Bölümün ortalama okuma süresi 25 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Berstetz Fondalfon taht salonuna geri döndüğünde dikkatini çeken bir gariplik vardı, Kristal Saray’ın en kutsal odasının kapısı sıkı sıkıya kapatılmıştı.
Fakat buradaki “kapalı” kelimesi, sıradan bir açılıp kapanmayı ifade etmiyordu. Bu kez “kapalı” olmak odanın bütünüyle dış dünyadan mühürlenmiş olduğu anlamına geliyordu. Saray’ın efendisinin iradesinin bir yansımasıydı bu, hiç kimsenin içeri adım atmaması için konulmuş mutlak bir yasaktı.
Ne var ki――
???: “――Böyle bir durumda sizce hangiiii~ İmparator’un iradesini dikkate almak daha uygun olurdu, Başbakan-sama?”
Berstetz adımlarını kesiverdi. Karşısında kollarını açmış, soytarı edalı narin adam duruyordu. Zaten iplik inceliğindeki gözlerini iyicene kısmıştı.
Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm taşıyan bu adam bir istisnaydı. Yıldız Gözlemci’nin tuhaflığı sayesinde Kristal Saray’a dilediğince girip çıkma ayrıcalığına sahipti. Ne dost ne de düşman sayılabilecek bu öngörülemez varlık, alışılmadık bir konuma yerleşmişti.
Berstetz: “Ubilk-dono, taht salonunda…”
Ubilk: “Sizi çaresiz bırakacak değilim ya, hemen gerçekleri beyan edeyim. İmparator Ekselansları içeride. Fakat hem gerçeği hem de sahtesi birden. Dolayısıyla yüz yüze gelmeeeleri~ kaçınılmaz.”
Berstetz: “…Anlaşılmaz.”
İçinde bir kuşku taşımasına rağmen Berstetz çenesine elini yaslayarak bu şekilde yanıt vermeyi tercih etti.
Aynen söylediği gibi onun için bu durum tam anlamıyla kavranamazdı, böylesi bir gerçeği olduğu gibi kabul etmek hiç de kolay değildi. Berstetz’in tepkisine karşılık, Ubilk başını hafifçe yana eğdi ve alaycı bir tonda “Anlaşılmaz mı?” diye sordu.
Ubilk: “Ney bu kadar anlaşılması zormuş ki? Gerçek İmparator’un buraya nasıl getirildiğini mi merak ediyorsunuz? Yıldızların fısıltıları yönlendirdi buraya, öyle diyeyim…”
Berstetz: “Savaş meydanında bile üzerine tek bir ok düşmeden yürüyebiliyorsun. Askerler birbirlerini boğazlarken sen ne bir kılıç darbesine ne de tek bir kan dökmeksizin aralarından süzülüp geçebiliyorsun, değil mi?”
Ubilk: “Evet, ayneeen~ öyle. Ama bununla da bitmiyor.”
Ubilk; dudaklarında alaycı bir tebessümle başını salladı, hiçbir şeyi gizlemeye niyeti yoktu.
Ne kadar akla aykırı görünse de Berstetz o adamın olağanüstü yeteneklerine kendi gözleriyle şahit olmuştu.
Ubilk bir keresinde gökten yağan mermi sağanağından da kılıçlarla örülmüş bir orman da geçerken tek bir çizik almadan, sanki sıradan bir patikada yürüyormuşçasına ağır adımlarla geçip gitmişti. Bunu yıldızların fısıltılarını izleyerek başardığını söylüyordu. Ancak Berstetz için o adam gerçekten insanüstü savaş yeteneklerine mi sahip olduğu, yoksa bu sözlerin bir aldatmaca mı olduğu belirsizdi.
Kesin olan tek şey; ister yıldızların esrarengiz rehberliği isterse Ubilk’in doğrudan kendi kudreti olsun, onun varlığı insanın kavrayışını aşan bir güçle sarıp sarmalanmıştı.
Ve böylesine yararlı bir varlık olduğu için de ne gerçek Vincent Vollachia ne de sahte Vincent Vollachia Ubilk’ten vazgeçmeye yanaşamamıştı.
Her şey――
Berstetz: “Büyük Felaket’i önleyip yol gösterici bir ışık olman içindi.”
Ubilk: “Neee?~ Yoksa burada kabul görüşüm, insanlığımın takdir edilmesinden kaynaklanmıyor muydu ya?”
Berstetz: “Kristal Saray’a insanlığı için çağrılacak biri olsaydı o yalnızca Birinci Sınıf General Goz olurdu. Onun dışındaki herkes yalnızca sahip olduğu yetenekleri nedeniyle çağrılır. Ben de istisna değilim.”
Bir ulusun yönetiminde kişisel ya da gönül bağı tıpkı sinek vızıltısı kadar değersizdir, görmezden gelinir.
Berstetz’in anlayışı buydu ve şüphesiz ki bu görüş, her iki Vincent Vollachia tarafından da paylaşılıyordu.
Mesele iyi ya da kötü, sevmek ya da nefret etmek değildi; konu yalnızca ihtiyaç meselesiydi.
Bu bağlamda, Berstetz kendisini şu an yalnızca zorunlu bir dişli olarak görüyordu. Bulunduğu makam bir gün gereksiz ya da anlamsız hâle gelirse görevden alınmasına dair hiçbir itirazı da olmazdı.
Ubilk de hangi kararlılığa sahip olursa olsun, kendi üzerine düşen rolden sapmaması gerekiyordu.
Berstetz: “Bunun bilincinde olsaydın bizlerin kurduğu bu planı da hâlihazırda tahtta oturan İmparator Ekselansları’nı da görmezden gelemezdin, değil mi?”
Ubilk: “Yoksa yaptıklarımı bir ihanet olarak falan mı görüyorsunuz? Buuu~ mesele epey karmaşık ya. Nihayetinde ihanet edebilmek için bile önce güven kazanmak gerekir. Yoksa… bana güveniyor musunuz?”
Berstetz: “Hayır. Hiçbir şekilde.”
Ubilk: “Öyle mi? Böyle söylerseniz canım çok yanar ama…”
Elini alnına götüren Ubilk, incinmişliğini bile dile getirirken eğleniyor gibiydi. Bunun sükûnetinden mi yoksa başka bir sebepten mi kaynaklandığını bilmek zordu ancak Berstetz, onun tek bir defa bile ifadesini bozduğuna şahit olmamıştı.
O ana dek bundan rahatsızlık duymamıştı fakat şimdi -ilk kez- bu manzarayı göz tırmalayıcı buldu.
Gerçek Vincent Vollachia, Kristal Saray’dan sürülmüş ve böylece İmparator ünvanını yitirmişti―― ama şimdi o kapıdan içeri getirilmiş, bu kader anının tam ortasına sürülmüştü.
Ubilk: “Başbakan-sama, aklınızı kurcalayan bir soruya yanıt vereyim müsaadenizle… Ben tarafımı hiçbir zaman değiştirmedim.”
Berstetz: “――Hangi taraftasın ki tam olarak?”
Berstetz onun dostluk mu yoksa düşmanlık mı ima ettiğini sorguladı. Bunu işiten Ubilk, ellerini göğsünün önünde birleştirdi; çıkardığı ses havada yankılandı.
Ubilk: “Elbette ki benim durduğum taraf, Vollachia İmparatorluğu’nun huzurunu muhafaza etmek ve Büyük Felaket’i önlemeyi arzulayan taraftır.”
Berstetz: “――O hâlde, bu kapının ardındaki yüzleşme bu yüzden mi kaçınılmaz?”
Ubilk: “Evet, haklısın, tam anlamıyla öyle. Attığım her adım, yaptığım her şey bunun için. ――Kalbimin atması da ciğerlerime girip çıkan hava da damarlarımda dolaşan kan da… hepsi ama hepsi, bunun uğruna.”
Berstetz: “――――”
Ubilk sözlerini sürdürürken göğsüne vuruyordu, Berstetz’se sessizliğini koruyordu.
Ubilk’in değişmeyen tebessümü, sarsılmaz tavrı ve şeytansı bakışları; Berstetz’in gözünde aklı başında ve ciddi görünüyordu.
Fakat bu aklın ve ciddiyetin, deliliğin öteki yüzüne açılan bir pencere olup olmadığını söylemek de imkânsızdı.
Berstetz: “――İmparator Ekselansları, ne yapacaksınız?”
Ubilk, görkemli kapının önünde nöbet tutarken içeride iki İmparator karşı karşıya gelmişti―― Berstetz’se sürgün ettiği kişiyi düşünerek kendi kendine fısıldadı.
Kellesi uçurulsa da ruhu ateşlere atılsa da en vahşice yöntemlerle infaz edilse de umurunda değildi.
Şayet ki Vincent Vollachia, imparatorluğun tarihindeki en bilge hükümdarlardan biri olarak gerçekten İmparatorluk tahtını arzuluyorsa öyle olsun.
Dolayısıyla da――
△▼△▼△▼△
????: “Çabucak harekete geçip sözlerinden sakınmayan bir adam o. İnancını göklerin ötesine bağlamış bir Yıldız Gözlemci’ye güvenmem ben.”
???: “Her şeyden önce, o varlıktan herhangi bir sadakat beklemem. Hiyerarşi sadakat temeli üzerine kurulmuş olsaydı Vollachia bugüne dek varlığını da sürdüremezdi. Ancak öte yandan…”
????: “――――”
???: “Şayet benim çöküşüm, senin gizlediğin ihtirasların artısını eksisini tartamadım diye gerçekleşmiş olsaydı o hâlde Saray’ın zeminine böylece ayak basmamın da uzak bir ihtimal olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdik, değil mi?”
(Ç.N: İhtiras, insanın hedefine giderken her türlü yolu ve düşünceyi “mubah” görme durumudur.)
Kan kızılı bir halının üzerinde ağır adımlarla ilerleyen Abel; kollarını göğsünde kavuşturmuş, bakışlarını karşısındaki kişiye sabitlemişti. Sorduğu sorunun tonunda en ufak bir tereddüde yer yoktu.
Onu buraya taşıyan elin kime ait olduğu tartışmasızdı. Normların ötesindeki tuhaflıkları kavrayıp okuyan, Gözlemcilerin dileklerini gerçekleştirmek uğruna kalbini ve ruhunu ortaya koyan o adam; oyun tahtasının sınırlarını aşma işinde rakipsizdi.
Kendi hâlinde takılan tehlikeli bir topa benziyordu. Fakat o top, koşullar yerine getirilmedikçe bulunduğu mevziden de sökülemezdi.
Bu başıboş topu zorla görevinden almak için şartları bulmak da iki ucu keskin bir bıçağa benzer, tehlikeli bir oyundu. Yine de başarmıştı.
Bir zamanlar kovulduğu taht salonuna yeniden ayak basıyor olması bunun apaçık kanıtıydı.
Tüm bu entrikalar da bu anı gizlemek için atılan her bir adım da hepsi ama hepsi, bu fırsatı geri alabilmek içindi; abartmaksızın.
Abel: “――――”
Abel’in tahtında oturmuş ve az sonra bir soru yönelteceği adamın yüzünü daha önce sayısız kez görmüştü. Bu yüz aslında bizzat kendisinindi. Aralarındaki bağ; sadece bir aşinalıktan çok daha fazlasıydı, mantığın sınırlarını aşan bir benzerlikti.
Başkalarının gözünde bu yüz, Vincent Vollachia’nın kendisi gibi görünüyordu. Ama Abel, bu yüze bürünmekte ustalaşıp yıllardan beri kullanan bu adamı tanıdığı için aslında beceriksizce yapılmış bir maskeden ibaret olduğunu biliyordu.
Ancak bir maske -ne kadar özensiz olursa olsun- temel görevini de yerine getirirdi.
Bir maske, kişinin gerçek yüzünü gizleyerek düşüncelerini görünmez kılardı. İşte tam da bu nedenle Abel sorularını gözleriyle değil, sözleriyle sormayı tercih etmişti.
Ve sorduğu soru; dolaylı anlatımlardan uzak, son derece açık ve keskin bir soruydu.
Abel: “Peki, beni tahttan indirip Berstetz’e katılma arzun gerçekleşti mi?”
Abel’in dile getirdiği soru, bir başkasının kulağına ulaşsaydı şüphesiz infial yaratırdı.
Kristal Saray’ın bir odasında başlamış olan sürgün trajedisinin yankıları, artık imparatorluğun tamamına yayılmıştı. Hâlen daha başkenti çevreleyen surların önünde imparatorluk askerleriyle isyancılar çarpışıyor, canlar her an rüzgâra savrulup gidiyordu.
Başkentin sakinleri de hayatlarını bu mücadelenin sonucuna bağlamıştı.
Böylesi bir tablo karşısında Abel’in yönelttiği soru, ister istemez boş vermişlik ve umursamazlıkla itham edilecek cinstendi.
Ama yine de dile getirmişti. Tek bir şeyi bile ziyan etmeyen, buraya varabilmek için nice entrika kurgulamış olan isyancı bunu söylemekten çekinmedi. Çünkü gerekliydi.
Çünkü Abel’in―― daha doğrusu gerçek Vincent Vollachia’nın sahte Vincent Vollachia’yla yapacağı müzakerenin özünde neyi araması gerektiğini belirlemek zorundaydı.
Ve nihayetinde, tereddüt denemeyecek kadar uzun fakat derin düşüncelere dalmış denemeyecek kadar da kısa bir sessizliğin ardından konuştu――
Vincent: “――Hayır, henüz gerçekleşmedi. Aradığım sonuca ulaşmış değilim.”
Sahte İmparator’un gerçek İmparatora verdiği yanıt, sanki soruyu soranın sesini taklit etmek istermişçesineydi.
Abel: “――――”
Bu yanıt üzerine Abel’in de duraklaması icap etti.
Ne tereddüt ne de uzun uzadıya düşünmeden, yalnızca bir nefeslik sükûtla yetindi.
Ve ardından da――
Abel: “Henüz elde edemedin yani, aradığını demek?”
Bu sözlerle birlikte, iki gözünü birden kapattı. ――Kendi tabiatına aykırı, alışık olunmayan bir tavırdı bu.
Zira Abel, hiçbir vakit gözlerini aynı anda kapatmazdı. Bir İmparator olarak tek bir göz kırpışıyla bile ülkesini kralsız bırakabilecek bir konumda bulunduğundan dolayı, daima bir gözünü de açık tutmak zorundaydı.
Disiplin ve farkındalıkla yoğrulmuş yıllar sayesinde uykusunda bile tek gözünü aralık bırakabilen, bilincini yarı uyanık tutabilen Abel için mutlak karanlıkla yüzleşmek uzun senelerden sonra ilk kez gerçekleşiyordu.
Ama asıl olan da buydu. O anı seçip bunu yapabilme iradesini göstermesiyle Abel, kendi niyetini de ortaya koymuştu.
Başka bir deyişle――
Abel: “Aldatmaca.”
Taht odasına ayak bastığı ilk andan itibaren, Abel’in ne sesinde ne de bakışlarında öfke yahut hayal kırıklığına dair bir iz vardı. Kendisine ihanet ederek sırtından hançerleyen adamın karşısında dahi çelikten iradesi sayesinde onu bastırabilmişti.
Ancak tam şimdi, burada; uzun zamandan sonra titizlikle duygularından arındırılmış sesine başka bir duygu karışmıştı.
Kendi suretini çalıp taklit eden sahtekâra karşı, artık gizleyemediği küçümseyişti bu.
Vincent: “――――”
Bu sözlerin ardından, tahtı gasp eden sahte İmparator sessizliğe gömüldü.
Sessizliğini korudu. Yine de bu sessizlik basit bir gururdan kaynaklıysa belki bir nebze de olsa daha anlaşılır olurdu.
Abel: “Beni tahttan uzaklaştırarak hadiselerin farkına varan o baş belası Goz’u da oyun tahtasının dışına çıkardın. Kaçışımdan sonra planlarımı önceden sezip ezmek için entrikalara kalkıştın, İblis Şehri’nin yıkımına ortak oldun. Alevler sönmek bilmeyerek tüm ülkeye yayıldı ve nihayetinde de bugüne dek isyancıların asla ulaşamadığı İmparatorluk Başkenti’nin surları aşağılık, kabaca çiğnendi.”
Vincent: “Şayet tahttaki kişi sen olsaydın bunların hiçbiri yaşanmaz mıydı diyorsun?”
Abel: “En başından itibaren tahta oturmuş olsaydım bugün yaşananların hiçbiri de gerçekleşmezdi. Senin körüklediğin yangınsa bütün İmparatorluğu kasıp kavurdu. Fakat…”
Sözlerini yarıda keserek yüzünü saklayan oni maskesine elini uzattı.
Ve ardından da――
Abel: “――Bu alevleri derhâl söndürecek bir yol da mevcut.”
Böyle diyerek yüzündeki maskeyi çekip kopardı, gerçek yüzünü nihayet karşısındakine gösteriverdi.
Yukarıdan bakanın da aşağıdan bakanın da ifadesi tıpatıp aynıydı. Sanki ayna misali bir yansıma gibi, gerçek imparatorla sahte olan göz göze geldi. Öylesine kusursuz bir benzerlikti ki bu, aralarındaki farkı kimse ayırt da edemezdi.
Abel: “――――”
O adam bilge bir insandı. Abel’in sözleri de davranışları da onun niyetini tereddütsüz ortaya koyuyordu.
İşler bu noktaya gelmişken bulunduğu dezavantajlı konumun farkındaydı, planını uygulamanın zorluklarını da gayet iyi kavramıştı. Artık akıl oyunlarının karşı konulamaz dalgalarını örten tüm oyunları yerle bir etme vakti de gelmişti.
Gözlerini diktikleri engel de karşı koymaları gereken Büyük Felaket de aynı şeyse o hâlde başka bir sonuç zaten mantıksız da olurdu.
Ve bu noktadan sonra da――
Abel: “Ben――”
Kendisinin ait olduğu yere dönme iradesini açıklamak üzereydi.
İtiraz edilmesi güç bir fermanla, basiretsiz nedenlerle başlamış olan savaşı sona erdirecekti.
Ama tam o anda…
Vincent: “――Ekselansları.”
O tek kelime, Abel’in geri kalan sözlerini yutarcasına boğazında bıraktı.
O yüzle, o sesle dile getirilmemesi gereken bir hitaptı bu. Kendisini aşağıya çekip muhatabını yücelten, makamının idrakini kaybetmiş birinden çıkan, asla söylenmemesi gereken budalaca bir sözdü bu.
Sözcükler duyulduğu anda, Abel’in cümlesi bir anlığına donup kaldı.
Belki de bu, Abel’in―― yoo, Vincent Vollachia’nın Kristal Saray’da ikinci kez beklentilerinin yıkılışına tanıklık ettiği andı. Hem de ölümcül olabilecek bir andı.
İlkinde tahtından edilmişti. Şimdi, bu ikinci seferde de――
Vincent: “――――”
O küçücük boşluğu fırsat bilerek sahte İmparator tahtından kalkıverdi.
Oturduğu yerden doğrulurken aralarındaki yükseklik farkı yeniden, sadece bir nebze olsun açıldı; biri diğerine hâlâ yukarıdan bakıyordu. Ama bu izlenim de bir anlık bakışta eriyip kayboldu. Artık bunun hiçbir önemi de yoktu.
Zira――
Vincent: “――Tek hatan, tahtı yukarıdan bakan bir gözle görmendi.”
Bu sözleri söylerken aradaki mesafeyi tek bir nefes aralığında kapatmış, Abel’in tam karşısına dikilmişti.
△▼△▼△▼△
――İmparatorluk Başkenti Lupugana’nın Kristal Sarayı’nda biri gerçek diğeri sahte, iki İmparator birbirinin nefesini duyabilecek kadar yakın mesafede duruyordu.
Ve işte o anda da kuşatma altındaki Başkent’in dört bir köşesinde aynı anda farklı değişimler meydana geliyordu.
Her biri ayrı bir duygu ve inancın doğurduğu sonuçlardı ancak hepsini birleştiren tek bir ortak nokta vardı.
Bu ortak nokta da gerçekleşen değişimlerin hiçbirinin arzu edilir olmamasıydı.
???: “――El Fula.”
Elindeki asayı kaldırarak savaş meydanının kavrulmuş havasında sert bir rüzgâr fırtınası yarattı.
Normal şartlarda bu büyü, en az enerjiyle düşmanın boğazını kesmeye odaklanırdı. Fakat Ram, karşısındaki düşmanlara bunun hiçbir fayda etmeyeceğini kısa sürede kavramıştı.
Çünkü yolunu kapatanlar, kendi iradeden yoksun taş golemlerden oluşan bir gruptu.
Onlarda benlikten eser yoktu, yaklaşan her şeye kör bir mekaniklikle saldırıyorlardı. Her ne kadar insan biçiminde yaratılmış olsalar da insan bedenine ait hayati noktaların hiçbirine sahip değillerdi.
Başlarını koparsan da kollarını bacaklarını parçalasan da kalan gövdelerini silaha dönüştürüp düşmana saldırmayı sürdürüyorlardı.
Bu nedenle Ram’ın alışıldık keskin taktikleri etkisiz kalıyordu.
Ama kızcağız hiçbir şeyi yapamayan, kendi başına varlık gösteremeyen narin bir genç kız gibi pes de edemezdi.
???: “Salıverin!――”
Ram’ın sert bakışlarla golemlerin sürüsüne doğru ilerleyişine karşılık, esmer tenli savaşçı bakirelerden oluşan bir hat ön saflara atıldı. Shudraqlılar en ufak bir tereddüt göstermeden savaş alanına yayıldı, yaylarını gerip oklarını taşa dönüşmüş engellere yağdırdılar.
Ram, her bir oka rüzgâr büyüsü işleyerek sorunu kaba kuvvetle ortadan kaldırmayı denedi.
Rüzgârla kuşatılmış oklar, hız ve dönme gücü kazanıyor; taş golemlerden birine saplandığı anda da uç kısmı delici bir rüzgâr patlaması yayıp hedefini un ufak ediyordu.
Ok; durmadan yoluna devam ederek ardındaki golemleri de delip geçiyor, zincirleme bir yıkım yaratıyor, verdiği zararı katlıyordu.
Tek bir atışla iki, hatta üç golem aynı anda çöker hâle gelmişti.
Ve bununla birlikte――
Ram: “Fula.”
Ram’ın mırıldandığı narin ilahiler, yıkıcı rüzgârdan bambaşka bir titreşim yarattı; toprağı nazikçe okşarcasına kavrayıp taşlarını dağıtarak parçaladı.
O anda, yıkılan taş golemlerden sonra yere düşmüş olan oklar yeniden havalanıp koşan Shudraqlıların ellerine döndü; yaylarına takılıp bir kez daha salındılar ve golemleri tekrar ve tekrar devirdiler.
Ram: “Fula, El Fula, Fula, El Fula.”
Birbiri ardına, hızlıca söylenen bu ilahiler; büyü sistemini ilmik ilmik işleyen bir hareket gibiydi.
Savaş sanatını yüceltirken büyünün gelişimine sırt çevirmiş Vollachia İmparatorluğu’na hayranlık duyan Shudraqlılar, Ram’ın sergilediği olağanüstü ustalığı akılalmaz bir mucizeymiş gibi seyrediyorlardı.
Sanki gözleri bağlı, elleri de zincirlenmişken bile bir iğneye iplik geçiriyormuşçasına. Hatta belki de aynı ipliği aynı anda sayısız iğne deliğinden geçirecek kadar insanüstü bir maharetti bu.
Ram’ın rüzgâr büyüsüyle savaş meydanına katılışı, Shudraqlıların taarruz gücünü katbekat artırmıştı.
Zikr Osman’ın inancı ve duygusallığı yüzünden geride kalmış olan kadın savaşçılar, saklı tuttukları güçlerini şimdi açığa çıkararak neredeyse geçilmez addedilen üçüncü kalenin birliklerini ezip dağıtıyorlardı.
???: “Ahh, ne müthiş! Dostu da düşmanı da hayrete düşürmek amma keyifli!”
Parlak siyah hançerlerini sımsıkı kavrayan Mizelda, savaş alanında koşarken bu sözleri söyledi.
Kaybettiği bacağının yerine protez taşımasına rağmen yürüyüşündeki sarsılmaz adımlar en ufak bir eksiklik göstermiyordu. Mizelda; müttefiklerinin ok yağmuru altında ön safları aşıp fırladı, her iki elindeki hançerleri savurarak taş golemleri bir fırtına gibi biçti, grubun ortasında kocaman bir boşluk açtı.
???: “Ablam kendi başının çaresine bakar! Durmak yok! Ram’ın rüzgârı ruhumuzu da beraberinde sürüklesin!”
Yayını elinde sıkıca kavrayan Taritta; diğer Shudraqlıların bir atışta attığı okun üç katını fırlatıyordu. Gözlerini ön saflarda kudurmuşçasına savaşan ablasına dikerken kardeşlerine de yürekten bir çağrıda bulunuyordu.
Onun çağrısına kulak veren Shudraqlıların okları, taş golemlerden oluşan sürüye ölümcül darbeler indiriyordu. Ardından ölümü çoktan tatmış olması gerekirken yeniden ayağa kalkmış Zikr ve yanındakiler, düşmanın düzenini parçalamak için ileri atılıyorlardı.
???: “Çekilin gidin lan, çekilin, çekilin lan! Ufak tefek taş yığınları sizi, bu savaş meydanını ele geçiremeyeceksiniz!”
Önde küstahça bağıran adamın sesi kaba saba olsa da kılıç kullanışı bambaşka bir ihtişam sergiliyordu. Çift kılıcını bir savuruşla birkaç golemi aynı anda parçalayan, göz bandıyla tek gözünü örten adam savaş alanını tek hamlede tarumar etmişti.
Buraya kadar anlatılanlara bakılsa bu çatışma ezici bir üstünlükle neticelenecek gibiydi.
Ancak――
Zikr: “Geri çekilin!!――”
Görkemli yelesiyle parlayan bir Galewind Atı’nın sırtında haykıran Zikr’in emriyle ön saflardaki birlikler bir anda dağıldı. Tam o anda, gökyüzünden devasa bir “duvar” grubun tam orta yerine çakıldı.
Kulakları patlatan bir gümbürtü ve yeri titreten bir sarsıntı toprağı yuttu, bu manzara -abartmaksızın- bizzat bir kaleyle savaşmaya benziyordu. Şehir surlarıyla bütünleşmiş Moguro Hagane’nin gücü, kaç tane taş golem lime lime edilirse edilsin eksilmeyen bir tehditti.
Moguro’nun tek bir kol darbesi, verilen bütün kazanımları göz açıp kapayıncaya kadar boşa çıkarıyordu.
Savaş; dengeli bir gidip gelmeden ziyade, bir ileri iki geri savrulan bir hâl almıştı.
Fakat――
Ram: “――Ne?”
Savaş alanında ilerlemeye ve Shudraqlı okçularının atışlarına rüzgârını katıp oklarını düşman hatlarını delip geçirmeye odaklanmış olan Ram, açık kırmızı gözlerini kısarak meydana gelen anormal değişimi sezmeye başladı.
İlk fark eden yalnızca Ram olmuştu. Ancak kısa süre içinde, üçüncü kalenin üzerinde yankılanan bu değişim artık herkesin dikkatini çeker hâle gelmişti.
Bir değişim, yani――
Jamal: “――Amına koyduğuma bak! Düşmanına sırtını dönmek de ne demek lan! Sen Birinci Sınıf General misin yoksa bir maskara falan mı!”
Devasa kütlesiyle aklın sınırlarını zorlayan Moguro Hagane, işte bu küfürlerle dolu haykırışın hedefi olmuştu.
Evet, arkasını dönmüş olan ――Moguro Hagane, İmparatorluk Başkenti’ne doğru koca bir adım atmış; böylece Ram’a, Shudraqlılara ve savaş meydanında karşısına çıkan tüm savaşçılara da arkasını dönmüştü.
△▼△▼△▼△
???: “Olmuyor! Ne yapsam da uyanmıyor ki!”
Omuzlarını hırçınca sarssa da seslense de hatta yanaklarına hafifçe tokat atsa da… Hiçbiri ama hiçbiri, kollarında cansızmışçasına yatan ejderdoğan olan kızcağızı―― Madelyn Eschart’ı uyandırmaya yetmiyordu.
Emilia, onu karların arasındaki hareketsiz hâlinden kurtardıktan sonra bu kaostaki savaş alanına biraz olsun düzen getirmeye uğraşsa da çabaları sonuçsuz kalmıştı.
Emilia: “Mezoreia…”
Soğuk rüzgârda savrulan gümüşi saçlarıyla Emilia, hâlâ gözlerini inadına kapalı tutan Madelyn’i göğsüne bastırıyordu. Başını çevirdiğindeyse gözlerinin önündeki iki varlığın olağanüstü çarpışmasına tanıklık etmişti.
Bir yanda, sırf varoluşunun tabiatıyla dahi ölümlü varlıklardan ayrılan bulutlarla sarılı görkemli bir Ejderha.
Diğer yandaysa mavi saçlı bir oğlan; görünüşü ve şivesiyle bir çocukmuş gibi dursa da savaş meydanında sergilediği akılalmaz dövüş biçimi en kocaman adamları, hatta Emilia’nın kendisini bile gölgede bırakıyordu.
Bulut Ejderhası Mezoreia’yla Cecilus Segmunt’un çarpışması, şimdiden efsaneleşmeye başlamıştı bile.
Cecilus: “Shuwa!”
Ayağındaki zorilerin tabanı buzdan sura basarken Cecilus’un gövdesi yerle neredeyse paralel bir açıyla fırlayıverdi.
Normal şartlarda, tutunacak hiçbir şey olmadan insan bedeni yere çakılırdı. Fakat Cecilus; doğanın böylesi basit yasalarını yok sayıyor, devasa buz duvarını bir atlama tahtası gibi kullanarak Emilia’nın üzerinde süzülen Ejderha’ya yöneliyordu.
Son bir kez daha güçlü adım atarak yıldırım gibi Mezoreia’ya yetişiverdi.
Kanatlarını çırparak mesafe açmaya çalışan Ejderha, Cecilus’un deli dolu manevraları karşısında tuzağa düşmüş gibiydi. Koca pençelerinden ustalıkla sıyrılan buz kılıcının keskin darbesi, korumasız kalan boynuna acımasızca indi.
Mezoreia: “――GYAHHHHHHH!”
Ejderhanın boğazından -bir ejderhaya hiç de yakışmayan türden- acıyla yoğrulmuş bir feryat koptu. Hemen ardından da buz kılıcının boynuna çarpıp paramparça oluşunun tiz sesi duyuldu, böylece çevresindekilere yenileceğini duyurmuş gibi. Bu kırılışın sebebi; Bulut Ejderhası’nın zırh misali sağlam pullarının, demir kadar sert olan buzdan kılıcından mıydı yoksa Cecilus’un olağanüstü süratle savurduğu darbeyle kılıcın kendi kendine parçalanmasından mıydı?
Her iki durumda da işlevini yerine getiren buzdan kılıç yok olup gitmişti, Cecilus’sa havada savunmasızca kalmıştı――
Cecilus: “O kadar çok seçenek var ki karar veremiyorum bir türlü! Ne bir sınırı var ne de küçük numaraları!”
Onun sesi kılıcın kırılışına karışan tiz bir çınlama gibi, doğal neşesini ve coşkusunu yansıtıyordu.
Ardından ikinci kez daha buzun çatlama sesi duyuldu―― yoo, sadece ikinci kez de değildi; üçüncü, dördüncü de peş peşe geldi.
Cecilus: “Ça-ça-ça-ça-ça!”
Görünürde havada savunmasız olmasına rağmen Cecilus hiç duraksamadan yukarı doğru sıçradı.
Emilia’nın Buz Hattı’yla yaratıp buzdan şekillendirdiği sayısız silahı; cebine, beline, sırtına, hatta uyluklarının arasına bile tıkıştırmıştı. Şimdi onları birbiri ardına çıkarıp havada savuruyordu.
Kılıçlar, baltalar, mızraklar, çekiçler… Buzdan yapılma silahların hepsi; Cecilus’un ellerinde ardı ardına Mezoreia’ya çarpıyor, pullarını söküp parçalara ayırıyordu.
Böylesi amansız saldırılar karşısında Bulut Ejderhası savunmaya itilmişti―― gerçi buna savunma demek bile yanlış olurdu, zira Mezoreia karşı koymayı dahi başaramıyordu.
Emilia: “Vay be…”
Onu uzaktan seyreden Emilia gözleriyle hâlâ hareketlerini seçebiliyordu fakat Cecilus önündeyken böylesine bir hız sergilerse gözleri onun gölgesine bile yetişemezdi.
Böylesi bir sürprizi hesaba katacak olursak belki de Cecilus, Madelyn uyanmasa bile Mezoreia’yı yenebilirdi.
Yine de Emilia’nın kalbi, bu ihtimalin verdiği buruklukla kıvranıyordu.
Emilia: “Sen de sevdiğin birini korumak için savaşıyorsun, değil mi?”
Emilia; mor kristal gözlerinin köşelerini hüzünle indirerek Madelyn’in baygın, uyuyormuş gibi duran yüzüne baktı.
Madelyn her daim çevresine öfkeyle, düşmanlıkla ve inatla yaklaşmıştı; dinlemeyi reddeden tavırları vardı. Ama Emilia onu yeterince tanımadığı için ondan nefret etmiyordu.
Bildiği tek şey; bu öfkenin ardında, birini derinden önemsemenin verdiği acının yatıyor oluşuydu. Mezoreia’nın Madelyn’e yardım için bu şekilde inmesi de bundan kaynaklanıyordu.
Ama şayet ki Madelyn hâlâ uyurken Mezoreia ölürse Madelyn’in zihni de kalbi de nasıl bir enkaza dönüşürdü ki?
Emilia: “Madelyn uyan! N’olursun uyan artık!”
Savaşın tam ortasındaydılar. Üstelik Cecilus, Emilia’nın hayatını kurtarmıştı.
Ondan geri çekilmesini ya da Mezoreia’yı öldürmemesini istemek bencillik olurdu.
Geriye kalan tek çözüm de Madelyn’di. Yalnızca bu kızcağız, hem kendisinin hem de yardımına koşmuş olan Mezoreia’nın canına kıyılmadan bu savaşa son verebilirdi.
Cecilus: “Oh! Demek kanatlarındaki eklemler zayıf noktan!”
Emilia’nın umut dolu dilekleri bir yana; Cecilus coşkulu bir savaş narasıyla analizlerini sürdürüyor, savaşı eğlenceli bir oyun gibi görüyordu.
Emilia, vaktiyle Volcanica’yla çarpışırken bir Ejderha’nın zayıf noktasının neresi olduğunu bilemeyecek kadar acemiydi. Ama Cecilus bambaşkaydı.
Kılıcının darbesi, dediği gibi ejderhanın kanatlarındaki ekleme isabet etti. Cecilus; ejderhanın devasa gövdesini bir basamak gibi kullanarak havada dövüşüyor, düşmeden hareket ediyor, kanat ve kuyruğun şiddetli savruluşlarını ustaca atlatıyordu.
Ve birden, ejderhanın haykırışı değişti. Gökyüzünden bembeyaz karların üzerine mavi kanlar damlamaya başladı.
Bu; kılıcının yalnızca zırh gibi sert pulları delmediğinin, aynı zamanda içlerine işleyip ötesine geçtiğinin en açık kanıtıydı.
Cecilus: “Bir Ejderha kanatlarını kaybederse yerde sürünen sıradan bir ejderden ne farkı kalır ki? Söylesene ya, upuzun ömründe yerde dövüşmeyi hiç denedin mi?”
Ne alay ediyordu ne de küçümsüyordu.
Cecilus’un sesinde en ufak bir değişim yoktu, söylediği her şey aslında kendini gazlamaktan ibaretti. Fakat Emilia bile onun sözlerinin gerçeğe dönüşmek üzere olduğuna inanmıştı.
Emilia da ikna olmuşsa doğrudan kılıcın hedefi olan Mezoreia’nın bundan daha da emin olması gerekiyordu.
Kanatları koparılan bir ejderhanın yere çakılışı.
Kanatsız, ejderha olmayan Emilia böylesi bir acının ne denli dayanılmaz olacağını hayal edemezdi. Yine de bunun Mezoreia’nın zafer ihtimalini elinden alacağını açıkça görebiliyordu.
Gökte Cecilus’a yetişemeyen birinin, yerde ona ayak uydurabileceğine inanmak neredeyse imkânsızdı.
Mezoreia: “――Bu ejderha!!.”
Hemen ardından Mezoreia’nın kısık ama uğuldayan sesi yükseldi, yaklaşan rezaleti boğmaya çalışıyordu.
Cecilus, Mezoreia’yı böğründen tekmeleyip sıçradı ve kılıcı kanadının köküne inmeye hazırlanıyordu. Fakat darbe değmeden, Mezoreia gövdesini burgu gibi döndürüp havadaki yüzünü aşağıdan yukarıya doğru çevirdi.
Kanadına yönelen Cecilus’a doğru bakan Mezoreia, ejderha şeklindeki kolunu onun önüne dikti.
İnsan bedeni, o pençelere ya da pullara takıldığı anda paramparça olabilirdi.
Ne kadar hızlı olursa olsun Cecilus bile bu kuralın dışında değildi. Bu yüzden Emilia’nın boğazından neredeyse bir çığlık kopuyordu. Ama o haykırış Cecilus’un ölümü için değil de bambaşka bir şeye yönelikti.
Cecilus: “Oh be, az kalsın nalları dikiyordum!”
Ejderhanın savrulan kolu, Cecilus’u havada yakalamıştı.
Fakat Cecilus ayağını darbeyi savuran ejderhanın koluna hizalayarak onun vahşi gücünün üzerinden koşmayı başardı.
Pençesinin ucunu basamak misali kullanıp kendini ileri fırlattı ve ejderhanın dirseği civarına kadar koştu.
Bedenini parçalayacak o ölümcül saldırıyı olağanüstü ayak hızı sayesinde bir fırsata dönüştürmüş, ölümü atlatmıştı.
Cecilus: “Güzeller Güzeli-san!”
Emilia: “Ah, bende!”
“Güzeller Güzeli” şeklinde hitap alan Emilia, buna karşılık verecek alçakgönüllü bir söz de bulamamıştı.
Ama çağrılma sebebini içgüdüyle kavrayarak ejderhanın kolunda uzaklaştı ve Cecilus’un indiği buzdan duvarın yakınına buzdan silahlar yarattı.
Cecilus hiç vakit kaybetmeden silahı kapıp Mezoreia’ya yöneldi, dizlerini kırarak yeni bir sıçrayışa hazırlandı.
Aralarındaki mesafe bir göz kırpışı kadar kısa sürede kapanabilirdi ancak işte tam bu boşluk, Mezoreia’nın zafer umudunu barındırıyordu. Çünkü Cecilus şu an için ona ulaşamayacak durumdaydı.
Doğal olarak Mezoreia tüm gücünü bu fırsata yatırmalıydı. ――En azından öyle olması beklenirdi.
Cecilus: “Hım?”
Saldırıya geçmeye hazırlanırken Cecilus, çömelmiş hâlde başını yana eğdi.
Sessizce ilk hamleyi karşı tarafa bırakmıştı ama beklenen saldırı gelmemişti.
Emilia’nın da zihninde Cecilus’la aynı tereddüt vardı. Farkına varmadan artık zaferle yenilgi arasındaki son sınırda olduğunu, gücünün sonuna dayandığını hissetti.
Ne var ki Mezoreia hareket etmedi. Tam tersine――
Mezoreia: “――――”
Bir an önce Cecilus’u yok etmek üzere ejderha kolunu savurmuştu. Ama şimdi havada donmuş, simsiyah irisleri ve gözbebekleriyle bembeyaz gözleri tek bir noktaya kilitlenmişti.
Ne onu aşağılamaya kalkan Cecilus’a ne de bu baskıyı sürdüren hamleye――
Buzdan duvarın üzerinde duran Cecilus ve kollarında Madelyn’i koruyan Emilia dışında, bu bembeyazla boyanmış savaş alanında göz ardı edemeyeceği başka bir varlık vardı.
Sanki hayatı sökülüp alınmış gibi hareketsizleşen Mezoreia; bakışlarını daha da yükseğe, gökyüzüne kaldırdı.
Ve kendi devasa boyunu aşan, göğün çok daha yukarısındaki bir noktaya gözlerini dikti.
Emilia: “…Gökyüzünde uçan bir şey mi var?”
Emilia; Mezoreia’nın bakışlarını izledi ve gözlerini griye çalan, karla dolu bulutlara dikti.
Mezoreia’nın devasa gövdesinin süzüldüğü yerden daha da yüksekte, Emilia’nın gözleriyle güçlükle seçebildiği uçan bir gölge vardı.
Onun aklına gökyüzünde uçabilecek ihtimaller olarak karşısındaki Ejderha, savaş meydanında sürüler hâlinde dolaşan uçan ejderler ya da yolculuğu sırasında oyalana oyalana gelen Roswaal.
Ve――
Mezoreia: “――Olamaz.”
Bunu mırıldanırken kanatlarını çırptı.
Az önce donakalan Ejderhanın bedeni yeniden harekete geçti. Fakat bu hareket, biraz önce yapması gereken o öldürücü saldırıya hazırlık değildi.
Cecilus: “Neeee?! Oyyoyyoyy bi’… bi’ dakika, şaka falan mı yapıyorsun?!”
Onun tavrını görür görmez Cecilus’un yüzündeki ifade dehşetle titredi.
O ana kadar başına ne gelirse gelsin daima keyifli bir tebessümle duran yüzü bir anda çökmüş, gözleri panikle etrafı taramaya başlamıştı. Bu şaşkınlık son derece doğaldı. Çünkü tam saldıracağı anda, Mezoreia’nın sırtını dönüp gitmesi akıl alır şey değildi.
Mezoreia: “――――”
Cecilus’un haykırışını umursamayan Mezoreia, kanatlarını şiddetle çırpıp göğü yararak yükseldi.
Bir kez uçmaya karar verip harekete geçti mi hızı akılalmazdı, tüm gücüyle fırlatılmış bir ok gibi arkasını dönüp göğe tırmandı.
Cecilus: “Sanki kaçmana izin veririm de!!”
Göğe çıkan Ejderhanın kaçışını engellemek için Cecilus dizlerini bükerek karşı saldırıya değil, bacaklarından patlayan kuvvetle peşinden sıçramaya hazırlandı.
Minik bedeni, buzdan devasa duvarı ayağının altından başlayarak çatlatıp parçalayan bir itiş gücüyle fırladı.
Doğrusal bir hat üzerinde yükselen Cecilus’un silüeti Ejderhanın hızını dahi aşarak kanatlarına yöneldi. Yaklaştı, daha da yaklaştı, neredeyse dokunacak kadar――
Cecilus: “――Ah, senin ben, yetişemeyeceğim anlaşılan.”
Ne kadar hızlı olursa olsun, Cecilus gökyüzünde çoktan mesafe kazanmış Ejderhayla arasındaki farkı kapatamıyordu.
Nihayet Mezoreia yükseldikçe yükseldi, Cecilus’sa sıçrayışının zirvesine ulaşır ulaşmaz ivmesini kaybedip düşüşe geçti. Bulut Ejderhası niyetini değiştirip saldırıya dönseydi belki Cecilus bile ölümle burun buruna kalabilirdi.
Ama Mezoreia geri dönmedi. Tam tersine, hiç duraksamadan yükseldi ve göğü delip geçti.
Ve――
Cecilus: “――İmparatorluk Başkenti’ne mi gidiyor?!”
△▼△▼△▼△
――İmparatorluk Başkenti’nin kuşatması sırasında birçok cephede dengeler değişmişti fakat bunların arasında iki noktadaki gelişmeler hayati öneme sahipti.
Kristal Saray’ın dışında bu olaylar yaşanırken aynı anda taht odasındaki iki imparator yüz yüze gelmişti, bakışları öylesine yakınlaşmıştı ki kirpikleri neredeyse birbirine değecek gibiydi.
Abel: “――――”
İsyancıların önderi Abel, bir hamle geriden gelse de o anda yön değiştirerek oyunu yeniden kurdu.
En iyi hamlesini sahneye koymak için―― ya da en azından elinde kalan en güçlü ihtimali kullanmak için öne eğildi. Karşısındaysa kendi yüzüne tıpatıp benzeyen biri gözlerinin önünde duruyordu.
Abel: “――Hık.”
Sol köprücük kemiğine şiddetli bir darbe indi; o anda zihni, yanıcı bir acıyla alevlenmiş gibiydi.
Başını çevirip baktığında boynunun dibine saplanan darbenin bir demir yelpaze olduğunu gördü―― kendi yüzünü taşıyan kişinin ellerinde tuttuğu şey, kendisine hiç de yabancı olmayan bir silahtı.
O silahı kullanabilmek özel bir ustalık isterdi, Abel’se geçmişte defalarca onun gücünün ne denli gerçek olduğunu sorgulamıştı.
Abel: “――――”
Geçmişte zihnini kemiren sorulara sonunda cevap bulmuş olması da beynine saplanan dayanılmaz acı da―― Abel bunların ikisini birden iradesiyle zihninden söküp attı.
Şu ana odaklan, önceliklerini netleştir ve onlara uygun hamleleri derhâl belirle. Uygulanabilirliğini ve ne kadar etkili olacağının dengesini, üstüne de bedenine saplanan yaraları hesaba kat; önceliklerini bu dengeye göre sırala.
Fakat――
Vincent: “Bu masa oyunundan ibaret değil. İşte bu yüzden de bir savaşçı olmaya layık değilsin, öyle hissediyooo’m.”
Abel’in zihninde ihtimallerin birbirini kovalayıp çoğalmasına fırsat bırakmadan karşısındaki savaşçı; kafasından ziyade, bedenine ve damarlarına nüfuz etmiş teknikleriyle karşılık verdi.
Zalimce Abel’in kolunu büktü, zayıflayan uzvundan kavradığı şeyi koparıp aldı ve hemen ardından da Abel’in görüşü simsiyah bir karanlıkla örtüldü.
Abel: “――――”
Gözlerim mi ezildi, yoksa bir şekilde kör mü edildim?
Bu düşünce, görüşünün neredeyse anında geri dönmesiyle boşa çıktı. O hâlde karşı tarafın hamlesinin asıl manası neydi ki? Ve tam o anda, gerçeği idrak etti.
――Bir kez daha, yüzü yabancı olmayan o şeyle örtülmüştü.
Abel: “Sen――”
Ellerinden ya da ayaklarından önce ağzı hareket etmişti, karşısındaki simsiyah gözlere kilitlenmiş hâlde sözcüklerini döktü.
Çünkü Abel’in yüzüne, az önce elinden alınan oni maskesi geri takılmıştı. Karşısındaki sahte imparator―― yoo, Chisha Gold, Abel’e ait olmayan bir yüzle dudaklarını kıvırdı.
Kendi yüzünde de beliren o aşırı yozlaşmış gülümsemeyi görünce de Abel’in gözleri büyüdü.

Ve hemen ardından da――
Abel: “――――”
――Taht odasının duvarlarını delip geçen beyaz bir ışık; imparatorluğun zirvesindeki, Vincent Vollachia’nın göğsünü arkadan delip geçti.
# Sonunda sahte İmparator Vincent Vollachia’nın kimliği ortaya çıktı! Yıldız Gözlemci olan Chisha Gold. Peki neden böyle bir yola seçti? Yani, dümdüz baktığımızda kendini öldürtüp ne kazanacaktı ki? Onun dışında, Moguro Hagane bi’ anda arkasını dönüp Başkent’e doğru yol aldı. Sadece o da değil, Bulut Ejderhası Mezoreia da Başkent’e doğru gidiyor. Bunun sebebi Chisha Gold mu yoksa başka bir şey mi bilmesek de umarım ki sonraki bölümler bunu öğreneceğiz! Okumaya devam edelim! Sonraki bölümlerde görüşmek üzere!



Cidden çok ilginç şeyler oluyor
Vay vay vay hadi bitsin şu savaş
Neler oluyor lan
Bı an volcanica geldi sandım