Bölümün ortalama okuma süresi 22 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Ellerini yere bastırarak, titreyen dizlerine son bir emir vererek kendini zorla doğrulttu.
Ağır darbelerin yankısı, kemiklerinden iç organlarına kadar sarsmış; karmakarışık hâle gelmiş içi, acı içinde feryat ediyordu.
Kesikler ve morluklar, ayak tabanlarından toprağın gücünü emerek kolayca onarılabilirdi. Ancak rakibinin belirsiz teknikleri, böylesine ilkel savunmaları zahmetsizce aşardı.
Tavırları tiksindirici, kişiliği nefret uyandırıcı bu adam imparatorluğun en kudretlilerinden biriydi.
İnsanın kavrayış sınırlarını çoktan aşmış bir eğitimle yoğrulmuş teknikleri, gözü kara Garfiel’i acımasızca oyuncak gibi savuruyordu.
Fakat ne tecrübe eksikliği ne de gençliği onun geri adım atmasına bahane olabilirdi.
Hünerli işlerde beceriksiz olan Garfiel için tek yol, basit ve değişmez olan “zaferdi”. Başka hiçbir seçenek kabul edilemezdi ve en önemlisi de――
Garfiel: “Muhteşem benliim, senin yanında öylece korkup sinemez.”
Dişlerini sıkan Garfiel, başını kaldırdı ve boğazından hırıltılı, içten gelen bir ses çıkardı.
Bakışlarını tam karşıya dikmişti ancak gözleri karşısındaki açık düşmanına değil; yanında duran, bizzat kendi husumet beslediği adama odaklanmıştı.
???: “Oh amanın. Bitmeyen azmin elbette ki erdemlikten gelse de şu anda onu bana değil de şuradaki ihtiyara yöneltmen daha akıllıca olmaz mı?”
Garfiel: “Bu ‘Kagricon’un işi bir kenara bırakması’ durumu. Saçmalayıp duruyo’n, hem de ondan da önce başladın buna.”
???: “O olayın üstünden yaklaşık bir buçuk yıl geçti… Zaten bildiklerin dışında, bence o kadar da bağışlanamaz bir şey de yapmadım.”
İnce omuzlarını hafifçe silken adam―― Roswaal, soğuk ve kısa bir yanıtla karşılık verdi.
Gerçek kimliğini gizleyen o ağır makyajı ve palyaço kılığını çıkardığında bile hâlâ görkemli bir soylu havasına sahipti.
Ustalıkla yapılmış bu kılık, özünde ne denli çarpık bir ruh taşıdığını asla ele vermiyordu.
Tiksindirici Roswaal’ın verdiği öğütler olmasaydı Garfiel’in hayatı çoktan tehlikeye düşmüş olurdu, bu inkâr edilemezdi.
Ve Garfiel bunun bilincinde olduğundan dolayı da içinin derinlikleri aynı kaynayan bir ateş gibi bir öfke de yükselmişti.
Buna karşılık――
???: “――Daha önce shinobilerle kapıştığını söylemen beni biraz şaşırtmadı değil.”
Bu sözleri söyleyen, boyu posu ufak tefek olduğundan kolaylıkla bir cüce sanılabilecek yaşlı bir adamdı.
Bilekten aşağısı olmayan sağ kolunun geniş kolunu savururken yüzüne iyi huylu bir ihtiyar ifadesi kondurmuştu, oysa gerçekte ne denli korkunç biri olduğu asla kavranamazdı.
Garfiel, bunun da shinobi tekniklerinin bir parçası olduğunu acı bir açıklıkla biliyordu.
Onun her hareketi, her sözü, her davranışı, hatta güçsüzmüş gibi görünen bedeni bile yalnızca ölüme hizmet eden birer araçlardı―― Shinobi, tüm varlığıyla ölümcül bir silaha dönüşerek hedeflerini yok ederdi.
Shinobi reisi olan bu korkunç yaşlı adam, gözlerini Garfiel ve diğerine çevirmişti―― daha doğrusu, yalnızca Roswaal’a. Onu teke tek dövüşe öylece karıştığı için suçlamıyordu da kafasını kurcalayan bambaşka bir şey vardı.
――Daha önce shinobilerle savaştığını söylemesi… ve bu sözdeki küstah böbürlenme.
???: “Shinobiyle çarpışmanın yazılı olmayan tek kuralı, canından olmaktır. Saldırı sırasında shinobi ölürse köyüne haber gider ve yerine bir yenisi gönderilirdi. Bu döngü, karşı taraf son nefesini verene dek sürer. O hâlde, sen hâlâ nasıl hayattasın ki?”
Roswaal: “Bu mesele biraz karmaşık desem yeridir. Karşılaştığım shinobilerin de kendilerine özgü koşulları olsa gerek. Doğru tabir bu mudur bilmem de… onlar birer kaçaktı.”
???: “Shinobi kaçağı…”
(Ç.N: Aslında tam olarak burada bunu kastetmese de bizdeki asker kaçağına benzer şekilde değiştirdim.)
Uzun beyaz kaşlarını parmaklarıyla sıvazlayan Olbart, bu kelimeyi fısıldadı.
Roswaal’ın dile getirdiği sözleri Garfiel dahi kavrayamamıştı. Shinobi denilen varlıklar başından beri az çok inandırıcılığı olan bir söylentiden ibaretti fakat hakikatte var olup olmadıkları meçhuldü.
Doğal olarak kimse gerçek durumu bilmiyordu. Garfiel, “shinobi kaçağı” diye bir şey duymamıştı bile.
Olbart: “Köylerini geride bırakan shinobi kaçakları demek, bu epey önce yaşanmış bir şey mi?”
Ama Olbart, Garfiel’in zihninde yankılanan bu yabancı sözleri reddetmek yerine son derece açık bir tavırla konuşuyordu.
Köyün durumunu, shinobileri ve her şeyi biliyormuşçasına. Söyledikleri büyük ihtimalle doğruydu. Onun kavradığı şey zorunluluktan çok, bizzat yaşamın kendisi olarak görüyordu.
Hayatta kalmanın sırrı da buydu, Olbart Dunkelkenn adındaki bu shinobinin sırrı――
Roswaal: “Senin ‘epey önce’ derken ne kastettiğini bilmiyorum, belki daha az belki daha çoktur da her hâlükârda o shinobilerle neredeyse kırk yıl önce karşılaşmıştım.”
Olbart: “Ha?”
Roswaal, omuzlarını kayıtsızca silkerek karşılık verdi. Bunun üzerine Zalim Yaşlı Adam Olbart’ın sesine şüphe düştü.
Aynı kuşku Garfiel’in yüreğinde de filizlendi. Hatta, Roswaal’ın şu ana dek dile getirdiği her şeyin rastgele söylenmiş laflardan ibaret olması çok daha muhtemeldi. Adamın böylesine bir cüretkâr ve pervasızlıkla konuşabilmesine istemsizce hayran kalıyordu.
Roswaal’ın yaşını hiç sormamıştı ama olsa olsa otuz civarında olmalıydı―― Emilia veya Beatrice gibi özel bir durum söz konusu değildi. Kırk yıl önce dünyaya gelmiş olması imkânsızdı.
Ve Olbart’a yöneltilmiş bu saçma, temeli olmayan oyunla birlikte――
Olbart: “――Shasuke ve Raizo’yu diyorsun, değil mi? Bahsettiğin shinobi kaçakları onlardı.”
Roswaal: “Ho.”
Olbart: “Onlar köyden kırkla elli yıl kadar önce ayrıldılar. Şimdiyse hayatta yalnızca kardeşleri kaldı. Diğerleri de çoktan öldürüldü, dolayısıyla başka ihtimal olamaz.”
Garfiel, meseleyi bir şaka diye kenara iterken Olbart inatla oyunu sürdürüyordu. Yanında şaşkın şaşkın bakan Garfiel’in aksine, Roswaal tek gözünü kırparak karşılık verdi.
Uğursuz sarı gözüyle Olbart’a dikilip şöylece konuştu…
Roswaal: “Peki ya, gerçekten de senin haklı olup olmadığını cevaplandırmak zorunda mıyım?”
Olbart: “Gerek yok. Ölüm kalım dövüşündeyken rakibini belirsizlik içinde bırakmak da geçerli bir taktiktir… Belki de shinobi olmak için doğmuşsun.”
Roswaal: “İltifatın için teşekkürler ama shinobi olamam. Arzuladığım yetenek de, yürümek istediğim yol da kırk yıl önce çoktan belirlenmişti.”
Olbart: “Kakakakka! Demek öyle, anlıyorum. ――Öyleyse elden ne gelir ki.”
Roswaal, başını hafifçe sallayarak Olbart’ın övgüsünü hiçe saydı.
Olbart buna aldırmadı, kısa bir kahkaha savurdu ve hemen ardından silüeti bulanıklaştı. Göz açıp kapayıncaya kadar aradaki mesafe eridi, bir sıçrayışla uğursuz ihtiyar ayağını hedefinin boynuna indirdi.
Ve işte o anda da――
Garfiel: “Hık!”
Ensesinde esen hafif rüzgârı hisseden Garfiel nefesini tuttu.
Ölümcül bir darbenin yarattığı şok dalgası; ensesini tıraşlayarak geçti, tenini zar zor sıyırarak dağılıverdi. Olbart’ın tekmesi savrulmuştu ancak son anda durdurulmuştu.
Roswaal: “Yani o konuşmanın ardından hedefin ben değil de o.”
Olbart: “Düşmanlarını azaltmaya önce en kolayından başlarsın. Gayet ders anlatır gibi bir yöntem, değil mi?”
Ufak tefek bedeninden asla beklenmeyecek bir güç ve maharetle Olbart’ın tekmesi Garfiel’in ne kadar çelik gibi olursa olsun eğitilmiş boynuna doğrudan inseydi onu paramparça ederdi.
Bu çılgın çarpışmayı gerçeğe dönüşmekten alıkoyan şeyse Garfiel’in boynuyla Olbart’ın ayağı arasına giren tuhaf biçimli bir hançerdi―― ama bu silahın keskin bıçakları yoktu, daha çok darbeler indirmek için yapılmıştı.
Sai adı verilen bu silah, Kararagi’nin batısında kullanılan çoğu kimsenin bilmediği bir silahtı; Garfiel bile onu hayatında ilk kez görüyordu.
(Ç.N: Sai, Japonya’da hem bıçaklamak hem de düşmana darbe indirmek için kullanılan geleneksel bir silahtır. Kılıcın iki yanında da aynı kılıcı andıracak kısa sivri uçlar bulunur. İnternette aratıp görsellere bakarsanız çok iyi anlarsınız dediğimi.)
İşte bu şey, Garfiel’in hayatını kurtarmıştı.
Sai’nin sahibi Roswaal’dı ve bu, Garfiel’in üst üste ikinci kez onun tarafından kurtarılmış olmasının katlanılmaz aşağılanmasını da beraberinde getirmişti.
Garfiel: “OHHHHHHH!”
Bu gurur kırıcı anın öfkesiyle alevlenen Garfiel, sağ kolunu fırlatıp havayı yardı.
Hedefi doğal olarak açıktı. Tekmelediği bacağıyla hâlâ havada asılı duran ihtiyardı. Havada kaçış yolu olmadığından gövdesini paramparça edip savaş dışı bırakacaktı.
Olbart: “Hele dur baka’m.”
Ancak o kudretli yumruk hedefini bulmadan hemen önce Olbart vücudunu olağanüstü kıvrak bir hareketle eğerek yana sıçradı, yalnızca ayak parmağı Roswaal’ın sai’sine dokunarak dengesini sağladı.
Savrulan yumruğun eğilerek sıyrılan Olbart, yerde sürünür gibi geri çekildi. Tam o anda Garfiel, devam saldırısı için ileri atıldı――
Roswaal: “Biraz sakinleşsek ya?”
Garfiel: “Gah!”
Atılmak üzereyken belinden geriye doğru çekilerek ivmesi kesildi, aynı yelkenleri suya indirmek gibi.
(Ç.N: Yelkenleri suya indirmek: Israrından vazgeçip karşısındakinin dediğini kabul etmek, yüksekten atıp tutmayı bırakıp yumuşamak.)
Baktığında Roswaal’ın sai’nin ucunu belindeki giysilere geçirmiş olduğunu fark etti. Önce bunun ne anlama geldiğini anlamadı ama saldırıya yönelir yönelmez Roswaal’ın amacını da çözdü.
Çünkü döne döne gelen siyah bir bıçak, burnunun ucundan sıyırarak geçti.
Garfiel: “――Hık.”
Roswaal: “Birbirinizden ayrıldığınız anda, elini arkaya atıp kör noktanı hedefleyerek dönen bir bıçak fırlattı. Döndürmesi sadece ucuz bir numara olsa da shinobi denenlerin böyle yüzlerce oyunu var. Kaldı ki karşımızdaki kendi türünün zirvesinde.”
Olbart: “Küçük bir tepenin en tepesinde olmakla övünürsen millet parmağıyla seni gösterip güler. Shinobinin zirvesinde olmak çok da övünülecek bir şey değil.”
Saldırısının boşa çıkmasını önemsemeyen Olbart tek gözünü kısıp dikkatle onları süzdü.
Garfiel’sa bu konuşmada tamamen dışarıda bırakılmış olmanın ve Roswaal’ın onu üst üste üçüncü kez kurtarılmış olmanın ezikliğiyle dişlerini gıcırdattı.
Kafma’ya karşı dövüşünde, bedenindeki bir duvarı aştığını hissetmişti.
Ama şimdi bu adamların, Kafma’yla olan savaşını tiye alır gibi tavırları karşısında tek bir şey yapamıyordu. Bu hem kendi onuruna hem de ona yenilmiş Kafma’nın gururuna ihanet gibiydi fakat――.
Roswaal: “――Garfiel, onun güç türünü asla hafife alma.”
Garfiel: “Ahh?..”
Roswaal: “Güçlüsün. Bu nedenle de rakibin senin hükmettiğin alanda seninle yüzleşmekten özellikle kaçınıyor. Onun oyunlarını fark ettiğinde sende kalan zayıflıkların büyük bölümü de ortadan kalkacak.”
Bunu söylerken Roswaal, yumruklarını sımsıkı sıkmış olan Garfiel’in önünde bir sai daha çekti.
Artık iki elinde de kısa menzilli silahlar vardı, bu hâliyle Garfiel’in tanıdığı Saray’ın Baş Büyücüsü değil de âdeta sıradan bir savaşçının kılığına bürünmüş bir adama benziyordu.
Bir anlık kafa karışıklığı yaşansa da Garfiel kısa bir duraksamanın ardından onun amacını anladı.
Roswaal, bu durumda büyü kullanamama kuralına uymak zorundaydı.
Büyüye başvurursa gerçek kimliği açığa çıkacak, bu da İmparatorluk içindeki bir iç savaşı Krallık’la İmparatorluk arasında tam teşekküllü bir savaşa dönüştürebilecekti.
Dolayısıyla da――
Roswaal: “Yapabileceğim tek şey sana arka çıkmak… İmparatorluğun Birinci Sınıf Generali karşısındaki asıl anahtar sensin Garfiel.”
Garfiel: “――――”
Roswaal: “Haklısın, pek de kafa dengi olmayabiliriz. Sen dosdoğru konuşup duran dürüst birisin nihayetinde. Bu yüzden de bundan doğan eksikliği telafi edecek bir yol bulacağım. Yani, benim…”
Garfiel: “――İğrenç bir kişiliğim var.”
Roswaal’ın sözlerini ondan kapıp tamamlayan Garfiel’e karşı, Roswaal acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Roswaal: “Evet, iğrenç bir kişiliğim vardır. Ama oldukça da işe yarar, öyle değil mi?”
Garfiel: “Peh! Kes lan sesini!”
Roswaal’ın göz kırpışına verdiği bu yanıtla Garfiel, elinin tersiyle ağzını sildi.
Aldığı darbelerden hâlâ akmakta olan kanı temizleyip derin bir nefes verdi. Tepelerinde gürleyen gökten hem yakıcı bir sıcaklık hem de keskin bir soğuk dalgası iniyordu, ikisi de birbirinden az tehditkâr değildi.
Bu keskin titreşimlerin yoldaşlarına yöneldiğini düşünmek bile bütün bedenini uyuşturmaya yetiyordu.
Ama――
Garfiel: “Şimdilik böyle.”
Önündeki düşmana odaklanmazsa ne bir sonraki sefer olur ne de ondan sonraki.
Olbart: “Şimdi de ikiye bir oldu ya, işler can sıkıcı hâle geliyor.”
Garfiel derin bir nefes alırken Olbart’sa duruma sessizce iç çekti. Yaşlı adamın sözleri karşısında Garfiel kaşlarını çatarak “Hımm?” dedi.
Garip olan ne ki? Onun için can sıkıcı olabilir de Roswaal ortaya çıkana kadar zaten durum ikiye birdi ki.
Garfiel: “Rakiplerin zaten iki kişiydi ki o hâlde ikiye bir olmuş diye şimdi şikâyet etmenin anlamı da yok.”
Garfiel’in kuşkularını hisseden Olbart başını hafifçe eğdi.
O ürkütücü yaşlı adam, uzun beyaz kaşlarını işaret ve baş parmağıyla kavradıktan sonra sertçe söyledi…
Olbart: “İkiye bir denen şey yalnızca ikisi iş birliği yaptı mı olur… Şimdiye kadar sadece iki arsız gençten ibarettiniz ama artık gerçekten de baş belası olmaya başlıyorsunuz.”
Garfiel: “Dezavantajlıysan, teslim olsan ya?”
Olbart: “Kakakakka! Düşmandan kaçmak da savaşı terk etmek de en aşağılık şeylerdendir, köpek gibi ölmekten bile daha rezil. Üstelik, hımm…”
Garfiel: “Üstelik?”
Olbart, tuttuğu kaşını hafifçe oynatırken dişlerini gösterdi.
Gülümsemesinin ardında, küçük yaşlı adam olağanüstü bir savaş azmiyle taşan bir enerjiye sahipti ve ardından sertçe söyle dedi…
Olbart: “――İkiye bir savaşmak bile benim için pes etme nedeni değil.”
Bir anda gülümsemesi silindi, silüeti yeniden gözden kayboldu.
Zalim Yaşlı Adam söz konusu olduğunda sadece sağdan da soldan da değil, gökyüzü de yer altı da onun olası alanlarındandı. Garfiel’in sinirleri, bu ihtimallerin yarattığı baskıyla gerilmişti――
Roswaal: “――İç Dikiş.”
Duyduğu sesin etkisiyle Garfiel, bir adım geri çekildi.
Kısa bir an sonra gözleri, yerin altından yükselen yaşlı adamla karşılaştı.
Garfiel: “ORAAAAAAA!!”
Tüm gücünü toplayarak bir yumruk indirdi, Olbart’sa dizlerinin üzerine zıpladı.
Garfiel’in yumrukları, kuru dallar gibi bükülmüş yaşlı adamın dizlerine çarptı.
Şok dalgaları zemini titretti, çatlaklar oluştu ve korkunç bir yıkım yayıldı.
İşte bu ilk doğrudan darbeyle beraber, shinobiyle ölümüne bir mücadele de tam anlamıyla başlamıştı.
△▼△▼△▼△
――Geç kalmış bir kahraman.
Böyle bir klişe hüküm sürse de Subaru bu deyimden pek hoşlanmazdı.
Tam anlamıyla bu başka dünyada başına gelen tüm olaylar sürecinde “benimle uğraşmayı kes” düşüncesine kapıldığını söylemek doğru olurdu.
Subaru: “Bu bir geym, bir manga ya da bir roman olsaydı belki de sorun olmazdı.”
(Ç.N: Geym = Game = Oyun.)
Kurgusal bir dünyada olayların süregelmesi için bu tür gelişmelere ihtiyaç vardı.
Ama gerçek şu ki bu çalkantılı dünyada yaşayan -Subaru için- bir kahramanın, insan kavrayışının ötesinde yeteneklere sahip birinin, olayları çözmek için sahneye çıkması ne kadar erken olursa o kadar iyiydi.
Kahramanın bir an önce belirip sorunun kökten hızlıca çözmesi en iyi senaryoydu.
Birileri hikâyenin ilginç olmadığını söylese de sorun değildi, sonuçta bu bir kurgusal bir roman değildi. Eğlenceli olup olmadığını değerlendirmek ancak sakin kafayla mümkün olabilirdi.
Subaru: “Ve yine de en son bizlerin gelmiş olması çok acınası be!”
Parlak kırmızı Galewind Atı’nın sırtında sallanırken Subaru önüne bakıp pişmanlıkla iç geçirdi.
İmparatorluk Başkenti’nin dört bir yanındaki bu savaş, tüm İmparatorluğun nihai kaderini belirleyecekti. Şimdilik kime dert yanacağını bilemez hâlde olan Subaru, yavaş hareket ettiği için kendine kızıyordu.
Ne kadar nefret etse de sonuçta kendisi de olaya el atmak için geciken bir kahraman gibi davranmıştı.
Sonuçta――
Subaru: “Bu tam da geç kalmaya meyilli o heroların, savaşta en iyi sonucu elde etmek için elinden gelenin en iyisini yapmasına benzemiyor mu?!”
Geç gelen kahramanların bu kadar yoğun çaba göstermesinin nedeni -kuşkusuz- geç kalmış olmanın yarattığı derin pişmanlıkta yatıyordu.
Kahramanlar; arkadaşlarının, korumak zorunda olduğu insanların ya da kaybetmek istemediği birilerinin o süre içinde ne kadar zorlu ve acı dolu zamanlar geçirdiğinin farkında olanlardı. İşte tüm çabanın kaynağı da buydu.
Subaru, kahramanların bu mücadelelerinin gerekçesini ilk kez anlamıştı; başlangıçta savaş alanına zamanında yetişememekten doğan suçluluk duygusuydu bu. ――Kahramanlar da kendilerini böylece suçlamış olmalıydı.
Subaru: “Haydi yapalım şunu, Beatrice!”
Beatrice: “El Shamak!”
Bu anlayışla Subaru’nun göğsüne yapışmış küçük kızın gölge büyüsü harekete geçti―― incecik havadan birer birer siyah bulutlar yükseldi ve dizilmiş İmparatorluk Askerlerinin başlarını kapladı.
Amaç sadece onların görüşünü kapatıp savaş güçlerini azaltmak―― da değildi. Başları böylece örtülen askerlerin gözleri kapatılmamıştı, savaş güçleri de ellerinden alınmıştı.
Pleiades Taburu: “OOOHH, RAAAH!!――”
Başları örtülü askerlerden oluşan İmparatorluk hattı, Pleiades Taburu’nun sıra dışı savaş tarzıyla gelen ilk saldırıyla paramparça edildi.
Onları etkisiz hâle getirip silahlarını ve zırhlarını ele geçirmek, gerektiğinde uzuvlarını kırarak geride bırakmak işte Taburu’n temel taktiğiydi. Bu, patronları olan Subaru’nun savaş anlayışını ve niyetlerini yansıtıyordu.
Subaru’nun kimseyi öldürmeyeyim gibi bir inadı yoktu.
Yine de mümkün olduğunca az can kaybıyla işi bitirecek bir yöntemi seçmişti. Bu, Natsuki Subaru’nun huzuru için en iyisiydi ve aynı zamanda――
Subaru: “――Vollachia İmparatorluğu’ndan nefret ediyorum.”
Bu onun intikamıydı, insanları sadece savaşçı olmak uğruna birbirlerini öldürmeye zorlayan İmparatorluğa karşı bir intikamdı.
???: “Schwartz, şehir surlarına yaklaştık. İmparatorluk Başkenti’ne mi ilerleyelim, yoksa diğer kalelere destek vermeye mi gidelim, karar vermeliyiz.”
Yerdeki sarsıntı, Gustav Morello’nun öfkeyle harekete geçmesinden kaynaklanıyordu; olağanüstü devasa yapısıyla etrafı titretiyordu.
Gladyatör Adası’nın Valisi olarak atanmış olan Gustav, Pleiades Taburu’nun vazgeçilmez beyni ve dört güçlü koluyla gelen İmparatorluk Askerlerini uzak tutan muazzam bir savaş gücüne sahipti.
Gustav’ın güçlü kolları, askerleri kolaylıkla başlarının üzerinden fırlatırken Subaru önünde yükselen surları fark etti―― şehri çevreleyen yıldız şeklindeki surların dördüncü kalesinin duvarları.
Her kaleyi ele geçirmek bu kuşatmada üstünlüğü elde etmenin şartıydı.
Subaru: “Ya sen ne düşünüyorsun, Gustav-san?! Nasıl saldıracağız?!”
Gustav: “Karar vermek benim görevime girmez. Ben sadece olası avantajları ve dezavantajları sunarım. ――İmparatorluk Başkenti’ne girip Kristal Saray’a ulaşabilirsek savaşın sonucunu hızlandırabiliriz. Diğer kalelere destek verirsek ana gücümüzle her iki tarafın da kayıplarını azaltabiliriz. Hepsi bu.”
Subaru: “Amma meşakkatli! Bayağı hem de…”
Gustav, savaşın ortasında bile soğukkanlılığını korumakta güvenilirdi, yine de Subaru Gustav’ın bu tür durumlarda ona asla karar vermesinde yardımcı olmamasını kişiliğinin korkunç yönü olarak görüyordu.
Yine de Gustav, Subaru’ya seçenekleri sunar ama seçim yapmaya asla zorlamazdı.
İşte bu prensibe sadık kaldığı için Pleiades Taburu şimdiye kadar dağılmamış, bir bütün olarak kalmıştı.
Gustav’ın bu tutumunun ve Taburu’n bu kadar sıkı birleşik olmasının bir nedeni daha varsa――
Subaru: “Gustav-san! Bayrak taşıyıcı Hiain’la Taburu’n yarısını diğer savaşlara destek gönderecek şekilde ayarla! Weitz! Diğer yarısını al da burayı savunuver! Bu işi sizlere bırakıyorum!”
Subaru’ya da savaş alanında anında karar verme yetkisi verilmişti, bu yetkiyi doğru şekilde kullanmak zorundaydı.
Gustav: “――Resmî yetkili olarak emirlerinize amadeyim.”
Hiain: “Tamamdır kanka! Anca beraber kanca beraber!”
Weitz: “Tabii ki de aynı yolun yolcusuyuz, kertenkele!.. Mademki sen buyurdun, bana da dinlemek düşer…”
Subaru’nun kararını duyan çağrılan herkes, sırayla yanıt verdi.
Subaru, Gustav’ın sunduğu iki seçeneği birden almak gibi cüretkâr bir karar vermişti. Yine de bunu, kuvvetleri her bir savaş alanına bölerek yapmak gerekecekti ama――
Subaru: “――Bu işte biz bizeysek başarabiliriz!”
Subaru’nun sözleriyle birlikte taburun üyelerinin coşkusu daha da yükselmişti, bu gözle görülür bir şekilde hissediliyordu.
Ve işte bu yüzden de o cehennemsi adadan beri birlikte savaşmış, buraya kadar omuz omuza gelmiş olan bu insanlar onun gerçek yoldaşlarıydı.
Idra: “Schwartz, tam olarak n’apacağız?!”
Subaru: “Uzun uzadıya düşünmeye gerek yok! Duvarın içinden geçip görkemli bir entiri yapacağız!”
(Ç.N: Entiri = Entry = Açılış.)
Galewind Atı’nın dizginlerini tutarak Subaru ile birlikte koşan Idra, sorusunu yöneltti.
Subaru, önündeki surları göstererek soruya neşeyle cevap verdi. Ardından gözlerini heybetli duvara kilitleyip azimli bir şekilde emrini hükmetti…
Subaru: “Yerle yeksan et, Tanza! Sendeyiz!”
Tanza: “――Schwartz-sama, ağzınız kesinlikle çok iyi laf yapıyor.”
Subaru’nun cesaret verici bağırışını duyan küçük gölge, çevik bir hareketle hemen yanından fırladı.
Kimonosunun eteklerini havaya kaldırıp yerden güç alarak surlara doğru koşan Tanza’ydı. Garip bir kader cilvesiyle Subaru’yla birlikte çalışmış ve Pleiades Taburu’nun vazgeçilmez üyelerinden olmuştu.
Daha net olmak gerekirse―― Tanza, Pleiades Taburu’nun en güçlü forvet oyuncusuydu.
Tanza: “――Haa!!”
Mermi gibi fırlayan Tanza, havada dönerek ayaklarındaki getayla surları içinden geçti.
(Ç.N: Japonların geleneksel sandalete benzer ayakkabısı.)
Bir an sonra da sapasağlam olan sur yerle yeksan olmuş, Tanza içinde geçip koşuyordu. Oluşan şok dalgası; şehrin dördüncü kalesindeki surlarda çatlaklar oluşturmuş, kırıklar tüm yapıyı saracak şekilde yayılmıştı.
Subaru: “HadihadihadihadiHADİİİİ!!――”
Herkes: “OHHHH!!――”
Ardından Subaru’nun emriyle Pleiades Taburu, Tanza’nın ilk darbeyi indirdiği noktaya tüm gücüyle çarptı.
Artık bu Taburu’n tek bir üyesinin saldırısından çok, Pleiades Taburu adıyla yaşayan bir varlığın tümden yaptığı bir darbeydi. Lupugana İmparatorluğu’nun başkentinin sağlamlığıyla övünen surları bile, bu güç karşısında en ufak bir direniş gösteremedi.
Subaru: “――――”
Gök gürültüsü gibi bir çınlama, devasa bir toz bulutu onları sarıp sarmaladı ve ardından surlar kaba kuvvetle yerle bir edildi.
Bu ezici manzarayı gören Subaru; coşkuyla yumruğunu sıktı, kucağındaki Beatrice’se gözlerini olabildiğince açıverdi.
Beatrice: “Surun bu denli kolay düşüşü… Amma absürt, sanırım…”
Tanza: “――İşte Pleiades Taburu bu.”
Toz bulutunun içinden, Beatrice’in dehşet dolu mırıltısına cevap verircesine Tanza yere süzüldü.
Kimonosunu silkelerken genellikle yüz ifadesi pek değişmeyen bir kız olan Tanza, bu sefer kendisiyle biraz gurur duyuyor gibiydi.
Çok arkadaş canlısı olmasa da kendini Pleiades Taburu’nun bir üyesi olarak kabul etmişti, aksi takdirde “Birlikteliğin Gücü” altında kalamazdı.
Yine de Beatrice, Tanza’nın tavrını pek hoş karşılamamıştı.
Beatrice: “Yüzünde epey küstah bir ifade var, doğrusu!..”
Tanza: “Küstah desen de ben bu yüzle doğdum ki.”
Beatrice: “Yüz ifadeleri farklılaşabilir hani ya, sanırım! Değiştirilebilir, doğrusu.”
Louis: “Uhh! Ahh, uhh!”
Açıkça soğuk duran Tanza’ya bakan Beatrice, ata binerken yüzünü kızarttı. Ardından Beatrice’in yanında yer alır gibi, Subaru’nun sırtına yapışmış Louis de telaşla bağırmaya başladı.
Kızların coşkusuna karşı Subaru, “Bi’ durun be, sakinleşin ya!” diye bağırdı ve ardından böylece ekledi…
Subaru: “Kavga etmesenize! Biz bir tiimiz ya! Yoldaşız ya! Birimiz ya!”
(Ç.N: Tiim = Team = Ekip.)
Beatrice: “Tiim?..”
Tanza: “Anlaşıldı, Schwartz-sama.”
Beatrice: “Grrrrr, sanırım.”
Beatrice, tanımadığı bu kelimeler karşısında kafasını eğip şaşırırken Tanza tanıdık bir şekilde selam verdi.
Gladyatör Adası’nda olanla olmayan arasındaki fark açıktı ancak Subaru’nun dudakları, atmosfer Beatrice’in öfkesinin kıvılcımı gibi daha da belirginleşirken hafifçe kıvrıldı.
Ama Subaru orada arabuluculuk yapmaya gitmek yerine――
???: “Sizi şerefsizler, hazırlayın kendinizi!――”
Subaru: “Eh?”
Yıkılmış duvarların yarattığı toz bulutunun içinden sessizce süzülen yalnız bir İmparatorluk Askeri, kılıcını kaldırıp ata binen Subaru’ya doğrulttu.
İnanması zor olsa da bu düşman asker için Subaru’nun grubun lideri olduğu çok açıktı. İmparatorluğun yolu -hiçbir şey bilmeseler bile- çocukları küçümsememekti.
Bu yüzden de askerin kılıcı hedefinden sapmadı ve Subaru’ya doğru ilerledi――
Louis: “Uau!”
Bir anda, Subaru’yu arkasından saran güç yoğunlaştı ve görüşü bir anlık olarak değişti.
Olan basitti, göz açıp kapayıncaya kadar Galewind Atı hareket etmişti―― yoo, aslında bulunduğu noktadan ışınlamıştı.
Idra: “N-Ne?.. Uurf…”
Aniden gerçekleşen ışınlanma; dizginleri tutan Idra’yı da sersemletti, istemsizce kusacak gibi oldu, iç organları alt üst olmuştu. Subaru da sırtındaki Louis’in olağanüstü gücünün bu tuhaf hissini hatırlayan vücudunu fark etti.
Sonra da――
Beatrice: “Shamak.”
İmparatorluk Askeri: “Ne?!―― Kıı… Guağh!?”
Beatrice’in kısa bir büyü çağrısıyla asker bir bulutla kaplandı ve Tanza’nın ustalıkla attığı tekme, sersemlemiş askerinin bacaklarını süpürerek yere yığılmasına ve bilincini kaybetmesine yol açtı.
Bu kısa süreli iş birliği gösterisinin ardından, ikisi de atın üzerinden göz göze geldi…
Tanza: “İşin hakkını verdin.”
Beatrice: “Sen de fena değildin, hareketlerin iyiydi, doğrusu.”
Böylece önceki gergin atmosfer tamamen değişmişti, birbirlerini takdir etmişlerdi.
Subaru: “Küçük kızların birbirine ısındığını görmek ne güzel… Bu arada, Louis! Bu kadar ani hareket etmesene. Idra’nın karnını alt üst ettin ya! Her ne kadar yardımın dokunsa da!”
Louis: “Ahhh, uh!”
Subaru: “Hmmm, iyi dedin! Idra, derin bir nefes al! Bunu ilk kez deneyimlemiş olsan da son olmayabilir.”
Idra: “E-Elimden geleni yapacağım…”
Louis’in ışınlanma gücü sayesinde, en azından beklenmedik bir kaza önlenmişti.
Gerekirse Subaru bunu kullanmaktan çekinmezdi, Idra ne kadar kusmak üzere olsa da.
Subaru: “İki ya da üçüncü kez üst üste kaldırabileceğimi ben de sanmıyorum da… Gustav-san! Hiain! Weitz!”
Yeniden hayat bulan Subaru’nun çağrısı üzerine, yıkılmış duvarın önünde toplanan yüzler hep birlikte ona döndü. Her biri, o tanıdık çehreye azimle kenetlenmiş bakışlarla karşılık verdi.
Subaru: “Hepinize güveniyorum!”
Gustav: “Görevimi layığıyla yerine getireceğim. Siz de aynısını yapmalısın.”
Hiain: “Kolları sıvayalım! Pleiades Taburu’nun o eski görkemli ve muazzam gücüyle muzaffer bir dönüş yapmanın tam sırası!”
Weitz: “Schwartz, burayı son nefesimize kadar savunacağız… Git de o tahtı ele geçir!..”
Gustav’ın birliği farklı bir cepheye doğru ilerlerken, Weitz’in birliği yıkık duvarlarda savunma pozisyonu aldı. Subaru, güvenilir adamlarını kendi görev yerlerine bıraktıktan sonra, kafasının arkasıyla Idra’nın göğsüne hafifçe dokundu.
Bu darbeyi alan Idra, Rüzgar Atı’na binerken Subaru’yu kollarının arasına almış gibi duruyordu.
Idra: “Bir şekilde içeri girdik gibi. Anlaşılan ilk gelenler de bizleriz.”
Cesurca bir kahkaha patlatan Idra, Galewind Atı’nı şehrin yıkık surlarının üzerinden sıçratarak iç şehre doğru at sürdü. Aynı atın üzerinde bir o yana bir bu yana savrulan Subaru da onunla birlikte Lupugana İmparatorluk Başkenti’ne giriş yaptı.
Yüksek surların ardına gizlenmiş olan imparatorluk başkentinin tüm manzarası dışarıdan seçilemese de binalar, düzenli ve disiplinli bir şekilde sıralanmıştı.
Subaru: “Şehrin yöneticisi sinir hastası olmuş olmalı, burayı bu şekilde inşa edeceğim derken.”
Söz konusu kişi onu duyuyor olsaydı yüzlerce yıl önce inşa edilmiş bir şehre eklemeler yapmaktan sorumlu olmanın ne kadar imkânsız olduğunu savunabilirdi. Bu tek taraflı izlenimi dile getirmesinin ardından, Pleiades Taburu akın akın İmparatorluk Başkenti’ne daldı.
Hedefleri, o anda beliren sorularda gizliydi――
Beatrice: “Subaru! Şimdi n’apmalıyız, sanırım!?”
Tanza: “Schwartz-sama, n’apalım?”
Louis: “Uau! Au, aa, uhh!?”
Subaru: “Elbette, çok net değil mi! Dosdoğru İmparatorluk Başkenti’ndeki Kristal Saray’a yöneleceğiz! Bu sıcak karşılamamızı, İmparator Ekselansları’nın o kibirli yüzüne boca edelim gitsin!”
Kızların hepsinden aynı anda gelen bu soruya, Subaru tek bir yanıtla karşılık verdi.
Beatrice, Tanza ve hatta Louis bile Subaru’nun cevabını onaylayarak başlarını sallarken onlara yakın durmak zorunda kalan Idra sessizce mırıldandı…
Idra: “Yanımda dört çocukla savaş meydanındayım ya… Anlaşılan, savaşçı ruhundan yoksunum.”
Gerçekten de bu bir değirmenci için yakışır bir sitemdi.
△▼△▼△▼△
――Natsuki Subaru’nun önderliğindeki Pleiades Taburu, şehir surlarını yararak Lupugana İmparatorluk Başkenti’ne ayak basan ilk grup oldu.
???: “Doğrusu bu kadar inatçı olacağınızı tahmin etmemiştim.”
İmparatorluğun temellerini sarsmayı hedefleyen isyancı gruplar, İmparatorluk Başkenti’ni kuşatmışlardı―― Ve onların hayatlarını hiçe sayarak ulaşmayı arzuladıkları o tek hedef, Kristal Saray’dı.
Taht salonu, şatonun en yüksek ve en prestijli mekânında yer alıyordu. Arkasında kılıçlarla delinmiş bir kurt figürünün işlendiği ulusal sancak dalgalanıyor, önündeyse kan kırmızısı bir halı uzanıyordu. Bu salonda, tüm imparatorluğun otoritesini üzerinde toplayan taht ve onun üzerinde oturan İmparator vardı.
Genç, zeki ve keskin bir bıçak misali acımasızca güzel olan İmparator; kılıçlarını kendisine doğrultan kalabalıkların akınına rağmen yüz ifadesini zerre kadar değiştirmedi.
Söylediğinin aksine, bu durum yine de beklentilerini aşmıştı.
Ne var ki…
???: “Döşediğin o sayısız planın hangi katmanından bahsediyorsun?”
???: “――――”
Burası bir taht salonu olduğundan, bu sözler tahtında oturan İmparator’a karşı sarf edilemeyecek kadar saygısızcaydı.
Ne var ki o densiz adamı kınayacak sadık bir adamı ne de kellesini alacak askerleri vardı, odada sadece davetsiz misafirin halıda yankılanan cüretkâr adımlarının sesi duyuluyordu.
Boş taht odasında -bu durumun yanı sıra- anlaşılması güç bir şey daha mevcuttu.
Bu odada başka birileri olsaydı şüphesiz ki bu duruma kaşlarını çatardı. ――Ya da belki de kaşlarını dahi çatamazlardı.
Bu gerçeği idrak edebilmek için de kişinin bilişsel zincirlerini kırmasına yetecek kadar sağlam bir gerekçesi de olmalıydı.
Vaktiyle kadim bir İmparator’a dostluk kurduğu için kabile ona bir hediye takdim etmişti.
Dünyanın en dehşet verici varlıklarını katletmek gayesiyle yaratılan Oni Klanı’na ait bir maskeydi bu. Bu maskeye bakanlar, ardında yatan o korkunç bilinmezlik yüzünden gözlerini kaçırırlar.
Dolayısıyla bu Oni maskesini takan kişinin ses tonunun İmparator’unkiyle bire bir aynı olduğunu fark etmek hiç de kolay değildi.
Ve işte, tam da bu nedenle İmparator Vincent Vollachia’nın huzurunda; kendi ses tonuyla konuşan bir varlık peyda oldu. Bu varlık, taht salonunda kendi evindeymişçesine gururla ve korkusuzca adım atıyordu.
O varlık――
Vincent: “Şaşırmadım, ta özüne kadar duygusuzsun. ――Seni tahtından uzaklaştırmışken de bana böylece bakıyordun.”
Gel gör ki bu, vaktiyle tahtından feragat etmekten başka çaresi kalmamış olan hakiki İmparator’un muzaffer dönüşüydü.
# Vay be sonu hiç beklenmedik şekilde gelişti. Abel ve Vincent buluştu fakat nasıl ve neden? Savaşın kaybedileceğini anlayıp teslim olmak için mi yoksa daha büyük bir amaca hizmet etmek için mi? Bunları şu anlık bilmesek de Subaru’nun Başkent’e giriş yaptığını artık biliyoruz. Dosdoğru Kristal Saray’a doğru gidiyoruz. Onun dışında Garfiel ve Roswaal sonunda iş birliği yaparak Olbart’la ikiye bir mücadele vermeye hazırlar. Bakalım nasıl gelişecek her şey? Kısım 7’ye veda etmemize son beş bölüm kaldı! Devam edelim okumaya!



Bölüm için teşekkürler todd napacak asıl orayı merak ediyorum
Elinize sağlık
çeviri için teşekkürler.
Nasıl ya 5 bolumcuk mu kaldı gerçekten. Hızlı bitti
Şu ingilizce olan kelimeleri çevirmemesi gerektiğini bilen zeki çevirmenimize şükranlarımı sunarım