinde mi, orası meçhul.”
Kendi tecrübelerine dayanarak söylerse o kara kürenin içine hapsedildiğinde hareket edemediği ılık bir suya batırılmış gibi tuhaf bir his yaşamıştı.
Bilincini bile net tutamadığı o ortamda Subaru için yasak büyünün mantığını çözen Beatrice’in gayreti ve fedakârlığına Yılın Subaru Ödülü’nü vermek isterdi ama aday listesi o kadar kalabalıktı ki elleri doluydu, üzerinde iyice düşünmesi gerekiyordu.
Beatrice: “Subaru? Betty’nin yanaklarını niye mıncıklıyorsun, doğrusu?”
Subaru: “Şey, Eniyıl Subaru Ödülü’nü hemen veremiyorum da avans niyetine sevgi gösterisi…”
(Ç.N: Eniyıl = Yılın.)
Beatrice: “İşimiz bitince istediğin kadar yapmana izin veririm, sanırım; şimdilik önüne odaklan, doğrusu.”
Yalnızlık hissinden doğan temas ihtiyacını fark etmiş olacak ki ciddiyetle uyaran Beatrice’e dudağını büzen Subaru “Haklısın,” diyerek nefesini verdi.
Ön kapıda Beatrice, arka kapıda Reinhard’la beraber—— Hapishane Kulesi’ndeki Oburluk’u ziyaret ederken Subaru’nun kurduğu en iyi formasyon buydu. Aslında olayın muhatabı Rem’i de yanında getirmek isterdi ama ilk konuşmada işlerin yolunda gideceğini sanmıyordu.
Oburluk’u ikna etmek ya da tehdit etmek sabır gerektiren bir süreç olacaktı.
Subaru: “Neyse, herif Yin büyüsüyle dondurulmuş durumda zaten, çözmek için Beako şart.”
Beatrice: “Bana bırak, sanırım. Çözer çözmez saldıracak olursa Kılıç Azizi olarak onu bir güzel pataklamak da sana düşüyor, doğrusu.”
Reinhard: “Anlaşıldı. Ne sana ne de Subaru’ya parmağını bile sürdürmem. İçiniz rahat olsun.”
Subaru: “Harbiden içim rahatladı. O zaman…”
Bu aşırı güvenilir dostlarının gücüne sırtını dayayan Subaru, muhafıza işaret verip kapının kilidini açtırdı. Muhafız yavaşça kapıyı iterken Subaru yumruklarını sıktı.
——Işığın az olduğu kulenin içinde -özellikle karanlık hissedilen hücrenin dibinde- Yin büyüsüyle bir monolit gibi dondurulmuş Roy Alphard hapsedilmişti. O Roy’u uyandıracak; Rem’in Anıları’nı, tüm kurbanların İsimleri’ni ve Anıları’nı kusturacaktı.
Günah Başpiskoposları’yla kelime savaşına girmek insanın akıl sağlığını yontardı ama sonunda kesin bir ödül varsa Subaru sıkı sıkıya bir inatla——
Subaru: “——ah?”
O azimle nefesini tutmak üzere olan Subaru, istemsizce nefesini bıraktı. Alacakaranlığa alışmaya başlayan gözlerinin seçtiği hücre manzarası, Subaru’nun beklediği şey değildi.
Siyah, taş levha benzeri bir monolite gömülmüş; böcek koleksiyonu gibi duran bir Roy Alphard beklemiyordu evet.
Ancak orada, tamamen beklenmedik bir manzara vardı.
Herkes: “――――”
Anlam veremeyip donakalan Subaru’nun omzunu nazikçe iten ve yerine hücreye adımını atan Reinhard olmuştu. Hemen yanında duran Beatrice, tüm ağırlığını Subaru’ya verdi—— yoo, aslında Subaru’yu ayakta tutuyordu desek yeridir.
Çünkü Subaru’nun dizlerinin bağı çözülmüş, her an yığılacak gibiydi.
Yıkılmak üzere olan Subaru’yu ve onu tutan Beatrice’i arkasına alıp hücrenin derinliklerine giren Reinhard, soğuk zindan zeminine saçılmış o şeylere bakıp başını iki yana salladı.
Ve arkasını dönüp şöyle dedi…
Reinhard: “——Maalesef ki ölmüş.”
Reinhard’ın bu sözlerinin hemen dibinde Oburluk Başpiskoposu’nun—— Pisboğaz Roy Alphard’ın uzuvları etrafa saçılmış, gövdesi paramparça edilmiş o feci cesedi; kan donduran bir hâlde oracıkta yatıyordu.
△ △ △ △ △ △ △
#Hiç beklemedik şekilde bölüm bitiverdi, kim bu denli korunaklı bir yere girip bunları yapmış olabilirdi ki? Roy’un kendisi olsa kendini tek seferde öldürürdü fakat dışarıdan gelen birisi resmen dilimlemiş. Hapishane Kulesi’ne sızan birisi olabilir ki aklıma tek olası aday geliyor, o da: Şehvet Başpiskoposu Capella. Kılık değiştirip sızmış olabilir belki ama gene de çok absürt bir olay. Subaru, kendini öldürüp geçmişe dönecek mi veya dönebilecek mi? Yoksa başka bir şey mi yapacak? O zaman bunları öğrenmek adına okumaya devam edelim, sonraki bölümlerde görüşmek üzere!



