Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 104 – “Kaostaki Kaleler (Birinci Perde)”

Kısım VII, Bölüm 104 – “Kaostaki Kaleler (Birinci Perde)”

9 Ağustos 2025 1.389 Okunma 23 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 18 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Redaktör: akari

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――Bu sesle beraber, “Büyük Felaket” ifadesi Abel’in Oni maskesinin ardındaki siyah gözlerinin daralmasına neden oldu.

Bu sözleri söyleyen kişi -Ubilk- kalbinden geçenleri gizleyerek yüzünde kocaman bir tebessümle oracıkta duruyordu.

Herkese eşit mesafede yaklaşan yumuşak huylu ve cana yakın bir adamdı. Abel’in karşısına ilk çıktığı andan bu yana, tavırlarında zerre kadar değişiklik olmamıştı.

Hiçbir destekçisi ya da en ufak bir tereddüt emaresi göstermeksizin kabul salonunda da aniden belirmişti, işte o andan itibaren aynı tavırları korumuştu.

Kendini Yıldız Gözlemci olarak tanıtan Ubilk, Vollachia İmparatorluğu’nu kasıp kavuran felaketleri defalarca önceden bilmişti. Öngördüğü her olayda, kendi duyguları en ufak bir kıpırtı dahi göstermemişti.

Sanki――

Abel: “――Şu an burada benimle yüzleşmen de çok önceden görüp sessizce beklediğin anlardan biri miydi?”

Ubilk: “Yoo, yoo. Öyle şey olur mu hiç. Bana fazlasıyla değer biçiyorsun. O kadar mühim biri olmaktan çoook~ uzağım.”

Abel: “Ağzından herhangi bir saçma sapan bir laf çıkarsa o dilini zevkle koparırım.”

Ubilk: “Ohaaa~ be, çok ama çok korktum ya. Amma da mide bulandırıcı bir düşünce, her zamanki gibi.”

İncecik omuzlarını umursamazca silkelerken Ubilk tüm bu sözleri en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermeden dile getiriyordu. Abel onun bu kayıtsız tavrına küçümseyici bir burun kıvırmayla karşılık verirken hemen yanında duran Serena da iç çekerek “Burada ne dönüyor, hiç mi hiç anlamadım gitti,” diye mırıldanıyordu.

Ubilk’in yan profiline göz gezdirip sonra Abel’e dönen Serena, ellerini iki yana açtıktan sonra konuştu…

Serena: “Seni gözüm bir yerlerden ısırıyor gibi. Kristal Saray’a girip çıkan o Yıldız Gözlemci… Demek İmparator’un çevresinde gezinen o soytarılardansın. Tanışıklığın var mı, Abel?”

Abel: “Evet, hem de telafisi mümkün olamayacak kadar.”

Serena: “Hmm… Bu iş bitene dek canını sıkmak istememiştim de bir şey sormama müsaade var mıdır? Oni maskesinin ardındaki yüzünü gizleyen o kişi kim?”

Serena’nın gözleri, Abel’in kimliğine dair giderek artan bir kuşkuyla daralırken içinde bir anlığına parlayan bir farkındalık ışığı belirdi.

Bu şüphe, aslında en başından beri yüreğinin bir köşesinde sessizce büyüyordu. İmparatorluğu temelinden sarsan bu büyük iç savaşta isyancı güçlerin liderliğini üstlenen bu adamın―― yüzünü gizli tutması da dahil olmak üzere, gizemi Ubilk’le yarışacak düzeydeydi.

Yine de――

Abel: “Bu soruya yanıt vermek şu an için önceliklerimin arasında değil.”

Serena: “O maskeyi zorla çıkarmanın da pek çok yolu var. Üstelik bu konuda bi’ hayli yetenekli olduğumdan da eminim.”

Abel: “Yapma. Seni uyarıyorum.”

Serena: “Ho, beni uyarıyorsun demek?”

Abel’in bu sözü üzerine Serena’nın gözleri kavga etmek istermişçesine kısılıp sertleşti.

Serena Dracroy―― namıdiğer “Haşlayan Kadın”; bugüne kadar yoluna çıkan her küçümsemeyi, her aşağılamayı, her kışkırtmayı küle çevirerek ayakta kalmıştı. Onun yaşam felsefesinde geri vites yoktu.

Bu yüzden Abel’in sakin ama tehditkâr yanıtı, ortamın hararetini bir anda zirveye taşıdı.

Ubilk: “Durun bi’ durun, durunnn yaa~! Sakinleşelim azıcık da olsa! Sırf yüzümü gösterdim diye ortam bi’ anda neden kızıştı ki ya!?”

Abel: “Susup izlersen parmağını bile oynatmadan bu savaşta üstüne düşeni yapmış olursun.”

Ubilk: “Ehh ama ben böyle bir şey istemem ki. Burada birinizin ya da her ikinizin birden nalları dikmesi hiç de hoşuma gitmeeez~. Hele ki tüm bu kargaşanın kıvılcımını bizzat ben çakmışken!”

Serena: “――Burada ne dönüyor, hiç mi hiç anlamadım gitti.”

İkili sözlü bir savaşa tutuşmuşken Ubilk biraz paniklemiş bir ifadeyle sesini yükseltip aralarına girdi. Onun bu tavrına karşılık Serena da aynı tepkisini yineledi.

Hemen ardından da belindeki kılıcın kabzasıyla hafifçe oynarken bir gözünü kapattı.

Serena: “Gerçekten de İmparator Vincent Vollachia’nın safındaysan görevin hem beni hem de isyancı güçlerin başındaki bu adamı ortadan kaldırmak olmalı. Olduğun yerden kıpırdamazsan o adamı ölmüş bil. Bununla da memnun olman gerekmiyor mu?”

Abel: “Beni öldürme iznini sana kim hükmetti ki? Ölmek istiyorsan buyur, kendini öldürüver.”

Serena: “Affedersin de şu an Yıldız Gözlemci’yle konuşuyorum. Lütfen sohbetimize burnunu sokma.”

Abel: “――――”

Serena konusunu dayatırken Abel’in araya girmesini geçici olarak engelledi. Ardından yeniden Ubilk’e döndüğünde de ifadesiz bir suratla konuşmaya başladı…

Ubilk: “Amma ilginç ve sürükleyici bir gösteri. Ama yüzünü böylesi korkunç hâle de getirme lütfen. Neticede silahsızım.”

Serena: “Silahsızlığını bahane edip gardımı indirmem. Elimi kılıcımın kabzasından çekmemi istiyorsan bana bir sebep sun. Ha ayrıca karşımdaki silahsız diye de birini kesmekten çekinecek değilim.”

Ubilk: “――Ben kesilemem. En azından sen kesemezsin.”

Serena’nın sesi adım adım daha sert, daha keskin bir tona büründü; sonunda ağzından çıkanlar doğrudan bir tehditti. Az önceye kadar bitap düşmüş gibi görünen Ubilk’se bu tehdidi birkaç sözcükle buz gibi bir şekilde savuşturdu.

O sözler dudaklarından döküldüğü anda, yüzündeki tüm renkler solup gitti.

Ne hissettiği tam anlamıyla okunamasa da sergilemek istediği duyguların ardındaki niyet bir anda yok olmuştu. Yerine yalnızca boş, renkten yoksun, ifadesiz bir yüz kalmıştı.

Serena: “――――”

Serena, bu kışkırtıcı sözlerle öfkeye kapılmadı, kılıcına da davranmadı.

Aklını dolduran şey, öfkeden ziyade Ubilk’in bizzat varlığıydı―― Yoo, daha doğrusu; “Yıldız Gözlemci” sıfatıyla anılan bu varlığa karşı duyduğu o tekinsizlik hissi, içini sıkan o rahatsız edici belirsizlikti.

Sanki gözlerinin önündeki bu adam; ona tam olarak bakmadan, bakıyormuş gibiydi.

Serena: “…Seni hem burada hem de şu an öldürmemiz gerekiyor, muhtemelen.”

Ubilk: “Ahh, amma acımasızca. Beni fena incittin ya. Sen ne diyorsun bu işe?”

Abel: “Zaman zaman, Serena Dracroy’un şu anki düşünceleriyle hemfikir oluyorum. Ama şu da inkâr edilemez bir şey varsa da bu adamın onca şeye rağmen hâlâ hayatta kalıyor oluşudur.”

Herkese karşı kayıtsız olmak, çoğu zaman kimin damarına bastığını bile fark edememek anlamına gelirdi.

Ubilk, anı kavrayıp ona göre davranma becerisinden yoksundu. Bu yüzden Vollachia İmparatorluğu’nda sayısız kişinin sinirine dokundu, pek çok düşman edindi. Hatta kılıçlar bile kendisine doğrultulmuştu.

Tüm bunlara rağmen Ubilk hâlâ sapasağlam ayaktaydı――

Ubilk: “Yıldızların isteği bu yönde. Oh, Ubilk… ölüm senin için erken, hem de çoook~ erken.”

Ellerini göğsünde kenetleyerek hafif, umursamaz bir edayla konuşan Ubilk’in sözleri; Serena’nın yüzünde istemsiz bir kasılmaya yol açtı.

Bu sözlerin gerçekliğini sorgulamak beyhude bir çabaydı. Ubilk’in burada belirmiş olması―― Yoo, ilk kez Kristal Saray’da ortaya çıkması bile tek bir gerçeğe işaret ediyordu.

Ubilk ölmeyecekti.

Bahsini ettiği yıldızlar―― Sanki hayatının çoktan garanti altına alındığını, bu dünyayı küçümseyerek seyreden o her şeye kadir Gözlemciler’in kendisini korunduğunu hükmediyordu.

Abel: “――――”

Tam bu düşüncenin ortasında olan Abel, derin bir nefes vererek o sözlerin taşıdığı bastırıcı kesinliği içine çekti.

Ubilk’e ya da diğer Yıldız Gözlemcileri’ne karşı duyduğu kişisel hislerin bir önemi yoktu. Mühim olan Ubilk’in karşısında belirmiş olmasıydı.

Her daim yıldızlarla aynı hizaya düşen bu soytarı, şimdi de bizzat Abel’in önünde beliriyordu――

Ubilk: “Bir vakitler sahneden çekildin ya da daha doğru bir ifadeyle çekilmek zorunda bırakıldın. Peki ya şimdi, yeniden sahneye çıkmayı mı planlıyorsun?”

Serena’yı tümüyle hiçe sayan Ubilk, bakışlarını doğrudan Abel’e çevirdi.

Söylenenleri nereye koyacağını bilemeyen Serena, kusursuz kaşlarını çatarken düşünceli bir ifadeye büründü. Fakat Abel’in ona ne nazikçe ne de detaylıca cevap verme gibi bir niyeti yoktu.

Zira bu soru Abel’in damarına basıp sinirlendirmişti.

Abel: “Sana bir şey söyleyeyim.”

Ubilk: “Evet?”

Abel: “Senin deyiminle ben o sahneden bir an bile inmeyi düşünmedim ki zaten.”

Kollarını göğsünde birleştirerek konuşmaya başlayan Abel, Ubilk’in hatalı varsayımını ilk cümlesiyle düzeltmişti.

Tahtından zorla indirildikten sonra doğunun uzak diyarlarına sürülmüş, nice kez ölümle burun buruna gelmişti. Fakat tek bir an bile mücadele iradesini yitirmemişti.

Üstlendiği rolü asla unutmamış, o sorumluluğu terk etmeyi de hiçbir zaman aklından geçirmemişti.

Abel: “Bunu idrak edemezsin, Yıldız Gözlemci. Çünkü sen, hayatında bir kez bile sahneye çıkmadın.”

Ubilk: “――Duymak bile insana acı veriyor, di’ miii~?”

Abel: “Bunu dahi idrak edemezsin ki.”

Ubilk; yüzündeki ifadeler ve seçtiği kelimelerle Abel’le bağ kurmaya çabalasa da içi boş, duygusuz sözleri, onun gerçek niyetini kavradığını asla yansıtmıyordu.

Ve zaten Ubilk’in sınırları da oraya kadardı. Zira Abel onu çoktan gözden çıkarmıştı.

İşte bu yüzden de――

Abel: “Zamanı geldi. Muhtemelen seni buraya getiren şey de bu.”

Ubilk: “…Gerçekten öyle de benim geleceğimi önceden biliyordun, di’ mi?”

Abel: “Saçmalama. Ben senin gibi değilim. Bir saniye öncesine dair sezgilerim olabilir. Ama kesin bilemem. ――Buna körü körüne gitmek de denebilir.”

Ubilk: “――――”

Abel’in lafı üzerine Ubilk’in yüzünde hafif ama belirgin bir değişim belirdi.

Kaşlarındaki ince titreme, onun nadiren açığa çıkan karanlık duygularından birini ele veriyordu. Bu ister öfke olsun ister tedirginlik olsun, böylesine bir tepki ondan duymak neredeyse imkânsızdı.

Ne yazık ki Abel’in gözünde ucuz memnuniyet diye bir şey yoktu.

Serena: “Peki ya şimdi? Ne olursa olsun Ekselansları’nın yanında olmalıydın. Yoksa kesilmiş başını mı yollayayım?”

Abel: “İmparator gözünü dahi kırpmazdı. Hatta emri bizzat vermemiş olmasına hafifçe canı bile sıkılırdı fakat konu orada kapanırdı. Asıl mesele şu ki…”

Serena: “Asıl mesele?”

Serena, Abel’le Ubilk arasındaki diyaloğun ayrıntılarına hâkim olmasa da konuşmanın bir sona vardığını hissedip başıyla onayladı.

Abel, göz ucuyla omuzlarına dökülen dalgalı kahverengi saçlarının hafifçe savrulduğunu görünce bir anlığına duraksadı.

Ve ardından böylece hükmetti…

Abel: “Sana büyük bir görev vereceğim. ――Bu savaş meydanında senden başka kimsenin üstesinden gelemeyeceği bir görev.”

△▼△▼△▼△

Beyaz kar yığınlarını tekmeleriyle dağıtarak bir gölge savaş meydanında dur durak bilmeden ilerliyordu.

Yer; incecik bir buz tabakasıyla kaplıydı, her adım tehlikeli bir kayganlık taşıyordu. Soğuk, insanın derisini bıçak gibi keser cinstendi. Yukarıdaysa içgüdüleri felce uğratacak kudrette bir düşman yaklaşıyordu. Tüm bu olumsuzlukları hiçe sayan gölge, şimşek hızıyla arkalarından süzülüp geçti.

Mezoreia: “Sen, sen, sen――”

Cecilus: “Ahahahaha! ‘Sen’ demekle yetinmesene bana Cecilus Segmunt da deyiver! Hem de öyle gür bir sesle söyle ki savaş meydanının dört bir köşesinde yankılanıp çınlasın…”

Mezoreia: “CECİLUS SEGMUNT!!――”

Cecilus: “He, aynen böyle ya!”

Ardında sırıtıp duran bir gölge bıraktı, bir sonraki anda da zorisinin tabanı Bulut Ejderhası’nın yüzünün yan tarafına çarptı.

Gürültülü bir patlama sesiyle başı geriye fırladı, Mezoreia’nın devasa gövdesi havada dengesizce savruldu. Emilia, kendisinden yaşça da boyca da küçük bir çocuğun böyle bir şey yapabilmesine hayretle baktı.

Emilia: “Bu çocuk… olağanüstü.”

O çocuk; yalnızca savaş alanını kasıp kavuracak olan Ejderha’nın ölümcül nefesini durdurmakla kalmamış, muhtemelen gerçek olan adını da göğsünü gere gere beyan etmiş, sonra da tek bir geri adım atmaksızın onunla çarpışmaya girişmişti.

Emilia, kendini Cecilus diye tanıtan o mavi saçlı çocuğa büyülenmiş gibi bakıyordu.

Sanki sözünü ettiği o görkemli sahnede, çocuğun ana karakteri oynadığı anı bizzat izliyormuş gibiydi.

Emilia: “――――”

Cecilus’un bedeni, âdeta bir hayal ya da illüzyon misali Emilia’nın görüş alanına girip çıkıyordu. Yanlardan, tepeden, dipten; her yönden şimşek hızıyla belirip yok oluyordu.

Onun bu süratine gözleri yetişemeyen Emilia’nın bakışları, istemsizce etrafında dönmeye başladı.

Aynı şaşkınlık, Cecilus’un çevresinde dolandığı Mezoreia’nın gözlerinde de okunuyordu.

Mezoreia: “――Hık! Sen! Bu ejderhanın! Bu ejderhanın gerçek düşmanısın!”

Bulut Ejderhası; gökyüzünde kanatlarını çırparken pençelerini ve kuyruğunu alışılmış zarafetinden uzak, kontrolsüzce sağa sola savuruyordu.

Bu saldırılar, Emilia’nın Mezoreia’nın savaş alanından kaçmasını engellemek amacıyla inşa ettiği buz duvarı üzerinde neşeyle sekip duran Cecilus’u hedefliyordu.

Ne var ki ejderhanın darbeleri hep Cecilus’un çoktan geride bıraktığı noktaları buluyor, asıl hedefini tek bir çizik dahi almadan bırakıyordu.

Hatta tam tersi şekilde Mezoreia’nın kuyruğu buz duvarına çarptığı anda da Cecilus tek bir akıcı hareketle üzerine atladı, oradan da sırtına kadar hızla tırmandı ve…

Cecilus: “Hadi, hadi, hadi, hadi, hadi!”

Sanki bacaklarının sayısı iki değilmişçesine ardı ardına savurduğu inanılmaz hızlı tekmelerle Cecilus, Mezoreia’yı yere doğru bastırdı.

Emilia: “D-Düşüyor!..”

Kanatlarını vahşice çırpan Mezoreia, havada takla atarak dengesini kaybetti ve büyük bir gürültüyle yere çakıldı.

Kulakları sağır eden bir kükreme ve şiddetli bir sarsıntının ardından toprağın üzerindeki kar kütleler hâlinde havaya fırlayıp etrafa savruldu. Emilia’nın yüzüne vuran keskin soğuk rüzgârla beraber, karşısındaki manzaranın ihtişamı karşısında nefesi kesilecek gibi oldu.

Yine de bu durum akılalmaz derecede büyük bir fırsattı ve kaçırılması imkânsızdı.

Emilia: “Bu gidişle Mezoreia’yı alt edebiliriz…”

Cecilus: “Hoppala, böyle olmaz ki. Biraz bekleyeceksin.”

Emilia: “Ha?”

Her ne kadar bu yaklaşımı biraz haksız bulsa da Emilia çevresindeki Manayı ustalıkla yoğunlaştırarak yere serilmiş Mezoreia’nın üzerine koca bir buz kütlesi indirmeye niyetlendi.

Fakat tam bunu gerçekleştireceği sırada, Cecilus önüne atılıp parmağını Emilia’nın burnunun ucuna hafifçe dokundurdu; bu ani temas karşısında afallayan Emilia, hareketini yarıda kesti.

Burnuna yapılan o hızlı dokunuş, Emilia’nın şaşkınlıkla göz kırpmasına neden olurken Cecilus söz aldı…

Cecilus: “Beni dinle bakalım. Az önce seni tehlikeli bir durumdan tam zamanında çekip aldım, di’ mi? Şimdiyse Ejderha’yla teke tek dövüşüm başladı… Buradan sonra ne yapman gerektiğini gayet de biliyorsun. Zaferime yürekten inanıp aynı bir asilzade gibi bana dua etmelisin! İşte bu, tam da prensese yaraşır bir görev.”

Emilia: “Ehh… Ama ben prenses falan değilim ki. Gerçi, tahtla tamamen alakasız da değilim.”

Cecilus: “Prenses mecazi anlamda. Prensesi daha açık ifade etmem gerekirse bu hikâyenin narin çiçeği, onu kurtarmaya gelen kahramana -bana- deliler gibi âşık oluyor. Bu denli güzel olan sana, bu rol pekâlâ yakışmaz mı sence de?”

Emilia: “Ah, üzgünüm. Kime âşık olacağımı çoktan seçmiştim.”

Cecilus: “Oh, seçtin demek? Elden bir şey gelmez o zaman ya. Lütfen devam et hamlene.”

Cecilus’un baş döndürücü hızdaki sözlerine rağmen Emilia tek bir önemli detayı bile kaçırmamıştı. Bunu fark eden Cecilus, anında geriye çekildi.

Onun çekilmesiyle Emilia yeniden elini Mezoreia’ya doğru uzattı.

Emilia: “Hiyah!―”

Ve o anda da gökyüzünden devasa bir buz kütlesi, yere sırtüstü serilmiş Mezoreia’yı hedefleyerek tam hızla indi.

Ejderhanın karnına saplandığı an gök gürültüsünü andıran bir patlama yankılandı. Mezoreia’nın boğuk, acı dolu iniltileri savaş alanına yayılırken Emilia “bir kez daha” diyerek elindeki gücü bir sonraki saldırıya odakladı.

Cecilus: “Nezaketsizliğimi mazur gör.”

Tam o esnada da Emilia yeni saldırısını hazırlarken bacakları altından süpürüldü, “Ayy!” diye irkilerek bağırdığında bedeni nazikçe havaya kaldırıldı ve bulunduğu yerden âdeta zorla çekilip alınmışçasına hızla geri çekildi.

Bir sonraki anda da az önce onun ve Cecilus’un bulunduğu noktada sert bir rüzgâr koptu, ejderhanın toprağı bir iletken gibi kullanarak yarattığı şok dalgası orayı derinlemesine oyarak belirli bir alan içindeki bütün toprağı fırlattı.

Bir an bile geç kalsalardı çoktan nalları dikmişlerdi.

Cecilus: “Beklendiği gibi rakip bir ejderha olunca hiçbir şey kolay da olmuyor. Ama en azından her saniye kendimi sergileyebileceğim fırsatlar çıktı. He bir de sürekli yan karakterimsi tiplerle karşılaştığım için içimde biriken hırsı da atmamın tam zamanı.”

Emilia: “T-Teşekkür ederim, beni kurtardığın için.”

Cecilus: “Yoo, yoo dert etme! Çoktan âşık olmuş güzeller, sadece farklı yöntemlerle büyülenirler. Düğün için bana da bir davetiye gönderirsin artık!”

Onu tam zamanında kurtarıp kaldıran Cecilus, Emilia’nın minnettarlığı karşısında içten bir şekilde gülümsedi.

Teknik olarak Emilia’nın henüz sevdiği biri yoktu; daha çok, âşık olabileceği biri vardı. Ama şu an ne tartışma ne de detayların zamanıydı. Önemli olan şuydu――

Emilia: “Bunları kullan, Cecilus!”

Cecilus: “Neyi kullanayım dedin? Sen bilsen bile ben nasıl kullanacağımı bilmiyorum… Ohh!”

Emilia yere eğilip ellerini toprağa koyduğu sırada, Cecilus başını hafifçe yana eğdi ve gözleri birden parlamaya başladı. Görüş alanında yerden fışkıran buzdan kılıçlar, mızraklar, baltalar ve çeşitli diğer buzdan yapılma silahlar beliriyordu.

Buzdan silahlar icra etmeyen yarayan Buz Sanatları Tekniğiyle Mezoreia’ya kadar uzanan muazzam sayıdaki silahlar Cecilus’un önüne diziliverdi.

Cecilus: “Ne kadar da muhteşem! Çok hoşuma gitti, amma havalı! Açıkçası sadece efsanevi ya da sihirle dolup taşan mükemmel bir kılıcı tutmayı hayal ediyordum ama…”

Emilia: “O zaman bu silahlar senlik değil yani?”

Cecilus: “Yoo, böyle bir rulu kimseye söylemediğim için gizli gizli değiştirdim gitti! Hem de sahnedeki Ejderha’ya karşı böylesi silahlar sallamak çok daha gösterişli de kılar!”

(Ç.N: Rulu = Rule, Türkçede kural demektir. Altı çizili kelimeler Katakana şekilde söyleniyor, yani kısacası İngilizce söylenen kelimelerdir.)

Böylece konuşan Cecilus, küçük bedeninin kollarını sonuna dek uzatarak iki yandaki buzdan kılıçları kavradı ve çekti. Bunu yaptığı anda Emilia, “Ah” diyerek hatasını fark ediverdi.

Buz kılıcı Emilia’nın eseriydi. Dolayısıyla kendisi soğuğu hissetmezdi fakat tam tersi şekilde Cecilus için bu silahlar fazlasıyla soğuk olabilirdi.

Emilia: “Gerçi, Priscilla da hiç soğuk olduğundan bahsetmemişti ama…”

Cecilus: “İçin rahat olsun. Bu ufak rahatsızlığı Akış Tekniği’yle telafi edebilirim, bu yüzden hem ben hem de Taburdaki herkes gayet iyi. Gerçi Boss ve diğerleri işin içine girince bazen akışım bozuluyor fakat bunu doğal yoldan idare edebilme konusunda özellikle sıpeşıl biri olduğum da inkâr edilemez bir gerçek!”

(Ç.N: Sıpeşıl = Special, Türkçede özel demektir.)

Emilia: Sıpeşul…”

Birbiri ardına yabancı kelimeler döküldükçe Emilia’nın zihni, ister istemez düşüncelere sürüklendi.

Bu garip his, ona sanki Subaru’yla konuştuğu anları anımsatmıştı. Bir süre düşündükten sonraysa “Belki?” diye mırıldanarak bir sonuca vardı.

Emilia: “Pişt Cecilus! Bu kelimeleri Subaru’dan mı kaptın?”

Cecilus: “Subaru-san mı diyorsun? Yoo, üzgünüm ama yanılıyorsun. Bunları bana Boss öğretse de ismi Subaru-san değil.”

Emilia: “Demek öyle, kusura bakma… Sanırım alelacele bir sonuca vardım.”

Aceleci davranmasının bedeli olarak Cecilus’un cevabı Emilia’nın hevesini kırmıştı. Fakat moralini tamamen kaybetmek istemeyen genç kız, hemen yanaklarına iki hafif tokat atarak kendini yeniden motive etti.

Ardından, Cecilus’u taklit edercesine buzdan bir silah -bu kez bir mızrak- kavradı ve…

Emilia: “Toparla kendini… Hadi Mezoreia’ya karşı omuz omuza savaşalım!”

Cecilus: “Ne güzel bir geri dönüş yaptın. Bu arada, henüz adınızı duyamadım.”

Emilia: “Adım mı? Ben Emilia… Yoo, ıııı… Emily! Emily!”

Cecilus: “Demek öyle, belli ki bunun arkasında kendince sebeplerin var! Ama sanırım burada düşüncesizce konuşursam iyi de sonuçlanmaz. Sana bir kıyak geçip konuyu burada kapatayım, Emily-san. Yalnız bu biraz ani olacak ama karşılığında da senden ufak bir ricam olacaktı.”

Emilia: “Rica mı? Benden?”

Cecilus: “Evet. ――Sen o Ejderha’yı oyalarken şuradaki şeyi bir zahmet kenara çekebilir misin?”

Adını öğrendikten sonra Cecilus, sesini alçaltarak Emilia’ya döndü ve bu isteğini dile getirdi. Sözleriyle birlikte, Mezoreia’nın yere yığıldığı noktanın biraz ilerisindeki zemini işaret etti.

Cecilus’un parmağının gösterdiği nesneyi, karla kaplı toprağın üzerinde görünce Emilia’nın gözleri “Ah” diye büyüdü.

Ve ardından da――

Cecilus: “O hâlde onu sana emanet ediyorum, Emily-san. Ben de kendi işimi yapacağım. Hem de öyle bir ihtişamla yapacağım ki bu dünyanın tek ana karakteri ben olduğumu görkemli bir şekilde kanıtlayacağım!”

Sözlerini bitirir bitirmez Cecilus, Emilia’nın cevabını beklemeye tenezzül etmeden ayaklarını yere bastı ve fırladı.

Karlar dört bir yana saçılırken iki buz kılıcını sımsıkı kavramış olan Cecilus’un bedeni, tek bir hat üzerinde ejderhaya doğru atıldı. Mezoreia, pullarının üzerinden yaklaşan bu ufak tehdidin tehlikesini anında sezinledi.

Mezoreia: “Şansını zorlama lan!――”

Öfke dolup taşan, insanın iliklerine kadar titreten bir kükreme göğü yararak yükseldi. Mezoreia, gövdesini ezmek üzere üzerindeki dev buz kütlesine pençesini indirdi. Bir an içinde küçük bir dağ kütlesi büyüklüğündeki buz bloğu, bu vahşi darbenin ağırlığına bir saniye bile direnemeden çatlamaya başladı; yarıklar bütün yüzeye baş döndürücü bir hızla yayıldı ve kütle tek hamlede tuzla buz oldu.

Buzun ağırlığından kurtulur kurtulmaz Mezoreia, hızla yuvarlanarak başını yere çevirdi ve havada süzülen Cecilus’a karşı hamleye hazırlanıyordu ki――

Emilia: “Hiyah!!”

Emilia, elinde savurduğu buz mızrağını tüm gücüyle Mezoreia’ya fırlattı; mızrak, ejderhanın burnuna tam isabet etti.

Buzdan mızrağın sivri ucu, Mezoreia’nın kalın pullarına bir santim bile saplanamadı ancak darbenin yarattığı kuvvet, Ejderha’nın başını sertçe yana savurarak Cecilus’a yönelteceği saldırıyı anlık da olsa geciktirdi.

Tam o anda Cecilus, neredeyse mızrağın fırlatıldığı hızla ileri atıldı.

Cecilus: “Sakın gözünü kırpma, yoksa hak ettiğin alkışı alamadan göçüp gidersin!”

Ağzından dökülen süslü sözler eşliğinde Cecilus’un buzdan ikiz kılıçları beyaz bir ışıkla parlayarak ileri atıldı.

İnce bir ses eşliğinde ejderhanın pullarını delip geçti, Bulut Ejderhası darbelerin etkisiyle bir sağa bir sola savruldu. Kılıç dansı; onu görüşünden, özgürlüğünden ve karşı hamle yapma şansından tamamen yoksun bırakmıştı.

Henüz yaşı küçük olmasına rağmen Cecilus’un ustalığı akıl sınırlarını zorluyordu.

Emilia, hem bedenini hem de silahlarını kullanma konusunda kendini oldukça yetkin görüyordu ancak burası, asla kendini kıyaslayamayacağı bambaşka bir düzlemdi. Hatta belki de Pleiades Gözetleme Kulesi’nde tanıştığı Reid kadar absürt bir güce ulaşabilecek potansiyeli bile vardı.

Emilia: “Ama lütfen, Reid gibi kaba biri olma.”

Kılıç ustalığını bir kenara bıraktığında bile Reid’in berbat denecek kadar kötü bir kişiliği vardı; Emilia, Cecilus’un asla o yola sapmamasını içtenlikle umuyordu.

Bu dilekle birlikte, Mezoreia’nın ilgisini üzerine çekmiş olan Cecilus’a kısa bir bakış atıp Emilia hızla çarpışma alanından biraz uzağa doğru koştu.

Cecilus’un daha önce kendisinden istediği ricaya artık adım adım yaklaşıyordu.

Emilia hedefine ulaştığında da karşısında――

Emilia: “――Madelyn! Uyumanın sırası hiç mi hiç değil! Hemencecik uyan da Mezoreia’yı durmaya ikna et!”

Karda gömülü şekilde hareketsiz yatan Madelyn Eschart’ın bedenini kucaklayan Emilia, onu hayata döndürmek istercesine çaresizce seslendi.

#Büyük Felaket’e adım adım yaklaşıyorken Abel’in geeerçekten de bu İmparatorluk’la ne yapacağını hâlâ bilmiyoruz. Kendisinin tahta oturacağı kesin ama bundan sonra ne olacak? Ayrıca, vereceği görevin içeriği ne? Bunları bilmiyorum fakat yakında ortaya çıkacağını hissediyorum… Deli Şimşek Ceci, her zamanki gibi. Emilia cephesine bilerek olmasa da yardım etmeye başladı. Yalnız Emilia-tan’ımızı yere bırak, o kızın sevdiceği var yoksa bozuşuruz… O hâlde sonraki bölümlerde görüşmek üzere!!!



5 5 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
5 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Haru
9 Ağustos 2025 21:29

Elinize sağlık

burhan mümtaz yazıcı
9 Ağustos 2025 22:27

Elerine sağlık üstad

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 18:31

Sonunda güncel olmayan güncele ulaştım tappei nin amk

baryonnarutotr
22 Kasım 2025 15:53

Keyifli bir bölümdü cecilus reis gözüme girdi

Heisenberg
6 Aralık 2025 17:16

Emillia ve ceci arasındaki Subaru hakkında olan konuşma sanki Emillia yla Subaru nun buluşmasına daha zaman var hissi verdi umarım yanılırım