Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 103 – “Yıldızların Geri Sayımı”

Kısım VII, Bölüm 103 – “Yıldızların Geri Sayımı”

8 Ağustos 2025 1.540 Okunma 22 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 17 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Redaktör: akari

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Dünya sarsılırken, gök beyazla kırmızıya bulanıp bölünmüşken, hayatların çarpışması yıkım dolu bir felaketi tetiklerken Rem nihayet kararını da vermişti.

Rem: “Bir şey yapacaksam ya şimdi ya hiç.”

Korkunç bir savaşın kopmakta olduğu İmparatorluk Başkenti’nde Rem hâlâ Berstetz’in malikânesinde esir tutuluyor, adım atacak özgürlüğü bile elinden alınmıştı.

Her geçen gün daha da keskinleşen yanık kokusunu ciğerlerinde hissederken Rem hiçbir fayda sağlayamamanın ağır utancını taşıyordu. Artık yerinde bir saniye durup sessizce beklemeye bile tahammül edemiyordu.

Sonuç olarak Rem, malikânenin sahibi ve onu tutsak eden kişi olan Berstetz’le o ilk rastlantının ardından bir daha tek bir kez bile yüz yüze gelmemişti. Bu yüzden de kendi felsefesi doğrultusunda İmparatorluğu dert edinip dönemin hükümdarı Abel’i deviren o yaşlı adamın, tüm ülkeyi saran bu büyük savaşı nasıl yorumladığını sorgulama şansı hiç olmamıştı.

Fakat öyle bir fırsat doğmuş olsaydı bile Rem’le onun birbirini anlayabilmesi pek mümkün görünmüyordu.

Rem: “Neticede, Berstetz-san’la ben tamamen farklı taraflardayız.”

Soğuk ya da duygusuz gelse de Rem’in vardığı nihai hüküm buydu.

Ancak güçlü olanlar ya da durumu elverenler, kendinden farklı konumdakilerin şartlarına anlayış gösterip empati kurabilirdi. Rem ne güçlüydü ne de durumu elveriyordu, bu yüzden de karar vermeye mecbur kalmıştı.

Kimi karşısına alacak kimi yanında tutacaktı ki?

Bunları bir yana bırakacak olursak Rem’in ne Berstetz’e ne de Madelyn’e karşı gerçek bir düşmanlığı yoktu. İşte tam da bu yüzden Abel’in hâlâ düzgün bir açıklama getirememesi ve Priscilla’nın mantıktan uzak talepleri, durumu daha da zorlaştırıyordu.

Bu nedenle -Rem’in bundan sonra yapacağı şey- birilerine duyduğu öfkenin ya da başkaldırının değil, yalnızca kendi yerini seçmiş olmanın sonucu olacaktı.

Rem: “――――”

İmparatorluk Başkenti’nde savaş patlak vermişti. Her ne kadar Berstetz’in malikânesi şehrin oldukça içlerine inşa edilmiş olsa da çarpışmaların şiddeti oraya kadar hissediliyordu.

Doğal olarak malikâne de yüksek güvenlik durumuna geçirilmişti. Savaş esiri sayılabilecek bir konumda olan Rem’e, kendisi için tahsis edilen odada kalması kesin bir buyrukla bildirilmişti. Özgürlüğü zaten kısıtlıyken daha da daralmıştı.

Ancak malikâne güvenliği açısından bakıldığında Rem topallayan zararsız bir kızdan ibaretti. Bu nedenle odasının önüne gece gündüz nöbet tutacak bir muhafız yerleştirilmemişti.

――Rem de bu güvenlik açığını fırsat bilerek sessizce odasından sıvışmıştı.

Rem, nefesini tutarak odasındaki tavan penceresinden malikânenin çatısına doğru sürünerek çıktı.

En ufak bir ses çıkarmamaya özen gösterdiği için güvenlik güçleri onun bu sessiz kaçışını fark edememişti. Bunu tamamen bir ihmal saymak da insafsızlık olurdu―― bastonla yürüyen bir kızın böylesine sıra dışı bir yöntemle odadan çıkacağını akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi.

Tabii ki de Rem gerçekten bastonsuz yürüyemeyecek kadar aciz olsaydı bu düşünce yerinde olurdu.

Rem: “En kötü senaryoya hazırlıklıydım ama…”

Elbette ki Rem’in bugüne dek sakatlığından şikâyet edip bastonla yürümesi bir aldatmaca da değildi.

Ancak eksik anıları etrafındakilerde rahatsızlık yaratırken sakat bacağını olduğu hâliyle bırakması düşünülemezdi. Bu nedenle kendi başına yürüyebilmek için gizlice durmaksızın çalışmıştı.

Çabaları meyvesini vermeye başladığında, ayakları üzerinde bir nebze de olsa durabildiğinde zihninde bir kıvılcım çakmıştı. ――Başkalarına hâlâ topalladığını düşündürürse bu belki de ileride işine yarayabilirdi.

Gerçi, bu işine ne şekilde yarayacağını o anda kendisi bile netleştirmiş değildi.

Aksi şekilde hiçbir işe yaramayan bu sırrı açığa çıkaracak olursa farkında olmadan herkesi alarma geçirebilirdi. Ancak yaşadığı zorluklar lehine olduğu için bu hamleye bir kumar da diyebiliriz ve Rem bu kumarı başarıyla da oynamıştı.

Yine de asla temkinini elden bırakamazdı. Çünkü eylemleri bir sonuca bağlanmadıkça kazandığını iddia etmek için de çok erkendi.

Zira, bir kumar kazanıma dönüşmediği sürece oynamanın anlamı da olmazdı.

Kaldı ki Rem, baştan beri kendisini bu riski almaya iten etkinin kimden ya da nereden geldiğini düşünmemeye çalışıyordu.

Her hâlükârda――

Rem: “――Yeter ki yakalanmadan buradan sıvışmayı başarabileyim.”

Rem’in çatıya çıkmasındaki amaç malikâneden kaçmak değildi.

Her ne kadar göz ardı edilmesi zor bir seçenek olsa da yalnızca Rem değil, Flop da aynı malikânede esir tutuluyordu. Flop’un tek başına kaçabilmesi zaten mümkün değildi ve malikâneyi çevreleyen yüksek duvarlar -çatının aksine- tırmanmayı imkânsıza yakın kılıyordu. Dolayısıyla da o ihtimali düşünmenin bile pek bir anlamı yoktu.

Bu yüzden Rem’in amacı malikâneden kaçmaktan çok, aynı arazide yer alan ancak malikâneden ayrı bir binada tutulanlarla―― ülkenin dört bir yanından toplanıp buraya getirilen Veliaht Prenslerle iletişim kurmaktı.

Söylentilere göre siyah saçlı Veliaht Prens isyanın başındaki lider olarak görülüyordu. Her ne kadar onun gerçekten Abel’in meşru evladı olup olmadığı şüpheli olsa da İmparatorluğun içinde bulunduğu durum hakkında mutlaka söyleyecek bir şeyi vardı.

Rem onlarla temas kurabilirse içinde bulunduğu bu çıkmazdan kurtulmak için ufacık da olsa bir umut belirebilirdi.

Rem: “Sadece kendimin değil, Flop-san’ın ve Katya-san’ın da güvende olmalarını sağlamalıyım.”

Rem; birlikte hareket edebileceği, iş birliği yapabileceği müttefiklere ihtiyaç duyduğunu derinden hissediyordu.

Çatının kenarına doğru usulca ilerliyordu, tek bir çıtırtı dahi çıkmaması için bastığı her adımı ölçüp biçerek atıyordu. Fakat ne kadar dikkatli olursa olsun, nöbetçilerin onu fark etmeyeceğinin ya da kaçışının başarıyla sonuçlanacağının bir garantisi yoktu.

Bu yüzden de yakalanması hâlinde canını tehlikeye atmayı göze almıştı. Zaten yerinde durup bekleyememesinin asıl nedeni de buydu.

Tam o anda da――

Rem: “――Hık.”

Bir anda, uzak gökyüzünde beliren tuhaf manzaralar Rem’in yüreğini ağzına getirdi.

Görüş açısının ucunda, İmparatorluk Başkenti’nin surlarında süren çatışmayı seçebiliyordu. Fakat asıl nefesini kesen şey, gökyüzünün ürkütücü bir görüntüye bürünmesiydi.

Olan bitene bu kadar uzakta olduğu için ne yaşandığını anlaması mümkün değildi. Ancak o esnada; Bulut Ejderhası Mezoreia yıldız şeklindeki surların tepesine inmiş, Ruh Yiyen Arakiya gökyüzünü alevlerle süslemiş ve Moguro Hagane de surların kendisiymişçesine yükselmişti.

Gerçekleri tam olarak bilmemesine rağmen içgüdüleri o anda yaşanan dehşeti tüm ağırlığıyla hissetmişti. Ve bu hislerle beraber, çatıda ayakta duracak mecali de kalmamıştı.

Rem’in ağzından boğuk bir “Ah” dökülürken vücudu çatının eğiminden aşağı kaymaya başladı. Neredeyse tümüyle yuvarlanıp düşecekti ki son anda çatının kenarına tüm gücüyle tutunuverdi.

Rem: “Az daha… hapı yutuyordum.”

O anda çığlık atmış ya da aşağı düşmüş olsaydı kendini haklı gösterebileceği hiçbir geçerli mazereti olamazdı.

Çatının kenarına tutunarak zar zor asılı kalan Rem, derin bir iç çekerek rahatlamaya çalıştı. Ardından yavaşça kendini tekrar çatıya çıkarmaya girişti ve o sırada da――

Rem: “――Bu?..”

Hedefine hâlâ epey mesafe vardı, çatının kenarından sarkmasıysa bu yolculukta yaşadığı talihsiz bir aksilikten ibaretti. Fakat Rem, tutunduğu yerden yukarı bakarken büyük yapının en ucunda yer alan bir kapı gözüne çarpıverdi.

Her ne kadar malikânenin içinde belli ölçüde serbestçe dolaşmasına izin verilmiş olsa da ve pek çok yeri gezmiş olsa da böylesine yasaklı bir bölmeye açılan bir kapıyı ilk kez görüyordu. Çatıdan dolanarak ilerlemesi sayesinde, onu normalde adım atamayacağı bir noktaya taşımıştı.

Rem: “Gizli bir kapı mı?.. Nasıl yani?”

Keşfiyle ilgili sorular zihnini kurcalamaya başladığında Rem’in adımları kısa bir an için tereddütle duraksadı.

Öncelikli hedefi, malikâne arazisinin diğer ucundaki binada tutulan “Veliaht Prensler”le irtibata geçmekti. Bu sayede olayların seyrini daha iyi anlayabilir, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için somut bir yol bulabilirdi.

Ancak karşısına çıkan bu beklenmedik gizli kapı, belki de sonunda sıradan bir içki mahzenine açılıyordu. Böylesine belirsiz bir olasılık için gerçekten kumar oynamaya değer miydi?

Rem: “――――”

Rasyonel seçeneğin ne olduğunu anlamak için düşünmeye bile gerek yoktu. ――Yine de Rem, rasyonel olandan vazgeçip irrasyonel olanı tercih etti.

Çatı kenarından ellerini çekerek gizli kapıya yöneldi. Adımlarını mümkün olduğunca sessiz atmaya özen gösterse de çıkardığı ses tamamen engellenemiyordu. Ne var ki daha önce onu irkilten gökyüzü hâlâ anormalliğini koruyordu, bu yüzden malikâne muhafızlarının dikkatinin dağılmış olması muhtemeldi.

Bunu fırsat bilip riske giren Rem, elini gizli kapıya koydu ve kapıyı ardına kadar açıverdi.

Rem: “Bodrum katına giden merdivenler…”

Kapı kilitli değildi. İhmalden çok, muhtemelen gereksizliğinden kaynaklanıyordu.

Burası, davetsiz misafirlerin girmesi gereken bir yer gibi gözükmüyordu. Rem’se az çok malikânenin misafiri olduğu için içeri adım da atabiliyor olmalıydı.

Merdivenlerdeki soğuk havayla, o ışıktan yoksun mekânla karşılaşan Rem; ellerini duvara sürterek aşağı doğru ilerlerken hafifçe nefesini çekti.

Olağanüstü korkunç bir şeyin onu bekliyor olma ihtimali de vardı.

Ayrıca Berstetz’in dehşet verici bir şeyi ya da tuzağı buraya gizlemiş olması da mümkün olabilirdi.

Ancak――

Rem: “――Kimse var mı?”

Gizemli bir kararlılıkla beraber, Rem vardığı bodrumun karanlığına böylece bir soru yöneltti.

Işık oldukça kısıtlıydı, neredeyse karanlıktı denebilirdi ama bodrumun geniş bir alan olmadığını hissetmek de mümkündü. Odanın derinlerinde, sadece silüeti seçilebilen büyük bir varlık vardı.

İri yarı olmasına rağmen hiçbir şekilde canavar gibi değildi.

Fazlasıyla güçlü yapılı bir insandı. Bodrumun diğer ucundaki duvara zincirlenmiş, esir tutuluyordu.

Ve nihayet, Rem’in sesini duyup karşılık verdi――

???: “Ben… Ekselanslarını…”

Rem: “…Sen?”

???: “Ben… İmparator Vincent Vollachia Ekselansları’nı… korumalıyım…”

Alçak, içten ve tutkulu bir ses; bodrumun boğuk havasını acıyla titretti.

Seste yankılanan samimiyet, hem güçlü hem de dokunaklıydı; karşılıksız bir sadakatle doluydu.

Rem: “――――”

Bu sözler üzerine Rem, tereddüt etmeden adımlarını hızlandırdı ve kendisiyle o kişi arasındaki mesafeyi kapattı.

Böylece karanlık içerisindeki zincirlerle bağlı, iri yapılı bir adamın silüeti belirdi. Bedeni gerçekten heybetliydi, yüzü beyaz izlerle kaplıydı――

Adam: “Goz… Ralfon.”

Hemen ardından, Rem mırıldandığı şeyin muhtemelen bir isim olduğunu anlamıştı.

Üstelik bu isim ona oldukça tanıdık geliyordu.

Hafızası doğruysa bu isim Dokuz İlahi Generallerden, Vollachia İmparatorluğu’nun en kudretli ve saygın varlıklarından birine ait olmalıydı――

Goz: “Ekselansları’nı Büyük Felaket’ten korumalıyım――”

Adam, yara izleriyle kaplı yüzünü buruştururken bir yandan da kahramanı andıran bir aslan gibi kükreyiverdi.

△▼△▼△▼△

???: “――Abel, sen yaptın değil mi? Veliaht Prens hakkında dedikoduyu sen yaydın, değil mi?”

İmparatorluk Başkenti kuşatmasının gidişatını isyancıların ana kampından kollarını çaprazlayarak takip eden kararlı ve güçlü karakteriyle Serena Dracroy, Abel’e bu soruyu yöneltti. Abel yavaşça, yüzünü örten oni maskesini kaldırdı.

Serena’nın Uçan Ejder Filosu batıdan takviye olarak gelmişti. Uçan ejderlerin evcilleştirme yeteneğine sahip birinci sınıf binicilerin katılımıyla hava üstünlüğü bir anda onların tarafına kaymıştı.

Elbette ki Bulut Ejderhası ve Ruh Yiyen’in bulunduğu bazı savaş alanlarında uçan ejder binicileri dezavantajdaydı ancak tüm cepheyi kontrol etmeleri gerekmiyordu.

Tek yapmaları gereken ufak bir gedik açmaktı, sağlamlığıyla ün salmış İmparatorluk Başkenti surları oradan yıkılmaya başlayacaktı.

Bu amaçla tedbirler alınmıştı, en azından Abel’in hükmü bu yöndeydi. Dezavantajlı ve denge hâlindeki bölgeleri bilerek ara sıra emirler veriyordu.

Abel: “Şu an seninle laklak yapacak zamanım mı var sence? Sen önce kendi adamlarının hareketlerini takip et de sonra konuş olur mu?”

Serena: “Elbette, neden olmasın ki? Ama bu söylediklerimi lakırtı diye hiçe sayman sinirimi bozmadı değil. Senin mektubun yüzünden tarafımı belirleyip hızla senin safına geçtim. Madem gelişim senin stratejinin kilit noktasıydı bana biraz daha özenli davranman senin itibarından hiçbir şey eksiltmezdi.”

Abel: “Beş para etmez sokak serserisi gibi konuşuyorsun.”

Serena: “Kaba saba konuşsam da öyle davranmayı kendime yediremem. Ama az önce verdiğin tepki çok dikkatimi çekti.”

Omuz silkip gökyüzüne bakmayı kesen Serena, gözlerini Abel’e çevirdi.

Sözünü ettiği tepki, büyük ihtimalle batıdan gelen beklenmedik destek―― yani Serena’nın Uçan Ejder Filosu’nun dışında ortaya çıkan askerî birliklere Abel’in verdiği tepkiden bahsediyordu.

Bu sürpriz takviyelerin kim tarafından getirildiğine dair bir tahmini vardı ancak Abel’in daha önceki umursamaz sözleri ve davranışları onun sabrını taşırmıştı.

İşte bu nedenle de Serena’nın sohbetin ortasında yönelttiği o laf sokmalar böylece ortaya çıkmıştı.

Serena: “Siyah saçlı Veliaht Prens’in varlığını ortalığa yayan sendin. Ve o Veliaht Prens de şu anda o göz alıcı saldırının tam ortasında, en önde yürüyen grubun başında değil mi?”

Abel: “Kısaca savaş alanındaki karmaşanın arkasında, İmparator’un gayrimeşru çocuğu mu var diyorsun?”

Serena: “Yoo, özürlerimi sunarım. Mecazi konuştum. Siyah saçlı Veliaht Prens’in gerçekten de Ekselansları’nın öz oğlu olduğuna inanmıyorum. Muhtemelen Ekselansları’nın hiç çocuğu da yok.”

Abel’in sözlerine başını iki yana sallayarak karşılık veren Serena, oldukça özgüvenli bir tonda konuştu. Abel bu kendinden emin cevaba karşılık kaşlarından birini kaldırınca Serena sözlerini sürdürdü…

Serena: “Ekselansları bugüne dek ne bir eş aldı ne de bir kadınla yakınlık kurduğu söylendi. Zamanında ben bile onu baştan çıkarmaya çalıştım ama beni tamamen yok saydı. Bu da bence gayet sağlam bir delil.”

Abel: “――Sen aklını mı kaçırdın?”

Serena: “Elbette, tamamen ciddiydim.”

Abel: “Sana ciddi misin diye sormadım, aklın yerinde mi diye sordum.”

Serena’nın gerekçesi fazlasıyla yetersiz kalınca Abel’in bakışlarında sertlik belirdi.

Serena, Vollachia’nın önde gelen Yüksek Kontlarından biriydi ve Abel onun yeteneklerini ve taşıdığı hırsı o kadar yüksek bir değerde görüyordu ki bu nihai savaşta onu mutlaka yanına alması gereken güçlerden biri olarak kabul etmişti. Ne var ki Abel’in yalnızca kendisinin anlayabildiği ölçütlere göre hüküm veriyor oluşu, işin doğasında hâlâ sorgulanabilir bir yan olduğunu gösteriyordu.

Olaylara Abel’in bakış açısından yaklaşmaya çalışan Serena, kollarını çözüp elini kaldırarak bir “Dur” dedi ve sözlerini sürdürdü…

Serena: “Şaka yapmıyorum, bu sadece en belirgin neden. Majesteleri baştan çıkaramamış olmak benim için de ayrıca sinir bozucu, evet ama bu durum aynı zamanda başka bir şeyin de işareti.”

Abel: “――――”

Serena: “Ekselansları kadınlara karşı en ufak bir ilgi bile taşımıyor. Daha da açık konuşmak gerekirse soyunu devam ettirme gibi bir niyeti yok.”

Abel sessizce Serena’yı izlerken Serena, “Durum bundan ibaret, değil mi?” diyerek sözlerini sürdürdü…

Serena: “Ekselansları’nın kadın düşkünü olduğunu iddia etmiyorum fakat bugüne kadar bir evlat sahibi olmadığı ortada. En azından şimdilik. Ama diyelim ki kadınlardan hoşlanmıyor, yine de isterse çocuk sahibi olabilir. Bu durumda geriye iki olasılık kalıyor: Ya doğuştan kısır ya da…”

Abel: “Bilinçli olarak neslini sürdürmüyor.”

Serena: “Kesinlikle öyle. Zaten ortada gerçek anlamda bir Veliaht Prens olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden de sözde gayrimeşru çocuk muhabbeti en başından beri kuşkulu geliyordu bana. Ama eğer bu kadar belirsiz söylentiler bile böylesine bir iç savaşı körükleyebiliyorsa demek ki ülkemiz ‘Vollachia’ ismini fazlasıyla hak ediyor.”

Yanaklarında hafif bir kıvrılmayla gülümseyen Serena’nın ifadesi hem içten hem de neşeliydi.

Abel, ne onun alaycı tavrına ne de ileri sürdüğü varsayıma dair tek kelime etmedi. Öte yandan Serena’nın da onun yorumuna ihtiyacı yoktu.

Çünkü onun gibiler, kendi düşüncelerini başkalarının onayına ihtiyaç duymadan pekâlâ teyit edebilecek yapıdaydı.

Başka bir deyişle Serena’nın Abel’den beklediği şey bir onay değildi――

Serena: “Peki, bu Veliaht Prens hikâyesini uydurmaktaki amacın ne? Savaşın galibi biz olursak o boş tahtta kim oturacak? Ve sen, bu İmparatorlukla ne yapmayı düşünüyorsun?”

――Serena’nın sorduğu şey, Vollachia İmparatorluğu’nun geleceğinin gerçekten Veliaht Prens gibi biri tarafından mı şekillendirileceğiydi.

Abel: “――――”

Bu sessiz ama derin sorunun ardından Abel, gözlerinden birini ağır ağır kapattı.

Kimileri, savaşın tam da doruğa ulaşmak üzere olduğu bu anda böylesi sorgulamalı bir konuşmanın yersiz olduğunu düşünebilirdi. Ancak tam da bu hengâmede, olası bir zaferden sonra ne olacağını düşünmemek ahmaklık olurdu.

Zira savaş kazanmak amacıyla veriliyorsa ardından ne yapılacağının hesabı da şimdiden yapılmalıydı.

Abel: “Bu soruyu neden bana yöneltiyorsun ki?”

Serena: “Veliaht Prens’in Ekselasnları’nın gayrimeşru çocuğu olduğunu kastetmiyorum. Ancak bu büyük iç savaşı yönetecek en gerçek temsilcinin o olduğuna inanıyorum. Eğer sen ve Veliaht Prens, savaşın ardından birlikte hareket edecekseniz İmparatorluğun geleceğine dair soruları kime yönelteceğimiz ortada, değil mi?”

Abel: “――Ha.”

Serena’nın sözleri devam ederken Abel’in dudaklarından hafif bir soluk sızdı.

Aynı anda, yüzünü saklayan maskesinin algı bozucu etkisinin ne kadar etkili olduğunu kendi içinde takdirle fark etti.

Kimliğini ve gerçek duygularını bu denli ustaca perdeleyebilmesi gerçekten takdire şayandı.

Serena: “Ne var yani? Yanlış bir şey mi söyledim yoksa?”

Abel: “Sana gülmüyorum. Aksine sezgilerine hayran kaldım. Ancak varılan sonuç hatalıysa o sonuca götüren bütün düşünce süreçleri de çoktan sapmış olması kaçınılmaz oluyor. Mantıksız sayılmaz değil mi?”

Serena: “Hıh…”

Serena, Abel’in sözlerine karşılık dudaklarını hafif sıkıntıyla büktü.

Ancak Abel’in de belirttiği gibi onun sezgileri gerçekten kayda değerdi. Şu ana kadar olanlara bakıldığında Abel’in asıl amacının bu isyanı başarıyla sonuçlandırıp Vollachia İmparatorluğu’nun tahtını ele geçirmek olduğu sonucuna varmak gayet doğal görünüyordu.

Sözde Veliaht Prens’i sahneye sürmüş, onun üzerinden taht üzerindeki hak iddiasını meşrulaştırmıştı. Belki ileride, uygun bir zamanda bu kuklasını ortadan kaldırıp imparatorluk tacını bizzat takacaktı.

Fakat――

Abel: “Şundan kuşkun olmasın ki tahtı bir başkasına bırakmak gibi bir niyetim yok. Yaptığın çıkarım temelden hatalı.”

Serena: “Yani tüm bu varsayımlarım tümü yanlış mı diyorsun?”

Abel: “Tümü değil. Siyah saçlı Veliaht Prens’in varlığını yaymamdaki amaç, savaş alanında şu an ortalığı birbirine katan o kişiyi bulmaktı bunda haklısın. Fakat olayın bütünsel önemini yanlış değerlendiriyorsun.”

Serena: “Bütünsel önemi derken?”

Abel: “O kişiyi ön plana çıkarmanın önemiyle yakınında tutmanın önemi arasında bir kıyas yaparsak ikincisi o kadar elzem değil. ――Her hâlükârda onun o çocuksu saflığı, başkalarının uğradığı fedakârlıkları haklı da çıkarmaz.”

Serena başını yana eğdi, anlamanın sınırlarını zorlayan bir şaşkınlıkla.

Fakat Abel’in her şeyi tek tek açıklama gibi bir yükümlülüğü yoktu. En azından şimdilik; Serena’nın aradığı cevapların bir kısmını vermiş, savaş sonrası endişelerini de kısmen yatıştırmıştı.

Yine de bir olasılık vardı: Serena burada, şu anda Abel’in kellesini alarak Kristal Saray’a götürürse bu isyanı tek hamlede sona erdirebilirdi.

Her şey kökünden çözülürdü ama bu da Abel’in gururla üstleneceği fedakârlık olurdu.

Abel: “Tereddüdünü ve merhametini bi’ kenara bırak. Saflığını sonuna kadar kullan. Seni gerçekten özel yapan şey de bu. ――Natsuki Subaru.”

Serena’nın Veliaht Prens diye hitap ettiği kişi, muhtemelen hâlâ batı cephesinde savaş alanını altüst etmekle meşguldü.

Abel’in bile, biraz önce adını andığı o kişiyle ilgili zihninde tam anlamıyla net ve tutarlı bir imajı yoktu. Hatırladığı kadarıyla Subaru, kimi zaman sade bir kadın kılığında kimi zaman da çocuk suretinde baş edilmesi zor, karmaşık bir belaydı.

Zihninde Subaru’nun bir yerlere sürüklenmiş gibi afallayarak etrafta dolandığı, ne yapacağını bilmez hâlde sağa sola koştuğu, saflığını ve toyluğunu tüm açıklığıyla sergilediği görüntü belirince Abel’in dudakları kıvrıldı. Sert bir tiksintiyle.

――Yoo, nefretle ya da belki de en doğru tanımlama, “öfkeyle” olurdu.

Asker: “――Sen de kimsin!?”

Serena, Abel’e sorularını sürdürmek üzereydi ki Abel; hissettiği yoğun olumsuz duyguları oni maskesinin ardına saklamıştı, kampın içinde ani bir hareketlilik yaşandı.

Ana kampı korumakla görevli birkaç asker, silahlarını çoktan çekmişti ve gözle görülür bir ihtiyat içindeydiler. Silahların doğrultulduğu kişi; kampın dışından belirmiş, narin yapılı bir figürdü.

O kişi; ellerini boş bir şekilde havaya kaldırdı, sonra da çevresine neşeyle göz gezdirerek kendisine silah doğrultan askerlerin yüzlerini bir bir inceledi.

???: “Aman da aman~ böylesine sıcak bir karşılama beklemiyordum doğrusu. Demek bu denli meşhur olmuşum ya, di’ mi?”

Asker: “Saçmalamayı kes! Nereden çıktın sen?!”

???: “Yıldızların rehberliğinde… Gerçi kulağa fazlasıyla şiirsel geliyor, di’ mi?”

Askerler, böylesi belirsiz cevabın kendileriyle dalga geçildiğini sanarak öfkeyle küplere bindiler.

Ne var ki adamın tavrında en ufak bir değişiklik olmadı; tehditkâr bakışlar, ona zerre etki etmiyordu. Abel bunun böyle olacağını çok iyi biliyordu.

Ve tam da bu yüzden――

Abel: “――Silahlarınızı indirin. O kişi bir tehdit değil.”

Asker: “A-Ama…”

Abel: “Eline bir bıçak verseniz bile yine de hiçbir şey yapamaz. Kelimelerle oynamaktan başka meziyeti olmayan bir soytarı o.”

???: “Neee~ bu dediğin çok kırıcıydı ama. Kalbim kırıldı ya, biliyo’n mu?”

Abel, tetikte bekleyen askerlere silahlarını indirmeleri için seslendi. Ne var ki bu emre karşı olan görüşünü belli etmek istercesine Abel’in hayatını bağışladığı o yumuşak görünümlü adam dudaklarını büzerek hafifçe surat astı.

Abel’in hemen yanında duran Serena da adamı kuşkulu bir bakışla süzdü.

Serena: “Senin burada ne işin var? Sen Yıldız Gözlemcisi değil miydin――”

???: “――Ubilk, lütfen böyle hitap edin. Tanıştığımıza memnun oldum, Yüksek Kontes Dracroy. Gerçi…”

Nazik görünümlü adam―― Ubilk, kendini tanıtırken sahip olduğu tuhaf biçimde zarif yüzüyle büyüleyici bir gülümseme takındı.

Oysa Ubilk; İmparatorluk Başkenti’nde, daha da spesifik olarak Kristal Saray’da bulunması gereken biriydi. Fakat şimdi gösterişli bir edayla, kibirle yarım bıraktığı sözlerini kesip görkemli bir şekilde böyle hükmetti…

Ubilk: “――Şayet Büyük Felaket’ten sağ çıkarsanız o zaman konuşuruz bu meseleyi, değil mi?”

#Bu bölümle beraber uzun zamandan sonra -diğerlerine göremesek de- Rem cephesine gittik. Rem, Goz Ralfon’u zincirlerinden kurtarıp malikâneyi dağıtır mı dersiniz?.. Onun dışında, Abel ve Serena’nın aralarında geçen konuşmaların devamını da dinlemiş olduk. Büyük Felaket denilen şey tam olarak ne ve Abel, neden bu durumdan sağ çıkarsa Felaket vuku bulacak? Bakalım sonraki bölümlerde öğrenebilecek miyiz? Devam edelim!



5 5 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
3 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Haru
8 Ağustos 2025 18:10

Bölüm için teşekkürler

baryonnarutotr
22 Kasım 2025 15:22

Arc 7 bitti bitecek aşırı keyifli

Heisenberg
6 Aralık 2025 13:14

Daha bölümün ortasındayım ama rem görselde adama çok garip bakıyor aşık falan olursa intihar ederim