Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 107 – “Chisha Gold”

Kısım VII, Bölüm 107 – “Chisha Gold”

4 Eylül 2025 1.662 Okunma 72 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 54 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Oni maskesi, yüzünün itilip geriye çekildiği anda kaslarının kasılışını gizleyememişti.

Böylesi bir ifade, kolaylıkla yanlış anlamalara yol açardı. İmparator; zekâsının bir cilvesi olarak -belki de laneti olarak- çoğu zaman sözlerini yarım bırakır, hoş karşılanmayacak gerçekleri bile sakınmadan dile getirirdi. Yüzü de dili gibi suskundu.

O ifadenin ardındaki hakikati kavrayabilecek biri varsa bu ancak yıllarını onun yanında geçirmiş olan kendisiydi.

Chisha: “Yoksa, belki de――”

Şayet İmparator’un her anlamda kutsal addettiği kız kardeşi burada bulunsaydı o da gerçeği anlayabilir miydi?

Her hâlükârda artık bu tür kıyaslamaların hiçbir hükmü yoktu.

Sonuçta zaman ve mekânın bu küçücük, kopuk parçasında ondan başka kimse de yoktu.

△▼△▼△▼△

???: “Chesha Trim, benim uğruma ölür müsün?”

İlk karşılaşmalarında -adını söylemesinin hemen ardından- böylesine ağır bir soru yöneltilmişti ona, hayat ve ölümün üzerine bir soru yöneltilmişti.

On dört yaşındaki Chesha, kendi yaşına göre olgun olduğunu sanıyordu. Fakat gözlerinin önünde duran kendisinden iki yaş küçük bu çocukla yüzleştiğinde yanıldığını da fark etti.

Çünkü karşısındaki gencin gösterdiği şey gerçek olgunluktu. Oysaki kendisinde yalnızca kibir vardı.

???: “――――”

Soruyu dile getirdikten sonra, çocuk siyah gözlerini üzerine dikerek sessizce bekledi.

Siyah saçları ve gölgelerden doğmuş gibi görünen simsiyah gözleri, ırksal çeşitliliğin olağanüstü geniş olduğu Vollachia İmparatorluğu’nda dahi nadir rastlanan bir görünümdü. Chesha’nın göz rengi farklı olsa da o da siyah saçlıydı. Bu yüzden küçüklüğünden beri alaylara maruz kalmış, dolayısıyla karşısındaki çocuğa ister istemez bir yakınlık hissedebilirdi.

Yoo, bu düşünce küstahlıktan öteye de gidemezdi.

Çünkü ne denli ender olursa olsun, bedensel özellikler yalnızca ayrıntıydı. Onu sıradanlıktan ayıran gerçek anlamda farklı kılan şey, doğuştan taşıdığı kökeniydi. Erken olgunlaşmış, ağırbaşlı tavırlarıysa yetiştiği ortamın kaçınılmaz sonucuydu.

Hayatta kalabilmek için o genç, böyle büyümek zorunda bırakılmıştı.

Daha doğrusu――

Chesha: “――Prens Vincent Abellux.”

Adıyla birlikte doğuştan gelen ünvanı da vardı.

Siyah saçlı bu çocuk -Vincent-, Vollachia İmparatorluğu’nun hükümdarı Drizen Vollachia’nın oğluydu. Bu nedenle, imparatorluğun zirvesine çıkma ihtimali olan birçok çocuktan yalnızca birini teşkil ediyordu.

Aynı hakka sahip yirmiden fazla kardeşi bulunuyordu fakat bu, damarlarında dolaşan asil kanın değerinden hiçbir şey eksiltmiyordu.

Buna rağmen――

Chesha: “――――”

Chesha, geriye dönüp attığı adımları hatırlarken tek bir soruya cevap aradı: Böylesine seçkin bir evlatla nasıl karşılaşmış, hatta aynı arabayı nasıl paylaşmıştı ki?

Her şey küçük bir iyilikle başlamıştı.

Yolda, tekerleği çukura saplanmış bir araba görmüştü. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın çıkarılamıyordu. Chesha da bir tahta parçasını kaldıraç gibi kullanarak arabayı kurtarmıştı.

Şaşırtıcı şekilde o araba Abellux Bölgesi’nin lorduna aitti. İçindeyse “Abellux Mucizesi” ile başa geçmiş olan Vincent Abellux oturuyordu.

“Abellux Mucizesi” adı, Abellux Hanesi’ne nesiller boyu bağlı kalmış bir vasalın ihanet edip başka bir aileyle birleşerek çıkardığı isyana verilmişti. Taktikleri parlak olsa da on bir yaşındaki bir komutanın kumandasında ezilmişlerdi. Sonunda tüm hainler kılıçtan geçirilmişti.

Henüz adı duyulmamış bir prens olan Vincent; dağılmış askerlerini toparlamak için vakit kaybetmeden bir plan çizmiş, olağanüstü bir maharetle zafer kazanmıştı. İsyancılarsa onu küçümsemiş, kolayca başlarını alabilecekleri bir çocuk olarak görmüşlerdi. İşte o kibir de kendi sonlarını hazırlamıştı.

Böylece hakikatler ve kulaktan kulağa yayılan söylentiler birleşmiş, Vincent’a dehşet verici bir ün kazandırmıştı.

Chesha da bir imparatorluk vatandaşı olarak bu hikâyeleri işitmişti. Ama bir gün onunla yollarının kesişeceğini, üstelik aynı arabada oturacağını asla düşünmemişti.

Ve işte o an, kendisine yönelmişti bu soru. ――Kendisi için ölmeye hazır olup olmadığı sorulmuştu.

Chesha: “――――”

Chesha, o sorunun ardındaki niyeti bir türlü kestiremiyordu.

Arabaya davet edilmesinin iki sebebi vardı, tekerleği kurtardığı için teşekkür edilmesi ve ardından malikâneye götürülmesi.

Elbette ki Chesha’nın bu daveti reddetme gibi bir hakkı yoktu. Ne kadar gönülsüz olsa da onun fikrinin hiçbir kıymeti yoktu.

Böylece biraz zamanını feda ederek arabaya binmişti. Fakat ayağını basar basmaz, Vincent sorgusuna başlamıştı.

Yalnızca yoluna devam etmesine yardım eden birine böylesine ağır bir soru yöneltmek elbette yakışıksızdı. Fakat o doğuştan bir prens olduğundan insanların arzularını yerine getirmeye alışmıştı.

Üstelik, daha kısa süre önce kendisine ihanet eden bir vasal yüzünden öfkeye kapılarak bir haneyi ve tüm hizmetkârlarını kökten yok etmişti. Böyle bir tecrübeyi yaşamış on iki yaşındaki bir çocuğun, insanlara karşı aşırı bir güvensizlik geliştirmesi anlaşılır bir şeydi.

Belki de huzur bulabilmesi için karşısına çıkan en sıradan bir yabancının bile sadakatini sınaması gerekiyordu.

Sessizlik on saniyeyi aşmıştı ki bu, fazlasıyla saygısızlık sayılırdı.

Üstelik karşısındaki yalnızca kendisinden üstün biri değil, bir gün imparatorluğun en yücesi olabilecek biriydi. Yine de Chesha, hangi cevabı vermesi gerektiğini de ötekinin neyi duymak istediğini de gayet iyi biliyordu.

Apaçık ortadaydı, prensin tek duymak istediği şey, “Ölürüm”dü.

Chesha için bir sınavdı bu. Ya kayıtsız şartsız sadakat yemini edip ebedi bağlılık gösterecekti ya da karşısındakinin gazabını üzerine çekecekti. Ve o çocuğun içinde, ileride bir zalime dönüşebilecek tohumların var olabileceğini de görmezden gelemiyordu.

Aralarındaki uygunsuz yakınlığa katlanarak Chesha başını derinlemesine eğdi ve muhtemel hükümdarına――

Chesha: “――Affınıza sığıyorum fakat sanırım sizin uğrunuza ölemeeem.”

Ve böylece aslında asla söylememesi gereken cevabı dile getirmişti.

Chesha: “――――”

Başını hâlâ eğik şekilde tutan Chesha, anlık bir taşkınlıkla yaptığı bu yersizlik için kendi kendine lanetler ediyordu. İradesizliğinden ötürü utanarak başını avuçlarının arasına almak istiyordu.

Sabırsız yaradılışı yüzünden güçlülerle ters düşmüş, sonunda da memleketinden sürülmüştü. Her defasında bu huyunun kendi geleceğini mahvedeceğini bilmesine rağmen asla düzeltememişti.

Ve nihayetinde de en yanlış kişiye en yanlış cevabı vermişti.

Yakında en budalaca şekilde yok olacak, kendi aptallığının kurbanı olacaktı.

Ne var ki ölüm hakkında böylesine zorlayıcı bir tonda yöneltilmiş soruya, beklenen cevabı beklenen şekilde verecek küstahlığa sahip değildi.

Şayet ki kalbi paramparça olacak, gururu sönüp gidecekse onun gözünde nefes alıyor olsa dahi sorun değildi; hâlihazırda ölmüştü.

Vollachia’nın yöntemlerinden ne kadar tiksinse de yine de İmparatorluğun bir evladıydı.

Bu yüzden de cevabından ötürü pişman değildi.

Tek üzüldüğü şey, güvenini yatıştıracak bir dayanak arayan bir çocuğa kendi acınası hüsranını yansıtmış olmasıydı.

Ama en azından, öfkeyle savrulacak bir kılıç başını gövdesinden kopardığında bu suçluluk da silinip gidecekti――

Vincent: “Kusursuz bir cevap. Bu bakış açını sürdür çünkü bundan böyle bana hizmet edeceksin.”

Chesha: “――Edeceğim?”

Vincent: “Onay cümlelerini yüksek perdeden bitirme. Aksi hâlde soru sormuşsun gibi olur.”

Chesha: “Soru gibi sormuştum ııı, telaffuz bilerek öyleydi… Yani, bu idam edilmeyeceğim anlamına mı geliyor?”

Vincent: “Hem de daha yeni yanıma almışken mi? Anlamsız olurdu bu.”

Vincent tek gözünü kısarak belli belirsiz bir tiksintiyle kaşlarını çattı.

Manasız sorular sinirini bozuyordu fakat sadakat yemini reddedildiğinde de tek kelime etmedi. Chesha bunu tuhaf buldu, yine de soğukkanlılığını yitirmeden durumu yeniden değerlendirdi.

Nedense Vincent, onun küstahlığını görmezden geliyordu.

Dahası, âdeta Chesha’yı kendi saflarına katmayı kafasına koymuş gibiydi.

Chesha: “Bağışlayın ama aklım almıyor. Birini öldürmeden evvel onunla alay etmek gibi bir zevkiniz olabilir mi?”

Vincent: “Söyle bakalım, neden ille de seni öldüreceğimi söyleyip ısrar ediyorsun ki? Bence asıl akılalmaz olan şey senin düşündüğün.”

Chesha: “Saygısızlık etmek istemem ama size karşı çıkanları bağışlamadığınız herkesin malumudur.”

Sözlerinin yine haddini aştığını anladığında iş işten geçmiş, çoktan dile dökmüştü.

Ama bir kere sınırı aşıp göze almayı başarmışken Chesha bu kez daha da cesur bir tavra büründü. Canını ortaya koyarak sınırları ne kadar zorlayabileceğini görmeye kararlıydı.

Nasıl ki bir kitaba daldığında, yeni bilgiler edindiğinde yahut teorilerini uygulamayla doğruladığında inatçı bir tutkuyla ilerliyorsa şimdi de prensin saklı niyetlerini çözmeyi kafasına koymuştu.

Şayet ki bunun bedeli ölümse varsın öyle olsun.

Bütün geleceğini feda ederek bu pervasız oyuna girişen Chesha’ya karşı, Vincent durumu kavrayarak başını salladı ve “Ah” dedikten sonra sözlerini sürdürdü.

Vincent: “Son isyandan söz ediyorsan o aileyi ibret olsun diye cezalandırmıştım. Benzer bir girişime heves edebilecek herkese boyun eğdirmek icap etmişti. Bunun en etkili yolu da korkudan geçer.”

Chesha: “Peki ya, o fitneci hizmetkârın öncü askerlerini paramparça ettirip yol kenarına atmanızın sebebi de aynı mıdır?”

Vincent: “Şayet bir hayat sona erecekse ondan önce son zerresine dek faydalanmak icap eder. İnsanlar verimli şekilde ölmelidir.”

Vincent, arabada otururken çenesini avcuna dayamış hâlde böylece karşılık verdi. Onun yalın, keskin gerçekçiliği Chesha’yı suspus etmişti.

Chesha’nın dile getirdiği şey, Vincent’ın isyanı bastırmak için giriştiği ilk ve en etkili hamle―― düşman öncülerinin kıyımı ve ardından cesetlerinin barbarca aşağılanışıydı.

Henüz canlıyken parçalanmanın dehşetini yaşamışlardı, ardından cansız bedenleri savaş meydanında sıralanmıştı. “Yakalanırsanız aynı son sizi de bulur” söylentisi kulaktan kulağa yayılmış, bunun üzerine diğer hainler de baş kışkırtıcıyla yaptıkları anlaşmayı bozarak geri çekilip izleyici moduna geçmişlerdi.

Kaçışı olmayan o kışkırtıcıysa Vincent’ın kan gölüne çevrilmiş tuzağına düşmüş, hem kendisi, hem ailesi hem de safındaki diğer askerlerle aynı cehennemi tatmıştı.

Tabii bu haberin duyulmasıyla birlikte halkın gözünde Vincent Abellux’un imajı kana susamış, zalim bir prens olarak şekillendi. Ancak――

Chesha: “――Bu söylentiler belki de sizin elinizden çıkmıştır?”

Vincent: “Düpedüz varlığım bile sende korku uyandırıyorsa en azından gayemin boşa çıkmadığını söyleyebilirim.”

Chesha: “Hahaaa, amma sevindirici, sanırım…”

Vincent’ın düşünceleri, on iki yaşında bir çocuğun zihninden çıkamayacak denli derin ve etkileyici geliyordu.

Ne var ki Chesha, saygısızlığını hoş görmüş olmasına rağmen Vincent’ın kendisine biçtiği görevi yerine getirebileceğini hiç sanmıyordu.

Vincent: “Senden neler beklediğimi mi merak ediyorsun?”

Sanki onun zihnini okumuşçasına Vincent sıradaki sorusunu yöneltti.

Öncekinden de muğlaktı ve üstelik Chesha’nın cevabı kendi kendine çözüp bulmasını da istiyordu. Elbette ki ona ağır bir vazife düşse de bu vazifenin mahiyetini kendi başına idrak etmesi icap ediyordu.

Bi’ hayli çetin bir bilmeceydi.

İmparatorluk Hanedanı’nda doğmuş olan Vincent, er ya da geç İmparatorluğun yaklaşan törenine katılacaktı. Böyle bir prens, Chesha gibi sıradan bir ölümlüde ne gibi bir mahiyet bulabilirdi ki?

Chesha: “Saplanıp kalmış bir tekeri kurtarmaktan ötesini yapacağımı sanmıyooorum.”

Vincent: “Ve bu dahi bana fayda sağlar.”

Chesha: “Hoho, gücümü bu kadar gerekli görüyorsanız bundan böyle sık sık çukura saplanmayı da planlıyorsunuz, diye anlıyorum?”

O iğneleyici sözle beraber, saygısızlığında yeni bir basamağı aştığı için neredeyse kendisini tebrik edecekti.

Ancak Vincent’ın yüzünde en ufak bir kıpırtı bile belirmemişti.

Vincent: “Doğrudur. Yürüdüğüm bu yol çukurlarla dolu, hepsinden sakınmam da imkânsız. Ama çukura düştüğümde de sorunun kendiliğinden çözülmesini bekleyecek de değilim, aksi hâlde ölüm dönüp dolaşır ve beni bulur. Bu da her sıkıştığımda kendimi oradan söküp çıkaracak bir yönteme ihtiyacım var, demek.”

Chesha: “…Mevzubahis tekerlekten çıkmış gibiyiz ama?”

Vincent: “Konuşmaya başladığımız andan beri mevzubahsimiz buydu ve bir kez bile sapmadım.”

Bu garip yanıt, Chesha’nın içine buz gibi bir ürperti indirdi. Sebebi tehdit hissetmesi değildi, karşısındakinin aslında bir “fenomen” olduğunu nihayet kavramış olmasıydı.

Dahası, o fenomen ona tuhaf bir kıymet biçiyor gibiydi.

Sergilediği küstahlığa, kırıcı yanıtlarına, kaba çıkışlarına rağmen Vincent’ın onu öldürmeye en ufak bir istek duymuyor görünmesinden bunu çıkarmıştı.

Bu, Chesha’nın kendi değerinin kanıtı mıydı yoksa Vincent’ın ilkelerinin mi?

Her ne olursa olsun, bu sabah döküntü kulübesinde uyandığında böylesine dolu ve olağanüstü bir günün kendisini beklediğini hayal dahi edemezdi.

Vincent: “――――”

Chesha suskunluğunu korurken Vincent başını eline yaslamış, tek gözünü kapamış hâlde ona bakıyordu.

O hâli, karşısındakinin dilini susturmuş olmanın zevkini çıkarıyormuşçasına tiksindirici bir intiba uyandırıyordu. Direnecek gücü de yitiren Chesha, homurtulu bakışlarını Vincent’a çevirdi ve o anda ani bir farkındalığa ulaştı.

Chesha: “Demek, siz asla iki gözünüzü aynı anda kapatmıyorsunuuuz.”

Vincent: “Doğrudur.”

Chesha: “Ha?”

Sivri çenesine parmağını götüren Vincent, Chesha’nın bu gelişigüzel tespitini başıyla tasdik etti.

O sözün anlamını çıkaramayan Chesha, merakla başını yana eğdi.

Vincent: “Neden seni idam etmediğimin sebebi de orada saklı.”

Sözleri kısa olsa da yüzündeki ifade tamamlayıcıydı. Chesha bunu fark ettiği anda da yapbozun tüm parçaları yerine oturmuştu.

Kurup çevirdiği oyunlarla nice kocaman adamı utandıran, Vollachia Prensi sıfatıyla yeteneğini pervasızca sergileyen bu çocuk; neticede henüz on iki yaşındaydı.

――Şayet öyle olmasaydı çevresindekilerden kendi seviyesine denk bir zekâ beklemenin ne denli safça bir yanılgı olduğunu çoktan öğrenmiş olurdu.

△▼△▼△▼△

――Chisha Gold.

Vincent’ın buyruğu altında Abellux Hanesi’ne katıldığında Chesha Trim’e bahşettiği yeni isim buydu.

Chisha: “Ailem hâlâ memleketimde, onlara lüzumsuz sıkıntılar çıkarmaması için adımın duyulmamasını isterim. Gerçi, siz isterseniz bütün kaygılarımı kanla temizleyiverirsiniz, sanırım…”

Vincent: “Beni kana susamış bir canavar gibi göstermekte amma ısrarcısın. Sokaklarda ‘Kanlı Prens’ diye anılmamın sebebi de sen olma, sakın?”

Chisha: “Ben bunu, sizin korku temelli siyasetinizin bir parçası sanıyordum. Hatta anneler, babalar çocuklarına ‘Uslu durmazsan Kanlı Prens gelir’ diye gözdağı verenleri dahi işitmiştim.”

Vincent: “Geldim diyelim ne maksatla? Böyle saçmalıklarla uğraşacak biri miyim ben?”

Chisha: “Ama ya sizin yaptığınız gibi, çıkıp onları da istemeden kendi himayenize katarsanız? Valla bana soracak olursanız her türlü masaldan daha korkunç bir şey bu.”

Vincent: “Dilini tut, yoksa o uydurma masalları kanınla bulayıp gerçeğe dönüştürürüm.”

Vincent’la sohbetlerde ciddiyetle mizah arasındaki sınır hep bulanıktı.

Gerektiğinde hiç tereddüt etmeden başkasının canını alabilirdi fakat lüzumsuzsa bunu asla yapmazdı. Onun insan hayatına bakışı, para ya da maldan farklı değildi.

Onun yanında bulunduğunuzda canı da tıpkı diğer kaynaklar gibi hesapla harcadığını görmezden gelemezdiniz.

Chesha’nın adını “Chisha Gold”a çevirmesi de bununla örtüşüyordu; zira memleketindekiler onun yükselişine öfkeyle karşılık verir, ailesini misillemenin hedefi hâline getirebilirdi.

Yine de ailesi gerçekten zarara uğrasa Chesha onları kurtarmak için kılını bile kıpırdatmazdı. Bazılarına kalpsizce görünse de kritik zamanlarda kendisini yalnız bırakmış akrabalarına, en azından böylesi bir mesafeyle bile merhamet göstermiş sayılırdı.

İroniktir ki “Gold” soyadı Vincent’ın ihanet yüzünden topyekûn ortadan kaldırdığı bir hanedana aitti. Belki bu, Chesha’nın pervasız sözlerine karşı Prens’in küçük bir intikam oyunuydu. Ama aynı zamanda, halk arasında “Gold ailesinden birini hayatta bıraktı” dedikodusunu yayarak Goldların dahi Vincent’ın kontrolünden kaçamadığı utancını canlı tutmuş ve böylece “Kanlı Prens” şöhretini daha da pekiştirecekti.

İlk ad mevzusunda da Vincent, yalnızca tek harflik bir değişiklik teklif etmişti; böylece yeni isim, eskisine yakın bir tını taşıyordu. Chesha’nın isteğine de uygundu. İtiraz edecek bir sebep bulamadı, bu defa ardında kötü bir niyet görünmediğinden dolayı biraz “sade ama makul” bulup kabul etti.

Ömrü boyunca teoriyi pratiğe tercih etmişti. Bu yüzden de sosyal beceriksizliği yüzünden hor görülmüş olan Chesha için “Chisha” adıyla yeniden doğmak tatlı bir teselli gibiydi.

Köyünün asla sağlayamayacağı kadar kitap ve uğraşla dolu bu yeni hayatı, ona beklenmedik bir kurtuluş olmuştu. Tarlada kazma sallayamadığı için küçümsendiği geçmişten uzaklaşarak yeniden kök salma fırsatı bulmuştu ve bunu hiçbir şeye değişmezdi.

Ama işte tam o sırada――

Vincent: “Bir sonraki çukura vardık, Chisha. Şimdi işe yaradığını kanıtla.”

Her seferinde, Vincent’ın ağzından çıkan o sözler bir uyarıydı. Araba tekerleğinin çukura girmesinden fersah fersah ötesindeki sorunlara el atacak, çözüm bulunana dek sürecek tartışmaların fitilini ateşleyecekti.

Vincent’ın iradesi karşısında insan, âdeta tabiatın bir kuvvetiyle yüzleştiğini hissediyordu.

Nasıl oluyordu da bu çocuk; sıradan bir bedenin taşıdığı iki göz ve bir başla aynı anda bunca meseleyi kavrıyor, sürdürüp sonuçlandırabiliyordu ki?

Evet, bir lordun topraklarını yönetmesi vazifesiydi. Ama henüz on iki yaşında, arkasında yol gösterecek bir adamın gücü olmaksızın bunu üstleniyordu.

Yine de dışarıdan bakıldığında duyulabilecek her merhamet duygusu, onun sergilediği fiiliyatın karşısında anında eriyip kayboluyordu.

Vincent’ın yanında yer almak Chisha’dan geniş bilgi ve uzmanlık da istiyordu, oyalanacak vakit yoktu.

Bir mesele çözülür çözülmez yeni bir mesele doğuyor, hatta çoğu zaman eskisiyle birlikte diğeri de üst üste biniyordu. Ama bütün bunlarla boğuşurken dahi Abellux toprakları durmaksızın büyüyordu.

Halkın yaşam kalitesi artıyor, başlangıçta duyulan kaygılar yerini takdire bırakıyordu.

Vincent korkuyu hayranlığa, zoraki itaati gönül bağlılığına dönüştürüyordu; hem de bunu hakkıyla yapıyordu.

İnsanların kendisi hakkındaki düşüncelerini zerre önemsemiyordu, yukarıda yazdığım satırların neticesinde de tüm ipleri elinde tutabiliyordu.

Vincent: “Chisha, sel taşkınlarını önlemeyle ilgili bir şeyler öğrenmişsin gibi. Şimdi o beceriksiz yöneticiyi görevinden almanın tam sırası. Bu zamana dek işlediği zimmet suçlarını öne sürüp kellesini alacağım.”

Chisha: “Kanaatimce, böylesi suçlar idamı gerektirmez.”

Vincent: “Elde ettiği kârı el emeğiyle mi kazanmış, diyorsun? Bunu mu ima ediyorsun?”

Chisha: “…Bu mesele uzmanlık alanımın biraz ötesindeee.”

Vincent: “Cebine indirdiği servet, yaptığı işe denk olsaydı ses etmezdim. Ancak böyle olmadığı için cezalandırılması kaçınılmaz. Defalarca uyardığım hâlde hatalarını düzeltmeye yanaşmayarak bizzat kendi kuyusunu kendisi kazmış oldu.”

Vincent’ın sert kararları ve sarsılmaz kararlılığının ardında, aslında titiz bir kişiliği gizliydi. Bu titizlik, başkalarına dair beklentileriyle birleşiyor; beklentilerini karşılayamayanları tembellikle suçlamasına yol açıyordu.

Yine de Vincent; tam anlamıyla bir meritokratik birisi de değildi, insanları yalnızca beceriksiz oldukları için küçümsemezdi.

Kendi doktrinini dile getirecek olsaydı――

Vincent: “――İnsan, yeteneğine uygun bir mesleği icra etmelidir.”

Herkesin dur durak bilmeden var gücüyle yaşamasını arzuluyordu.

İşte bunu bilince de Vincent Abellux adındaki bu çocuğun ve onun titizlikle örülmüş mükemmeliyetçiliğinin ardındaki hakikat, bambaşka bir parıltıyla görünmeye başlıyordu.

Göründüğünün aksine, Vincent ne sarsılmaz bir özgüvene sahipti ne de kendisiyle övünürdü.

Daha fazlası için hep açlık çekerdi.

Daha fazlası için hep yakınırdı.

Daha fazlası için hep çabalardı.

Vincent’ın varlığının özünde kendisini ilerlemeye iten şey; kendisine bahşedilen prenslik ünvanına duyduğu minnettarlıktan çok, o ünvanın yüklediği vazifeyi layıkıyla yerine getirebilmek için ölesiye çalışıp durduğu haşlayıcı bir azimdi bu.

Ve Vincent’ı böylesine hararetli duygulara sevk eden varlıksa――

Vincent: “――Tiksindiğim tek kişi, Stride Vollachia adındaki o adam.”

Vincent’ın yanına katılmasının üzerinden çok geçmeden, Chisha efendisinin ağzından dökülen sözleri işittiğinde farkında olmadan kaşlarını çatmıştı.

Neyse ki -ya da Vincent’ın isabetli öngörüsünü doğrularcasına- Chisha’nın gerçekten de arabaları çukurdan kurtarmaya benzer durumlarda kendini gösterebilen bir becerisi vardı. Bu yeteneği sayesinde işini kaybetmekten kurtulmuştu.

Fakat bu noktaya sürüklenişi azar azar, adım adım olmuştu.

Görevindeki artılar ve eksiler birer birer karşısına çıkmış, teraziyi öyle bir dengeye getirmişti ki hangi tarafın daha ağır bastığını kestirmek güçleşmişti.

Ve Chisha hâlâ bunun muhasebesini yaparken Vincent ilk kez işle alakası olmayan, doğrudan kalbinin derinliklerinden doğan bu şeyi dile getirmişti.

Chisha: “Stride Vollachia mı? Cehaletimi bağışlayın, belli ki çalışmalarım hâlâ yetersiz olsa gerek ki o ismi daha önce hiç işitmemiştim.”

Vincent: “Yanılıyorsun, bunun sebebi cehaletin değil. Aslında o adı bilmen bile, hayatını tehlikeye atardı. Zira o adamın varlığı, çoktan Vollachia İmparatorluk Hanedanı’nın kayıtlarından silinmiş durumda.”

Chisha: “――――”

Chisha, Vincent’ın bu kadar dikkatsizce açığa vurduğu şeyle aslında onu tehlikeye atmış olabileceğini düşündü. Fakat onun makamı gereği, Vincent konuşmaya başladığında sözünü kesmek de kolay değildi.

Kaldı ki İmparatorluk Hanedanı’ndan dışlanmış o adam da merakını kabartmıştı.

Chisha: “Ama İmparatorluk Hanedanı’ndan birini tamamen silip atmak imkânsız görünüyor. Öyle bir şey yapılsa dahi, damarlarında akan kanı değiştiremezler. Dahası zaten bunun için İmparatorluk Seçim Töreni var.”

İmparatorluk Seçim Töreni, imparatorluğun bir sonraki hükümdarını belirlemek için yapılırdı.

Bu tören; İmparator’un evlatlarının birbirlerini katlederek imparatorluğun zirvesine ulaşmaya çalıştıkları, ulusun özünü yansıtan bir gelenekti; kökeni imparatorluğun kuruluşuna kadar uzanıyordu.

Ayakta kalan son kişi tahta oturur, Vollachia’nın imparatoru olurdu.

Ve Vollachia İmparatoru olarak hükmünün simgesi olarak “Yang Kılıcı”nı ele geçirirdi.

Chisha: “Ama teoride, taht hakkından vazgeçen birinin kavgaya girmeden yaşamaya devam edebileceği de söylenir, diye duymuştum.”

Vincent: “Tam anlamıyla aldatmaca. Gücü elde etme hakkına sahip olup da törende zafere ulaşacak cesareti bulunmayanları önceden elemek için kullanılan tatlı bir yalandan ibaret. Yani kaygıların yersiz değil.”

Chisha: “O hâlde İmparatorluk Hanedanı’ndan birini dışlamak gerçekten de hayal edilemez.”

Vincent: “Ancak Stride Vollachia o hayal edilemez cezaya çarptırıldı, böylece Seçim Töreni’nin kadrosundan dışlandı. Bununla beraber, İmparatorluk Seçim Töreni hiçbir gecikme olmaksızın sürdüğüne göre o uğursuz mahlukun ölümden kaçması ihtimal dışıdır.”

Vincent’ın bakışları, alışıldığından da soğuktu; söz konusu adama yönelik derin bir küçümsemeyle kararmıştı.

Stride Vollachia; Vollachia İmparatorluk Hanedanı’ndaki makamından koparılmış, tarih sahnesinden silinmiş bir isimdi―― Ve işte bu tip insanlar, Vincent’ın hararetini en çok kışkırtanlardı.

Kendisine düşen rolü oynamayan, doğuştan sahip olduğu gücü sonuna dek kullanmayanlara karşı en ufak bir merhamet göstermezdi.

Chisha: “…Ama yine de hiç kimsenin bilmediği böyle birinin varlığını sen nereden biliyorsun Vincent-sama? Yoksa lafa pek düşkün, yüksek rütbeli bir bey mi kulağına fısıldadı?”

Vincent: “Senin şu küstah dilin; hiyerarşinin tepesindekilere karşı bile hiç geri kalmaz, değil mi? ――Günlük.”

Chisha: “Günlük mü?”

Vincent: “Evet, Stride Vollachia’nın günlüğü. Kristal Saray’ın kütüphanesinde gizlenmişti, ben de orada buldum. Ne hazindir ki böylesine merak uyandırıcı bu kitap; okunaksız, anlamsız karalamalarla dolup taşan yazılarla doluydu.”

Vincent’ın dudaklarını tiksintiyle kıvırışı, saf ve katıksız bir nefretin ifadesiydi.

Vincent, genellikle olayları hazmetme ve tartma noktasında toleranslı davranırdı. Bu süreci öylesine süratle işletirdi ki -ister istemez- neredeyse hiç düşünmeden hüküm veriyormuş intibası doğururdu. Dolayısıyla da aynı Vincent’ın böylesine karanlık duygular sergilediğine şahit olmak herkese yabancı ve tuhaf gelirdi.

Chisha: “Peki ya, içinde ne yazılıydı ki? Bana da gösterir misiniz?”

Konu dikkatini cezbetmişti.

Fakat derinlerde farkındaydı ki merakı artık günlüğün içeriğinden ziyade, efendisini böylesine huzursuz eden şeyin ne olduğuna kaymıştı.

Chisha’nın bu içsel merakından haberdar mıydı bilinmez fakat Vincent siyah gözlerinden birini kısıp onu delici bakışlarıyla süzerek konuştu.

Vincent: “Sana göstermeyeceğim. ――O gözlemciler ve onların benzerlerine dair, değersiz hezeyanlarla dolu o saçma derlemeyi.”

△▼△▼△▼△

???: “Alınma ama bir şeylere çok kafa yorup duruyorsun; sürekli nedenler, açıklamalar arıyorsun falan yani. Chesha, bence sıradan insanlar senin ya da Ekselansları’nın yaptığı gibi kaşlarını öylece çatıp planlar kurmaz ki.”

Chisha: “――Evvela, sözlerine dikkat etmeni rica ederim; ikincisi, adım Chisha.”

???: “Amanın, ne kadar da ayıp yaptığım! Karakterin adını yanlış söylemekten daha büyük bir ayıp olabilir mi ki?! Yaptığım hatayı çok ama çok derin düşüneceğim. Chisha, Chisha, Chisha, Chisha, Chisha, Chisha, Chisha!”

Chisha: “――――”

Mavi saçlı çocuk bitmek bilmez enerjisiyle boş sözlerini ardı ardına savuruyordu.

Bu çocuk Cecilus Segmunt’tu. Yıllar evvel Chisha’yla aynı sınıfta bulunmuştu, Vincent onun içinde de bir potansiyel sezmiş olacak ki yanına almıştı.

Bir kimse üstün bir yeteneğe sahip olup bunu kullanmaya hazırsa Vincent onu tereddütsüz kabul ederdi.

Onun için ne kökenin ne de toplumsal konumun bir önemi vardı. Bu ideallerinden ötürü kimi muhalifler edinmişti ama hiç kimse, Abellux topraklarının onun yönetimi altında her geçen yıl daha da geliştiğini inkâr edemezdi.

Yine de -soylu bir kökten olmasa da- eğitim seviyesindeki uçurum sebebiyle halk arasında Chisha kadar yetkin başka bir sivil memur bulmak neredeyse imkânsızdı. Bu yüzden de Chisha’nın omuzlarındaki yük hiç hafiflemiyordu.

Fakat――

Cecilus: “İyi bir asker için gereken tek şey saf kuvvettir. Elbette ki benim durumum farklı, ben bir karakter olduğumdan ihtişam da gerekiyor bana. Ama zaten hem güç hem de ihtişam bakımından eşsizim ki!”

Chisha: “Kendine epey güveniyorsun gibisin… Gerçi, gerçekten de övünmene yetecek bir gücün de var. Ne ironiktir ki bu da işleri daha da zahmetli kılıyor ama bu, benim meselem de değil.”

O enerjik küçük çocuk―― gerçi altı yahut yedi yaş daha gençti, bu yüzden çocuk demek hâlâ mümkündü fakat on sekizine yeni adım atan Chisha için ona böyle hitap etmek gayet doğal hissettiriyordu. Ne var ki Cecilus, yaşıtlarının taşıdığı o kendine has sevimlilikten büsbütün yoksundu.

Sebebi ne görünüşü ne de davranışlarıydı. Asıl sebep, göğsünü gere gere övündüğü o gücündeydi.

Chisha: “――――”

Abellux Hanesi’ne girdikten sonra, kendini korumak ve efendisinin muhafızlığını yapabilmek için Chisha da dövüş sanatları eğitimi almıştı. Lakin kendi seviyesinin sıradan bir insanın ötesine geçmediğini biliyordu. Zira o, bedenini değil kalabalıkları -yani bir orduyu- harekete geçirmek için yaratılmıştı.

Elbette bu bahaneyi rafa kaldırıp, gelişmek istiyorsa antrenmanını asla aksatmamalıydı. Ama kendi gibi acemi bir gözden bile Cecilus’un gücünün sıradanlığın fersah fersah ötesinde olduğu seçilebiliyordu.

Chisha daha önce de dehalara tanık olmuştu.

Ama çırılçıplak saf gücüyle karşısında bulacağını asla hayal etmemişti.

Chisha: “Ne kadar öğrenirsem Vincent-sama’nın… Ekselansları’nın arzuladığı şeyden o kadar uzaklaşıyorum.”

Cecilus: “Ah yine dalıverdin düşüncelere Chisha. Ama dert etme ya, yanıtı vermek için buradayım. İnsanların buna dediği şey… önseme! Evet!”

Cecilus bunu söylerken parmağını hızla Chisha’ya doğru savurdu, Chisha’nın gözleriyse şaşkınlıkla büyüdü.

Karşısındaki tepkiyi fark eden Cecilus parmağını geri çekip devam etti.

Cecilus: “Dur bi’ dakika, bu kelimeyi hiç duymadım deme? Hemen anlatayım. Önseme, hikâyede önemli bir bilgiyi farklı bir kılıfın altına gizleyerek göstermektir…”

Chisha: “Elbette ki ‘önseme’nin ne anlama geldiğini biliyorum. Yüzümde gördüğün ifadenin sebebi, bunu neden gündeme getirdiğini anlayamayışımdan ibarettir.”

Cecilus: “Ah, demek öyle! O da çok basit valla. Seninle Ekselansları’nın ortak noktasını diyorum, ‘her şeyin ardında mutlaka bir anlam da olmalı’ dermişçesine onu arıyorsunuz ya.”

Kahkahasını bastıramayan Cecilus, ellerini göğsünde birleştirerek gülüyordu. Ardından birden dönüp kollarını açarak çevresini işaret etti.

Cecilus: “Hakikaten her şeyin ardında bir anlam da var diyelim! Yani şu an açıklayamadığın her şey, er ya da geç bu hikâyede patlak verecek olayların önsemesi olmuyor mu ki! Kalbin küt küt atıyor, yerinde duramıyorsun değil mi?!”

Chisha: “Hesapsız harcamalar ve kaynağı meçhul malların yığılması bana geleceğe dair bir önseme değil de bilakis, yaygın yozlaşma ve rüşvetin doğrudan delili gibi görünüyor.”

Cecilus: “Dediklerini kulakların duyuyor mu?! Az önce söylediklerin anında çözülebilecek meseleler! Ben çözemediğin şeylerden bahsediyorum! Hadi ama Chisha, bundan çok daha zeki olduğunu da biliyorum!”

Chisha: “――――”

Ayağını yere sertçe vurup dönüşünü kesen Cecilus, çatık kaşlarla söze karşı çıktı.

Onun hiçbir sebep yokken kendisine kızıyor gibi görünmesi hoşuna gitmese de Chisha o sözlerin arasında küçücük bir kurtuluş payı yakaladı.

Vincent’ın göreviyle beraber yüklediği ağır sorumlulukların altında çabalarken aklının gerisinde hep aynı şüphe asılı duruyordu, neden seçilen kişi kendisi olmuştu ki?

Yıllar geçmiş, Vincent’ı şahsen tanıyacak kadar yanında bulunmuştu ama hâlâ bu sorunun cevabını da bulamamıştı.

Çünkü mesele Vincent da değil, tamamen Chisha’nın kendisiyle ilgiliydi.

Cevapsız kalan bu sorusu, onun ruhuna her geçen gün biraz daha ağır yük bindirmişti. Ama şimdi――

Chisha: “…Öyleyse benim buradaki varlığım da gelecekte bir şeyin ‘önsemesi’ olabilir mi ki?”

Cecilus: “Oh? Söylediklerimi hemen kavramışsın ya, etkilendim valla! Senin kadar zeki birinin bunu çabucak öğrenmesine şaşırmamak lazım. Saygımı harbiden de kazandın çünkü benim aklıma asla gelmezdi!”

Chisha: “Saygını kazandıysam bana bir saygı eki ekleyerek göstersen ya. Neticede yaşça da rütbece de senden üstünüm, değil mi?”

Cecilus: “Ayyy, bi’ arkadaşıma saygı ekiyle seslenmek çok ama çok mesafeli olmaz mıydı sence de? Aynı yolun yolcusuyuz artık, hem bugün hem de yarınlarda. Bu yüzden bütün şu sıkıcı resmiyetleri de pencereden fırlatıp atalım yahu, ne dersin?!”

Chisha: “Arkadaş…”

O pervasız sözlerle omzuna dokunan samimi bir el, Chisha’nın dilini bağladı.

Karşısındakinin bu denli rahatlıkla aralarındaki mesafeyi kapatmasına şaşırmıştı fakat asıl sarsıntıyı, bugüne dek yürüdüğü yolda bir kez olsun hiç kimsenin ona “arkadaş” demediğini fark ettiğinde yaşamıştı.

Doğduğu yeri geride bırakmasının, Vincent tarafından sahiplenilmesinin, onun yanında gece gündüz didinerek çalışmasının üzerinden yıllar geçmişti ancak hiçbir bağ kurmamış, hiç kimseye yaklaşmamıştı.

Elbette ki iş icabı kendisine değer verenler çıkmıştı ama bunlar bu bağlamda değildi.

Chisha: “――――”

Cecilus: “N’oldu? Hım, yoksa haklısın da ben mi çok yanlış yaklaşıyorum? Belki de saygı ekiyle başlamalıyım, hani şu hikâyelerde mesafeler adım adım kapanır da sonunda yollarının bir şekilde kesiştiğini anlarlar ya! O tür bir gelişme de kendi içinde hoş olur, dümeni o yöne kırmaya da hayır demem…”

Chisha: “Yoo, buna lüzum yok. ――Efendimiz hızlı sonuçlanan işleri sever.”

Cecilus’un gevezeliğini tümüyle kavramamıştı fakat neticede aynı sona ulaşılacaksa en kısa yoldan ulaşmayı tercih etti.

Kendi düşüncelerinin Vincent’ın öğretisiyle böylesine lekelenmiş olmasına içten içe dudak bükse de Chisha onun ideallerini reddetmek yerine onları kabul etmeyi seçti.

Ve eğer o adamın üslubunu taklit edecekse de――

Chisha: “Efendimizin dileklerinin yerine getirilmesi uğruna, zamanı geldiğinde gücünü ortaya koymanı da bekliyorum. Hiç kuşku yok ki seni seçmelerinin yegâne sebebi de budur…”

Cecilus: “Bana verilecek rolün önsemesini yapıyorsun, değil mi?! Merak etme Chisha! Dövüş dışında hiçbir işe yaramam belki ama savaşta bana kimse de yetişemez!”

Chisha: “Göreceğiz.”

Zayıf yapılı çocuk, gerçekleşmemiş zaferlerini coşkuyla anlatırken narin göğsünü şişirdi fakat Chisha buna gülüp geçmedi.

Vincent’ın takdiriyle kendi muhakemesinin de ışığında, Cecilus Segmunt’a yeteneğine uygun bir yer verecekti.

Dahası――

Chisha: “――Demek ki şimdilik, önsemelerim doğrultusunda üstleneceğim günü beklemek düşüyor bana da.”

Kendisinden çok daha genç olan arkadaşının dile getirdiği rolü benimseyerek usulca fısıldadı.

Ve sanki kader onun sözlerine kulak vermişçesine bu olaydan yaklaşık altı ay sonra, Vincent Abellux’u da kapsayan İmparatorluk Seçim Töreni başlamıştı.

△▼△▼△▼△

Eski İmparator Drizen Vollachia’nın ölümü, İmparatorluk Seçim Töreni’nin başlangıcını müjdeledi.

Sahip olduğu tartışmasız yetenekler nedeniyle Vincent Abellux kardeşlerinin gözünde bir rakipten öte düşman hâline gelmiş; öyle ki bir fırsatta, onların birleşmiş saldırılarıyla kuşatılmıştı.

Fakat kaderin hükmüyle Vincent; ilk andan itibaren kendisine atfedilen ünün ve beklentilerin hakkını verdi, ezici kudretiyle İmparatorluk Seçim Töreni’ni zaferle sonuçlandırdı.

Bütün kardeşlerini alt eden, Vollachia İmparatorluğu’nun kanla lekelenmiş tacını başına geçiren artık Vincent Abellux değil de―― Yetmiş Yedinci İmparator, Vincent Vollachia’ydı.

Vincent’ın açtığı o kanlı yolda, elleriyle oluşturduğu kan nehrinin bir kısmında şüphesiz ki emrindeki Chisha’yla Cecilus’un katkılarının da payı vardı.

Ancak bu İmparatorluk Seçim Töreni’nde Chisha’ya düşen görev, Vincent’ın zaferi uğruna tasarlanmış planın bir parçası olarak basitçe “bir tekeri çukurdan çıkarmak” değildi.

Mücadele esnasında Chisha’ya vakfedilen vazife, tahtadaki son hamleyi gerçekleştirmekti――

Chisha: “――Anlaşılan küçük kız kardeşiniz sağ salim kurtulmuş. Korkusuz ve dizgin tanımaz bir mizaca sahip olsa da içinde bulunduğu durumu kavrayacak kadar akıllı olduğuna şüphem yok. Şimdilik, mesele kapanmış sayılır.”

Oldukları yer; imparatorluk başkenti Lupugana’daki Kristal Saray’ın içindeki bir büroydu, yani İmparator’a ait odalardan biriydi.

Ülkenin zirvesinde oturan hükümdarın çalışma odasında, Chisha’nın karşısında o tanıdık yüz yer alıyordu. Onun sakin tavrı, kuşkusuz alışmak için zamana ihtiyaç duyacağı bir şeydi.

İmparator’un otoritesini simgeleyen koltuğunda oturmasına rağmen tavırlarında en ufak bir değişim göstermiyordu. İmparatorluk Seçim Töreni’ndeki zaferinin artık tartışılmaz olduğunu bilmesine karşın, başarıdan kaynaklanan bir gülümsemeye bile yer vermemişti.

Vincent gülümsemezdi. En azından bir prens ya da bir imparator sıfatıyla görünürken.

Prens rolünden sıyrıldığındaysa dudakları aralanır, yerini alaycı bir tebessüme bırakırdı. Fakat bundan sonra, o tebessümün kendini gösterme ihtimali geçmişe kıyasla çok daha az olacaktı.

Çünkü o artık bir İmparator olmuştu. Ve İmparator’un, İmparator olmadığı bir an dahi olmamalıydı.

――Yoo, belki de yalnızca tek bir istisna mümkündü.

Chisha: “Prisca-sama’yı kurtarmanın bir yolunu sorduğunuzda kulaklarıma inanamadım.”

Kimsenin dinlemediğini varsayan Chisha, Vollachia İmparatorluğu’nun bu dönemindeki en büyük sırrına ortak olup dile getirmişti.

İmparatorluk Seçim Töreni’nin sona ermesiyle beraber, yeni bir İmparator’un doğmuştu.

Ne var ki İmparatorluk Hanedenı’ndan son kalan kişinin tahta geçişi olan İmparatorluk Seçim Töreni tam olarak gerçekleşmemişti. Nihayetinde iki aday kalmıştı.

Bunlar Vincent Abellux’la Prisca Benedict’ti.

Prisca Benedict, zehirli bir kadehi kendi elleriyle içip hayata gözlerini yuman trajik bir prenses olarak anılırdı.

Hakikaten de zehri içmiş olsa da hayata gözlerini yummamıştı.

Zehir; Prisca’nın kalbini, sanki ölmüş gibi gösterecek kadar süre durdurmuş olsa da ardından atmaya devam etmişti.

İmparatorluk Seçim Töreni sona erdiğinde de kendisi için bir mezar kazılmıştı.

Vincent Abellux İmparator olmuşken Prisca Benedict de farklı bir kimlikle hayatına devam edecekti――

Chisha: “Kökleri asırlardır imparatorluğa hizmet eden bir soydan gelseydim muhtemelen Efendimizin böylesine ölçüsüz dileğini kınamak zorunda kalırdım. Fakat ben sıradan, halktan biriyim.”

Bu yüzden itibar ya da geleneklere özel bir değer biçmek için herhangi bir sebebi yoktu.

Elbette ki bir nebze saygı gösterilebilir, hatta gelenekleri kabul edebilirdi fakat bunlar asla her şeyin üstündeymiş gibi üste çıkarılmamalıydı. Vollachia İmparatorluğu’nda itibar ve gelenek, yalnızca katlanılan şeylerden ibaretti.

Ve tam da bu nedenle――

Chisha: “Bu plana dâhil olurken en ufak bir tereddüdüm dahi yoktu.”

Vincent: “――――”

İmparator Vincent sessizliğini koruyordu, düşüncelerinin derinliği anlaşılmazdı belki fakat eylemleri gayet berraktı.

Daha en başından beri, sayısız kardeşinin arasında Prisca Vincent için daima özeldi. Chisha’nın gözünde Prisca’nın parıltısı zekâsından kaynaklansa da Vincent’ın ona yönelmiş dikkatinin nedeni yalnızca bu değildi. Aralarındaki yaş farkına rağmen Vincent, küçük kız kardeşine her daim göz kulak olmuştu.

Kibirli kişiliğine karşın Prisca, Vincent’a saygı duyuyor; onu gerçekten de kan bağı olan bir ağabey gibi görüyordu.

Vollachia Hanedanı için İmparatorluk Seçim Töreni kaçınılmaz bir kaderdi, uzlaşmalarla dahi olsa birlikte yaşamaları imkânsızdı. ――Ta ki Vincent, o kaderi kendi elleriyle parçalayana dek.

Bu, Chisha’ya büyük bir memnuniyet getirmiş; hepsinden öte gönlü rahata ermişti.

Vincent’ın yaklaşımı, kendisine verilmiş makamın ve rolün hakkını sonuna kadar göstermekti. İlk karşılaştıkları günden bu yana, bugün bile bu tavrını hiç değiştirmemişti. O hâlde onun gibi birinin Prisca’nın yaşamasına göz yummasını hangi mantık açıklayabilirdi?

Prisca’nın hayatta olduğu ortaya çıkarsa tahtı sarsılır, iç savaş alevlenir, imparatorun kurduğu güven temeli yerle bir olurdu.

Vollachia İmparatoru olan birisi, bunu nasıl gerekçelendirebilirdi ki?

Hiçbir şekilde. Elbette hiçbir gerekçesi yoktu. Bu, akıldan çok; duyguların kararıydı.

Bu; bir dilek, bir dua, saf bir arzuydu.

Vincent Abellux, en sevdiği kız kardeşini öldürmeyi reddetmişti.

Böylece Prisca Benedict hayatta kalmış, Vincent’sa yalanlarla örtülü bir taç giymişti.

Ve bu da Chisha’nın kalbine huzuru taşımıştı.

Sonrasında Vincent; Prisca’nın yalnızca hayatta kalmasını değil, yeniden “var olmasını” da istemiş; bunun önündeki engeli―― çukuru saplanmış tekerleği kaldırması için Chisha’ya başvurmuştu.

Chisha: “Önseme mi demiştin?”

İmparatorluk Seçim Töreni’nden önce Cecilus’un gevelediği o saçmalıklar Chisha’nın zihnini yoklamıştı.

O anda hiçbir anlam taşımayan, boş ve lüzumsuz görünen o sözlerin; ileride bambaşka bir manaya kavuşması mümkündü. Belki de en başından beri bunun için var olmuşlardı.

Nasıl ki Chisha’nın ve Vincent’ın attığı adımlar geleceğin temellerini örmüşse o sözler de aynı minvaldeydi.

Chisha: “Cecilus’un o bahsettiklerinin aslında doğru çıktığını kabul etmek insanı gerçekten rahatsız ediyor. Ona asla söylemeyeceğim, yoksa kendini tutamaz iyice coşar.”

Vincent: “Bir süredir böylesin. Ancak son zamanlarda düşünüyorum da… Acaba rengini tamamen yitirdin mi? Hizmetim boyunca edindiğin tüm meziyetleri de birlikte kaybettin mi?”

Chisha: “İlginçtir ki ölümün eşiğinden sıyrıldığımdan beri şaşılacak derecede iyi durumdayım.”

Saygısızlık olduğunu bile bile, Vincent’ın önünde kayıtsızca omuz silkti. İmparator duruşunu değiştirdi ancak böylesi bir davranışı, halkın gözleri önünde yapılmadıkça asla azarlamazdı.

Vincent’ın zifiri gözlerinde gördüğü yansıma, kendi sözlerini doğruluyordu. Bütünüyle beyaz, renkten yoksundu.

İmparatorluk Seçim Töreni esnasında, düşmanla yaşadığı ölüm kalım çatışmasında yaşamdan kopmanın eşiğine gelmişti. O anın ardından Chisha’nın simsiyah saçları tüm rengini yitirip bembeyaz kesilmişti.

O günden itibaren de eskiden taşıdığı siyahın aksine yalnızca beyaz giydi. Hatta tercih ettiği demir yelpazesini bile beyaza boyadı, baştan ayağa tek renge bürünmüştü.

Elbette bu, keyif için yapılmış bir heves değildi.

Ölümün eşiğinden dönüp rengini kaybettikten sonra, Chisha tuhaf bir Noh’a uyanmıştı. Başkasının rengini kendine boyayabilme gücüydü bu. Ama bunu kullanabilmek için daima tetikte daima uyanık olmalıydı.

(Ç.N: Noh (能), şarkı, dans ve müziği birleştiren, 14. yüzyıla dayanan geleneksel bir Japon tiyatro sanatıdır. Sembolik hareketler ve el yapımı maskelerle karakterlerin ruh hâllerini ve hikâyelerini anlatan bu sanat, Japon kültüründe önemli bir yere sahiptir.)

Bu, kendisine “istediğim her renge bürünebilirim” şeklindeki gerçeği hatırlatmak içindi.

Bununla birlikte, Noh’un ayrıntılarını Vincent’a bile açmamıştı. Elbette hiç kimseye söylemeyecekti. Hele ki gevezeliğiyle nam salmış Cecilus’a veya ilişkisini önemsiz gördüğü başkalarına asla.

Her daim elde gizli bir koz, saklı bir hamle bulundurmak akıllıca olurdu.

Ama――

Chisha: “Ekselansları, yaptığım onca hizmetin ardından beni nihayet serbest bırakacaksa böylesi hilelere artık gerek kalmayacaktır.”

Vincent: “Farz edelim ki sen benim yerimdesin. İmparatorluk içinde saklanması gereken en yüce sırrı bilen birini; görevinden azledip serbest bırakır, sonra da huzur içinde uyumasına göz yumar mıydın ki?”

Chisha: “Varsayım içinde varsayım kurmak biraz görgüsüzlük sayılsa da kaleden çıkmadan önce başımı kaybetmek kaderimdeki tek şey şimdiliiik.”

Vincent: “Bunu idrak ettiğine göre de yaşamına değer verip bana itaatle hizmet etmeyi sürdür. Yararlılığını kanıtladığın müddetçe kellen gövdende kalacak.”

Kibirle söylenen bu sözlerin ardından Vincent, dirseklerini masaya dayayıp çenesini ellerinin üzerine yasladı.

Bu hafif alaylı atışmada, ikisinin de ne kadar ciddi olduğu kestirilemezdi. Ancak başkalarından sözünü sakınmayan bu İmparator’un Chisha’ya böylesine konuşma hakkı tanıması da işin ciddiyetini gösteriyordu.

Bu konuşmadan anlaşılacağı üzere Vincent artık İmparator olsa bile, Chisha Gold’un statüsü ve kendisinden beklenen görev de değişmeyecekti.

Ama――

Chisha: “――Kutsal Vollachia İmparatorluğu’nun vaziyeti değişebilir de değişmeyebilir de.”

Vollachia İmparatorluğu’nun mutlak sembolü olan Yang Kılıcı’nın ışıltısı, çoktan ihanetle lekelenmişti.

Kuruluşundan bu yana her daim aynı kaideyle icra edilen İmparatorluk Seçim Töreni, bu defa alışılmadık bir surette nihayete ermişti. Dolayısıyla törenden sonra da geleceğe yön verecek yol, özünde büsbütün değişecekti.

Kendi arzularını ön plana çıkarıp kız kardeşini kurtarmayı seçti. Harbiden de Vincent bunu yapmıştı.

Böylece şimdiye kadar hiç açılmamış, bambaşka bir yol açılmış oldu. Chisha, bu gerçeğin yarattığı beklentiden ve ufukta beliren ihtimallerden ötürü hafif bir heyecan duymadan edemedi.

Ne var ki bu heyecan ne yüzüne, ne sözlerine ne de tavırlarına yansıdı.

Zira, arkadaşı Cecilus’tan kendisine bulaşan o kötü fikirlerin de farkındaydı.

△▼△▼△▼△

――Günler, baş döndürücü bir hızla akıp geçti.

Dokuz İlahi General sistemi eski hâline getirildi, İmparatorluk Asilleri’nin dereceleri de sıfırdan yeniden düzenlendi.

Geçmişin ihtişamına sığınıp çürümüş bir kabuğa dönüşmüş, yalnızca tarihleri sayesinde yüksek makamlarda oturanlar temizlendi. “Kılıçlarla delik deşik edilmiş kurt” bayrağını taşıyan Vollachia’nın yol ve usulleri, ülke içinde ve dışında istisna olmadan uygulamaya başlandı.

Önceki İmparator’un “güçlü olan mutlak doğrudur” gibi yazılmamış bir dogmaya körü körüne bel bağlaması ve imparatorluğu içeriden çürüterek çöküşe sürüklemiş olan yöntemleri kökten reddedildi. Onun yerine, güçlünün saygı görmesi gerektiği kadim ilke de silinip atıldı.

Soyuna ve ailesinin şöhretine yaslananlardan her şeyleri alındı. Sabırla fırsat kollayanlarsa meydan okumaları için sahneye çağrıldı.

Dışarıdan bakıldığında Vincent Vollachia’nın saltanatı, imparatorluk tarihindeki evvelki hükümdarların izinden farklı görünmeyebilirdi.

Ancak hakikat büsbütün ayrılıyordu. Perdenin ardında olanları bilenler, bunu bizzat yaşamıştı.

Ve er ya da geç, yalnızca imparatorluktakiler değil; diğer ülkeler de işitecekti.

Vincent Vollachia’nın imparatorluğu baştan aşağı yeniden kurup baştan inşa edişinin görkemini.

Artık beyhude savaşlara son verilecek, saçma sapan ölüm düelloları alkış görmeyecekti.

Gücün ispatı, artık bireysel savaş kabiliyetinden ibaret olmayacaktı. Mevkine uygun davranmayanlarsa canlarıyla ödeyeceklerdi.

Sanki “güç” kavramının ölçütleri sil baştan yeniden boyanıyordu.

Ama――

???: “Birinci ben olacağım, Anya İkinci. Olbart da katıldığında Chisha Dördüncü olacak. Ekselansları’nın seçimleri pek fena değil. Fakat Chisha rengin pek iyi görünmüyor yahu, ne diyo’n?”

Chisha: “Dördüncü olursam bu, hiç de içime sinmez. Cecilus’un da bildiği üzere, ben…”

Cecilus: “Saf kuvvet söz konusu olduğunda şüphesiz öyle. Gerçi senin hislerini anladığımı iddia edecek değilim ama, galiba Ekselansları’nın hükmettiği bu dünyada hiyerarşinin tayin edilme şekli bu. Ölçütler birbirine karıştığında ayırt etmek de güçleşiyor fakat bundan dolayı içimde olumlu bir taraf da vardı.”

Vincent: “Peki, bunun gerekçesi nedir? Senin ‘Birinci’ oluşunun sarsılmazlığının dışında.”

Cecilus: “Tam da benim söyleyeceğim şeyi söylediniz! Evet, en büyük sebep bu. Fakat yalnızca o da değil. Chisha’nın orada oluşu, bakış açılarımızı değiştirecektir bence.”

Chisha: “Bakış açısı… yani, savaşma tarzlarını mı kastediyorsun?”

Cecilus: “Öyle bir şey. Seninle çarpışsak Chisha, göz açıp kapayana dek canını yitirirsin. Fakat başlangıçta yanında bin adam olsaydı? O zaman belki bin saniye sürerdi!”

Chisha: “Hiç sanmam. Ama neyi kastettiğini anlıyorum. Ben o bin saniyeyi kazandırırken…”

Cecilus: “Ekselansları veya bir başkası kendi maksadını gerçekleştirebilir. Bu dünyanın ana karakteri olmamım en büyük kusuru da benden, yani Cecilus’tan tek bir tane bulunuyor oluşudur.”

Kimi kimseler vardı ki daha yüksek bir makama erişseler yahut İmparatorluğun nizamı büsbütün değişse de yaratılışları zerre değişmezdi.

Cecilus’sa o kadim kaideyi bizzat cisimleştirmişti. Zira Vollachia İmparatorluğu’nun en eski devirlerinden beri “güçlü olan”, herkesin hürmetini kazanırdı.

Herkes onun gözde olmadığını, halkın hoşuna gidecek bir mizaca sahip bulunmadığını, hiç kimseye örnek olacak bir karakter sergilemediğini bilirdi.

Yine de “İmparatorluk’taki en güçlü kimdir?” diye sorulursa herkes göğsünü kabartarak şöyle derdi…

En güçlü varlık Cecilus Segmunt’tur.

Chisha’nın Cecilus’a karşı insanları seferber ederek bin saniye kadar kazanabileceğini düşünülmesi bile, onun Dokuz İlahi General içinde “Dördüncü” olmasını gönül rahatlığıyla kabullenmesine yetmişti.

Her ne kadar haddinden fazla değer biçildiğini düşünse de Chisha bu vazife ve mevkiden feragat etmeyip kabullenmişti. Ekseriyetle de işlevsel oluyordu.

Ortada bir sorun varsa o da――

???: “――Aman aman kimleri görüyorum, talihiniz yerinde ya~ Birinci Sınıf General Chisha. Bugün şansınız epey yaver gidiyor gibi, değil mi?”

Böylesine dostane bir tonda söze giren kişi, ona hafifçe gülüyordu.

Her şey İmparatorluk’ta yolunda gidiyor gibi görünse de kendisini “Yıldız Gözlemci” diye tanıtan ve Kristal Saray’a girip çıkmasına izin verilen o meçhul varlığa karşı beslediği o uğursuz his, Chisha’nın bembeyaz silüetinde kara bir leke gibi asılı kalmıştı.

――Ve o uğursuz hissin bir hata olmadığı da yıllar sonra doğrulanmıştı.

Yıldız Gözlemci: “――Büyük Felaket’in gelişi buyrukla aktarılmıştır. Ne yazık Ekselansları.”

İmparatorun makam odasının orta yerinde aslında orada olmaması gereken bir adam, sanki “tüm kalbimle ciddi konuşuyorum” dercesine bir ifadeyle bunu ilan etti.

Toplantıda bulunan Chisha’ysa Yıldız Gözlemci Ubilk’in sözlerine kaşlarını çatmadan edemedi.

Chisha: “…Büyük Felaket mi dediniz?”

Bu, Chisha’nın hafızasında yer etmeyen bir kavramdı fakat kulağa geldiği anda, asla hayra işaret etmeyecek kadar uğursuzdu.

Kitlesel bir felaket olarak da adlandırılabilirdi. Sıradan bir afet olmayacağı rahatlıkla kestirilebilirdi. Ancak Chisha’yı asıl huzursuz eden şey Ubilk’in, Vincent’a dair sözlerine eklediği “ne yazık” gibi ifadelerdi, neden onları yineleyip duruyordu ki?

Chisha: “Ubilk-dono, sizin bir Yıldız Gözlemci olarak hakikatinizden zerrece kuşkum yok. Defaatle imparatorluğumuzda isyanları, doğal afetleri ve vuku bulması muhtemel nice hadiseyi de önceden bildiniz. Çoğu kez, sizin öngörüleriniz sayesinde zararı asgariye indirebildik Ubilk-dono.”

Ubilk: “Affınıza sığınıyorum, Birinci Sınıf General Chisha. Fakaaat~ küçük bir düzeltme yapıvereyim. Ben hiçbir kehanette bulunmadım. Yalnızca yıldızların fısıldadıklarını sizlere naklediyorum. Bunun şerefini öylece kendime mal edemem.”

Chisha: “…Dedikleriniz elbette ki başımın üstündedir, Ubilk-dono. Şüphesiz Büyük Felaket’e karşı hazırlıklı olmalıyız. Ancak müsaadenizle soruyorum, tam olarak neyin vuku bulmasını bekliyorsunuz?”

Ubilk’in Chisha’ya verdiği karşılık, şimdiye dek kapalı bir muammayken bir tebessüme büründü.

Yüzünde türlü türlü ifade beliren fakat hiçbirinde samimiyet bulunmayan Ubilk’e karşı şüpheyle yaklaşan Chisha, sorulması gereken soruyu yöneltti.

Kendisini Yıldız Gözlemci olarak tanıtan Ubilk’in mevkisi, bir nevi dualarla şifa sağlayan veya bir falcıya benziyordu.

Ne var ki Ubilk’in öngörülerinin isabeti olağanüstüydü; sıradan şarlatanların, biraz tiyatrovari hareketlerle ümidi diri tutma çabasından tümüyle ayrılıyordu.

Ancak bu işin kusuru da Ubilk’in karakterine yaraşır şekilde oluyordu, pek çok şey muğlak ve döngüseldi.

Bununla beraber, Chisha’nın da dile getirdiği üzere gerçekten de Ubilk’in uyarısıyla açığa çıkıp büyümeden çözümlenen hadiseler olmuştu; ister doğal afet ister insan eliyle yaratılan badireler olsun.

İşte bu yüzden Vincent onun kabiliyetini takdir etmiş, Saray’a serbest girişine müsamaha göstermişti.

Chisha’ysa bu meçhul adamdan istifade etmeye pek niyetli değildi ancak Vincent’ın hükmü, faydası dokunacak olan her şeyin mutlaka kullanılması yönündeydi.

Bu, İmparatorluk Seçim Töreni’nde hayatını kaybeden kardeşlerinin hizmetkârlarına makam dağıtmasında da aynı şekilde geçerliydi. Zirvedeki bir isim olan Berstetz Fondalfon’un Başbakan yapılması da akıl kârı değildi.

Ne var ki Başbakan, beklenmedik ölçüde sarsılmaz şekilde vatanseverdi; Vincent, Vincent kaldıkça da ona diş göstermesi söz konusu değildi.

Her hâlükârda――

Chisha: “Bu kadar ileri gidip ona Büyük Felaket olarak adlandırıyorsanız ondan kaçınmak hakikaten de meşakkatli olsa gerek. Neyse ki Birinci Sınıf General Cecilus ve Arakiya hazır ve nazırlar… Gerçi o ikisini ayrı bırakmak tehlike arz ettiğinden, neredeyse daima hazır da sayılırlar…”

Ubilk: “――Yok oluş… Birinci Sınıf General Chisha.”

Chisha: “Hımm?”

Orada hazır bulunmaları için gerekli bir sebebe sahip Cecilus ve Arakiya’yı -Birinci’yle İkinci’yi- hatırlayan Chisha, ümitsizliğe yarı batmış hâldeyken ansızın işitilen bir ses onu gerçekliğe geri çekti.

Kaşlarını daha da derin çatarak Chisha, Ubilk’e söz hakkı tanıdı.

Ubilk’se sözlerine “Az önce dediğim gibi” diye girerek yeniden konuştu.

Ubilk: “Yaklaşıyor, Birinci Sınıf General Chisha, yok oluş. Büyük Felaket, yok oluşa sürükleyip Vollachia İmparatorluğu’nu yerle bir edecektir. Güneş ışığının dahi erişemeyeceği bir yok oluş vuku bulacaktır. Amaaaa…~”

Chisha: “――――”

Ubilk: “En başından beri, Yang Kılıcı’nı tam gücüyle de kullanamıyoruz. Di’ miii~?”

Vincent’ın ardında duran Chisha, bu sözleri işitir işitmez ileri atıldı; elindeki demir yelpazeyi Ubilk’in boğazına dayayıp dengesini altüst etti.

Ve o an, yere serilen Ubilk’in kafasına demir yelpazeyi indirerek en küçük bir merhamet göstermeksizin――

Vincent: “――Dur, Chisha. Onu öldürmen anlamsız.”

Chisha: “Ancak Ekselansları. Bu mahluk, asla bilmemesi icap eden şeyleri bilmektedir. Eminim ki Ekselansları siz de söylemediniz?”

Vincent: “Saçmalama. Ağzımı bir soytarı uğruna gevşetecek değilim. Muhtemelen, senin tabirinle yıldızlardan öğrenmiştir.”

Ubilk: “Ahaha, aynen öyle. Az daha nalları dikiyordum, desene ya?”

Demir yelpazenin ucunu neredeyse başına indirecekken Ubilk onu tek parmağıyla dürterek yarım bir gülümseme sundu.

Bunu aşağıya doğru bakarak izleyen Chisha, Ubilk’i gerçekten oracıkta yok etmesi gerekip gerekmediğini bir an düşünse de derin bir iç çekişle, ağır adımlarla geriye çekildi.

Chisha: “Kabalığım için özür dilerim. Ancak ricam odur ki böylece dikkatsiz sözlerden kaçının, zira bir dahaki sefere elim tekrar tutulur mu bilmem.”

Ubilk: “Öhöm, amma da dikkatsizim. Beklendiği üzere Dokuz İlahi General’den biri, her ne kadar ‘memur’ diye anılsanız da hünerleriniz bir savaşçıya yaraşır.”

Chisha: “İltifata lüzum yok. Asıl――”

Orada sözünü kesti, bakışlarını Ubilk’ten çevirerek arkasına döndü.

Orada, Yıldız Gözlemciyi kabul ettiği andakiyle aynı vaziyette oturan Vincent; devasa masasının başında işine gömülmüş, onlara bakıyordu.

O simsiyah gözlerle karşı karşıya gelen Chisha, aniden tanıştıkları anı hatırlayıverdi.

Vincent’la ilk defa yüz yüze geldiğinde -arabanın içinde- aralarındaki mesafe de hemen hemen bu kadar olmuştu.

Neden şimdi o anları anımsıyordu ki? Muhtemelen içinde beliren his, o zamankiyle aynı olmasından dolayıydı.

Ruh hâli, o günküyle eşleşmişken Chisha kendini Vincent’a bir soru sormaktan alıkoyamadı.

Chisha: “Ekselansları, Ubilk-dono’nun az evvelki kehaneti karşısında pek şaşırmadınız gibi. Neden şaşırmadığınızı öğrenebilir miyim?”

Ubilk: “Imm~, kehanette bulunmam ben… eee.”

Chisha: “Kusuruma bakmayın. Ama bir dahaki sefere böyle bir düzeltme yaparsanız ben de sizi düzeltirim.”

Ubilk araya girmeye yeltendiği anda, demir yelpaze yanağını sıyırarak duvara saplandı. Hafifçe kesilen yanağından bir damla kan süzüldü; bunun üzerine Ubilk, ellerini havaya kaldırıp sessiz kalacağına yemin etti.

Chisha ona bakmaya tenezzül etmeden Vincent’a baktı―― yoo, öylece bakmadı da öfkeyle çevirdi bakışlarını.

Chisha’nın sorgulayan bakışlarına karşılık Vincent da tek gözünü kapattı ve şöyle dedi…

Vincent: “Felaketin emareleri zaten rapor edilmişti. Gözlemciler, yaklaşan Büyük Felaket’in İmparatorluğu yok oluşa sürükleyeceğini fısıldadılar.”

Chisha: “――Bunu neden o zamanlar benimle paylaşmadınız ki… Yoo.”

Vincent’ın sözlerinin içeriğiyle sersemleyen Chisha, itiraz etmeye kalkıştığı anda dili tutuldu. Çünkü az önce Vincent’ın ağzından dökülenlerde tarif edilemez bir dehşet sezmişti.

Bunun sebebini düşünürken gözleri hafifçe büyüdü.

Chisha: “Ekselansları, yanlış duymadıysam… size bu uyarıyı veren kimlerdi? ――Gözlemciler mi?”

Çok uzun yıllar önce, bir defasında Vincent onlardan söz etmişti.

Stride Vollachia, İmparatorluk Hanedanı’ndan sürülmüştü; Vincent’ın da “iğrenç” ve “lanetlenmiş” diye damgaladığı bir varlıktı. Onun günlüğünde de “Gözlemciler” sözcüğü kayda geçmişti.

Ve şimdi, aynı sözcüğü Vincent’ın ağzından işitmişti. Bu söz, yıldızların izini süren Ubilk’le de bağlantılıydı; ta o eski günlerden beri Chisha, bunun niteliğini kavramıştı.

Chisha: “Ekselansları, ‘Gözlemciler’ derken Ubilk-dono’nun sözünü ettiği ‘yıldızlardan’ mı bahsediyorsunuz?”

Vincent: “…Kanaatim bu yönde. Ubilk’in aktardığı şey, Gözlemciler’in gördüklerini haber eden bir çeşit bildiriydi.”

Chisha: “――Yani siz Stride Vollachia’nın da bir Yıldız Gözlemci olduğuna mı inanıyorsunuz?”

Vincent: “Şahsen olasılık epey yüksek. Fakat o adam, kendini Yıldız Gözlemci olarak ilan eden diğerlerinden ayrılıyordu. Günlüğündeki satırları çözümleyecek olursan Stride Vollachia’nın Gözlemciler’e karşı beslediği düşmanlığı kolayca görebilirsin.”

Açığa çıkan hakikatler birbiri ardına sıralandıkça Chisha’nın Vincent’a duyduğu nahoşluk giderek büyüyordu.

Tahtın öncesinde de sonrasında da kendi iradesiyle devasa bir yükü omuzlamıştı, buna rağmen Chisha’ya açmadığı bu dertleri de üstlenmişti.

Bunları bilhassa Chisha’dan gizlemek için olağanüstü bir gayret göstermiş olduğu ortadaydı.

O denli çabayı boşa harcayacağına, en baştan paylaşsa yerinde olurdu.

Ubilk: “Lütfen sakinleşin, Birinci Sınıf General Chisha. Ekselansları’nın bu meseleyi sizinle paylaşmamasının kendince sebepleri olsa gerek. Kararlarına saygı duyuyorum.”

Chisha: “Size bir sonrakinde müsamaha göstermeyeceğimi demiştim.”

Ubilk: “Biliyorum ya, biliyorum. Amaaa~ Ekselansları konuyu dile getirmekte güçlük çekiyorsa bizzat ben aktarsam daha uygun olur diye düşünmüştüm. Zaten Birinci Sınıf General Chisha’nın huzurunda bulunmamın sebebi de bu değil mi?”

Ellerini hâlâ yukarıda tutan Ubilk, Chisha’nın omzunun ardından Vincent’a yöneldi.

Vincent’ın zihnini kavrıyormuşçasına sergilediği tavır can sıkıcıydı ama Vincent, onun ileri sürdüğü sözleri reddetmedi.

Durum böyleyken Chisha’nın da tümden reddetmeye hakkı kalmamıştı. Kaldı ki gizlenip saklanacak şeylerin de bir sınırı vardı.

Chisha: “Sana naçizane bir tavsiye vereyim, o gösterişli edayı bırak da bir dahakine sözlerini özenle seç.”

Ubilk: “Endişeleriniz için minnettarım. O hâlde size kısa ve öz biçimde―― İmparatorluğu yok oluşa sürükleyecek olan Büyük Felaket’i aktarayım.”

Gösterişli tavırdan kaçınması yönünde uyarılmış olsa da Ubilk sözlerini bir anlığına kesti.

Ne var ki ona duyulan öfke, dile getireceği hakikatlere duyulan ilgiyi bastıramadı. Böylece uyarıyı görmezden gelmesine rağmen cezasız kaldı ve anlatısını sürdürmeye devam etti.

Ve devamında da――

Ubilk: “――Vincent Vollachia Ekselansları’nın ölümü, bu buyruğun başlangıcını simgeleyecek.”

△▼△▼△▼△

Kaba ve patavatsız Yıldız Gözlemci’nin odadan ayrılmasıyla geride yalnızca İmparatorluğun zirvesindeki adamla onun en güvenilir sırdaşı kalmıştı. ――Yoo, Chisha artık kendisini böyle niteleyip nitelememenin doğru olduğundan da emin değildi.

Zira karşısındaki yüreğini ona açamıyorsa kendisine “sırdaş” deme hakkı da olamazdı.

Belki de Yıldız Gözlemci’nin üzerine boca ettikleri “soytarı” ithamları, kendi payına da düşüyor gibiydi.

Chisha: “Kılık değiştirip Ekselansları’nın yerine geçtiğimde Yıldız Gözlemci bana hiç yaklaşmadı. Bu da sizin emriniz miydi, acaba?”

Vincent: “Gizlenmesi gereken bir hakikat ulu orta dile getirilirse evdeki hesaplar çarşıya da uymaz. Bu nedenle işler sarpa sarmadan gevşek iplerin sıkı sıkıya bağlanması gayet doğaldır.”

Chisha: “Sanırım öyleee. Ben de aynı yolu seçerdim.”

Bu gizli bir ittifak sayılmazdı, ne var ki serbestmiş gibi davranan Ubilk bile Vincent’ın sıkı dizginleri altındaydı.

Büyük Felaket hususunda ikisi arasında gizli bir anlaşma mevcuttu.

Fakat――

Chisha: “Bunu benden gizlemenizin sebebi nedir, anlayamıyorum.”

Vincent: “――Gereksiz ve külfetli düşünceleri bertaraf etmek için.”

Chisha: “Gereksiz ve külfetli…”

Vincent: “Sen bundan haberdar olsaydın belki de beni kurtarmayı düşünürdün. Oysaki yapacakların nafile olurdu.”

Başını yatayca sallayan Vincent, sözlerini en ufak bir tereddüt olmaksızın dile getirdi.

Kendi yaşamı tehlikedeydi fakat Vincent, önündeki hakikatten sapmıyordu. Ne var ki onun bu hakikati kabullenişiyle Chisha’nın kabullenişi birbirinden büsbütün ayrıydı.

Chisha: “Ekselansları’nın yaşamını her şeyin üstünde tutmam gayet doğal. Bunu neden nafile bir çabaymış gibi söylüyorsunuz?”

Vincent: “Yıldız Gözlemci’nin bugüne dek, kendi buyruklarım diyerek ortaya sürdüğü tüm o rivayetleri hatırla.”

Chisha: “Ubilk-dono’nun aktardığı rivayetler…”

Bu sözler üzerine Chisha derin düşünceye daldı.

Vincent’ın ondan gizlediği tek şey Büyük Felaket’se Ubilk’in getirdiği tüm diğer kehanetlerden zaten haberdardı.

Hepsi, doğal afetler ve isyanlar adına kıymetli uyarılar olmuştu; büyük yangınlara dönüşebilecek felaketlerin habercileri olmuştu. Bu sayede de yaşanan hasar asgariye indirilebilmişti――

Chisha: “――Her ne kadar farklı boyutlarda olsa da o hadiselerin tamamı da gerçekleşti.”

Vincent: “Evet, aynen öyle. İşaretler bize önceden bildirilmiş olsa dahi, hiçbir vakada gerçekleşmesini önlemek mümkün olmamıştı. İster insan yapımı ister doğal afetler olsun, ilk kıvılcım mutlaka çakıyordu. Bizler de ancak ardından gelen yıkımı hafifletebiliyoruz.”

Ubilk’in de söylediği buydu.

Vincent: “O varlığın bahsettiği Büyük Felaket, benim ölümümle vuku bulacak.”

Chisha: “――Hık, öyleyse bana düşen de Ekselansları’nın hayatını muhafaza eyleyip Yıldız Gözlemci’nin buyruğunu hiçe saymaktır!”

Vincent: “Bunun mümkün olup olmadığını araştırmadığımı mı düşünüyorsun?”

Chisha’nın ani itirazı, Vincent’ın sakin ve ağır sözleriyle gölgelenmişti.

Chisha’nın öfke ve telaş içinde dile getirdiği her ihtimali, Vincent önceden tartmıştı zaten.

Geçmişte de Büyük Felaket’ten bağımsız olarak Ubilk’in getirdiği nice kehanet de defalarca denenmiş, önlenip önlenemeyeceği denenmişti.

Vincent, bir yandan imparatorluk vazifesini kusursuz biçimde icra ederken perde arkasında bunların tümünü test etmişti――

Chisha: “――Ekselansları.”

Vincent: “Ne var?”

Chisha: “Şimdi aklıma bir soru da geldi.”

Ansızın, soğuk ve ciddi bir ses zihnini kapladığında Chisha kendi kendine konuştu.

Sormak istediği bir soru vardı fakat zihni donmuştu. Tamamen donmuştu. Fazla yüklenmiş beyninin tepkisi mi yoksa çalışmayı reddetmesinin sonucu mu bilinmezdi, zihni tamamen hissizleşmişti.

Ne olursa olsun, bu hissizlik sorunun sorulmasına engel değildi; soru zaten ortaya çıkmış ve İmparator duymuştu.

Ve ardından da――

Vincent: “Müsamaha gösteriyorum. Söyle.”

Chisha, İmparator’un iradesine karşı koyamazdı.

Bu yüzden İmparator’un izin verdiği şeye karşı çıkması mümkün değildi.

Böylece zihninin donduğunu hissederek Chisha sorusunu dile getirdi.

Chisha: “Büyük Felaket’in alametlerinden ne zamandan beri haberdarsınız?”

Vincent: “――Günlük.”

Vincent sessizce görevlerini yürüttüğü masanın çekmecesini açtı, eski ciltli bir kitabı çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.

Geçmişte bir kez konuşulmuş ama hiç görmediği bir günlüktü bu. Stride Vollachia’nın geride bıraktığı bu günlük, emareleri aktarıyorsa――

Chisha: “Ekselansları, şimdiye dek tüm yaptıklarınız――”

Başlangıçta Chesha Trim olan Chisha’yla yol alıp onu zamanla yetiştirirken, Cecilus’u yanına alırken, İmparatorluk Seçim Töreni’ne katılırken, ilk defa kendi prensiplerini hiçe sayarak Prisca Benedict’in hayatını kurtarırken ve Vollachia İmparatorluğu’nun imparatoru olarak yeni bir yol açarken de…

Vincent Vollachia’nın tüm bu yolculuğu――

Vincent: “――Benim ölümümün ardından, Büyük Felaket’in yol açacağı yok oluşu asgariye indirilmekti. İşte reformlarımın ve Dokuz İlahi General’in gayesi de budur.”

Chisha: “――――”

Vincent: “――Amacınız budur, Chisha Gold.”

△▼△▼△▼△

Chisha: “Bu Gözlemcilerin kim olduğunu bilmek istiyorum. Elinde onlara dair en ufak bilgi kırıntısı varsa dahi, hepsini açıklamanı talep ediyorum.”

Açık demir yelpazeyi karşısındakinin boğazına bastıran Chisha, alçak ve tehditkâr bir sesle konuştu.

Ne var ki Chisha’nın o uğursuz öfkesine rağmen sırtını duvara yaslanmış hâlde duran Ubilk’in yüzünde kaygısız bir ifade vardı; sanki olan biteni umursamıyor, durumun farkına varmıyordu.

İfadesi hiç değişmeden “Birinci Sınıf General Chisha” diye seslendi, ardından sözünü sürdürdü…

Ubilk: “Birkaç gün önce bu meseleyi İmparator Ekselansları’yla görüştüğünüzü ve kendi içinizde de çoktan kabullendiğinizi düşünmüştüm, Birinci Sınıf General Chisha…”

Chisha: “Koşulları gözden geçirmek, hata olmadığından emin olmak için birkaç günümü almıştı. Ne yazık ki şu an Ekselansları’nın düşüncelerini doğrudan reddetmem mümkün değil.”

Ubilk: “Benimle konuşmuş olsaydınız da sonuç değişmezdi. Fakat beklendiği üzere, Ekselansları’nın -dublörü olarak- yerine geçen Birinci Sınıf General olarak ona bi’ hayli benziyorsunuz.”

Bu sözler karşısında Chisha’nın yüzünde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi. Onun bu tepkisini gören Ubilk’se başını sallayarak devam etti…

Ubilk: “Ekselansları ayrıca bu buyruğun esnetilip esnetilemeyeceğini de sormuştu. Fakaaat~ o zaman verdiğim yanıtı şimdi de veriyorum. Hiçbir şekilde mümkün değil.”

Chisha: “――Amacın ne? Ubilk-dono, kendini bir Yıldız Gözlemci olarak tanıttın, böylelikle hem Kristal Saray’da kalma hakkı edindin hem de Gözlemcilerden gelen kehanetleri aktarma görevine sahip oldun. Ancak ben ve Ekselansları’nın kendisi dışında kimse senin varlığını ciddiye almıyor, Ubilk-dono. Kehanette belirtildiği gibi Ekselansları ölürse senin de yok olup gitmen kaçınılmaz olacak.”

Ubilk: “O kadar net ifade ettin ki içim acıdı ya… Fakaat~ Birinci Sınıf General Chisha, bu varsayımın yanlış.”

Chisha: “――――”

Ubilk: “Benim yok oluşumdan çok daha mühim olan şey, buyruğun vuku bulup tamamlanmasıdır. Benim gayem, Büyük Felaket’in ardından gelecek olan yıkımı bertaraf etmektir.”

Bu sözlerle beraber, Ubilk’in yüzündeki yapay sırıtış silindi.

Ubilk’in yüzündeki yapay duygular silinip gitmiş, sıcaklıkları da kaybolmuştu. Bu ifadeyi yakından görmek Chisha’ya Ubilk’in gerçek yüzünü ilk kez görüyormuş hissi verdi.

Bir anlığına, Ubilk’in aptala yattığını düşündü――

Ubilk: “Bende öyle bir güç yok. Ekselansları’na karşı kötü niyet taşımadığımı göstermek için daha en başında kendi Kötü Göz’ümü senin gözlerinin önünde yok etmemiş miydim Birinci Sınıf General Chisha? Bunu hâlâ teyit etmemi ister misin?”

Chisha: “――Yoo, gerek yok. Yanılmadıysam sen, Ubilk-dono, amacının Büyük Felaket’in ardından gelecek yok oluşu engellemek olduğunu söylemiştin.”

Ubilk: “Evet, haklısın. Bu bakımdan da benim amacım Ekselansları’nın amacıyla örtüşüyor.”

Ubilk’in verdiği yanıt tek bir anlık tereddüt bile taşımıyordu, Chisha onun sözlerinde en ufak bir yalan bile sezemedi.

Burada yalan söyleyecek olsaydı kendisini Chisha’nın gözünde yüceltmek için söylerdi, Vincent’ı değil. Üstelik yüzündeki kayıtsız ifade her ne kadar “her an ölmeye hazırım” der gibi görünse de Ubilk, Chisha’nın öfkesini üstüne çekip boş yere canından olmayı istemeyeceği de açıktı.

Buna ek olarak Chisha Ubilk’in davranışlarından kuşku duysa ve onu bir baş belası olarak görse de Vincent’ın onu uzaklaştırmama gerekçelerini anlayabiliyordu.

Çünkü Vincent da Ubilk de aynı amaca hizmet ediyordu.

Chisha: “Ama sanırım, Ubilk-dono’nun amacı Büyük Felaket’in direkt kendisini önlemek değil. Bunun sebebi nedir?”

Ubilk: “Ah, bu gayet basit. Büyük Felaket’in ertelenmesi imkânsız da ondan. O kesinlikle vuku bulacak, âdeta gerçekleşmesi hakikat gibi olan bir kader gibi. Benim amacım da Büyük Felaket vuku bulduktan sonra, onun getireceği yok oluşu bertaraf etmektir. Başka bir deyişle…”

Chisha: “Başka bir deyişle?”

Ubilk: “Büyük Felaket hiç yaşanmazsa bana verilmiş buyruk yerine de getirilmiş olmaz. Bu nedenle Büyük Felaket’e yol açacak tüm etkenler ortadan kaldırılsa bile, ben bizzat o etken hâline gelirim.”

Bu, fanatikçe bir düşünceydi; amaçla aracın birbirine karışmış hâliydi.

Chisha, bu anlaşılmaz saçmalık karşısında boğazında bir düğüm hissedip yutkundu. Elindeki demir yelpazeyi, hâlihazırda Ubilk’in boynuna dayalıyken daha da bastırdı. Ölümcül noktaya dayamıştı, biraz daha güç verse Ubilk’in boğazı bir darbede kesilecekti.

Bunu fark etmesine izin verirken Chisha’nın sesi bıçak gibi keskinleşti.

Chisha: “O hâlde seni buracıkta, kendi ellerimle ortadan kaldırmak icap edeeer.”

Ubilk: “Yapmamanızı isterim ama size engel de olmayacağım. Yine deee~ beni şuracıkta öldürürseniz sıradaki Yıldız Gözlemci’nin ortaya çıkacağını da bilin isterim. Düzen böyle işler.”

Chisha: “――――”

Ubilk: “Dünyayı dört büyük felaket yerle bir edecektir. İşte bunlardan birini durdurma fırsatı ayağımıza kadar geldi. Yıldızların bizlere bahşettiği kendi kendimizi arındırıp koruyabilecek terminallere sahibiz, yerimize geçecek sonsuz sayıda yedeğimiz var.”

O hiçbir şey yansıtmayan gözlere dikilirken Chisha dişlerini gıcırdattı.

Ne tehdit ediyordu ne de bir yalan sıkıyordu, Ubilk’in en azından bu konuda samimiyetle konuştuğunu hissedebiliyordu.

――Büyük Felaket’in getireceği yıkımı bertaraf edebilmek için Büyük Felaket’in mutlaka vuku bulmasını sağlamalıydı.

Son derece saçma, mantık dışı bir beyandı bu; sayısız hayatı etten kalkan ederek girişilecek bir yıpratma savaşına davetiyeydi. Buna Vincent dahi bir çözüm üretemiyordu.

Yine de bir ihtimal belirmişti. Şimdiye dek buyruklar taşıyan Yıldız Gözlemcilerden bazıları, kehanetlerinin gerçekleşmesine bizzat kıvılcım olmuş; vuku bulmasında rol oynamış olabilirlerdi.

Ama bunu kesinleştirip Yıldız Gözlemcileri katlederek kökten yok etseler dahi, onların ortaya çıkış koşulları bilinmiyordu. Bu yüzden de Yıldız Gözlemci olma potansiyeline sahip herkesi öldürmek gerekebilirdi.

Buysa doğrudan ülkeyi yok etmekle eşdeğerdi.

Ubilk: “Ekselansları gerçekten takdire şayan. Benim yaradılışımda bireylere doğrudan bağlanmak olmasa da onun duruşu karşısında saygıyla eğilmeden edemiyorum. Yıldız Gözlemci olmayan biri böyle bir şey sergileyemez.”

Chisha: “…Ubilk-dono’nun birini bu denli övmesi, hiç de komik olmayan bir şakaaa.”

Ubilk: “Yoo, içtenlikle söylüyorum bunu. Buyruğun önceden bildirdiği bir ölümü, gönül rahatlığıyla karşılayabilecek tek bir insan dahi yoktur. Oysaki Ekselansları, kendi ölümünün sonrasına dair hazırlıklarını bile yapıyor. Yaşamdan ümidini kesmiş olsa bile, savaşmaktan vazgeçmiyor. Hakikaten de Kılıç Kurtları’nın Kralı.”

Ubilk’in ağır ve temkinli bir tonda dile getirdiği sözler, Vincent’a duyduğu hayranlığın en yalın ifadesiydi.

Onun bahsettiği “kılıçlarla delinmiş kurt” ifadesi Vollachia’nın ulusal armasıydı, ölümcül yaralarla dahi dimdik duran savaşçının yaşam biçiminin yüceltilişiydi.

Bu bağlamda da Ubilk’in de ilan ettiği üzere, Vincent’ın yaşam tarzı Kılıç Kurdu’nun ta kendisiydi.

Ubilk: “Birinci Sınıf General Chisha, tüm ömrümü buyruğumu tüm kalbimle yerine getirmek için adadım. Fakaat~ buyruğumun her şeyden üstün olduğuna inanmıyorum. Kabul etmenin güç olduğunu söylüyorsanız Birinci Sınıf General Chisha, denemenizde bir sakınca da yok.”

Chisha: “Denemek… Yani seni, Ubilk-dono’yı ve seninle aynı mevkide olanları ortadan kaldırmaktan mı söz ediyorsun?”

Ubilk: “Evet, sonsuz sayıda yedeğimiz olduğunu söylesem de bunun da bir sınırı var. Neticede mevcut hayatlar sınırlı. Birinci Sınıf General Cecilus’un desteğiyle denemek gayet değerli bir hamle olurdu.”

Ubilk’in sözlerinin ne kadarının gerçekten içten ne kadarının başka bir amaca hizmet ettiğini kavramak neredeyse imkânsızdı.

Bir anlığına Chisha, bunu makul bir fikir olarak gördü; bu bile ne kadar sarsıldığının açık bir göstergesiydi.

Diyelim ki Ubilk’in dediğini yaptı, bu gerçeği Cecilus’a açtı ve onu yönlendirdi. Cecilus büyük ihtimalle sadece boş lakırdı edecekti ama yine de bu yolla imparatorluğun halkını topyekûn yok etme ihtimalleri doğabilirdi.

――Yoo, bu da mümkün değildi.

Vincent böyle bir planı haber alır almaz saçmalığa son verirdi. Cecilus arkadaşıydı ancak öncelikleri konusunda kafasında tek bir belirsizlik bile yoktu.

Cecilus için Vincent, her zaman Chisha’nın önünde gelirdi. İşte bu yüzden de düşünme yetisi hiç güven vermese de Cecilus Segmunt “Birinci”ydi.

Chisha: “Yine de bu meseleyi Cecilus’a açmayı hiç düşünmemiş olmam epey gülünç, insan kendi ağzıyla itiraf edince daha da komik oluyor.”

Yerinden taşmış bir yoğunluk, Chisha’nın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm bıraktı.

Zihninde capcanlı beliren şeyse Cecilus’un dudaklarını büzerek öfkeyle itiraz eden hâliydi――

Chisha: “――――”

Birden, geçmişte ettikleri bir sohbet tüm berraklığıyla zihninde canlandı.

Cecilus: “Seninle çarpışsak Chisha, göz açıp kapayana dek canını yitirirsin. Fakat başlangıçta yanında bin adam olsaydı? O zaman belki bin saniye sürerdi!”

Chisha: “Hiç sanmam. Ama neyi kastettiğini anlıyorum. Ben o bin saniyeyi kazandırırken…”

Cecilus: “Ekselansları veya bir başkası kendi maksadını gerçekleştirebilir. Bu dünyanın ana karakteri olmamım en büyük kusuru da benden, yani Cecilus’tan tek bir tane bulunuyor oluşudur.”

O anda, dostunun rastgele şeyler söylerken yüzünde beliren gülümseme gözlerinin önüne geldi.

Ve aniden, zihnine bir düşünce saplandı.

Chisha: “Ubilk-dono, size bir şey sormak istiyorum. ――Bu buyrukları size hangi yolla ulaştırıyorlar?”

Sorunun ardından Ubilk’in gözleri hafifçe irileşti, içinde şaşkınlığın titreştiği bir an belirdi.

Sonra başını yana eğdi; kaybolmuş olan o yumuşak, uysal havası yeniden üzerine sinmişti.

Ubilk: “Değişiyor valla. Çoğunlukla onları bir rüya misali alırım.”

Chisha: “Öyleyse Ekselansları’na aktardığınız Büyük Felaket’e dair buyruk da aynı yolla mı ulaşmıştı?”

Sorular birbiri ardına sıralanırken Ubilk karmaşık bir yüz ifadesiyle başını salladı. Bu cevabı aldıktan sonra derin bir nefes bırakan Chisha, zihninde dolanan düşünceleri ağır ağır dile dökmeye başladı.

Chisha: “Sana ulaştırılan buyruğun içinde, Ekselansları’nın can verdiği an da bulunuyorsa――”

Beyazlığın tüm berraklığı kayboldu; belirsizliğin her renge boyayabileceği benliği, artık yalnızca herhangi birinin rengine değil de çok daha kesin bir hakikatin rengine bürünüverdi.

Ve orada ortaya çıkan soru da――

Chisha: “――Oracıkta ölecek olan Vincent Vollachia, acaba hangi Vincent’tır kiii?”

△▼△▼△▼△

――Chisha Gold -eski adıyla Chesha Trim- kendisini asla yüksek bir sadakate sahip biri olarak görmemişti, İmparator Ekselansları’na mutlak bir itaat sözü de vermemişti.

Nitekim bunu dile getiren bizzat Vincent Vollachia’nın kendisi olmuştu.

Bir vakitler Chisha’ya Vincent için canını vermeye razı olup olmayacağı sorulmuş, o da en ufak tereddüt göstermeden böyle bir şey yapmayacağını söylemişti.

Bunu aklında tutarak hizmet etmesi gerektiğini de kendisine Vincent bildirmişti.

İşte o beyanla, o duygularla Chisha onun hizmetine girmişti.

Dolayısıyla da Vincent uğruna ölmek asla onun yapacağı bir şey değildi.

Sarsılmaz sadakat sözü vermese de sağduyunun doğurduğu bir sadakati vardı. İmparatorluğun evlatlarından biri olarak, Birinci Sınıf Generallerinden biri olarak Ekselansları’na duyduğu belli bir saygı da vardı.

Dolayısıyla Vincent’ın iradesine aykırı bir eylem yapmak onun gözünde akıl dışı bir saçmalıktı.

Chisha’nın tercihinin sebebi, Vincent için değil de en temelde yatıyordu. Yolda prense rastladığı anda, içinde filizlenen hisleri için bunu yapıyordu.

O vakitler; çevresindekilerin çoğu, daha ilk bakışta yüksek soyluların taşındığını anladıkları o arabaya bulaşmamak için kenara çekilmeyi seçmişti.

Yardım etmeye hazır olsalar da bunu başaramayıp keyifleri kaçarsa hayatları tehlikeye girerdi.

Chisha, bu insanların düşüncelerini eksiksiz kavrasa da arabaya doğru adım atmıştı.

İyi niyetle yardım etmek istediği için değildi bu.

Asıl köyünde değersiz sayılan hesaplamalarını, çalışmalarını test etme fırsatını kaçırırsa çok yazık olurdu.

Bu kez de durum farklı değildi.

Vincent Vollachia’nın zekâsıyla her şeyi kendi hipotezleri doğrultusunda yönlendirebilen bir adamın ardındaki düşüncelerini çözme fırsatı, muhtemelen bir daha gelmez bir fırsattı.

Üstelik Vincent, çocuk yaşlardan itibaren bu anı ciddiyetle karşılamaya hazırlanmıştı.

Başka bir deyişle bu, Vincent Vollachia’nın hayatının riske atıldığı kritik bir düelloya davet edişiydi.

Meydan okunduğunda kanı kaynayan, rakibinin güçlü olduğunu fark ettikçe ruhu coşan, rakibini alt etmek için içindeki ateşi harlayan bir adamdı o. İşte böylesi biri, İmparatorluğun adamıydı.

Ve Chisha Gold da İmparatorluğun adamıydı.

Vincent Vollachia, Chisha’yı hizmetine aldığında ondan öğrenmesini ve kendi ölümünden sonra zekâsını kullanabilir hâle gelmesini isterken kafasında ne tür düşünceler vardı, bilinmezdi.

Anlamadı, anlamak da istemiyordu.

Anlamadığını anladığında da kafası atardı.

Vincent da bunu deneyimlediğini, aynı hisleri yaşadığını dile getirmişti.

Ve nihayetinde――

Chisha: “Büyük Felaket’in yol açacağı yok oluş… Büyük Felaket dediğin şey de neymiş lan, güldüüürme beni.”

Kitlesel bir yok oluş olarak adlandırılan Büyük Felaket, Vollachia İmparatorluğu’nu âdeta çiğneyip yok etmeye çalışacak gibiydi. Ancak Chisha’ya göre bu durum tam anlamıyla komikti.

Büyük Felaket, Vincent Vollachia’nın ölümüyle başlayacaktı.

Vincent ölmeden önce Büyük Felaket de başlayamazdı, başka bir deyişle yaşadığı sürece İmparatorluk yıkılamazdı. O hâlde yıkım başlamadan evvel, zaten çoktan ölmesiyle yenilmiş sayılmazlar mıydı?

Vincent Vollachia’yı bir kenara koyarsak gelecek olan bu yok oluş da Büyük Felaket de kimdi ulan?

――Vincent Vollachia, Kutsal Vollachia İmparatorluğu’nun Yetmiş Yedinci İmparatoru’ydu.

Chisha: “Ekselansları Vollachia İmparatorluğu’nun kendisidir. Ekselansları’nın ölümünden sonra ülkenin tamamen harabeye dönmesi de yok oluşu da akılalmaz derecede gülünç, tam anlamıyla komedi desek yeridir.”

Vuku bulmamış olan Büyük Felaket’i, Cecilus’un alaycı üslubuna benzer bir biçimde küçümsüyordu.

Muhtemelen kendi gözleriyle görmeyeceği Büyük Felaket’le alay edercesine dilini çıkardı.

Chisha: “Küçücük bir zafer peşinde koşan bir köpek, bizim Kılıç Kurdu’muzu öldürebilir mi ki? ――Benim destekleyip yücelttiğim Vincent Vollachia’yı hafife almaya sakın cüret etmeyin.”

Onu öldürebileceksen daha neyi bekliyorsun ki? Onu alıp öbür tarafa gideceğini söylüyorsan buyur, yap hadi.

Önceden yok oluşun haberini vermeyle falan… sakın İmparator’umuzu, İmparatorluğumuzu yok edebileceğini zannetme lan.

O gün, tekerleği çukurdan kurtardığım an, işte bu anın hatırınaydı.

Bu yok oluşla taşak geçebilmek içindi, tüm bunlar da birer…

Chisha: “――Önseme. Gerçi böyle bir şeyi katiyen söyleyemem, zira söylersem Cecilus haddinden fazla heyecanlanıverir.”

△▼△▼△▼△

――Taht odasının içinde göz kamaştırıcı beyaz bir ışık belirdi ve hemen ardından, al rengindeki kan ihtişamla etrafa saçıldı.

Kızıl halının üzerinde az önce etrafa saçılan taze kana bulanmış, zarif yapılı bir adam duruyordu.

Yüzüne tuhaf bir oni maskesi takmış olan o adam; maskenin ardına gizlenmiş siyah gözlerini irice açmış, önünde vuku bulan olaylar karşısında şaşkınlıkla donup kalmıştı.

Ve hareketsiz duran o adamın önünde de bol miktarda kan fışkıran beden, öne doğru yıkılarak cansız bir şekilde yere yığıldı.

Göğsü -savunmasız bir hâlde- arkadan delinmiş, kalbi en ufak bir merhamet gösterilmeksizin un ufak edilmiş, yaşamın gerekliliği için var olan her şey sökülüp çıkarılmıştı.

???: “――――”

Düşen bedeni kollarıyla tutamayan adamcağız da çaresizce halıya yığılıverdi.

O andan sonra da yığılıp kalan bedeni tek bir kıpırtı dahi göstermedi, ne nefes aldı ne son sözünü etti.

Kalpleri deşilenlerin yaşama şansı yoktu.

Dolayısıyla bu da kaçınılmaz bir dizeydi, kaderin ulaştığı son duraktı.

???: “――――”

Adam oracıkta can vermişti.

Önce Chesha Trim’di, sonra Chisha Gold olmuş ve nihayetinde de Vincent Vollachia olarak can vermişti.

――Ve o anda vuku bulan hadiselerin tamamı bundan ibaretti.

#Ne diyeceğimi bilmiyorum. Yetmiş beşinci bölümden sonra kısım yedide bu kadar destansı bir bölüm okuduk mu bilmiyorum… O kadar uzun ve destansı bir bölümdü ki bunu özetleyebileceğimi sanmıyorum. Chisha Gold’un ölümü serideki en iyi ölümlerden biri olduğu kesin. Peki ya, Vincent Abellux? O bu durum karşısında ne yapacak? Sonraki bölümde görüşmek üzere!



4.7 11 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
6 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
QuantumPunch
Editör
5 Eylül 2025 10:21

O gün Vincent ile karşılaşmasını sağlayan belki de kaderdi. Ve yine aynı kadere karşı gelip Kılıç Kurdu’nun, değer verdiği o kişinin, ölmesine izin vermedi. Chisha Gold harika bir karakterdi. Çeviri için teşekkürler!

yato zero
12 Eylül 2025 18:06

Elinize sağlık

gariphasan
2 Ekim 2025 19:30

arc 7 deki en iyi bölümdü diyebilirim.

baryonnarutotr
23 Kasım 2025 11:11

Mükemmel
Acayip iyi bir bölüm taşlar yerine oturdu
Yıldızlar insan tanrı gibi bir şey

Heisenberg
11 Aralık 2025 12:40

Chisha gold karakteri beklediğimden cok daha iyi çıktı harika bölümdü

Heisenberg
11 Aralık 2025 12:43

Bir teorim var bence yıldız gozlemcilerinin kökeni cadilarla baya ilişkili hatta özel olarak direkt Pandora nin elinin altından çıktığını düşünüyorum çünkü seride yıldızlar bir nevi tanrı olarak tasvir ediliyor ve tanrıya en yakın karakterlerden biri de Pandora otoritesi bu tarz işler yapmak için oldukça yeterli