Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 108 – “Büyük Felaket Yaklaşıyor”

Kısım VII, Bölüm 108 – “Büyük Felaket Yaklaşıyor”

10 Eylül 2025 1.319 Okunma 28 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 20 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Redaktör: Qua

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――İmparator’a bürünen Chisha Gold’un son sahnesi, aklın sınırlarını aşan cinstendi.

???: “――――”

Tahttan sürüldükten sonra Vincent Vollachia, kendini Abel adıyla tanıttı; doğunun derin ormanlarında yaşayan Shudraqlıların desteğini arkasına aldı ve bizzat imparatorluğu yerinden sarsan isyanın başına geçti.

Geleceğini kurarken düşlediği yol bu değildi. Aslen bu, ihaneti göze alarak onu başkentten uzaklaştırmayı hedefleyen Chisha’nın ince ince ördüğü planın sonucuydu. Vincent’sa kolayca geri adım atacak biri değildi.

Bu nedenle de attığı her adımla kendi hareketlerinin ve emellerinin beyhude olduğunu Chisha’ya apaçık göstermek için harekete geçti.

Yıldız Gözlemcilerin haber verdiği kaçınılmaz ölüm; Abel’in çok önceden, Vollachia prensi olarak benliğini kazandığı andan itibaren kabullendiği yazgıydı.

Göklerden gelen hükme göre, tahta çıkan imparatorun ölümüyle birlikte İmparatorluğu yok oluşa sürükleyecek olan Büyük Felaket başlayacaktı.

Kehanette adı anılmamış olsa da o yazgıyı gördüğü anda, İmparatorluk tahtına çıkacak kişinin kendisi olduğuna kesinlikle inanmıştı.

Çünkü kendisi dışında hiç kimsenin Vollachia’yı kurtaramayacağını biliyordu.

Böylesine ağır bir yükü, diğer kardeşlerine emanet etmesi imkânsızdı.

Bütün yeteneklerini bütün gücünü bu yola adayan Vincent Abellux; imparatorluk tahtına oturacak, Vincent Vollachia adıyla imparatorluğun yıkılmasına mani olacaktı.

İşte Vincent Vollachia’nın, yani Abel’in hayatını adadığı planı buydu.

Vollachia’da güce tapınan herkesin gözünde kutsal kabul edilen Dokuz İlahi General düzenini reformlaması da onların zirvesine tartışmasız en güçlü olanı yerleştirmesi de…

Anlamsız barbarlıkla çürümüş İmparatorluğun düzenini eğip bükerek onları tertipli bir şiddetin yoluna sevk etmesi de…

Böylece kendi ölümünden sonra bile İmparatorluğun ayakta kalabilmesi için olabildiğince çok imkân bırakması da…

Her şey ama her şey, hayatını ortaya koyduğu büyük planının bir parçasıydı.

Abel: “――――”

Çaresizce yere yığılmış bedenin kalbi delik deşik edilmiş göğsünden oluk oluk kanlar akıyordu.

Simsiyah saçları da geceyi andıran gözleri de aynaya her baktığında güçsüzlüğünden ve cehaletinden ötürü içinde bitmek bilmeyen öfkeyle, hüsranla kaynar dururdu. Şimdiyse o yüz, hem kandan arınmış hem de kana bulanmış bir ifadeyle boşluğa bakıp duruyordu.

Ölümün eşiğinde rengini yitirirken eriştiğini söylediği Noh’la vücut bulan bu beden, yaşamı sönüp gittiğinde bile eski hâline dönmemişti.

Artık o sureti bir daha asla göremeyecek, o küstah sözleri bir daha kulaklarında çınlatamayacaktı.

Asla.

Abel: “Neden.”

Asla sorulmaması gereken bir soru dudaklarından dökülüverdi.

O soruya cevap vermesi gereken kişi, artık bir daha nefes dahi alamayacağı hâlde. Yine de manasızlığını bildiği her şeyden sakınması gereken dudakları, o soruyu fısıldamaktan geri duramamıştı.

Büyük Felaket’in kehaneti, belki şartları bilinseydi altüst edilebilirdi.

Geçmişte o ihtimali aramış, bunun imkânsızlığını Chisha’ya bizzat anlatmıştı. Ama Chisha ikna olmamış ve boş bir inatla ihanete sürüklenmişti.

Taht odasında yaşanan yüzleşmeleri, aslında Büyük Felaket’i engelleyecek hiçbir yolun var olmadığının en açık kanıtıydı.

Chisha’yı yıllarca eğitmişti, ölümünden sonra imparatorluğu ona emanet edebilmek adına. Kendisi gibi düşünsün, kendiyle aynı sonuçlara ulaşsın, Vincent Vollachia’nın vekili olabilsin diye.

Gerçekten de Vincent Vollachia gibi olsaydı yenilgiyi onuruyla kabul etmesi icap ederdi.

Silahlarını indirip bu beyhude çatışmaya son verecek, tahtı geri dönen Abel’e iade edecek, Abel’in ölümü kucaklamasına izin verecek ve böylece vuku bulacak Büyük Felaket’e karşı koyacaktı.

Ama bu gerçekleşmemişti. Bu, akılsızca kumar oynamaktan ibaretti.

Abel’in yerine can verse dahi, Büyük Felaket bunu geçerli saymayacaksa geriye kalan sadece faydasız bir ölüm olurdu.

Abel’in en çok tiksindiği şey de faydasızlığın faydasızlığını yapıp ölmekti.

Üstelik Chisha Gold’un bunu bilmemesi de mümkün değildi.

Abel: “Neden.”

Bitmek bilmeyen şüphe ve şaşkınlık, akıp giden kanın kızıl rengiyle derinlemesine lekelenmişti.

Bir kez daha dile getirse bile, cevapsızlığın üzerine sadece yeni bir sessizlik yığını eklenecekti. İşte, Abel’in en çok tiksindiği şey de faydasızlığın faydasızlığını yapıp ölmekti. Ve tam o anda da――

???: “――Eh, çünkü en başından berbat bir plandı da ondan di’ mi?”

Sözlerinin hemen ardından ikinci bir beyaz ışık parladı, dimdik duran Abel’in üzerine şimşek hızıyla fırlayıverdi.

△▼△▼△▼△

Ona ışık demek çok da yanlış değildi çünkü ölümü taşıyan o darbe, bir oktan daha hızlı yönelmişti Abel’e.

Zira Abel savaşçı falan da değildi.

Önceki dehşetin sarsıntısı geçmiş olsa bile, göz ucunda bir anda parlayan o beyaz parıltıya karşılık vermesi imkânsızdı.

Bu yüzden de o an Abel’in hayatını kurtaran şey, onun iradesi ya da sezgileri değildi.

???: “――――”

Abel’in kalbine saplanmak üzere öne atılan ışık canını almaya gelirken, tam da onu delik deşik edecekken――

Gümbürtü ve amansız sarsıntılar taht salonunda vuku buldu―― Kristal Saray’ın bütününü altüst etti. Görkemli duvarları yıkan o devasa darbe sadece orada durmakla kalmadı, dimdik duran Abel’le ona doğru koşan ışığın arasına giriverdi.

Suya düşen bir damlanın sıçrayışı misali, beyaz ışık engelle çarpışınca paramparça olup dağıldı. Böylece Abel’in hayatını kıl payı kurtaran şey de――

Abel: “――Bu devasa kol… Moguro Hagane’nin mi!?”

Moguro: “Tahttaki adamı, koru. Ekselansları bana, böyle emretti.”

Abel’in gözlerinin önünde bir duvar gibi ansızın beliren şey, Moguro Hagane’nin taht odasına uzanmış sağ koluydu.

Kristal Saray’ın ta kendisi olarak da bilinen Meteor Moguro, normalde İmparatorluk Başkenti Lupugana’nın surlarını bedenine katarak cephede süren amansız çarpışmada yer alıyor olmalıydı.

Fakat buna rağmen――

Abel: “Yoksa bu da mı Chisha’nın işi!?.”

Moguro’nun az evvelki sözleri, Abel’i koruma emrini aldığının inkâr edilemez deliliydi.

Onu uzaklardan geri çağırıp bir Meteor’u harekete geçirme gücüne sahip olan tek kişi de yalnızca tahtın sahibi olabilirdi, bu emri verebilecek tek isim de Chisha Gold’du.

Chisha’nın vurulmasının ardından hedefin yeniden Abel’e döneceğini öngörmek şaşırtıcı değildi.

Abel: “――Hık, Moguro Hagane! Beni derhâl dışarı çıkar!”

Moguro: “Sen, kimsin. Benim, önceliğim, Ekselansları――”

Abel: “İmparator öldü! Ben de ölürsem onun ölümü tümüyle boşa gidecek!”

Moguro: “――――”

Abel’in bu buyurgan sözleri Moguro’nun gövdesinde yankı buldu, taht salonuna uzanıp içeri süzüldüğünde yere serilmiş bir silüeti fark ettiler.

Moguro’nun gözlerinin tam olarak nerede olduğu anlaşılmazdı. Ancak şehrin surlarından fışkıran yeşil küreler bir anlığına titreşip parlayınca yüzüstü devrilmiş imparatorun ölümünü onlar da idrak ettiler.

Moguro: “Beden――”

Abel: “Buna lüzum yok! Ölüleri dert etme!”

İmparator’un naaşını geri almaya uğraşan Moguro’ya haykıran Abel, önündeki devasa sağ kola atıldı. El biçimindeki o muazzam yapının bir parmağına tutunurken Moguro kolunu taht odasından dışarı çekti, Abel’se göğe doğru savrulurken öfkeli rüzgârların kamçısına maruz kaldı.

Moguro: “――――”

Moguro; surlarla tek vücut hâline gelmiş, yapının dokusunu değiştirerek kendi hareketlerini kolaylaştırmıştı.

Onun bedeni artık elli metreyi aşan koca bir golemdi. Abel, bu devasa kolun üzerinde yükselirken neredeyse aynı yüksekliğe erişmişti.

Bu noktadan, İmparatorluk Başkenti’nin ufku tüm ihtişamıyla gözler önüne seriliyordu. Moguro’nun koruduğu üçüncü kaleden buraya uzanan yol boyunca ezip geçtiği yapılar ve dümdüz bir hat üzerinde koşarcasına ilerleyişi apaçık görünüyordu. Onun tek amacı buraya ulaşmak olmuştu, başka hiçbir kaygıya yer bırakmamıştı.

Bunun ötesinde, her bir kalede çatışmalar hâlâ sürse de o savaşların gerçek nedenleri çoktan ortadan kalkmıştı; yaklaşan asıl çarpışmaya hazırlanması gerekenler, hayatlarını boşu boşuna tüketiyorlardı.

Hayatlarını boşu boşuna――

Abel: “――Hık.”

Zihninde bir kargaşa kıpırdanırken Abel, devasa kayaya tutunmuş kollarına daha da sert bastırdı.

Geçmişin tortularına saplanıp aklını parçalara ayırma zamanı değildi. Olaylar çoktan başlamıştı. Moguro’ya söylediği gibi―― şimdi ölürse bu ölüm beyhude olacaktı.

En azından, o adamın ölümünün bir anlam taşıyıp taşımadığını bizzat öğrenmeliydi.

Abel: “Ölmeyeceğim.”

Sanki boğazından sökülürcesine çıkan o sesle dişlerini sıktı, gözlerini aşağıya kilitledi.

Burada haykırsa bile, savaş meydanında canlarını ortaya koyanlara ulaşmayacaktı. Yine de bu çarpışmanın anlamını yitirdiğini onlara muhakkak bildirmesi gerekiyordu.

Moguro: “Tehlike.”

Abel düşüncelere dalmışken Moguro’nun kasırgayı andıran sesi kulak zarlarını sarsıp geçti.

İkisinin bedenleri arasındaki uçurum öylesine büyüktü ki Moguro’nun her hareketi, bir insanın karıncaya yönelttiği en ufak davranışa benziyordu. Fakat bu kez kulaklarını sarsan ses, sebepsiz değildi.

Sağ avucunda Abel’i koruyorken devasa gövdesini döndürerek Kristal Saray’a arkasını verdi. Tam o anda da Abel’in tutulduğu dev elin dış yüzeyinde ardı ardına çarpma sesleri yankılandı, Abel’in yüzü acıyla kasıldı.

Art arda gelen saldırılar tek bir yönden değil de dört bir yandan sağanak gibi yağıyordu.

Bu da düşman sayısının fazla olduğunu gösteriyordu―― Yoo, böylesine isabetli büyüler yağdıracak büyücüleri bir araya toplamak bile, Vollachia topraklarında fazlasıyla zordu.

Bu, kalabalığın değil de tek bir ustanın maharetiydi.

Onlarca kişilik bir saldırıyı aynı anda dört koldan geliyormuş gibi gösteren kudretli bir varlık―― o zamanlarda da o -dehşet anda da- zihninin donduğunu anımsarken Abel başını kaldırdı.

O savaş tarzı da o uğursuz sesi de… aklına kazınmıştı.

Bu kişi de――

Abel: “――――”

Moguro bedenini çevirdi, Abel’i mermilerin sağanağından koruyarak alçaldı.

O yumruğun içinden gökyüzüne bakarken gözlerin takip edemeyeceği kadar hızlı hareket eden bir gölgenin varlığını fark etti. Son derece nadir olsa da bu Vollachia İmparatorluğu’nda görülebilecek bir manzaraydı.

Uçan ejderlerle süzülen, onları ustalıkla yöneten binicilerin akrobatik uçuşuydu bu―― yoo, şu anda İmparatorlukta bu hızda gökyüzünde süzülebilecek bir binici de yoktu.

Bu, “uçuşun en ücra noktası” olarak adlandırılan yetenek seviyesiydi; İmparatorluğun en güçlü uçan ejder binicisinin bile erişemediği bir seviyeydi.

Aniden beyaz ışık dağıldı, Moguro’nun devasa bedeninin darbeyle parçalanma sesi yankılandı ve kırık duvarın bir parçası Abel’in yanağına çarptı. Acı yüzünü bozmasa da gördü.

Oni maskesiyle kaplı siyah gözlerinin önünden uçan ejder binicisi geçti―― Kül renkli kahverengi saçlarıyla, renksiz yüz hatlarındaki çatlaklarla, ay ışığının yokluğunu andıran bir gecenin içindeki altın bir parıltıyı barındıran koyu gözleriyle oradaydı.

Formu neredeyse tanınmazdı ama yine de kimliği şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı.

Abel: “――Balleroy Temeglyph! Neden hâlâ yaşıyorsun ki!?”

Balleroy: “Seninle konuşmayaca’m, Oni Maskeli Bey.”

Zarif bir tını taşıyan o güzel sesiyle konuşmayı reddetse de varlığını inkâr etmeksizin teyit etmiş de oldu.

Bir kez daha gözden kaybolan düşman―― uçan ejderini göğü yarmak üzere yönlendiren Balleroy Temeglyph, hiç şüphe yok ki Kristal Saray’ın taht odasını dışarıdan hedef alarak sahte İmparator’un kalbini delip deşen failin ta kendisiydi.

“Büyülü Keskin Nişancı” diye tanınan bu adam, tüm uçan ejder binicilerinin zirvesinde hüküm süren güçlü bir kişiydi.

(Ç.N: Balleroy’un “Büyülü Keskin Nişancı” ünvanı, doğrudan “Büyülü Mermilerin Keskin Nişancısı” olarak da çevrilebilir. Ancak Japonca ünvanı, Almanların halk oyunlarından biri olan “Der Freischütz” adlı Alman operasından geliyor. Hikâyeye göre de keskin nişancı şeytanla yaptığı bir anlaşma sayesinde, her zaman istediği hedefi vuran birkaç büyülü mermi elde ediyor ancak son mermisinin nereye gideceğini her zaman şeytan kontrol ediyor. Buradan ne anlam çıkarabiliriz derseniz, ben de bilmiyorum.)

Bir zamanlar, İmparatorlukta patlak veren bir isyan sırasında görev yapan Dokuz İlahi General’in dokuzuncusuydu――

Moguro: “Balleroy, öldü. Sen, sahtekâr.”

Abel’le aynı kanaate varmış olan dev Moguro, vakit kaybetmeden karşı saldırıya geçti.

Abel’i sağ eliyle sıkıca korurken muazzam bedeninin sol kolunu savurdu; havayı biçercesine savrulan o saldırı, Balleroy’un ejderine yöneldi.

İnsanlar genellikle büyük şeylerin ağır hareket ettiğini sansa da bu, yalnızca uzaktan izlemenin yarattığı bir yanılsamadan ibaretti.

Abel’i büyülü keskin nişancıdan korumakla kalmamış, gelen tüm saldırıları da bertaraf etmişti. Moguro’nun hareketleri keskin, atik ve kusursuzdu.

Moguro: “Hızlı. Kusursuz.”

Ne var ki Moguro’nun hızı ve keskin refleksleri bile, gökyüzünü bütünüyle kendi egemenlik sahasına dönüştürerek orada uçan Balleroy’u bastırmaya yetmiyordu.

Uçan ejder binicisinin asıl gücü yalnızca hızında değil; yukarı, aşağı, sağa, sola, öne ve geriye hareket edebilme özgürlüğündeydi. Yani göğün her yönünü kullanabilmek -yere çakılmadıkları sürece- onlardan asla alınamayacak bir üstünlüktü.

Kaldı ki Balleroy sıradan bir binici de değildi, onların doruk noktasındaydı.

Abel: “Kendini rüzgârla kaplamış!..”

Balleroy’un stratejisi, büyünün desteğiyle hareket hâlindeyken keskin nişancılığıyla üstünlük sağlamaktı ancak İmparatorlukta ender rastlanan bir büyü ustası olarak yetenekleri yalnızca saldırıdan ibaret değildi.

Ejderini rüzgârla kaplayarak hızını artırıyor, darbeleri yumuşatıyor ve diğer binicilerinin hayal bile edemeyeceği manevralar gerçekleştirerek asla yakalanmıyordu.

Ama bunu hayata geçirebilmek için ejderiyle mutlak bir uyum da şarttı.

Abel: “O ejder de mi ölümün ötesinden dönüp yeniden göğe mi yükseldi ki!?”

Uçan ejder binicileri savaş meydanında olağanüstü bir güç sergilerdi ancak en büyük handikapları, yetiştirilmelerinin uzun zaman alması ve ejderlerinin yalnızca seçtikleri tek kişiyi sırtlarında kabul ediyor olmasıydı.

Bir ejder binicisini öldürmek için önce ejderinin öldürülmesi şarttı. Balleroy’un ölümü de bu kuralın dışında değildi.

Ne var ki Balleroy yeniden kanatlanmıştı. Sevgili ejderiyle engin gökyüzünde süzülüyordu.

Abel: “Büyük Felaket――”

Ortada doğrudan gözlemlenebilecek bir yok oluş yoktu.

Ama Chisha; Vincent Vollachia’nın kimliğiyle hayatını kaybettiğinden beri, sonrasında yaşanan ve insan aklının ötesine taşan olayların Büyük Felaket’le ilişkili olması kaçınılmaz görünüyordu.

Bununla birlikte, Balleroy Temeglyph’in Büyük Felaket’in taşıyıcısı olması akla aykırıydı.

Hiç şüphesiz ki Balleroy uçan ejder binicilerinin zirvesinde yer alan İmparatorluğun en güçlülerinden biriydi.

İsteseydi Abel’in yaşamını sona erdirmekte zerre kadar güçlük çekmezdi.

Yine de――

Moguro: “Sarsıntı. Dayan.”

Abel: “Önemi yok, yap gitsin!”

İnorganik bir ses, fırtına misali bir rüzgârı savururken Abel de buna karşı kendi sesini yükseltti.

Sonraki anda Moguro, düşmanına doğru hamle yaparak kolunu ayaklarının dibine sapladı. “Ayak” desem de o devasa beden, sanki bir caddeyle bütünleşmiş gibiydi.

İmparatorluğun caddesine gömülen sol kolu gıcırdayarak uğuldadı, ardından kısa bir dirençten sonra kökünden sökülen cadde muhteşem bir gürültüyle göğe fırlatıldı.

Abel: “――――”

Bir mahallenin parça parça göğe savrulmasına tanık olan Abel, Kaos Alevi’nde gördüğü manzarayı anımsamıştı. O vakit de akılalmaz bir görüntüydü fakat yalnızca şehir sakinlerinin yıkılıp kalmış binalarını omuzlayıp fırlatmasından ibaretti.

Moguro’nun yaptığındaysa zerre incelik yoktu. Bu; doğrudan güç gösterisi, tartışmasız bir vahşetti.

Bu manzara da Moguro Hagane’nin sıradan olmadığını, Dokuz İlahi General’den biri olduğunu ispatlıyordu.

Balleroy da şüphesiz olağanüstüydü ancak ne olursa olsun, o da Moguro ve diğer İlahi Generaller gibiydi. Bu yüzden Büyük Felaket’in taşıyıcısı Balleroy olamazdı.

Yine de yerinden koparılan cadde yalnızca havaya savrulmuş olsaydı zeki Balleroy bundan kolayca sıyrılıp kurtulurdu.

Fakat şehrin bir bloğu, devasa bir gülleye dönüştürülmüş ve fırlatılmıştı. Moguro da――

Moguro: “Un ufak.”

Sol kolunu yere savurmasıyla birlikte, Balleroy’un gökyüzündeki kaçış yolunu kapatan sayısız mermiye dönüşmüştü.

Her yana saçılan şarapneller, bir insan bedeninden daha iri olan taş yığınları ve toprak kütlelerinden oluşuyordu. Moguro’nun tek bir darbesiyle böylesine dağılmışlardı ki sıradan bir ölümlü, en ufak bir sıyrıkla bile ölümün kucağına düşebilirdi.

Şüphesiz ki Balleroy bu yağmura yakalansaydı Akış Yöntemi’nde ustalaşmış olsa bile, havada geri dönüşsüz bir açık vermek zorunda kalırdı. Bundan kaçınmak için――

Balleroy: “Carillon!”

Fırtınayı yaran o keskin sesin ardından ejderi kanatlarını şiddetle çırptı, yağmur gibi yağan taş mermilerin arasından sıyrılıp geçmek için göğe süzüldü.

Kanatları havayı lime lime ederken ejder, bu taş tufanının az da olsa hafiflediği tek noktaya yöneldi――

Abel: “Bunun bariz bir tuzak olduğu aşikâr.”

Moguro kasıtlı olarak taş sağanağının biraz hafiflediğini zannetmesi için bir boşluk bırakıvermişti. Balleroy ve Carrilon bunun tuzak olduğunu bilse de şarapnele hedef olmamak için bu yolu tercih etmekten başka çareleri de yoktu.

Geriye kalan tek soru da uğruna canını ortaya koyduğu ejderinin sırtında hızla süzülen Balleroy’un, Moguro’nun beklenen darbesinden sıyrılıp sıyrılamayacağıydı.

Rüzgârla kaplanmış ejderini hızlandıran Balleroy, göğe yükselirken önüne çıkan şarapneli ışığın keskin darbeleriyle parçalayarak ilerledi.

Moguro’ysa geri çektiği sol kolunu döndürerek savurdu; öyle bir darbeydi ki bu, âdeta dünyayı delip geçecekmişçesine İmparatorluk Başkenti’nin göklerini yararak ilerliyordu.

İki İlahi General’in düellosu, Balleroy’un ömründe hayal bile edemeyeceği bir çarpışmaydı. İkisinin de bütün güçlerini ortaya koyarak gökyüzünde karşı karşıya geldikleri bu destansı hesaplaşmanın kazananı tam belirlenmek üzereydi ki――

――O anda gökleri yırtan bir patlama sesi ve onun şiddetli dalgası Başkent’in üzerindeki bulutları darmadağın etti.

Abel: “――Hık.”

Patlamanın doğrudan yok oluşundan kurtulmuştu fakat şok dalgası öylesine güçlüydü ki Abel’in Moguro’ya sımsıkı tutunan bedenini koparıp savuracak gibiydi.

Ama ince ve narin bedeni ne denli zorlanırsa zorlansın, Abel asla iki gözünü birden de kapatmazdı. Gözleri o anı, bütün dehşetiyle yakalamıştı.

Abel: “Moguro’nun kolu――”

Dönerek Balleroy’u parçalaması gereken Moguro’nun sol kolu, gücünü tam olarak gösterip onu parçalamadan önce yandan gelen beklenmedik bir darbeyle insan tabiriyle pazı kısmından kırılmıştı.

Kaleyle boy ölçüşecek denli devasa olan kol, muazzam bir hızla dönerek gökyüzünde süzüldü. Bu hasarın altından rahatça geçen Balleroy, şarapnel sağanağından sağ salim―― yoo, tek bir çizik dahi almadan çıkmayı başarmıştı.

Ve Moguro’nun kolunu parçalayıp Balleroy’u ölümün kıskacından kurtaran da――

???: “OOHHHHHHHHHHHHHH!!!――”

Göğü inleten o derin haykırışla beraber, yandan gelen sarsıcı bir çarpışma vuku buldu. Kolu yıkılmış, dengesi bozulmuş Moguro’nun yeşil kürelerinde aniden ortaya çıkan varlığın yansıması karşıladı.

Abel için de bu müdahale beklenmedikti. Yine de çok da şaşırtıcı sayılmazdı, doğrusu.

Zira karşısındaki, ölümün sınırından geri dönen Balleroy Temeglyph’ti.

???: “SENİ PİÇ! UZAK DUR BU EJDERHANIN SEVDİCEĞİNDEN!!!――”

Ejderhanın pençelerini savurarak Moguro’nun şehir surlarından yoğrulmuş bedenini kolayca parçaladı; ardından kükreyişle birlikte kuyruğunu savurup indirdiği darbeyle onun bir kısmını ezip geçti, kütlesini bir anda eritti.

Çok ani görünse de bu gayet doğaldı. ――Çünkü karşısındaki, varoluşun en güçlü hayat formlarından biriydi.

Abel: “Bulut Ejderhası Mezoreia… içindeki de Madelyn Eschart mı!?”

Mezoreia: “RAAAAAAAAAHHHHHHHH!――”

Kükreyişleri gökleri titreten ejderha; tüm bedeniyle öfkesini haykırıyor, her çarpışmada Moguro’nun devasa gövdesini sarsıyordu. Her darbeyle surlar çatlıyor, paramparça olmuş taşlar Başkent’in üzerine sağanak gibi düşüyordu.

“Dünyanın en güzel kalesi” diye övülen Kristal Saray’ın bahçeleri çiğneniyor, harabeye dönüyordu. Kusursuz bir düzenle inşa edilmiş İmparatorluk Başkenti’nin ihtişamlı silüeti, her saniye biraz daha yok oluşa sürükleniyordu.

Ama Başkent’i vuran felaketler bununla da bitmedi.

Abel: “――――”

Ejderhanın Moguro’nun bedenini lime lime eden öfkeli kükreyişleri arasında, Abel’in kulağına çok daha uzaktan gelen başka bir uğultu daha ulaştı. ――Âdeta dünyanın kendisi çöküyormuşçasına bir yok oluşun sesiydi bu.

Bakışlarını Kristal Saray’ın ardına çevirdi―― Dağların kalbinden doğan kaynaklarla beslenen ve bütün Başkent’e suyla hayat veren büyük sarnıca, az önce parçalanan Moguro’nun sol kolu saplanmıştı.

Bir an sonra da kolun saplandığı noktadan çatlaklar uzun uzadıya yayılmaya başladı. Sular ince damarlardan sızarak dışarı taşıyor, giderek güç kazanıyordu. Çok geçmeden tüm baraj çökecek, Başkent’in içinden çamur deryası gibi bir sel akıp geçecekti.

Derhâl İmparatorluk halkını, askerlerini ve bu ölüm kalım savaşına sürüklenmiş isyancıları tahliye edilmesi gereki――

Moguro: “――Yanılgı.”

Moguro’nun fısıltısı kulaklarına ulaştığında -aslında fısıltıdan çok daha yüksek olan o uğursuz mırıldanmanın ardından- Abel’in bedenine ansızın bir boşlukta düşüyormuş gibi bir his çöktü.

İç organlarının boğazına geldiğini duyumsarken omuzlarının üzerinden fırlatılmadığını da gördü. Çünkü Abel’in tutunduğu kol, bileğin üstünden parçalanmıştı.

Doğrudan ona yöneltilmiş bilinçli bir darbe değildi bu. Sadece pervasız bir saldırının yan etkisi.

Ama yine de――

Abel: “――Oh.”

Serbest düşüşün ivmesiyle Abel’in bedeni gökyüzünde savrularak döndü.

Biraz önce Moguro’nun kollarındayken artık kopmuştu fakat hâlâ tutunuyor olsaydı bile, kol zaten şehrin surlarından oluştuğu için eninde sonunda o da Abel’in mezarı olurdu.

Ne var ki Moguro’nun kolu olmasa da bu hızla düşmeye devam ediyordu. Sura veyahut zemine çarpmasının bir önemi yoktu, her türlü aynı kaderi paylaşacağı kaçınılmazdı.

Abel: “Bir çıkış yolu――”

Bulmam gerek, çaresizce etrafını tararken bakışları tek bir noktaya kilitlemişti.

Ne var ki o nokta, ona yardım eli uzatacak bir kaynak değildi.

Gözlerinin önüne gelen şey, Moguro’nun onu sürükleyerek çıkardığı Kristal Saray’daki devasa yarıktı.

Yarık taht odasına açılıyordu. İçini seçemese de dikkati istemsizce oraya çekiliyordu.

“Ölüleri dert etme” diyen oydu fakat aynı zehri kendi de yudumlamıştı.

Abel: “――――”

O tek saniyelik sürede çıkmazı aşacak bir yol bulup bulmadığını bilmiyordu.

Ama o saniyeyi heba etmemiş olması bile Abel’in yılmaz iradesinin, ruhuna kazınmış ve ebediyen silinmeyecek yaranın kanıtıydı.

Ne var ki böylesi bir düşüşün sonunda ölümü bulacaksa ruhuna kazınan yaradan söz etmenin de hiçbir anlamı kalmayacaktı.

???: “Çek!!――”

Abel: “――Hık!?”

Ne yapacağını bilemez hâlde, Abel çarpmanın şiddetini azaltmak için bedenini toparlamıştı ama yere çarpmadan hemen önce, zorla yumuşak bir hisle karşılandı.

Nefesini tutarak seken bedeni, yeniden aynı yüzeyin üstüne düştü. Kısa bir an içinde defalarca tekrarlandı ve Abel nihayet, genişçe serilmiş kumaşların üzerinde zıpladığını fark etti.

Birisi, düşüşünü karşılamak için altına yığınla kumaş sermişti.

Ölümün pençesinden nasıl kurtulduğunu idrak etmeye çalışırken Abel hızla kumaşların üzerinden yuvarlandı, kenarından yere bastı. Diz çökmüş hâlde başını kaldırdı, bu kurtuluşu sağlayan kişiyi görmek adına――

???: “――İşte geldiii, kader anı!”

Abel: “――――”

???: “Siz acaba hangi Ekselanslarısınız? Her iki durumda da Büyük Felaket kapıya dayandı! Benimle beraber Büyük Felaket’e karşı koymak istemez misiniz!?”

Hakikaten de kehanet gerçekleşti diye bu denli sevinçli misin?

Kollarını iki yana açmıştı, sesi de hâli de taşkın bir sevinçle doluydu. Böylesi bir ortam için fazlasıyla aykırıydı. Çünkü arkasında, Moguro’yla Bulut Ejderhası’nın şehri yerle yeksan eden savaşı sürüyordu. Yine de o adam―― Ubilk, gülümsüyordu.

Çünkü Yıldız Gözlemci olarak aldığı buyruğun, tartışmasız şekilde gerçeğe dönüşünü kutluyordu.

△▼△▼△▼△

Duvarların yıkılışından yükselen gürültü, Kristal Saray’ı sarsarak yankılandı. Artık nihai bir şeyin yaşandığına kanaat getiren Berstetz Fondalfon, taht odasına adım attı.

Ve orada――

Berstetz: “――O… Chisha-dono mu?”

Taht odasının duvarları çökmüştü. Taze dağılmış toz bulutunun içinde Berstetz’in gözleri, kızıl halının üzerine devrilmiş siyah saçlı İmparator’un silüetine ilişti. İnce çekik gözlerinin kenarları hüzünle aşağı kıvrılmıştı.

Adımlarıyla yaklaştırdığında da yüzüstü yatan bedenin göğsünden delinmiş olduğunu gördü. Atması gereken kalp delik deşik edilmiş, insanı hayata bağlayan ip çoktan kopmuştu.

Asker olmamasına rağmen tek bir bakış yetmişti. Anlık bir ölümdü bu. Acıyı hissetmeye vakti bile olmamıştı.

Berstetz: “Yaptıklarımızı düşününce bu sonun oldukça merhametli olduğu bile söylenebilir.”

İhanet edip İmparator Vincent Vollachia’ya karşı ayaklandığı günden beri, Berstetz ölümünün asla huzurlu olmayacağını kabullenmişti.

Suç ortağı olarak Chisha da benzer bir kararlılıkla yüzleşmiş olmasıydı.

Fakat yine de――

Berstetz: “Yıldız Gözlemci’yle konuşmamdan anladığım kadarıyla senin gözünü diktiğin hedef benimkinden başkaymış.”

Berstetz için bu elbette apaçık bir ihanet eylemiydi fakat onu kınamak şöyle dursun, içinde beliren duygu hayranlıktı.

Arzulanan şeye ulaşmak uğruna, insan tüm varlığını tüketinceye dek onun peşinden gitmeliydi; İmparatorluğun özü de buydu.

Ne Berstetz ne de Chisha İmparatorluğun öğretilerine yaraşacak kadar -savaş bakımından- güç sahibiydi. Ancak her ikisi de eksikliklerini, ince zekâlarıyla telafi etme noktasında birbirine benziyordu.

İmparator Vincent Vollachia’nın kurduğu yeni düzen de bunu farklı bir güç biçimi olarak tanımış, onaylamıştı.

Berstetz de bu anlayışı benimsedi, Chisha’ysa ona sadık kalarak ihtişamlı bir örnek ortaya koymuştu.

Kendi gücüyle. ――Vollachia İmparatorluğu’nun bir evladı olarak bu, amma onurlu bir eylemdi.

Berstetz: “Ancak şimdilerde takdir edecek vakti bulmak pek de kolay olmayacak gibi.”

Berstetz, cansız bedene göz gezdirirken bakışlarını sert rüzgârların estiği duvardaki yarığa çevirdi. Yarığın ötesinde, taş rengiyle yoğrulmuş devasa bir beden hareket ediyordu―― Moguro Hagane’nin varlığıydı bu.

Böylesi bir tabloda, Chisha’yı öldürenin Moguro olması akla aykırıydı.

Moguro’nun konumu gereği, İmparator rolünü üstlenen Chisha’nın müttefiki olması gerekiyordu. Chisha’nın ölüm sebebi göğsüne aldığı bir darbeydi ancak Moguro’nun koca gövdesiyle böylesine keskin ve nokta atışı bir saldırı yapabilmesi imkânsızdı.

Üzerinde durulacak bir mesele varsa o da Kristal Saray’ın dışına doğru ilerlerken Berstetz’in yanından geçen Yıldız Gözlemci―― yani Ubilk’in, geride bıraktığı o esrarengiz sözlerdi.

Berstetz: “Büyük Felaket ve onun getirdiği yok oluş… Henüz İmparatorlukta tam olarak bilmediğim şey ne?”

???: “――Amanın, sana kimsecikler anlatmadı mı ya bunu? O hâlde istersen seni bizzat ben aydınlatayım.”

Berstetz: “――――”

Ani bir sesle irkilen Berstetz’in yüzü kasıldı, yavaşça bakışlarını geriye çevirdi.

Önce gözleri koca yarığa, sonra kızıl halının üstüne devrilmiş İmparator’un cansız bedenine takıldı. Ardından bakışlarını daha da yukarı kaldırdı―― taht odasının en derinine, tahta doğru.

Saray hâlâ darbelerin şiddetiyle titrerken taht tek bir parmak oynamadan dimdik duruyordu. Kılıç Kurt’u simgeleyen ulusal sancak rüzgârda dalgalanıyor, önündeyse çenesini eline yaslamış bir silüet oturuyordu.

İmparator’un oturması gereken tahtta bir figür, tüm asaletiyle yerini almış bir hâlde Berstetz’e tepeden bakıyordu.

Berstetz: “――Ne…”

Normalde Berstetz’in gür bir sesle çıkışından dolayı, tahtta oturan kişiyi böylesine bir saygısızlıktan ötürü azarlaması gerekirdi.

Fakat bunu yapamadı. Şokun etkisiyle dilinin tutulması bir yana, esasen Berstetz’in onu kınamaya yetecek yetkisi yoktu.

Zira Vollachia İmparatorluğu’nda, Başbakanlık makamı otorite bakımından yalnızca İmparator ve İmparatorluk ailesinin ardından ikinci sırada gelirdi.

Elbette Birinci Sınıf Generaller, yani Dokuz İlahi General de benzer bir rütbe taşıyor denebilirdi. Ama bundan daha mühim olan, Başbakan olan Berstetz’in ülkede azarlayamayacağı kimsenin neredeyse bulunmamasıydı.

Yine de bu defa karşısındaki kişiye tek kelime bile edemedi.

Çünkü――

???: “Hâlâ hayatta olman bayağı şaşırtıcı, amma inatçısın Berstetz. ――Söyle bakalım, İmparatorluk Seçim Töreni’ni kim kazandı? Vincent-niisama mı? Yoksa Prisca mı?”

Solgun ama güzel yüzündeki ince çatlaklarla bunu söyleyen kişi, Vollachia Hanedanı’ndandı.

Berstetz Fondalfon’un vaktiyle hizmet ettiği efendisi, İmparatorluk Seçim Töreni’nde yenilgiye uğrayarak ölmüş olması gereken İmparatorluk Prensesi Lamia Godwin, tahtın üzerinde rahat bir edayla bacak bacak üstüne atmış bir hâlde oturuyordu.

#Evetttt! Sonunda Chisha’nın ölümüyle birlikte Büyük Felaket vuku buluyor! Ve ardı ardına ölü insanların ortaya çıkışına tanık oluyoruz. Böylesi bir dirilmeyi yapacak kişi tam olarak kim? Şehvet Başpiskoposu Capella Emerada Lugunica aklıma geliyor fakat Vollachia İmparatorluğuna dadanması için mantıklı bir sebep de aklıma gelmiyor. Güçlü ve önemli kişiler ortaya çıkmaya devam edecek gibi görünüyor! Bakalım Kısım 7 nasıl sona erecek? Devam edelim okumaya!



5 6 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
3 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
yato zero
12 Eylül 2025 18:09

elinize sağlık

baryonnarutotr
23 Kasım 2025 14:43

Vollachia da neler oluyor lan

Heisenberg
11 Aralık 2025 14:54

Bu kadar yeni şeyin gelmesi arc 8 inde vollachia da geçecek olmasınna işaret ediyo hoşuma gitmiyor keşke lugunicaya geri gitsek