Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 109 – “İmparatorluğun Kılıç Kurtları”

Kısım VII, Bölüm 109 – “İmparatorluğun Kılıç Kurtları”

18 Eylül 2025 1.940 Okunma 43 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 32 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Can sıkıcı bir anısı aklına geliverdi.

Galiba Petra demişti…

Petra: “Efendimin kişiliği berbattır, ağzı bozuktur, millete sataşıp durur. Azarlanıyorken bile keyif alıyor gibi göründüğünden bazen mide bulandırıcı olabiliyor ama konu bir şeyler öğretmeye geldi mi gerçekten harikadır.”

Bunu kabul etmek istemese de birinden sırf hoşlanmıyor diye o kişiyi haksız yere kötüleyememek, Petra’nın karakterinin bir parçasıydı.

Yaşıtı sayılırdı, arkadaşı denir miydi bilinmez ama Garfiel, Petra’nın bu asil yönünü seviyordu. Frederica’nın ona neden bu kadar gönülden bağlandığı da şaşmamak gerekti.

Kaybetmeye yatkın kişilikler arasında Garfiel’ın Subaru ve Otto’ya duyduğu bağlılık da aynı soydan geliyordu. Anlaşılan abla-kardeş arasında kan çekiyordu.

Şayet öyleyse Garfiel’ın da bunu kabullenmekten başka çaresi yoktu.

Roswaal L. Mathers’sa aşktaki rakibi, kamptaki düzen bozucu, affedilemez entrikaların faili ve öteden beri nefret ettiği ezeli düşmanıydı.

Yine de Roswaal’ın öğretileri kusursuzdu, işte bu sayede hayatta kalabilmişti.

Roswaal: “Garfiel, bu bir shurikendir. Üzerine de zehir sürülmüş. Kaçsan bile patlayacak. Peki, doğru hamle ne?”

Garfiel: “Lafı gevelemeyi bırak lan artık!”

Kükreyerek yere basan Garfiel, toprağı yükselterek ikisine de siper oluşturdu. Shurikenin toprağa saplanmasıyla patlama meydana geldi, etrafı kavurdu.

Roswaal’ın tahmin ettiği gibi, darbeyi eldivenleriyle karşılasaydı zarar görmesi kaçınılmaz olurdu.

Bu hakikatin ağırlığıyla Garfiel’ın keskin dişleri gıcırdarken――

Garfiel: “Hangisi?!”

Roswaal: “Benimki.”

Cevap anında geldi, Garfiel arkasına dönüp Roswaal’a baktı.

O anda Roswaal, her iki elindeki saiyi savurarak kendisine atılan kunaileri savuşturdu. O esnada başının üzerinde bir gölge belirdi, Garfiel da tereddüt etmeksizin yumruğunu o yöne savurdu.

Bir çarpışma sesi yankılandı ve Garfiel’in yumruğu, dönen bir topuk darbesiyle karşılandı.

Saldırıyı gerçekleştiren, Roswaal’ın kafasını parçalayacak saldırısını yarıda kesen kişi Olbart’tı. Yaşlı kurt, Garfiel’ın yumruğunu bacaklarıyla karşılayıp kahkaha atarken konuştu…

Olbart: “Ulan, bu iş iyice sarpa sardı desene ya. İkiye karşı tek savaşmak biraz haksızlık değil midir yahu?”

Garfiel: “Şimdi de çıkıp kuralları değiştirmeye kalkma, bücür herif!”

Olbart: “Kakakakka! Benim dilime pranga vur’cak hâliniz yok ya!”

Ayağını Garfiel’ın yumruğundan çeken Olbart, o darbenin gücünü yay gibi kullanarak geriye sıçrayıverdi. Garfiel da tam arkasından atılacakken――

Garfiel: “――――”

Yan tarafından fırlayan bir Shuriken burnunun dibinden geçerek havayı yardı.

Garfiel, onu geçip gitmesine izin vererek derin bir nefes verdi. Yanında duran Roswaal da sailerini yeniden kavrayarak yüzündeki ifadeyi değiştirdi.

Bu manzaraya karşın Garfiel’ın dudakları hafifçe kıvrıldı.

Garfiel: “Sen neye sırıtıyo’n lan öyle?”

Roswaal: “Hiç, öylesine… Eh, gelişim hızının göz kamaştırıcılığına hayran kaldım sadece. Sana söylenmeden bile, az önceki sürprizi saldırıyı tahmin etmeyi başardın. Dövüşe dövüşe öğreniyorsun.”

Garfiel: “Sadece daha kurnaz oldum o kadar. Şimdiden söyliyim, muhteşem benliim ne senin ne de o bunak herif gibi kötü olmicak.”

Roswaal: “Kötü olmak da yetenek ister. Benim tahminimce, sende kötü olmak için gereken yetenek yok. Bu konuda Emily ile kapışırsın.”

Garfiel: “Ne alakası var lan! Sakın beni o kızla aynı kefeye koyma!”

Roswaal’ın lafına sert çıkışsa da bunu sesli dile getirmesinin ardından derin düşüncelere daldı, Emilia dediklerini duysaydı mutlaka kalbi kırılırdı.

Zihni ister istemez Emilia’ya ve muhtemelen bi’ başka cephede çarpışan Kamp üyelerine, onlarla omuz omuza savaşanlara yöneldi. Derin bir nefes aldı; aklı Heinkel’e, Shudraqlı kadınlara ve onlarla beraber savaşan katılmış Ram’a kaydı.

Olbart: “Vaktin bolmuş desene. Seninkiler zor durumdadır şimdi di’ mi ya? Bizim taraftakilerin sizinkilerden güçlü olduğuna da eminim.”

Garfiel: “――Hık.”

Olbart’ın sözleri, Garfiel’ın tekrardan suspus olup kendini toparlama gayretini darmadağın etti.

Düşüncelerinin okunuyor hissi, savaş meydanında yapacaklarını da öngörebileceği şüphesi doğuruyordu, bundan daha tehlikeli bir ihtimal de olamazdı.

Ama sabırsız Garfiel’ın yanı başında Roswaal sadece omuz silkti.

Roswaal: “Rakibin seni galeyana getirmek istiyor. Senin durumunda bu, tereddütlerini ortadan kaldırabilir ama öfkeye saf olmayan duyguların karışırsa hiç iyi olmaz. Ayrıca…”

Garfiel: “Ayrıca?”

Roswaal: “En başından beri fazlasıyla gevezeydi ama bizi sözleriyle galeyana getirme denemeleri gitgide artmadı mı? Görünüşe göre ihtiyar da artık iyice sinirlenmeye başlamış ya.”

Olbart: “――Sinir bozucu veledin tekisin demek ha?”

Olbart konuşurken kalın kaşlarının altındaki uzun gözlerinde öfkenin parıltısı belirdi.

Roswaal’ın sözlerini işiten Garfiel’sa basit ama apaçık bir hakikati kavramıştı―― Rakibi de bu savaşın uzamasından en az kendisi kadar usanmıştı.

Olbart’ın kahkahaları, sataşmaları ve galeyana getirme çabaları gerçekten olduğundan değil, rahat olduğunu düşündürüp psikolojik üstünlük kurmak içindi.

Garfiel’sa hislerini saklayamazdı; yüzüne, sesine, kürkünün her teline yansırdı duyguları.

Bu yüzden böylesi bir psikolojik savaşta, rakibini burnundan tutup yönlendiren tek hamlede üstünlüğü de ele geçirebilirdi.

Roswaal: “Yine de rakibinin gücünü aşıp kendi bölgende savaştığın sürece kazanabilirsin. Fakat…”

Garfiel: “Biliyorum. Muhteşem benliimden güçlü olan bu piçin parladığı bölgede dövüşürsem -ne yaparsam yapayım- kazanacak yol da bulamam. Ama…”

Şu anda Garfiel’ın Vollachia İmparatorluğu’nda dövüşüyor oluşu, talihsiz tesadüflerin silsilesinin sonucuydu.

Ama zarlar nasıl atılırsa atılsın, önündeki çıplak gerçekleri inkâr da edemezdi.

Ve ilerleyen yıllarda imparatorluktakine benzer çarpışmalar, Emilia ve Subaru’nun yanında olduğu sürece sürekli kapısını çalabilirdi.

Yani――

Garfiel: “――Mızmızlanmak yok artık.”

Roswaal: “Mıhm, aynen öyle. Güzel. Artık çocukluğunun sonuna geldin.”

Roswaal’ın sahnevari sözlerine Garfiel burnunu kıvırarak karşılık verdi.

Roswaal’dan övgü duymak, büyümesini onun ağzından işitmek Garfiel’ın hoşuna gitmezdi. Yine de “çocukluğunun sonuna geldin” sözü hoşuna gitmişti.

Çünkü bundan sonra Garfiel, artık olgunlaşmış bir adam olarak yürümeye devam edecekti.

Olbart: “――Aman aman, bu yüzden gençlerden nefret ediyorum işte. Gelişme potansiyeli kalmamış ihtiyarların aksine hemencecik aydınlanma yaşıyorsunuz yahu.”

Havada tuttuğu ayağını sallarken boynunu çatırdatan Olbart derin bir iç çekti.

Fakat o ihtiyarın hafif alaycılığın altında gerçek bir düşmanlık vardı.

——Evet, düşmanlık. Şimdiye kadar Garfiel’i kendinden aşağı gören ve sadece ortadan kaldırılması gereken bir hedef olarak bakan Olbart…

Sonunda Garfiel’i bir düşman olarak kabul etmişti.

Garfiel: “Sonunda…”

Olbart’la eşit şartlarda kapışma hakkını kazanmış olmanın coşkusuyla Garfiel’ın kanı kaynıyordu.

Burnundan güçlü ve derin bir nefes alıp ağzından saldı. Sonra damarlarında dolaşan kanın ve gözle görülmeyen gücünün farkına vardı――

Olbart: “Ahhn?”

Ansızın, budalaca tınlayan bir ses yükseldi ve Garfiel’ın konsantrasyonunu paramparça etti.

Baktığında da sesin tam karşısında duran Olbart’tan geldiğini gördü. Bir anlığına, bunun sakinliğini bozmak için kullanılan bir shinobi hilesi olduğuna sandı. Oysaki öyle değildi.

Çünkü aksine, gardını düşüren Olbart’ın kendisiydi.

Garfiel: “――――”

Shinobilerin en kudretlisi oydu. Ortaya çıkan boşluk iğne deliği kadar küçüktü fakat Garfiel istemsizce irkildi. Zira o, daha önce asla böylesine bir gevşeklik sergilememişti.

Bunun neyden kaynaklandığını anlamaya çalışırken——

???: “――Dur, dur, dur! Tam böyle bir yerde çekip gitmek haksızlık değil mi, yazık değil mi, ortamı az okusana! Ortamı okuma konusunda benden bile beter olman gerçekten müthiş ya!?”

Bir silüet savaş alanını boydan boya kat ediyor, haykırışları kulakları tırmalıyor, ardından da toz bulutları bırakıyordu.

Kanlı bir savaş meydanına hiç uymayan küçük bir oğlan, tiz çığlıklarıyla uzaktan sesleniyordu―― ama koştuğu hız, alışılmışın ötesindeydi.

Haykıran çocuk gözlerini gökyüzüne dikmişti, kanat çırparak süzülen devasa bir varlığın peşinden koşuyordu.

Garfiel bunun, uzaktaki başka bir cepheye inen bir ejderha olduğunu ilk bakışta anlamıştı. Anlamıştı anlamasına ama bir çocuğun Ejderhayla kovalamaca oynuyor oluşu aklının sınırlarını aşıyordu.

Her şeyin mümkün olabileceği bir savaş meydanıydı bu, üstelik içinde bunun böyle olacağına dair güçlü bir sezgi de taşıyordu――

Olbart: “…Amına koydumun Cecisi niye bu kadar ufalmış yav?”

Garfiel, aklının almadığı manzara karşısında gözlerini kısmıştı fakat o an kulaklarına boğuk bir ses ulaştı.

Olbart tek ayağının üzerinde duruyor, hâlâ iğne deliği misali küçücük bir boşluk bırakıyor, dikkatiyse Ejderha’ya ve daha doğrusu çığlık atan o çocuğa kayıyordu.

Ve derken――

Olbart: “Oyy, Chesshy… benim rengimi almışsın ya, di’ mi?”

Yaşlı adamın puslu gözleri önce şaşkınlık ve kuşkuya büründü, ardından berraklaştı ve yerini öfkeye teslim etti.

On saniyeden kısa süren bu duygusal dalgalanmanın ardında nasıl bir düşünce süreci yattığını kestirmek mümkün değildi.

Ancak Zalim Yaşlı Adam’ın ömrü boyunca verdiği ender açıklardan biriyse sinsiliğiyle tanınan Roswaal’ın asla gözünden de kaçmazdı.

Roswaal: “――Gözünü ondan ayırdığına göre belli ki hâlâ içinde bulunduğun durumun farkına varamamışsın.”

Roswaal, sımsıkı kavradığı sainin ucunu ileri fırlatıp açılmış iğne deliği kadar dar boşluğa adımını attı.

Olbart’ın refleksi anlık olarak bozuldu, saldırı onun sol omzunu sıyırıp geçti. Demirin hızla çarpan ağırlığı omzuna değdiğinde yaşlı adam dişlerini gıcırdattı, ardından küçücük bedeni toprağa eriyip karıştı.

Bu; dövüş boyunca birkaç kez gösterdiği, yeri su gibi yarıp altında süzülme tekniğiydi.

Ama――

Roswaal: “Garfiel!”

Garfiel: “Biliyo’m be!”

Her ne kadar Roswaal’ın öğüdü sinir bozucu olsa da Garfiel çoktan çizilen stratejiyi sezmişti.

Zira onun Toprak Ruhları’nın İlahi Koruması, ayak tabanlarından toprağa kök salıp oradan Mana çeken bir korumaydı. Başka bir deyişle onu bizzat yeryüzüne bağlayan bir zincirdi.

Dolayısıyla düşman yerin altına girip saklansa bile yoğunlaşması hâlinde yerini kolayca izleyebilirdi――

Garfiel: “――Ha?”

Birden Garfiel’ın tüm tüyleri diken diken oldu, bedeni tuhaf bir hisle sarmalandı.

Boynunu, kaba ve pütürlü bir dilin yaladığına benzer tiksinti verici bir his kaplayıverdi. Üstelik bu hissin kaynağı karşısındaki Olbart da değildi, çok daha geniş ve devasa bir alandan geliyordu.

Roswaal: “Garfiel?”

Hareketsiz kalan Garfiel’e karşılık Roswaal’ın sesi, sorgulayıcı bir tonda yükseldi.

Olbart’ın az önceki sözlerine tam anlamıyla bir yanıt olmasa da Garfiel de istemeden bir açık vermişti. Ve böylesi bir fırsatı, o canavarımsı ihtiyar normalde asla kaçırmazdı.

Ne var ki saldırı gelmemişti. Tam tersine――

Roswaal: “İhtiyarın varlığı… kayboldu?”

Roswaal zarif kaşlarını çatarak homurdandı, saisini kavrayan elini gevşetmeden.

Sözlerinde haklıydı, Olbart’ın varlığının izleri orada olmalıydı ama tek bir belirti bile yoktu. Evet düşmanı bir shinobiydi, varlığını gizleme sanatında usta olduğu kesindi.

Ama bu basit bir gizlenme sanatı falan değildi. Olbart’ın yeraltındaki varlığı hızla uzaklaşıyordu.

Garfiel ve Roswaal’dan baş döndürücü bir süratle uzaklaşıyordu, ardından――

Garfiel: “Bu his de ne?..”

Roswaal: “Garfiel, o ihtiyar――”

Garfiel: “Bu tuhaf his, iğrenç… sanki ‘Aihiya’nın rüzgârları suyu çürütür gibi…”

Roswaal gözlerini hâlâ Olbart’tan ayırmadan, Garfiel’ın hissettiği dehşeti hissedemiyordu.

Roswaal bunu hissedemiyorsa demek ki ortalığı sarsan şeyin kaynağı Mana olamazdı. Garfiel’sa ayaklarının altından yaklaşan muazzam, ölçüsüz bir titreşimi tüm benliğiyle hissediyordu.

——Toprak Ruhları’nın İlahi Koruması’na sahip Garfiel’ın anında fark ettiği his de buydu…

Garfiel: “Savaş meydanının toprağı… yoo, tüm Vollachia’nın toprakları kudurmuş gibi!”

Koca toprağın dehşetle haykırışlarını işitebiliyordu.

Savaşının bölünmesine ve bir duvarı aşma fırsatının elinden alınmasına duyduğu öfke, karşısına dikilen bu korkunç gücün ağırlığı karşısında buhar olup uçuverdi.

Garfiel: “Roswaal! Hemen uçup herkese haber ver!”

Roswaal: “――――”

Garfiel, İmparatorlukta kullanmak zorunda olduğu takma adını dahi unutmuştu. Roswaal’sa belki de durumun vahametine hürmeten bunu görmezden gelmiş, lafını kesmemişti.

Nefret ettiği birinden gördüğü bu anlayışa karşın Garfiel baskı altında bağırdı.

Bu――

Garfiel: “――Tüm Vollachia tek bir düşman olup üstümüze gelecek!”

△▼△▼△▼△

――Lamia Godwin, Vollachia İmparatorluğu’nun Yetmiş Altıncı İmparatoru Drizen Vollachia’nın kız evlatlarından biriydi; İmparatorluk Seçim Töreni’nde Vincent Abellux ve Prisca Benedict’e karşı yenilip öldürülen bir prensesti.

İmparatorluk Seçim Töreni’nde kardeşler birbirlerini katletmeye zorlanır, geriye yalnızca tek bir varis kalana dek kan dökülürdü. Lamia’ysa ince hesaplanmış entrika ve tuzaklarla rakiplerini köşeye sıkıştırmadaki maharetiyle tahta en yakın aday görülen Vincent’ı alt etmek amacıyla diğer kardeşleriyle ittifak kurmuştu.

Fakat kurduğu plan, daha en başında dillendirilen kehanetleri boşa çıkaramadı. İttifak dağıldı ve sonunda Lamia, aralarında tek bir sevgi zerresi bulunmayan kız kardeşi Prisca’yla düelloda can verdi.

Seçime şahit olanların çoğu, o yaşta sahip olduğu yetenek ve kudretiyle Vincent olmasaydı tahtın gerçek sahibi olacağını söylerdi.

Ancak ne derler bilirsiniz, mağlubiyet mağlubiyettir. Soğuk ve sert gerçekliğin karşısında Lamia’nın bedeni Yang Kılıcı’nın alevleriyle kül olmuştu. Bu da tartışılamaz, değişmez bir hakikatti.

Ama yine de――

Berstetz: “Lamia Ekselansları… ama nasıl…”

Berstetz, her zamanki gibi gözlerini kısık ve kapalı tutmayı alışkanlık edinmişti fakat şimdi gözleri şaşkınlığını ele verecek kadar açılmış, gri göz bebekleri görünür olmuştu.

Titreyen bakışlarının gördüğü şey, efendisi Lamia Godwin’in yüzüydü. Hâlâ hafızasında canlı duran o yüz, şimdi arkasında rüzgârda dalgalanan bayrakla birlikte tahtta oturuyordu.

Yine de yüzü çatlamış, renksiz beyaz bir hâl almış; bir zamanlar güzel kırmızı irisleri de karanlıktaki kara, ürpertici bir altın ışıltıya dönüşüvermişti.

Lamia: “Berstetz, sorumu duymadın mı? Vincent-niisama mı İmparatorluk Seçim Töreni’ni kazandı? Yoksa Prisca mı? O kız kazanmış olamaz. Palladio-niisama mı yoksa? O da ihtimaller dahilinde. Mağlubiyetimin ardından taht için bu ikisi dışında biri yarışacak olsaydı resmen kâbus olurdu.”

Berstetz: “――Vincent Abellux Ekselansları, Lamia Ekselansları’nın mağlubiyetinin ardından tahta çıkmıştır. Günümüze dek dokuz yıl boyunca hükmü süregelmektedir.”

Lamia: “Ama o öldü. Ayaklarımın altında yatan hakikatin cevabı, bu değil midir?”

Berstetz’in sözünü yarıda keserek Lamia yüzüstü yatmış bedeni incelerken çenesini avucuna dayadı. Pozisyonundan yüz hatlarını seçemese de bedenin diğer kan kardeşlerinden ayrıldığını hemen fark etti.

Teknik olarak Berstetz düşmüş olan Vincent’ın gerçek Vincent olmadığını, Chisha Gold kılığına girmiş biri olduğunu tahmin etmişti ancak bu konu asıl mesele değildi.

Berstetz: “Lamia Ekselansları saygısız etmek istemem ama… sormak istediğim bir şey var.”

Lamia: “Ne var Berstetz? Sen sadık bir hizmetkârımsın sonuçta. Soruların varsa da yanıtlarım.”

Berstetz: “Ne sebeple geri döndünüz? Ayrıca belirtmek isterim ki o taht, yalnızca Vollachia İmparatoru’na aittir. ――Böylesi bir yetkinliğe sahip değilsiniz, Ekselansları.”

Berstetz bunu söylerken sözlerinin saygısızlık olacağını ve muhatabını öfkelendireceğini de gayet iyi biliyordu.

Bir zamanlar onun hizmetinde olup Lamia’yı Vollachia İmparatorluğu’nun layık bir varisi olarak yetiştirmek için elinden geleni yapmıştı. O zamanlarda Lamia’yı tahtta böylesine otururken görmüş olsaydı mutluluktan havalara uçabilirdi.

――Göğsünün derinliklerinde kaynayıp duran tahammül edilemez bir öfke ve nefret dalgası vardı.

Berstetz: “Akıllıca davranın Ekselansları. Bizler yenildik.”

Berstetz, göğsüne saygıyla elini koyarak Lamia’ya eskiden yaptığı gibi öğüt bahşetti.

Lamia; genç, güzel ve zeki olduğu dönemde Berstetz’in tavsiyelerini esnek bir şekilde dinler, ciddiye alır, üzerinde düşünür ve onları doğru cevaba yönlendiren bir rehber olarak kullanabilirdi.

Lamia’nın bu kurnaz ve zehirli erdemi――

Lamia: “Hastalıklı bir durum bu, Berstetz. Ne kadar sevip hizmet etsen de bu ülke, sana asla hakkettiğini vermeyeceğini bilmiyor musun?”

Başını hafifçe eğerek yanıt verdi, ifadesi buz gibi donmuş gibi değişmemişti. Berstetz’se derhâl karşılık verdi.

Göğsündeki elinin Lamia’ya doğru yönelmesiyle beraber, parmağındaki yüzük gizemli bir şekilde parladı.

Bu bir Meteordu, Berstetz’e Başbakanlık şerefine nail olarak verilmişti.

Berstetz: “Hazır olun!――”

Berstetz’in iradesi bunu doğurmuş gibi, parlayan yüzüğün mücevherinden bir ateş topu fırlayıverdi.

Vincent’ın da savunma amacıyla sahip olduğu bir şeydi bu, yüzük içindeki Manayı büyüye dönüştürerek Berstetz’in bir zamanlar sadakat yemini ettiği kişiye―― yoo, onun suretini taşıyana karşı bir saldırı gerçekleştiriyordu.

Böylece tahtta savunmasız duran Lamia, ateş topu tarafından yutulacakken――

Lamia: “Aptal. Vollachia İmparatorluk Ailesi’nden birisine karşı ateş mi kullanıyorsun?”

O anda parlak kırmızı ışık taht odasını aydınlattı ve alev çapraz biçimde ikiye bölündü. Lamia ve taht, momentum sayesinde patlamadan kurtulmuştu; patlama, bayrağın asılı olduğu duvara çarparak alev aldı.

Müdahale edilmediği takdirde alev bayrağa, ardından Kristal Saray’ın tamamına yayılabilirdi. Fakat Berstetz’in dikkati, Kristal Saray’ın geleceğinden çok önündeki olaya kilitlenmişti.

Tahttan kalkan Lamia, elinde parlayan nadide bir kılıç tuttu; kırmızı ışık saçan bu kılıç, Vollachia İmparatorluğu’nun gururuydu――

Berstetz: “――Yang Kılıcı Vollachia.”

Lamia: “Vollachia İmparatorluk Ailesi’nden birinin buna sahip olması gayet doğal, değil mi?”

Berstetz bir kez daha gözlerini normal bir insanın kısık gözleri genişliğinde açtı ve gözlerinde, elinde parlak Yang Kılıcıyla kendisine doğru atlayan Lamia’yı gördü.

Bir savuruşla Lamia’nın kılıcı üstüne geldi. O göz alıcı kırmızı ışık sahte olmasaydı Berstetz’in varlığı tamamen yanacak, geriye külleri bile kalmayacaktı.

Hareket etmek zorundaydı ama yapamıyordu.

Böyle bir eğitim almamıştı; dahası, o parıltı gözlerini kamaştırmıştı.

Vollachia İmparatorluğu’nun simgesi olan Yang Kılıcı’nın parıltısı――

Lamia: “Elveda, Berste――”

Bir kılıç darbesi Berstetz’e inmek üzereyken imparatorluğu temelinden sarsan sadık görünümlü bu hainin kendisi bile, hayatının sona ereceğini idrak ettiği anda…

???: “Nuuuuun!!”

Taht odasının büyük kapısı aniden dışarıdan kırıldı ve karşı taraftan muazzam bir güçle bir şey fırlayıverdi. Hızı durdurulamaz biçimde Lamia’ya çarptı, kılıcını Berstetz’e savuran İmparatorluk Prensesi’nin ince bedeni “Gağh” diyerek savruldu.

Lamia: “Ne…”

Kendisinin yaklaşan ölümün uzaklaştığını hisseden Berstetz, Lamia’ya çarpan şeyin atılmış bir savaş baltası olduğunu gördü. Taht odasının önündeki Kristal Saray salonunda düzenlenmiş zırh setlerinden birinin taşıdığı, tören süslemelerine sahip parlak bir silah parçasıydı bu.

Yine de bu savaş baltası her zaman özenle korunmuş ve sahada kullanılmaya hazır tutulmuştu, sahte veya işe yaramaz silahları sergilemek imparatorluk geleneğine aykırıydı.

Böylece baltanın darbesi Lamia’yı durdurdu ve onu büyük bir momentumla taht odasının arkasına savurdu.

Berstetz: “Kim…”

Baltayı fırlatan kişi kim olabilir, diye düşündü Berstetz. Arkasını dönse de kim olduğunu doğrulamadan önce güçlü adımların sesi hızla ona yaklaştı.

???: “Hain Berstetz Fondalfon! Senin gibi birini başbakan olarak tutmaya en başından karşıydım!!”

Berstetz devasa bir el tarafından yakalanıp kaldırıldı ve sakallı, devasa bir adamla yüz yüze getirildi. Bu devin -büyük bedeniyle uyumlu olarak- gür bir sesi ve ona özelmiş gibi duran sert bir yüzü vardı.

Üst bedeni çıplak, güçlü kaslarla kaplıydı ve bir aydan uzun esaretine rağmen gücü en ufak azalma göstermemişti――

Berstetz: “Birinci Sınıf General Goz Ralfon…”

Goz: “Halkın önünde yargılanacaksınız! Elbette ki bu ihanetin planlayıcısı ve uygulayıcısı Birinci Sınıf General Chisha da eşit derecede suçludur! Gerçek niyetiniz ne olursa olsun, Ekselansları’na ve kendi müttefiklerinize karşı komplo kurmaktan suçlusunuz!”

Berstetz: “――――”

Goz: “Öncelikle! Memurlarımızı ve askerlerimizi hafife alayım deme! Karşılaşabileceğimiz tüm zorluklara rağmen Büyük Felaket tüm çabalarımızla ezilecektir!”

Bu yüksek sesle konuşan dev, Goz Ralfon’dı.

O adam İmparatorluğun Dokuz İlahi Generali’nden biriydi, beşinci sıradaydı. Sadakati ve talihsiz zamanlaması nedeniyle Berstetz ve Chisha’nın planlarının ikinci kurbanı olmuştu, birinci kurban da Vincent’tı.

Fakat müdahalesi Vincent’ın İmparatorluk Başkenti’nden kaçmasına yardımcı olduğundan dolayı Berstetz kendi amacı doğrultusunda ona hoşgörülü olamazdı.

Dünyanın ve imparatorluğun geleneği göre her iki taraf da kendi amaçları için tüm gücünü ortaya koyduğunda bir tarafın kazanması, diğer tarafın kaybetmesi esasına dayanıyordu. Bu yüzden Berstetz de bunun için en ufak bir özür hissetmiyordu.

Berstetz: “Neden buradasın… Malikânemin bodrumunda zincirlenmiş bir hâlde olman gerekiyordu.”

Goz: “Cesur bir kızcağız beni kurtardı bu durumdan! Güçlü bir kalbe sahip… Kızı benimle birlikte tuzağa düşürdüğünüz için şansınız yaver gitmedi! Vollachia İmparatorluğu, bu kızla gurur duymalı!”

Berstetz: “…Anladım, demek oydu ha.”

Berstetz’in zihninde, malikânesinde esir tuttuğu mavi saçlı bir kız canlandı.

O kızcağız, kıymetli bir şifa büyücüsüydü ve Madelyn’e göre de Oni ırkına mensup genç bir kızdı. Hem yetenekleri hem de soyu açısından onu İmparatoriçe Adayı yapma niyetindeydi.

Kızı kararlı ve enerjik bir kadın olarak değerlendirmişti ama anlaşılan bu bile yetersiz bir değerlendirmeymiş.

Planın başarısızlığı artık gün yüzüne çıktığından dolayı bu konu üzerinde fazla takılmamıştı.

Ancak Goz’un varlığıyla ilgili asıl endişe――

Berstetz: “Birinci Sınıf General Goz, Büyük Felaket’i zaten duymuş muydunuz?”

Goz: “Detaylarını işitmedim! Ama Ekselansları’nın hayatı pahasına vuku bulacağını duydum! Bunun için de Chisha’ya danışmalıyım… Fakat önceliğim Ekselansları’nın hayatıdır! Ekselansları’nı nerede tutuyorsunuz, siz…”

Goz, gereksiz derecede yüksek sesle Berstetz’e niyetini beyan etti.

Berstetz, içten içe Chisha’nın Büyük Felaket’i tamamen kendi başına saklamasına hayranlık duyuyor, hatta biraz kıskanıyordu; Goz’un bile haberi olmuştu ama hissettiği tek şey buydu.

Sözlerinin ortasında Goz bir şey daha fark ediverdi ve gözleri fal taşı gibi açıldı.

Ve ――

Goz: “Ne… ah… E-Ekselansları… EKSELANLARI!..”

Bir çığlıkla Goz dizlerinin üzerine çöktü. Momentumla savrulan Berstetz kalçası üzerine yere düştü ama Goz’un umurunda değildi, önündeki cesede sarıldı―― kırmızı halıya yığılan ve bir daha asla hareket etmeyecek olan o cesede.

Goz’un genişlemiş gözlerinden yaşlar süzülünce de kalın sakalları onları emiverdi. Sakalını ıslatan yaşlarla, iri yumruğunu halıya kuvvetle vurdu.

Goz: “Ekselansları!.. Çok geç kaldım! Nasıl bir aptallıktır bu! Ne dehşet bir aptallıktır bu! Artık bu aptallığın bedelini yalnızca canımla ödeyebilirim!..”

Berstetz: “B-Birinci Sınıf General Goz! Lütfen sakin olun! O adam…”

Goz: “Bu sakin olunacak bir durum falan değil! Şerefsiz Başbakan Berstetz! Tatmin oldunuz mu sonunda?! Ekselansları’nın hayatını almadığınız yetmedi, şimdi de İmparatorluğun kendisini――”

Berstetz: “Orada yatan kişi Birinci Sınıf General Chisha’dır!”

Berstetz, göğsünden delik açılmış olan İmparator’un cesedine öfkelenmiş Goz’u yüksek sesle susturdu.

Nadiren duyulan bir çığlık atan Berstetz’e gözlerini açan Goz, yatan cesedi dikkatle inceledi.

Goz: “Bu Birinci Sınıf General Chisha mı?.. Saçmalamayı kes! Öyleyse ne olmuş olabilir ki!”

Berstetz: “Olayın detaylarını ben bile bilmiyorum. Fakat Birinci Sınıf General Chisha’nın Ekselansları’nın kılığına girip ölmesi de eşi benzeri görülmemiş bu durumun da sebebi… Büyük Felaket’le bir şekilde bağlantısı olabilir.”

Goz’un öfkesini ve karmaşık duygularını yatıştırdıktan sonra, Berstetz kendi düşüncelerini de toparladı.

Belki de onun İmparator olarak ölümü ve Berstetz’le birlikte işlediği isyan, Chisha Gold’un tasarladığı planın birer parçasıydı.

Ve bu, zaman zaman ortaya çıkan Büyük Felaket olaylarından tamamen bağımsız değildi.

Şayet ki Büyük Felaket hakkında bir şey bilen biri varsa o da――

???: “――Hakikaten de korkunç şeyler oluyor birdenbire. Hayatımda ve ölümümde bile hiç böyle bir muamele görmemiştim.”

Goz: “――――”

Odanın arkasından kısık bir ses yükseldi.

Lamia’nın sesi, Goz’un içeri girip attığı savaş baltasının şiddetli darbesiyle savrulmuş olmasına rağmen hâlâ duyuluyordu.

Öncelikle belirtmek isterim ki varlığı kimselerce unutulmamıştı.

Berstetz, Goz’le sonraki yüksek sesli tartışmasına rağmen onu anmamıştı; çünkü o savaş baltasındaki güç, kesinlikle ölümcüldü.

Goz Ralfon, askerler arasında saygı gören bir Generaldi ve büyük orduları yönetme kapasitesi açısından Chisha Gold’dan sonra geliyordu ama bireysel dövüş yetenekleri Chisha’ya kıyasla olağanüstüydü.

Şayet ki Goz bir rakibi yenmeyi amaçlayarak saldırı yaptıysa ortalama bir insan, tek bir darbeyle bile sakatlanırdı.

Ancak Lamia için durum böyle olmamıştı. ――En azından tam anlamıyla böyle olmamıştı.

Lamia: “Hım, bu beden… acı hissetmiyor gibi, rahatladım doğrusu.”

Bunu söyledikten sonra, Lamia ayağa kalktı ve başını hafifçe eğerek sağ yarısını yavaşça birleştirdi―― çömlek gibi paramparça olmuş kısmını.

Bu ifade ne şakaydı ne mecaziydi, kelimenin tam anlamıyla böyle yapıverdi. Yaralarından kan akmıyor, ezilmiş parçaları da bir gölü dolduran buz gibi kıpırdayıp birleşiyordu.

Ancak ölü olması gereken birinin aniden yeniden canlanmasıyla bu iş bitmemişti.

Goz: “Başbakan Berstetz, yanılmıyorsam o kişi――”

Berstetz: “――Lamia Godwin Ekselansları. Dokuz yıl önce İmparatorluk Seçim Töreni’nde ölmüştü.”

Goz: “Peki ya neden Ekselansları, İmparatorluk Seçim Töreni’nde ölmüş olması gereken İmparatorluk Prensesi, bunları yapıyor?! Üstelik, ben bile Lamia Ekselansları’na saldırmış oldum?! İmparator Ekselansları, kız kardeşini canlı mı tuttu?!”

Berstetz: “Dediklerin mümkün değil. Vincent Vollachia Ekselansları, böylesi duygusal bağlara sahip değildir. Garip görünümü göz önüne alındığında da esas sorunun Lamia Ekselansları’nda olduğu açıktır.”

Goz’un refleksif ve dar bakışını düzelttikten sonra, Berstetz hâlâ bedenini onarmakta olan Lamia’ya dikkatle bakarak bir sonuca vardı.

Mümkün olsaydı Lamia’yla konuşmayı uzatarak daha fazla bilgi elde etmeyi tercih ederdi.

Berstetz: “Müzakereler için masayı deviren benden başkası değil.”

Lamia: “Evet, öyle görünüyor. Oysaki bunu düzgün bir şekilde konuşmayı planlıyordum. Peki ne diye birden böyle oldu?”

Berstetz: “Güzel soru. Belki de hayatımdaki son büyük meydan okumasını üstlenirken müttefiklerimin bana ihanet edeceğini düşünerek çaresizliğe kapıldım. Bu yanımı görmek beni de şaşırttı.”

Goz: “Bunu söylemenin yeri ve zamanı değil!! Lamia Ekselansları! Bendeniz Goz Ralfon, İmparator Vincent Vollachia Ekselansları’na hizmet eden Birinci Sınıf General’im! Müsaade edin de sizi bağlayalım!”

Goz önceden saldırıya geçtiği için Lamia konuşmaya razı olduğunu belirtmiş olsa bile ona kulak asmayacaktı.

Lamia bunu onayladığında da Goz kocaman bir adım attı. Savaş baltası artık elinde değildi ama kolları hâlâ kalın kütük gibiydi.

Yang Kılıcı’nın gücü ve beraberinde gelen fiziksel güç artışıyla bile, Lamia’nın Goz’u durduracak güçte olmaması gerekirdi.

Kaldı ki Lamia, aralarındaki güç farkını idrak edemeyecek biri de değildi――

Lamia: “Bağlanmayı reddediyorum. Uyanır uyanmaz özgürlüğümden mahrum kalmayacağım.”

Goz: “Öyleyse zorla…”

Lamia: “――Üstelik, biliyor musun?”

Onu dinlemeyeceğini düşünen Goz, bir adım daha ileri atmak üzereydi ki o an olan oldu.

Lamia’nın büyüleyici altın gözleri parlayıp şeklini değiştirdi. ――Zifiri karanlık o altın parıltıdan doğan gölgeler, birbiri ardına etrafında belirmeye başladı.

Goz: “Neler oluyor lan?!”

Goz dehşet içinde çığlık attı; Berstetz’in de soluğu kesildi, sesi boğazında düğümlendi.

Yer altından fışkıran karanlık gölgeler gibi, Lamia’nın solgunluğunu andıran gözlerle ve rengini yitirip çatlamış derilerle bezeli daha nice uğursuz silüet beliriverdi.

Bu manzara başlı başına hayret vericiydi fakat Berstetz’le Goz’un şoku bununla da sınırlı kalmadı.

Çünkü ayağa kalkanların her birini de tanıyorlardı――

Lamia: “――Sona ermesi kaçınılmaz olan bir İmparatorluğa tutunmanıza yalnızca acıyabiliyorum.”

Bu sözlerle Lamia Yang Kılıcı’nı göğe kaldırdı. O an, çevresinde beliren yirmiden fazla silüet de aynı şekilde ellerini göğe uzatarak kızıl renkteki kıymetli kılıçlarını kınından çektiler. Hepsi ama hepsi, yanıp kül olmalarına izin verilmeyen niteliklere sahip İmparatorluk Hanedanı’nın fertleriydi.

△▼△▼△▼△

Sekizinci Moguro Hagane’yle Dokuzuncu ünvanını taşıyan hem şimdiki varis Balleroy Temeglyph hem de önceki Madelyn Eschart arasındaki amansız çarpışma, Kristal Saray’ın eteklerinde kasırga gibi devam ediyordu.

Orada sergilenen olağanüstü mücadele insan biçimine bürünmüş devasa bir surla, bulutlarla örtünmüş kudretli bir Ejderha’nın çarpışmasında ibaretti. Bir de buna imparatorluğun en güçlü ejder binicisinin katılmasıyla tarihe geçecek kadar şiddetli bir savaşa dönüşmüştü.

Kulakları sağır eden kükreyiş, yerin bağırtısıyla birleşiyor; yıkılan barajdan boşalan seller, çamur dalgaları hâlinde İmparatorluk Başkenti’ne doğru akıyordu.

Lupugana -ya da başka bir deyişle Kutsal Vollachia İmparatorluğu’nun bizzat kendisi- kendi sonunu işaret eden eşi benzeri görülmemiş bir altüst oluşun tam ortasındaydı.

Ve buna rağmen, tüm bu hengamenin içinde――

???: “Siz acaba hangi Ekselanslarısınız? Her iki durumda da Büyük Felaket kapıya dayandı! Benimle beraber Büyük Felaket’e karşı koymak istemez misiniz?!”

Kollarını göğe doğru açmış, yüzünde de sırıtıştan öte bir tebessümle duran Yıldız Gözlemci; yıkılan sokakları hiç görmeksizin sıradan insan aklının tüm kavrayışını pervasızca çiğneyen bir kâbus gibiydi.

Ne var ki Yıldız Gözlemci’nin bu tuhaf gülüşüyle yüz yüze gelen kişi, imparatorlukta “sıradan” olmasına izin verilmeyen tek kişiydi.

Abel: “――――”

Abel, bir an için perde arkasından hayatını kurtaran mucizeye göz attı.

Onu yüksekten yere çakılmaktan kurtaran şey; tam da düşeceği noktaya kadar gerilmiş, Kristal Saray’ın odalarından ve çevredeki binalardan sökülüp toplanmış kumaş parçalarından oluşturulmuş, alelacele hazırlanmış darbe emici bir yastıktı.

Abel, kurtuluşunun ardındaki düzeneği kavrayabiliyordu. Ama asıl mesele, bunun önceden hazırlanmış olmasıydı.

Böylesi bir hazırlık ancak birisi―― yoo, doğrudan Abel’in hangi noktaya düşeceğini biliyorsa yapılabilirdi.

Abel: “Ne kadarını biliyordun?!”

Bu düşünce zihninde çakıldığı an, Abel elini uzatıp gülümseyen Ubilk’i göğsünden yakaladı. Onu zorla ayağını yerden keserek yukarı çekti, Ubilk de acıyla “Ayyayyayy!” diye bağırırken gözleri irileşti.

Yüz yüze, göz göze geldiklerinde Abel bir an bile merhamet göstermeden Ubilk’e baktı.

Abel: “Chisha’nın planı… Yoo, sadece bundan ibaret de değildi. Hangi ölümün Büyük Felaket’i doğuracağını ne zamandan beri biliyordun? Sen benim ölümümün――”

Ubilk: “Evet, dedim ya. ――Vincent Vollachia’nın ölümü diye, bu İmparatorluğu yok oluşa sürükleyecek Büyük Felaket’in başlangıcı olacak diye.”

Abel, nefesleri birbirine karışacak denli yakın bir mesafeden gözlerini Ubilk’e kilitledi fakat onun umursamaz, rahat tavrı bir an bile sarsılmadı. Bu soğukkanlılıktan ziyade mide bulandırıcı bir beklenti, dolup taşan bir coşkunun taşmasıydı.

Gerçekten de Ubilk, sanki ömrü boyunca beklediği an sonunda önüne serilmiş gibi bir sevinçle havalara uçuyordu.

Ama――

Abel: “Vincent Vollachia benim.”

Ubilk: “Olur mu öyle şey! Ekselansları! Yanlışınız var. Bu doğru deeeğil~ Açık açık dile getireyim, yanlışınız var Ekselansları.”

Abel: “――――”

Ubilk: “Birinci Sınıf General Chisha Gold, Vincent Vollachia’nın rolünü eksiksiz üstlenmiştir. Bizzat Ekselansları, kendi elleriyle Chisha Gold’u bu görev için yetiştirmiştir.”

Abel: “Ben…”

Chisha Gold’u yanında tutmasının amacı bu değildi.

Büyük Felaket’in çanları çaldığında ortada olamayacak aciz bir İmparator’un yerine imparatorluğun dizginlerini eline alabilecek birine ihtiyaç olduğunu düşünmüştü.

Vincent öldükten sonra da layık bir vekille omuz omuza verip imparatorluğu kurtaracak birine.

Abel: “Peki ya sen neden bu plana dahil oldun?”

Ubilk: “Nasıl yani?”

Abel: “Bir Yıldız Gözlemci olarak senin, sadece buyruğun yerine getirilmesiyle ilgilendiğini sanırdım. Büyük Felaket’in gerçekleşmesini gerçekten istiyorsan o hâlde benim hayatımı kullanman gerekiyordu. Neden Chisha’nın belirsiz, muğlak planlarına ortak oldun? Hiçbir mantığı yok.”

Yıldız Gözlemciler, buyruğun insan kılığındaki kuklalarıydı.

Ne kadar dost canlısı ne kadar sempatik görünmeye çalışsalar da özlerinde yalnızca buyruğa saplantılı bir takıntı ve fanatik bir yerine getirme arzusuydu bu.

Önceliği belliydi. O hâlde neden Chisha’nın planına sırtını yaslamıştı?

Abel: “Neden bu komploya ortak oldun?”

Ubilk: “Iııı~ söylersem gücenirsiniz ama Ekselansları.”

Abel: “Konuş.”

Ubilk: “Doğrusunu isterseniz benim açımdan fark etmezdi. İster bizzat Ekselansları olun, ister Birinci Sınıf General Chisha. Büyük Felaket gerçekleşirse ne âlâ, gerçekleşmezse de bayağı kötü olurdu. Şayet ki Chisha Ekselansları’nın kılığına bürünüp öldüğünde bile Büyük Felaket başlamasaydı o vakit bizzat Ekselansları hakkında bir şeyler yapmam gerekirdi~ Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, di’ mi?”

Abel: “――Öyleyse şu anki durum tam da umduğun gibi mi?”

Böylece Abel, Ubilk’in dilini sinsice çıkarmasıyla sessizce gerçeği idrak etti. Aynı anda, onunla daha fazla laf dalaşına girmenin bir fayda getirmeyeceğini de anladı.

Ubilk’in yakasından yavaşça elini çeken Abel, ağır adımlarla arkasını döndü. Oni maskesinin ardında gözlerine yansıyan manzara, hayatını kurtaran kumaşın kenarını tutan birkaç yabancı figürdü.

Hiçbirinin yüzünü Kristal Saray’da daha önce görmemişti ama――

Abel: “Bu insanlar senin grubundan mı?”

Ubilk: “ ‘Grup’ diyecek kadar çok kişi değiliz gibi, di’ miii? ~”

Omuzlarını umursamazca silken Ubilk, dönüp kollarını ardındaki topluluğa doğru iki yana açtı. Yaş ve cinsiyet gözetmeksizin toplanmış, sayıları on kadar olan bu kalabalık muhtemelen onun gibi Yıldız Gözlemcilerden oluşuyordu.

Onları ne kadar yok etmeye çalışsan da yerlerine yenileri alırdı. Gözlemcilerin piyonlarının nasıl seçildiği bilinmediğinden dolayı varlıklarını fark etmesine rağmen dokunmamıştı.

Ubilk: “Dediğim gibi, biz buyruğun izinden gidiyoruz. Peki ya siz ne yapacaksınız, Ekselansları?”

Abel: “Ben――”

Ne yapmalıyım? Abel, zihninde dolanan düşünceleri dile dökmeye çalışarak bunları tartıyordu.

Fakat Ubilk’e karşılık vermekteyken yer ve gök gürültüyle sarsıldı. Abel’den ve diğerlerinden bir miktar ötede, Moguro’nun bedeninden kopmuş bir parça toprağa gömüldü ve uğursuz bir ses yankılandı.

Çatışma hâlen devam ediyordu. Ancak ikiye karşı bir verilen bu savaşta, Moguro’nun dezavantajı artık inkâr edilemezdi.

Çoktan ölmüş olması gereken Balleroy Temeglyph, sevgili ejderiyle yeniden diriltilmişti.

Buradan çıkarılabilecek en kötü olasılık, bunun sadece onlarla sınırlı kalmayacağıydı.

Ubilk: “İmparatorluk Başkentini sarsan kargaşa, İmparatorluğu boğan kriz… Akla meydan okuyan tüm bu olaylar, Büyük Felaket’in ta kendisidir.”

Abel, yüzüne yağan toz zerrelerinden korunurken Ubilk çenesini göğe doğru kaldırarak işaret etti.

Dirilen ölüler de kudurmuş ejderha da sanki önüne geçilemeyecek bir yok oluşun habercisi gibi ortalığı kasıp kavuruyordu.

Ubilk: “Krallığın Cadısı, Şehir Devletlerinin Gece Ağıtı, Kutsal Krallığın Çöküşü ve İmparatorluğun Büyük Felaketi… Dünyayı yok edecek dört felaket. Onların vakti de yaklaşıyor. Hatta tam da şu an vuku buluyor.”

Abel: “――――”

Ubilk: “Ah, Ekselansları… Bu yalnızca şahsi kanaatimdir ama…”

Ubilk, sanki söylemeyi unuttuğu bir ayrıntıyı hatırlamış gibi kasıtlı bir şekilde ellerini çırptı. Ardından Yıldız Gözlemci, başını yukarı kaldırarak önce Moguro’nun sürmekte olan çarpışmasına işaret etti―― yoo, aslında bakışları bambaşka bir noktaya yöneliverdi.

İşaret ettiği yer, savaşın ortasındaki bir yeri göstermiyordu. Kristal Saray’ın içindeki amansız mücadelenin sarsıntılarıyla çınlayan taht odasında açılmış koca bir yarığı gösteriyordu.

Ubilk: “Neden Birinci Sınıf General Chisha’yla iş birliği yaptım diye sormuştunuz, di’ mi? Açıkçası her iki ihtimale de razıydım. Ancak… Ekselansları’yla, sizle yan yana mücadele ettiğim takdirde kazanma ihtimalimizin daha yüksek olacağını düşünmüştüm.”

Ubilk, arsızca kahkahalar atarak Kristal Saray’a uzattığı elini indirdi ve aynı elini Abel’e doğrulttu.

Ubilk: “Önceliğim her zaman buyruğun yerine getirilmesidir. Amacım da Büyük Felaket’i başlaaatıp~ ardından doğuracağı yok oluşu engellemektir. ――Önceliğimden bir kere bile şaşmadım.”

Bir Yıldız Gözlemci; buyruğunu gerçekleştirme takıntısıyla var olan, hedeflerine köle edilerek yaşayan bir kukladan farksızdı.

Bu anlayış değişmemişti. Bu anlayışı değiştirmeden Ubilk; kendi eylemlerinin nedenini, seçiminin temelini, arzuladığı geleceği dile getirmişti.

Vollachia İmparatorluğunu, Büyük Felaket’in pençesinden kurtarmak için önceliğini Abel’e vereceğini söylemişti.

Abel: “――Chisha Gold, sen…”

Vincent Vollachia’nın rengini taşıyan onunla yoğrulmuş bu siyah bakışlar; nasıl bir gelecek, nasıl bir umut resmi çizmişti ki?

“Umutların da hayallerin de” hakikatin karşısında yalnızca zavallı birer kaçıştan ibaret olduğunu neden idrak edememişti ki?

Ubilk: “――Oh?”

Ansızın kulaklarında patlama sesi yankılandı, Abel de yüzüne uzanıp oni maskesinin yanağını kavradı. Ubilk de aptalca bir ses çıkarıverdi, hemen ardından yanlarına ağır bir şeyin çarpma sesi yayıldı.

Gözlerini çevirdiğinde de Abel, biraz önce kendisini yakalayan bezin üzerine bir şeyin daha düştüğünü fark etti. Fakat bu seferki kumaş onu korumak için gerilmemiş, darbeyi emememişti.

Ancak――

???: “Haklı çıktınız, kumaş buraya serilmiş gerçekten de! Başbakan Berstetz! Yaşıyor musunuz?!”

???: “Bu ihtiyar beden biraz ağır geldi ama… bir şekilde, hım.”

Üzerlerini örten kumaşı silkeleyerek dışarı çıkan iki figür beliriverdi, üst gövdesi çıplak iri yarı bir adam ve onun kollarında taşıdığı beyaz saçlı yaşlı bir adam.

İkisi de Abel’e tanıdık geliyordu fakat burada onlarla karşılaşacağını asla düşünmemişti.

Ubilk: “Ohhh~ Birinci Sınıf General Goz değil midir bu? Üstelik Başbakan Berstetz de sağ salim desene.”

Berstetz: “Çoktan çekip gitmiş olduğunu düşünmüştüm, ne garip ki hâlâ buradasın…”

Goz: “Sen! Sen… Birinci Sınıf General Chisha’ya ve Başbakan Berstetz’e bu gereksiz buyrukları fısıldayan Yıldız Gözlemci sendin! Senin yüzünden Ekselansları… Ekselansları!..”

Kristal Saray’daki büyük yarıktan atlamış gibi görünen iri gövdeli -Goz Ralfon- sözlerini söylerken kucağındaki Başbakan Berstetz’le Ubilk’in üzerine yürüdü.

Chisha’nın ne amaçladığını öğrendiğine göre Goz’un öldürülmeyeceğini düşünmüştü ama yaşananların ardından nasıl olur da bu hâlde burada belirmişti ki?

Berstetz’le Chisha arasında ne kadar sır paylaşılmıştı?

Goz: “İmparatorluk Başkentindeki kargaşa, tüm bu kaos! Hepsi ama hepsi senin eserin! Kefaretini canınla ödeyeceksin!”

Ubilk: “Bekleee bi’, dur bi’ ya! Planların çok da içinde değildim, hatta General Birinci Sınıf Goz’un başına gelenlerle hiçbir alakam bile yok diyebilirim! Zira, buyruğa göre Goz çok da önemli birisi değil ki…”

Goz: “Yürek mi yedin lan sen!”

Ubilk bir kez daha konuşmaya başlayınca da Goz’un öfkesi daha da alevlendi. Berstetz, Goz’un kucağında taşıdığını unutur gibi acı içinde kıvranıyordu.

Ancak durumdaki sürpriz değişiklikler sadece bununla sınırlı kalmadı――

???: “Vooah?! Yaklaştıkça ve gözlerimle gördükçe her şey daha da karmaşıklaşıyor! Beni görmezden gelen ejderhanın ardından koştum ama onun yerine karşıma koca bir golem çıkıverdi! Elbette ki epey güzel bir gösteri olabilir ama onun yerine geçebileceğimi zannetmiyorum!”

Abel: “――――”

Ve hemen ardından tiz mi tiz bir ses yükseldi; o sesi çıkaran kişi, arkasında toz bulutu bırakarak muazzam bir rüzgârla sahneye girişini yaptı.

Giydiği sandaletlerin altını kaydıran, eliyle siper yapıp gökyüzüne bakan davetsiz misafir; mavi saçlı kimono giymiş bir çocuktu—— o gürültülü tavrı, sözleri ve her şeyden önemlisi tanıdık birinin küçültülmüş hâli gibi olan görünüşüyle herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı.

Goz: “C-Cecilus Segmunt?!――”

Cecilus: “Aaa? Biri adımı mı söyledi? Vay bee, adımın bu kadar şimşek hızıyla yayılmasını sağlayacak ne yaptım acaba, utandım şimdi. Aslında en iyi pozumu o ejderhayı kestiğim ana saklamayı düşünüyordum ama kendi çekiciliğime karşı koyamıyorum!”

Goz: “…Şüphesiz ki bu Birinci Sınıf General Cecilus!”

Moguro’yla Bulut Ejderhası arasındaki çatışmayı izleyen çocuk; dönerek kelimelerini kendine has, mesafeli bir üslupla dile getirdi.

Hiç şüphe yok ki bu çocuk Dokuz İlahi General’in en güçlü olanıydı. Vollachia İmparatorluğu’nun askerî gücünün zirvesinde duran Birinci General Cecilus Segmunt’tu bu fakat bedeni çocuk gibiydi.

Abel, Cecilus’u ilk kez hizmetkârı olarak aldığı yaşa gelinceye kadar, onun yanında büyütmüştü. O zamandan beri aklı bir kenara, bedeni de büyümüş olmalıydı.

Abel: “Ama neden küçüksün… Bunda Olbart Dunkelkenn’in parmağı olduğuna inanıyorum, o hâlde…”

Kaos Alevi’nde Olbart ile karşılaştığındaki tavrıyla çelişiyordu bu durum.

Olbart da bir şekilde Chisha’nın İmparator kılığına girdiğini fark etmemişti. Ancak Natsuki Subaru, Medium ve Al üzerinde uyguladığı aynı yöntemi Cecilus’a karşı da kullanmış olabileceğini varsayarsak yapılan hareketlerin doğruluğundan şüphe duymaktan kendini alamadı.

İmparator bizzat Cecilus’u neden çocuklaştırsın, diye düşündü.

Mantıklı bir açıklama bulmak neredeyse imkânsızdı. Cecilus, on yılı aşkın bir süredir düzeltilmeden yaşamıştı ve artık hiçbir bağ onu sınırlayamazdı.

Başka bir deyişle――

???: “Sen küçücük biri için fazlasıyla çeviksin, di’ mi? Benim bu kadar önüme geçtiğine inananamıyo’m valla, yaşlanmışız desene yahu.”

Düşünceleri tamamlanmadan küçük bir shinobi―― Olbart Dunkelkenn, tam o anda ortaya çıktı. İmparatorluk Başkenti’ni korumakla yükümlüydü ama o görevi bırakıp Kristal Saray’a dönmüştü.

Olbart’ın -shinobi liderinin- neden böyle bir hamle yaptığını anlamaya çalışırken…

Cecilus: “Ha, seni bi’ şekilde atlattığımı sanmıştım ama anlaşılan yapamamışım desene! Muhteşemsin ihtiyar! Bu yaşta bile sahneye çıkıp rolünü icra etmek istiyorsun, takdire şayan harbiden! Bravo be!”

Olbart: “Kes zırvalamayı. Belli ki sen her şeyi unutuvermişsin.”

Cecilus: “Unutmuş muyum? Neyi unutmuşun ben ya, hiç mi hiç anlamadım.”

Olbart: “Ceci küçülmüş, ben yapmadığıma göre de suçlu o şerefsiz Chesshy olsa gerek. Başkalarının yeteneklerini çalmayı severim ama birisi benim yeteneklerimi çaldı mı gıcık kaparım.”

Cecilus: “Ahahahaha, amma bencilce bir laf bu! Ama sevdim, hatta bayıldım.”

İhtiyar, memnuniyetsiz bir şekilde dudak bükerken kendisinden de kısa ve genç olan Cecilus, alay edercesine konuştu.

Goz hâlâ Ubilk’ten yanıt almaya çalışıyor, Berstetz’se Goz’un güçlü kollarında taşınarak özgürlüğünden yoksun bırakılmıştı. Zihni; hâlâ devam eden Moguro, Bulut Ejderhası ve dirilmiş Balleroy arasındaki savaşın sonuçlarının kendisine ulaşıp ulaşmayacağını düşünüyordu.

Abel: “…Gene neler oluyor?”

Birbiri ardına insanlar buraya akın ediyordu.

Vollachia İmparatorluğu’nun Dokuz İlahi Generali’nin büyük çoğunluğunun buraya geldiğini fark etti.

Acaba bu da mı Chisha’nın eseriydi?

Vincent Vollachia’nın becerilerini yerine getirecek şekilde eğitilmiş Chisha Gold, onun beklentilerinin ne kadar ötesine geçmişti ki?

Kendi hayatını Abel’i yaşatmak uğruna feda etmişti, peki ya bundan sonra neler olacaktı ki――

Chesha: “――Affınıza sığıyorum fakat sanırım sizin uğrunuza ölemeeem.”

Abel: “――――”

Bir zamanlar, Vincent Abellux’un yönelttiği bu soruya Chisha Gold böyle cevap vermişti.

Vincent uğruna ölüp ölmeyeceği sorulmuştu, o da açık ve net bir şekilde hayır yanıtını vermişti.

O hâlde Chisha’nın hayatı uğruna feda ettiği kişi Vincent Abellux olamazdı.

Kesinlikle Abel uğruna değildi, Vincent Vollachia uğruna da değildi. Bir kelime oyunu uğruna da değildi, Chisha’nın hayatı uğruna feda ettiği şey――

Abel: “――Sözlerime kulak verin! Büyük Felaket yakındır! Bundan böyle benim emirlerime riayet edeceksiniz!”

Azı dişlerini birbirine sürterken başını kaldırdı, moloz yığınının üzerine sıçrayarak onlara döndü. Ardından orada bulunun bütün insanları süzdü, hepsinin duyması için böylece hükmetti.

Abel’in bu sözleri karşısında herkes -kendi işlerine odaklanmış olanlar da dahil- ona baktı.

O an hakikati bilen Ubilk ve Berstetz dışında, İlahi Generaller de dahil olmak üzere herkesin gözlerinde derin bir şüphe parladı―― Bu adam da kimdi?

Bunu fark eden Abel de yüzündeki oni maskesine uzandı ve yanağını kavradı. Chisha’nın son anlarında yüzünü örttüğü bu şeyi nihayet çıkararak gerçek yüzünü gözler önüne serdi.

Ve ――

Abel: “Ben sizin İmparatorunuz, Vincent Vollachia’yım. İmparatorluğun Kılıç Kurtları’nın zirvesindeki kişi.”

# Tekrardan bomba bir bölümün daha sonuna geldik. Artık İlahi Generallerin bir araya toplanmasıyla birlikte Büyük Felaket’e karşı koymak için çalışmalara başlamak gerekiyor. Tabii hâlâ isyancılar tarafı savaşmaya devam ediyor, onları da durdurup kendi saflarına çekmeleri gerekiyor. Fakat Ros, Garfiel’ın uyarısıyla birlikte bir şeyler yapacak gibi duruyor. Saray’da da hanedana ait ölüler birer birer diriliyor. Bu diriltme işi kime ait? En merak ettiğim sorulardan birisi bu, açıkçası Capella’ya ait olduğunu düşünmüyorum çünkü Capella’nın tekniğinde ölüler konuşmaz ve bir şey de hatırlamaz. Bir sonraki bölümle beraber, Kısım 7’ye veda edeceğiz. Bakalım nasıl bir kapanış yapacağız? Okumaya devam edelim!



5 7 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
8 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Haru
18 Eylül 2025 22:02

Bölüm için teşekkürler

Manfal
19 Eylül 2025 18:55

Ellerinize sağlık bakalım nasıl kapanıcak

Ahmet Nebi
27 Eylül 2025 14:07

Ben çevirmenlik yapma istiyorumda sizinle bu seriyi çevirmek istiyorum nasıl başlayabilirim

Manfal
Yanıtla  Ahmet Nebi
27 Eylül 2025 16:51

Admine dcden ulaş

gariphasan
2 Ekim 2025 20:53

çeviri için teşekkürler.

Kerem1945
5 Ekim 2025 15:05

Yeni bölüm ne zaman

baryonnarutotr
23 Kasım 2025 15:31

Bölümler çok iyi Edo tensei falan filan krallık mahvoldu

Heisenberg
11 Aralık 2025 16:30

Ubilik in bahsetti diger felaketler cok ilgimi çekti bakalım arc 8de ne olacak