Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 89 – “Kafma Irulux”

Kısım VII, Bölüm 89 – “Kafma Irulux”

25 Mart 2025 2.339 Okunma 31 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 24 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

ㅤㅤㅤÇevirmen: Bertiel

Destekçilerimiz: DonatusEchi_dnaAkari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz

ㅤㅤㅤㅤDestek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

ㅤㅤㅤㅤ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――İmparatorluk topraklarında pek çok farklı yarı-insan ırkı bir arada yaşasa da, yine de bazıları dışlanır ve aykırı görülürdü.

“Böcek Kafesi Kabilesi” de tam olarak bu gruba dahildi. İmparatorluk farklı türlerden gelen yarı-insanların iç içe yaşadığı bir yer olmasına rağmen, bu kabilenin tuhaf ve sapkın olarak görülmekten kurtulamadığı bir gerçekti.

Görünüş açısından, Böcek Kafesi Kabilesi’nin insanlardan pek bir farkı yoktu.

Çoğu esmer tenliydi ve dövme geleneğine sahipti ancak “Tepegöz Kabilesi” ve “Kem Göz Kabilesinin” belirgin gözleri, “Çok Kollu Kabilesi” ve “Uzun Bacak Kabilesinin” sıra dışı uzuvları ya da özellikle “Canavar Kabilesi” ve “Yarı Canavar Kabilesinin” benzersiz görünümleri gibi ayırt edici bir fiziksel özellikleri yoktu.

Yine de Böcek Kafesi Kabilesi’nin diğer ırklar tarafından garip karşılanmasının bir sebebi vardı, o da: Yaşama biçimleriydi.

Bu kabileyi farklı kılan şey vücutlarının içinde “böceklerle” beraber bir tür ortakyaşam sürmeleriydi.

(Ç.N: Ortakyaşam, simbiyotik olarak da bilinir. İki canlının da birbirine karşı fayda sağlayıp beraber yaşamasına denir. Buna örnek olarak insan vücudunda, kalın bağırsaklarımızda yaşayan iyi bakterileri düşünebilirsiniz.)

Daha önce de belirtildiği gibi, diğer yarı-insan ırklarıyla kıyaslandığında, Böcek Kafesi Kabilesi dış görünüş açısından insanlardan neredeyse farksızdı. Vücutlarında “böcekler” barındırmıyor olsalardı insan toplumu içinde eriyip gitmeleri mümkün olabilirdi.

Ancak durum böyle değildi, Böcek Kafesi Kabilesi vücutlarında “böcekler” barındırıyor ve onların özelliklerini miras alıyordu.

Bir anlamda, bu durum yarı-insan ırklarının doğumdan sonra yeni özellikler kazanmasına benziyordu ancak doğuştan sahip olunan bedeni değiştirmenin yasaklı bir sanat olarak görülmesi―― işte bu, onların diğer yarı-insanlar tarafından dışlanmasının başlıca sebebiydi.

Bu özellikleri, doğuştan vücutlarının bir kısmı metalik olan ve büyüdükçe istedikleri silaha dönüştürebilen Silahdoğanlar, öldürdükleri insanların ruhlarını özümsedikleri ve bu sayede alınlarında büyüyen piroksen kristalini daha da parlattıkları söylenen Parlayan Halkı belirgin bir şekilde ayrışmalarına neden oluyordu.

Böcek Kafesi Kabilesi’nin dış dünyayla neredeyse hiç temas kurmadan, kendi topraklarından ayrılmadan sürdürdüğü gizemli yaşam biçimi, onlar hakkındaki söylentileri artırıyordu.

Ön yargılarla yoğrulmuş yanlış bilgiler sıkça yayılıyor, hatta bazı söylentiler kabile üyelerinin kulaklarına ulaşsaydı gülüp geçecekleri kadar saçma da olabiliyordu.

Ancak bu tür söylentileri düzeltebilecekleri bir fırsatları yoktu ve yanlış anlamaların giderilmesi için herhangi bir diyalog da mümkün olmuyordu.

En yaygın yanlış anlamalar, böceklerin vücuda ne zaman yerleştirildiği ve Böcek Kafesi Kabilesi’yle bu varlıklar arasındaki bağ üzerineydi―― yani, bu kabilenin kökenleriyle ilgiliydi.

Her şeyden önce vücuda “böcek” yerleştirmek son derece tehlikeliydi.

Vollachia İmparatorluğu’nun güneyinde, Böcek Kafesi Kabilesi’nin yaşadığı köyün derinliklerinde, bu böceklerin bulunduğu bir mağara vardı. İçinde şekilsiz yaratıkların dolaştığı ve zehirli havanın hâkim olduğu bu mağara, halk arasında “Abis” yani “sonsuz boşluk” olarak adlandırılıyordu. Bu mağarada yaşayan “böcekler”, bilinen sıradan böceklerden tamamen farklı ve tuhaf bir görünüme sahipti.

Bu gizemli yaratıkları vücuda yerleştirme fikrini ilk kimin ortaya attığı bilinmiyordu.

Genel kanı bunun muhtemelen Lanet Sanatları Kullanıcıları, shinobi ya da olağan yöntemlerle güç kazanamayan başka tuhaf kişilikler tarafından keşfedilmiş sıra dışı bir yöntem olduğuydu.

Her hâlükârda Böcek Kafesi Kabilesi’nin varlığı, yalnızca bu yöntemin bir yan ürünü olarak görülüyordu.

Bu kabilenin ataları, doğanın sunduğu güçle bütünleşmek için vücutlarına gizemli böcekler yerleştirmeyi seçmişti ve bu delilik, nesiller boyunca aktarılmıştı.

Tekrar asıl konuya dönecek olursak: ――Böcek Kafesi Kabilesi’ndeki bireyler, ilk “böceklerini” almak için on iki yaşına kadar beklerdi.

Bu yaşa kadar bedenlerini ve zihinlerini böceklere uygun birer yuva hâline getirmek için eğitim alırlar, böylece ritüel sırasında “böceklerin” taşıyıcısı olarak kabul edilmeleri sağlanırdı, aynı zamanda yumurtanın çatlama zamanı da bu sürece göre ayarlanırdı.

Daha sonra, yerleştirilen “böcek” ancak taşıyıcısının tam anlamıyla hâkimiyeti altına girdiğinde ona itaat ederdi. Bunu başaran bireyler, artık resmen Böcek Kafesi Kabilesi’nin tam teşekküllü bir üyesi kabul edilirdi.

Bu ritüelin on iki yaşından önce gerçekleştirilmesi kesinlikle yasaktı çünkü böcekleri vücuda almak ölümcül bir risk taşıyordu.

Fiziksel ve zihinsel olarak hazır olmadan ritüele girişenler, içlerine yerleştirilen “böcekler” tarafından canlı canlı yeniliyordu. Ritüele katılmak için en erken yaş on iki olsa da bedenin hazır olmaması durumunda bu süre on beş yaşına kadar uzatılabilirdi. Ancak on beş yaşına kadar hâlâ uygun bir taşıyıcı hâline gelemezlerse artık Böcek Kafesi Kabilesi’ne ait sayılmazlardı, onlar için tek kader: “Abis”e atılıp “böceklere” yiyecek olmaktı.

“Böcekleri” alma ritüelindeki acı da tarif edilemezdi.

İnsanlar arasında farklı kan tipleri vardı ve vücuda uygun olmayan bir kan nakledildiğinde, bu durum ölümcül sonuçlar doğurabilirdi. Böcek ritüeli de buna benziyordu ancak çok daha korkunç hâliydi.

Vücudunda dolaşan her damla kanın zehre dönüştüğünü, organlarının çürüyerek eridiğini, beyninin yanıp kül olduğunu hissediyorsun.

İçine yerleştirilen böcek, önce bir koza hâline gelir ve taşıyıcısını sınava tâbi tutardı. Üç gün, üç gece boyunca, onu bir yuva olarak mı kullanacağına yoksa tamamen eriyip tüketmeye mi karar vereceğini belirlerdi.

Koza sonunda çatladığında insan formu hâlâ bozulmadan duruyorsa ritüel başarılı olmuş demekti ve “böcek”, artık taşıyıcısıyla ortakyaşam hâline gelirdi.

Böcek Kafesi Kabilesi’nde ilk fiziksel değişimler de işte bu noktada başlardı.

Kimi anten ve kanatlar kazanır, kimisinin gözleri bileşik hâle gelir, kimisi fazladan kol ve bacaklara sahip olurdu, bazılarıysa parmaklarını ve vücudunu sert bir kabukla kaplardı.

Böcek Kafesi Kabilesi’nin adını buradan almasının sebebi kazandıkları özelliklerin gerçek böcekleri andırmasıydı, her ne kadar vücutlarına aldıkları böcekler aslında bildiğimiz anlamda birer böcek olmasa da.

Elbette şekilleri değişse de özleri aynı kalıyordu.

Ancak bazıları, bu kabilenin aslında bilinçli olarak kendilerini böceklere taşıyıcı hâline getirmek için geriye dönük bir dönüşüm ritüeli gerçekleştirdiğini düşünüyordu.

Acılarının sonunda kendilerini bekleyen ön yargı işte buydu, yine de Böcek Kafesi Kabilesi’nin yolu değişmedi.

Birinin kabileye tam anlamıyla kabul edilmesi için en az bir “böcekle” bütünleşmesi gerekiyordu. Ancak ne kadar fazla böcek alınırsa savaşçı olarak o kadar güçlü hâle geliniyordu.

Bu yüzden, kabilenin en yetenekli savaşçıları en az üç böcekle bütünleşmiş olanlardan çıkıyordu.

Fakat vücuda alınan böcek sayısı arttıkça içlerinde birbirlerini tüketme riski de artıyor ve taşıyıcının hayatını tehdit ediyordu. Bu yüzden, bir savaşçının gücü doğrudan sahip olduğu “böcek” sayısıyla ölçülüyordu.

Şu anki kabile reisi, tüm savaşçılar arasında en güçlüsü olarak biliniyordu, tam sekiz böceği vücuduna alarak hayatta kalmayı başarmış, bu yüzden kabilesi tarafından bir kahraman olarak saygıyla anılıyordu.

――Ve Kafma Irulux, tam otuz iki “böceği” vücuduna almış bir canavardı.

Kahramanları bile gölgede bırakan, Böcek Kafesi Kabilesi’nin geleneklerine doğrudan meydan okuyan bir varlıktı.

Ritüelin en erken on iki yaşında yapılmasının sebebi, taşıyıcının hayatını tehlikeye atmaktı ancak Kafma, henüz birkaç günlük bir bebekken ilk böceğini almıştı bile.

O, kabilenin reisinin ağabeyi tarafından dünyaya getirilmişti, babası küçük kardeşinin olağanüstü yetenekleri karşısında gölgede kaldıkça aklını yitirmiş ve öfkesini kendi oğluna yöneltmişti.

Kafma, çevresini algılamaya başladığında babası, ona gerçekliğe karşı zorla gözlerini açtırmıştı.

Gerçek babası amcası tarafından, yani dönemin kabile reisi tarafından infaz edilmişti ancak bu infazın ardındaki gerçek neden kimse tarafından bilinmiyordu. Bununla beraber, babası Kafma’nın doğduktan hemen sonra öldüğünü ilan etmiş, onu herkesten gizleyerek her yıl bir böcek yerleştirme ritüelini zorla uygulamıştı.

İronik bir şekilde, Kafma’nın varlığı nihayet keşfedildiğinde, yani on iki yaşına geldiğinde, o yaşta ritüele girmesi gereken diğer kabile üyelerinin aksine o, on üç “böcekle” bütünleşmiş bir canavara dönüşmüştü bile.

Kabilenin içinde bile, Kafma gibi bir varlığa ne yapılması gerektiği konusunda görüşler ikiye ayrılmıştı.

Babası ise zaten, kabile yasalarını çiğnemesinin ve oğlunu lanetlemesinin bedelini ağır bir duygusal çöküşle ödeyerek ölmüştü, ancak Kafma’nın nasıl olup da bir düzineden fazla böceği vücudunda barındırmayı başardığı hâlâ bir muammaydı―― sonunda dönemin kabile reisi olan amcası, Kafma’nın varlığının sorumluluğunu üstlenmeye karar verdi ve onun yaşamasına izin verdi.

Kafma Irulux kabile reisinin bu kararına minnettardı, bu bir yalan değildi.

Kan bağı olan amcası, ne olursa olsun Kafma’yla arasına belirli bir mesafe koymuş, ne babasının günahları için onu suçlamış ne de gereksiz bir pişmanlık göstermişti.

Ne aşırı şefkatli ne de tamamen duygusuz olan bu tutumu, Kafma’yı Böcek Kafesi Kabilesi’nin bir üyesi olarak özel bir statüye sokmamaya yönelik bilinçli bir tercihti ve Kafma, bunun için ona minnettardı.

Amcam bana nasıl davranırsa davransın, değişmeyen bir gerçek var: Ben kabile içinde bir anormallik olarak doğmuş biriyim.

Henüz böcekleri vücutlarına almamış olan yeni nesil ona mesafeliyken, diğerleriyse Kafma’nın taşıdığı “böceklerin” sayısını hayal bile edemedikleri için ondan korkuyordu.

Böcek Kafesi Kabilesi zaten diğerleri tarafından sapkın bir topluluk olarak görülüyordu ve Kafma, o sapkınlığın içinde bile daha da kâfir bir varlığa dönüşmüştü.

Elbette, bunun için Kafma’nın suçlanmasını ya da zulme uğramasını gerektiren hiçbir sebep yoktu.

Kafma, etrafındaki bakışları görmezden gelip yabancı biriymiş gibi sessizce yaşamaya devam edebilirdi.

Ancak başkalarından farklı bir şekilde yetiştirilmiş olmasına rağmen, Kafma içinde iyilik barındıran biriydi.

Kendi halkımın benden korktuğu bir ortamda yaşamak istemiyorum.

Böcek Kafesi Kabilesi’nin bir üyesi olmak için kendi bedenine bir “böcek” yerleştirmesi gerekiyordu.

Ancak Kafma, daha kendini bile bilmeksizin bu aşamayı es geçmişti. Bu yüzden de kardeşlerini ve kabilesini anlamak için farklı yollar denemekten asla vazgeçmedi.

Diğerleriyle bilinçli şekilde iletişim kurdu, reis olan amcasından savaş sanatını öğrendi ve her nesilden insanla azimle bağ kurarak aslında onlardan farklı biri olmadığını kanıtladı.

Gerçek bir Böcek Kafesi Kabilesi savaşçısı olarak saygı görmek için vücuduna yeni bir “böcek” yerleştirme ritüeline meydan okudu.

Bu karar, kabile içinde bazı tepkilere yol açtı. Çünkü Kafma kabilenin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir varlıktı, on üç “böceği” zaten almıştı ve sadece büyüyerek bile ne kadar gelişeceği büyük bir merak konusuydu.

Bazıları, bu olayın asla yaşanmaması gereken bir hata olduğunu söylüyordu, daha kozadan çıkmaksızın hayatını kaybedeceğini düşünüyorlardı.

Kafma, yaşlıların ne düşündüğünü gayet iyi bilse de geri çekilmenin doğru bir karar olmadığını biliyordu.

İzin almadan, “böceği” gizlice alıp ritüeli kendi başına gerçekleştirdi. Kafma, ilerleyen yıllarda bu gözü kara davranışını babasından miras aldığını öğrenecekti.

Ancak bu kez, babasının hatalarını bilinçsizce tekrar etmektense kendi iradesiyle bir karar verip on dördüncü “böceğini” almıştı; üç gün, üç gece süren dayanılmaz acılar içinde kıvranırken oluk oluk kan kussa da sonunda hayatta kalabildi.

Ve böylece Kafma Irulux nihayet gerçek bir Böcek Kafesi Kabilesi üyesi olarak doğmuş oldu.

Doğumu ne kadar sıra dışı olursa olsun, Kafma’nın içinde taşıdığı ruh tertemiz ve onurluydu, kabilesinin saygısını kazanmış, onların gözünde tarihteki en güçlü savaşçı hâline gelmişti.

Vollachia İmparatorluğu’nda güç her şeyin üzerinde tutulur, yalnızca güçlü olanlar yüceltilirdi.

Kafma da tüm kabilesinin umutlarını ve beklentilerini omuzlarına alarak, Vollachia’nın bir Generali olup Böcek Kafesi Kabilesi’nin kudretini tüm dünyaya göstermek için yola çıkmıştı.

Elbette ki her yerde olduğu gibi burada da boş konuşan, dedikodu yapan insanlar vardı. Kimi zaman, Böcek Kafesi Kabilesi hakkında uydurulan yalanlara inananların aşağılamalarına ve hakaretlerine maruz kalıyordu. Fakat bunlar onun için önemsizdi.

Dış dünyaya adım attığında, bu tür şeylerin hiçbir anlamı kalmamıştı. Evet, gerçekten de önemsizdi.

――Çünkü Kafma Irulux, Böcek Kafesi Kabilesi’nin tarihinden doğmuş bir “canavar”dı.

Fakat bu canavar, erdemli bir ruha ve halkına sıkı sıkına bağlıydı. Düşmanlarına karşı en ön cephede savaşan, kabilesini korumak için kendi hayatını hiçe sayan biriydi.

Ne var ki tüm çabasına rağmen, kabile üyeleri onunla aralarına görünmez bir sınır çizmekten vazgeçmiyordu. Çünkü böceklerle bir arada yaşamanın zorluklarını bilenler, Kafma’yı asla tam anlamıyla bir kabile üyesi olarak göremiyordu.

Bu yüzden, Kafma Irulux’un gerçek arayışıyla beraber memleketinden ayrılması bir oldu.

Ancak kabilesinin olmadığı bir yerde, Böcek Kafesi Kabilesi’nin gölgesinden uzak bir dünyada, aradığı ışığı görebiliyordu.

Çünkü Böcek Kafesi Kabilesi’ndeki herkes büyüdükçe bir böcekle bütünleşir, kabuklarından sıyrılıp kendi benliklerini tanırdı ve en sonunda da――

△▼△▼△▼△

Garfiel: “――RRRRRRAĞH!!”

Kafma, önüne atılan öfkeli ve kükreyen altın kaplanı görünce dişlerini sıktı.

Göğsü patlayacakmış gibi genişleyen ve keskin pençelerini kaldıran düşmanına karşı elinden gelen her şeyi yapıyordu―― kendisine Garfiel Tinzel diyen bu savaşçıya karşı.

Kafma: “Seni hafife aldığım için üzgünüm!”

Yırtılmış sırt kanatlarını çırparak, kollarını ileri uzatıp mor dikenlerini fırlattı.

Bu dikenler Kafma’nın en son bütünleştiği “böceklerden” birine aitti, kullanımı kolay olduğu için sıkça başvuruyordu. Ancak baskı kurmak için oldukça etkili olsalar da Garfiel’in ilerleyişini durdurmaya yetmemişti.

Garfiel, pençelerini tek hamlede savurarak her katmandaki dikenleri biçerken böceğin feryadı Kafma’nın beyninde yankılanıyordu.

Bu dikenler, Kafma’nın içine yerleştirdiği “böceğin” bir uzantısıydı.

Doğal olarak zarar gördüklerinde Kafma da bunu hissediyordu. Ancak böceklerin saf yaşam gücü, gelen acıyı bastırarak hiçbir şey olmamış gibi görünmesini sağlıyordu.

Garfiel: “Gaaaağh!!”

Garfiel, durdurulamaz bir hızla ileri atılırken Kafma, göz ucuyla durumu tarttı ve ardından kanatlarının ivmesiyle hızlanarak surların aşağısına kaydı, öfkeli kaplanın yanından kayıp geçti.

Hemen yanında patlayan darbenin gök gürültüsünü andıran yankısı, Kafma’nın içinde bir ürpertiye neden oldu.

Kaçış payı giderek daralıyordu, her saldırı bir öncekinden daha hızlı ve daha güçlüydü.

Bu noktada savaşta sadece iki şey olurdu: Ya biri savaş sırasında limitlerini aşarak güçlenirdi ya da içindeki saklı gücü açığa çıkarırdı ancak bu hiç de gerçekçi değildi. Savaş alanında neredeyse her güç değişimi, bir güç kaybı anlamına da gelirdi.

Elbette, bir dövüş başlamadan önce oluşturulan kusursuz durum savaşın her saniyesinde yavaş yavaş yıpranır, ta ki enerjinin tükenmesine ve en iyi sonucu alma ihtimalinin ortadan kalkmasına kadar.

İşte bu yüzden de bir dövüşün en başındayken, en güçlü saldırıyla en yetenekli sanat tekniğini sergilemek hayati önem taşırdı.

Ve Kafma da bu kuralı çok iyi biliyordu, bu yüzden dövüş başladığı anda tüm gücünü ve en ölümcül tekniklerini rakibinin üzerine salmıştı bile.

Ve Garfiel de aynı şeyi yapmalıydı. ――Öyle olması gerekiyordu ama şu an yaşananların hiçbir mantığı yoktu.

Savaş sırasında bu kadar âni bir güç ve hız artışı, canavarlaşmanın doğasına bakılmaksızın mantıksızdı.

Kafma: “Ve senin, senin ciddi şekilde yaralanmış olman gerekirdi―― Hık!”

Az önce gerçekleştirdiği saldırı, gizli bir saldırı ya da bir tür zehirli suikast tekniği olarak da tanımlanabilirdi.

Bu yöntemlerin iyi ya da kötü olması Kafma için önemli değildi. Bir dövüşte zarafet, yaşamla ölüm arasındaki farkı belirliyorsa insan istediği sonuca ulaşmak için en uygun yöntemi seçmeliydi.

Bu takıntılar, birinin en iyi performansını sergileyip sergileyemeyeceğini belirleyen bir faktör hâline gelirse o zaman konu tamamen farklı bir hâl alırdı.

Kafma: “――――”

Her ne olursa olsun, Garfiel’in aldığı yaralar olağan dışıydı.

Aldığı en büyük hasar, Kafma’nın saldırısıyla başına aldığı darbe olmuştu ancak bedenine nüfuz eden böcekler de etkisini göstermişti. Yine de aynı yöntem ikinci kez işe yaramazdı.

Garfiel, Büyülü Ateş Taşlarını yutmuştu ve bedeni hâlâ alevler içinde yanıyordu.

Dışarıdan bakıldığında tamamen ateşle kaplıydı ama asıl cehennem, onun iç organlarında yaşanıyordu.

Bir “böceğin” taşıyıcısına yerleştirilmesi zaten tehlikeliydi, evet ama taşıyıcısı olmaksızın bir “böcek” hayatta kalamazdı, en ufak kötü bir ortamda bile kolayca ölürdü.

Sürekli yanan bir bedenin içinde hayatta kalabilecek bir “böcek” yoktu.

Kafma: “Bunu düşünmek bile korkutucu be.”

Şifa büyüsü kullanılsa bile, “böcekleri” öldürmek mümkün değildi. Bunun yerine, büyünün yarayı iyileştirebilmesi için önce “böceğin” bedenden çıkarılması gerekiyordu.

Bu çelişkiyi aşmanın en iyi yolu bu olsa da Garfiel’in bunu kendi başına düşünebilmesi pek olası değildi.

Büyük ihtimalle, mantık yürütmekten ziyade içgüdülerini takip etmişti.

Çünkü gerçekten de bunu düşünerek yapmış olsaydı bir büyü taşını yutup kendi bedenini ateşe vermeye asla cesaret etmezdi.

Kafma: “――Hık.”

Tam Garfiel’in savunmasız bir açığını yakalayıp hamle yapacakken, Kafma’nın omuzlarından fırlayan kırmızı antenler birer top mermisiymişçesine ileri doğru fırladı.

Garfiel gök gürültüsünü andıran bir patlamayla surlardan savrulurken, Kafma’nın omuz kemiklerinden fırlayan “böceklerin” boynuzları, Garfiel’in çelik gibi sert karın kaslarını delip geçmişti.

Ezici bir darbeydi ama Kafma da bu saldırıdan yara almadan çıkmamıştı.

Kafma: “Gığh.”

İki anteninin kökünden kopmasıyla iliklerine kadar işleyen acı, yüz kaslarını kasmasına neden olmuştu. Şayet zafer, böylesine acı bir bedelle gelecekse buna bir anlamda diz çökmek de denebilirdi.

Fakat Kafma, burada diz çökecek kadar aptal değildi.

Çünkü――

Garfiel: “Gaa! Oooo! Rııığhh!”

Az önce savrulmuş olması gereken Garfiel, pençelerini duvarlara saplayarak surlara tırmanıp Kafma’nın gözlerinin önünde yukarıya doğru sıçrayıverdi.

Daha önce boynuzların delip geçtiği tarafta kızıl buharlar yükselirken bir yandan da yarası kapanıyordu. Şifa büyüsünün soluk ışığı, parlayan bir fosfor gibi titreyerek Garfiel’in vücudunu sarmalayıp, yarayı beklenmedik bir hızla iyileştirmişti.

Kafma: “Ha.”

Elini ağzına götürdü, gülme isteğinin tamamen içgüdüsel olduğunu biliyordu.

Sonra da sanki pes etmişçesine elini indirip başını hafifçe salladı.

Kafma: “Ne ferahlatıcı.”

Kabul ediyorum.

Kafma Irulux, Garfiel Tinzel’le yaptığı bu dövüşten başından sonuna kadar keyif almıştı.

Garfiel: “Oooooo!”

Kükreyen Garfiel, kollarını aşağı indirip altın diskler gibi dönerek saldırıya geçti. Kafma iki kolunu kaldırsa da bu saldırıyı durduramayacağını hemen anlayarak geri çekilmektense ileri atıldı, Garfiel’in kasıklarının altından süzülerek arkasına geçti ve açıkta kalan sırtına saldırmayı hedefledi.

Ancak tam hamlesini gerçekleştirecekken yükselen bir taş Kafma’yı yerinden savurdu. Daha dönüp bakamadan, Garfiel bacağını yere sağlamca yerleştirmiş ve İlahi Korumasını etkinleştirerek saldırıyı engellemişti.

Üstelik, kanatları sert kayaya çarparak yırtılmış; gürültülü bir şekilde parçalanmıştı―― ve aynı anda, Garfiel arka bacaklarını şiddetle savurdu.

Kafma: “――Hık?!”

Sırt sırta verdikleri o anda, saldırısı Kafma’yı inanılmaz bir güçle savurdu.

Dengede kalmaya çalışsa da bu çabası felaketle sonuçlandı, vücudu havada savrulurken yere çarpıp tekrar sekmeye başladı, kan tükürerek surların üstünden durmaksızın yuvarlanıyordu.

Önce ilk defa, sonra da ikinci defa çarpışıyla her defasında daha yükseğe fırlıyordu, vücudu kontrolsüzce dönüp savrulurken Garfiel’in yüzü bir anlığına görüş alanına girdi.

Dibe doğru――

Kafma: “İkinci kez――Hık!”

Göğsü açıldı, kaburgaları dışa doğru yayıldı, derinlerde saklanan kızıl organları titreşerek hareket etti ve içlerinden fırlayan şok dalgası, doğrudan Garfiel’e doğru hücum etti.

Kafma’nın kozu buydu, yeni bir “böcek” almakla oluşmamıştı, aksine şimdiye kadar vücuduna yerleştirilen otuz iki “böceğin” birleşimiyle, onların uyum içinde bir araya gelmesiyle ortaya çıkan yeni bir organın gücüydü.

Birden fazla “böceğin” işlevleri tek bir noktada birleşmiş ve inanılmaz bir hassasiyetle titreşim salarak her şeyi paramparça eden bir yıkım dalgası yaratmıştı.

Bu darbenin ulaştığı her şey gözle görünmez bir güçle ezilmişçesine, kanlı bir sis bulutuna dönüşürdü.

Kafma: “――Bııh.”

Bu inancı hâlâ sarsılmazdı, çünkü şimdi bile Garfiel’in altın tüyleri kanla lekelenmişti.

Her savaşçı bu saldırının içinde kaybolur, kanlı bir sisin parçası olmalıydı. O hâlde――

Kafma: “――Canavar.”

Yuvarlanan bedenini yere bastırarak frenleyip yukarıya baktı.

Ve orada, kan revan içinde bedeni titreyip ağzı açık bir hâlde Garfiel, ona doğru atıldı. Doğrudan üzerine gelen “canavar”, herhangi bir savaşçıyı öldürecek bir darbeyle beraber geliyordu.

Garfiel: “――――”

O dev yumruk savrulup Kafma’nın yüzüne çarpsa da aynı anda refleksif bir karşı yumruk da kendi çenesine gelmişti.

Ve böylesine şiddetli bir kavga başlamasıyla surların üzerinde kanlarla bezelenmiş çiçekler açmaya da başlamıştı.

Bu, hiç kimsenin müdahale edemeyeceği bir dövüştü, iki canavarın çarpışmasıydı.

Kafma: “Ha.”

Derin bir nefes alırken, acının da ötesine bakıp tüm gücünü ortaya koyuyordu.

Kafma Irulux’u diğer kabile üyelerinden ayıran şey, onun sıra dışı bir geçmişten gelen olağanüstü bir canavar olmasıydı. Kaderi, onu varlığının her zerresiyle lanetlemişti.

Kapalı bir dünyadan çıkıp geniş dünyaya adım attığında bile, Kafma bir şeyler arıyordu.

Bir kanıt bulmak istiyordu, göğsünü gururla kabartıp “ben bir canavar değilim”, diyebilmek için.

Ancak gerçek böyle değildi.

Dış dünyaya çıktığında bile, onun olağanüstü gücü anormal olarak görülüyordu. Sıradan askerler de, omuz omuza savaştığı insanlar da Kafma’nın gücünden korkup onun anormalliğini kabul etmek istemiyordu.

Nereye giderse gitsin, bir canavar olmaktan kaçamıyordu. Böylece, kaderin asla değişmeyeceğini düşünmeye başlamıştı.

Ancak――

???: “――Ayağa kalk, Üçüncü Sınıf General Kafma! Hep beraber, Ekselansları’nın ihtişamı uğruna elimizden geleni yapacağız! Fazla düşünme, n’olmuş yani, biz de tıpkı senin gibi canavarın tekiyiz!”

Gür sesiyle kahkaha atan iri adamın sözleri, Kafma için âdeta bir kutsama gibiydi.

Canavar olduğu gerçeğini reddetmek isteyen Kafma, önce kabilesine kendini kabul ettirmeye çalışmıştı. Bu dileği gerçekleşmeyince de dış dünyada kabul edileceği bir yer aramıştı ama bunda da başarısız olmuştu.

Peki ya yukarı bakarsa?

Orada, Kafma Irulux’un bile rakip olamayacağı canavarlar bir araya gelmişti.

Ona “sen bir canavar değilsin”, denmesini istemiyordu.

Sadece paylaşamayacağı, kimsenin anlayamayacağı bir yalnızlığa mahkûm olmak istemiyordu.

Canavar olsa bile, dünya onu arkasında bırakmamıştı.

O hâlde――

Kafma: “――Ve seninle olan savaşım sayesinde, bir tane daha.”

Garfiel’in tüm vücudu, kısacık mesafeden fırlatılan dört antenin bombardımanına tutulmuştu ancak o aldığı yaraları anında iyileştirerek saf gücüyle bu saldırılara dayanıyordu.

Olağanüstü savunma yeteneği, inanılmaz yaşam gücü ve muhtemelen İlahi Korumasının etkilerini de içeren aşırı rejenerasyon yeteneği, Kafma’nın karşısındaki “canavar” olarak en büyük hileleri buyken, Kafma bunları gördükçe coşkuyla doluyordu.

Sağ kolundan fırlayan dikenli sarmaşıklar Garfiel’in vahşi bedenini tamamen sarsa da, dikenler etini lime lime etse de saf kas gücüyle onları silkeleyip atıyordu. Her saldırıyı savuşturan sert kabuklarla kaplı yumrukları, Garfiel’in ışıldayan gümüş eldivenleriyle çarpışınca büyük bir gürültüyle parçalanıyordu.

Sol elinden hafifçe savurduğu böcek yumurtaları, Garfiel’in alevleriyle yanıp kül oluyordu; dizlerinin üzerine çöktüğünde, iç organlarını allak bullak eden şok dalgası bile onun rejenerasyon yetisini aşamayarak etkisiz kalıyordu.

Ne ferahlatıcı. Ahh, ne kadar da ferahlatıcı.

Sonuçta o da askerden başka bir şey değildi, ne kadar kendini kandırmaya çalışsa da bir canavardı. Ve içindeki “böcekler” coşkuyla çığlıklar atarken, farkına bile varmadan yüzüne belli belirsiz bir tebessüm yapışıp kalmıştı ve bu,  silinmek bilmiyordu.

Otuz iki “böcek”, ailesinden bile daha yakın olduğu varlıklar, nihayet tüm güçlerini sergileme şansı bulmuş olmanın heyecanıyla çılgına dönmüşlerdi, Kafma da onların coşkusuna kendini kaptırmıştı.

Zafer kazanılmalı.

İmparatorluğu yöneten Ekselansları adına, onu bu makama yükselten iyilikseverine borcunu ödemek adına ve Böcek Kafesi Kabilesi’nin itibarını yükseltmeyi arzulayan kardeşleri adına.

Garfiel: “――Lan piç herif, nereye bakıyo’sun sen?”

Acının, nefessiz kalışın ve beyninde hızla akıp giden düşüncelerin içinde o sesi duyuverdi.

İkisi de birbirlerinin hayati noktalarına, birbirlerini öldürecek bir şiddetle saldırıyordu. Aralarındaki mücadelede düzgün bir kelime alışverişine bile yer olmamalıydı ama gene de o sesi duydu.

Önünde zümrüt yeşili iki göz, doğrudan ona odaklanmıştı. Kanlarla bezelenmiş bakışları, ruhunu delip geçiyordu.

Sivri dişleri, etleri ve kanları emercesine bir ses çıkardı; çatırdayan kemiklerin yankısı, duyularını tamamen gerçeklikten koparıverdi.

Böylece savaşın bu sahnesinde karşısındaki “canavar”, kükremeye başladı.

Garfiel: “Muhteşem benliğim, tam burada be.”

Kafma: “――――”

Garfiel: “Bu anda, hiçbir şeyin araya girmesine izin vermeyeceğim.”

Tam da o anda dünya soluklaşıverdi, rüzgârın sesi ve kulaklarındaki çınlama susuverdi, Kafma Irulux’un dünyasında sadece karşısındaki devasa düşman kalıverdi.

Kafma, kendine duyduğu öfkeyle utanç içinde kalarak “ne kadar da düşüncesizim” diye düşündü.

Ama hemen ardından, o utanç verici düşüncesizliği hızla zihninden attı ve başını hafifçe salladı.

Kafma: “――Ahh, artık sadece sen ve ben varız.”

O anda yumrukları birbirine çarpınca, her biri diğerinin yüzüne yumruğunu indirince zaman hızlanıverdi.

Bir açık avuç, Kafma’nın yüzünü yakalayınca kafatası o inanılmaz kavrama gücüyle çığlık attı. Ama Kafma da boş durmadı, elini Garfiel’in ağzına sokup dikenlerini onun bedenine akıttı.

Dışarıdan parçalayamıyorsa içeriden parçalayacaktı.

Vücudundan fışkıran dikenler, Garfiel’in iç organlarında amansız bir şekilde şiddetle ilerlemeye başladı, böylece sonun yakın olduğu kesinleşti. Ancak dikenler Garfiel’in içini parçalayarak ilerlerken bile o, Kafma’nın vücudunu havaya kaldırıp tüm gücüyle surlara doğru attı.

Kafma: “――Hık.”

Sırtı taş duvarın içine gömülse de onu tekrar kaldırıp yere çarptı. Kaldırıp çarptı. Kaldırıp çarptı. Kaldırıp kaldırıp kaldırıp kaldırıp——çarptı çarptı çarptı çarptı ve en sonunda üzerine bastı.

Bütün bedeniyle sura gömülen Kafma’nın altında kocaman bir çatlak oluştu, yıldız surlarındaki kale tam ortadan ikiye ayrılmıştı.

Görüşü koyu kırmızıyla bezelenmişken her nefes alışında da kan tükürüyordu.

Ama yine de dikenler gücünü kaybetmemişti, hâlâ Garfiel’in vücuduna doğru ilerlemeye devam ediyorlardı.

Kafma’nın gücü tamamen tükenene kadar, içindeki “böcekler” zafere karşı açlıkla mücadele etmeye devam edecekti.

Garfiel: “――Gağh.”

Koca kaplanın açık ağzı, Kafma’nın dikenler yığınına karşı koyamamıştı. Pençeleri ne kadar parçalamaya çalışsa da dalga dalga yayılan dikenler çok kalındı. Ne yaparsa yapsın, Kafma’nın onu bırakmaya hiç de niyeti yoktu.

Ancak dikenlerin de bir sınırı vardı.

Sahip olduğu tüm dikenleri burada kullanırsa surlara yaklaşan diğer isyancılara karşı en büyük kozunu da harcamış olacaktı. Ama zafer böyle gelecekse bunun uğruna değerdi.

――Yoo, “Garfiel Tinzel” adlı bu canavara karşı kazanmak, her şeye rağmen değerdi.

Kafma: “Ah, ahh, RAAAAAAAĞĞĞHHH――!!”

Kırılan kemiklerinin acısını umursamadan, savaş çığlığıyla haykırdı.

Fışkıran dikenler Garfiel’in bedenini tamamen doldurmasıyla beraber, ölümcül dikenler içeride bir çıkış yolu bulamayacak ve bedeninin patlayıp ölmesine yol açacaktı.

Ne kadar kıvransa da, ne kadar canavarlaşmasını tamamlamış olsa da bundan kaçışı yoktu.

Vücudundaki tüm “böceklerin” kalan gücünü tek bir noktaya yoğunlaştırarak, Garfiel’i bastırıp―― galibiyet için son hamlesini oynamıştı.

Kafma: “――Ne…”

Altın kürklü dev kaplan dikenlerle dolup taşmış, patlamak üzereydi. Ama o patlamadan bir an önce, dikenlerin baskısı âniden kayboluverdi.

Nedendi ki? ――Çünkü dikenlerin içeride bir çıkış yolu bulması sağlanmıştı.

Garfiel’in keskin pençeleri, kendi karnını yırtarak dikenlere bir çıkış verip dışarı salmıştı.

Bu korkunç ölüm strateji, onu ölümün eşiğine getirirken barbarca da olsa hayatta kalmasını sağlamıştı. Dikenler yaratılan bir yaraya doğru hücum ettiği taktirde, mideyi açmak da aynı prensiple mümkündü, tıpkı ağzın kapanamayışı gibi.

Bu durumda, bedeni ikiye bölünür ve savaş sonuçlanırdı.

Gerçekten de yalnızca ölüme davetiye çıkaran böylesi bir hamle, fazlasıyla aptalca bir barbarlık olurdu.

Ancak Kafma o barbarlığa tanık olduğu an, zihninde bir boşluk oluşuverdi. Ve işte o anlık boşluk, kendini parçalamak üzere olan Garfiel’e bir nefes alma fırsatı vermişti.

O da ağzını kapadı. Dikenlerin parçalanma sesi duyulmuş, dev kaplanın geniş ağzı kapanmıştı.

Kafma dikenlerinin son darbesini kaybetmişti, daha ne olduğunu bile anlayamadan Garfiel bir adım ileri atılıp gümüş eldiveniyle Kafma’nın yüzüne korkunç bir yumruk indiriverdi.

Surların tepesine yığılan Kafma’nın yerde savrulmuş hâlde yatarken, yüzüne bir yumruk daha iniverdi. O derin darbeler yalnızca Kafma’ya değil, surlara da ölümcül hasarlar veriyordu.

Gök gürültüsü gibi yankılanan bir çöküşün sesiymiş gibi, Lupugana İmparatorluk Başkenti’nin aşılmaz olduğu söylenen surları çatırdamaya başladı.

Arkasındaki çöküşün sesini duyarken Kafma, gözlerini doğrudan Garfiel’e dikti.

Yavaşça canavarlaşmasını çözmesiyle o çocuk tekrar insan formuna dönmüştü―― kendi karnını parçaladığı yerden yükselen bir kan bulutu, yaranın kapanışını işaret ediyordu.

O ölümcül bir yaraydı ama Garfiel sanki hiçbir şey olmamışçasına hareket ediyordu.

Kafma buna kahkahalarla gülüyordu.

Kafma: “…Canavar.”

Nefesini toplamak istercesine mırıldanırken çöküş tamamlanmış, surlar tamamen yıkılmıştı.

Kafma yıkılan surlardan ve dökülen taşlardan aşağı düşerken bilinci yavaşça siliniyor, silinip gidiyor, tamamen kayboluyordu――

Kafma: “Ekselansları… affedin beni…”

Son âna kadar, kendini sadık bir hizmetkârmış gibi göstermeye çalıştığı için duyduğu utançla düşüyordu.

――Doğduğundan beri kulaklarından eksik olmayan “böceklerin” sesleri bile, ürkütücü bir sessizlikle bezelenmişti.

△▼△▼△▼△

Garfiel, savunmasızca düşen adamın bedenini zorla yakalayıp yıkıntılardan uzaklaştırmak için bir hamle yaptı.

Topuklarını zemine sürterek hızını kesti, ardından arkasını dönüp surların gürültüyle yıkılışını izledi, güçlü surlarda koca bir delik açılmıştı.

Garfiel: “Açtım işte, yeni rüzgârların gireceği bir delik lan!”

Bu sözler, savaş başlamadan önce Emilia’nın ona verdiği emri hatırladıkça, düşündükçe yüzü acıyla kasıldı. Ağzının kenarlarına yayılan keskin sızıyı hissediyorken dudakları, aldığı darbelerle “Gah!” şeklinde feryat edince yırtılmıştı.

Hemen elini yarasına götürüp şifa büyüsünü kullanmaya başladı.

Garfiel: “Ağh… siktir… çok acıyo’… ama…”

Yırtılmış ağzını hızlıca iyileştirdikten sonra, Garfiel ellerine dikkatlice baktı.

Az önceki şiddetli mücadelede, öylesine ölümcül bir duruma girmişti ki ölmesi hiç de garip olmazdı—— ancak bedeninin her yerine yayılmış korkunç yaralar inanılmaz bir hızla kapanmış, geriye yalnızca derinlerden yükselen iç sancılar kalmıştı.

Canavar formundayken bile, savaş boyunca belli bir soğukkanlılık seviyesini koruyabildiğini hissetmişti. Bu sayede yaralarından hızla kurtulmuştu. ――Ama gerçekten tek sebep yalnızca bu muydu?

Garfiel: “…Acaba benim muhteşem benliğim daha da mı güçlendi ki?”

Açık avucunu sıkıp yumruğa çevirirken az önceki kelimelerini kendi kendine tekrar etti.

Tam olarak emin değildi. Belki de şanslıydı ama şimdiye kadar, gücünü gerçekten sonuna kadar kullanmak zorunda olduğu bir rakiple karşılaşmamıştı.

Bir tek, Su Geçidi Şehri’ndeki, Sekiz-Kollu Kurgan’a karşı yaptığı dövüş dışında. Ondan sonra, gerçek gücünü sergileyebileceği bir mücadele vuku bulmamıştı.

Zincirlerinden kurtulmuş ve sonunda, tüm gücüyle savaşmanın verdiği o mutlak hissi tekrar tatmıştı, bundan emindi.

Önceki hâlinden bile daha güçlü bir seviyeye ulaşmıştı. Bu savaştan öğrendiği şey buydu.

Bu yüzden de――

Garfiel: “Beni canavar diye çağırdın da, ben de aynısını senin için söylerdim.”

Bu sözlerle birlikte sağ kolunu indirip Kafma’nın bedenini yere bıraktı ve burnunu çekerek hafifçe soludu.

Kafma’nın göğsü hafifçe yükselip iniyordu, hâlâ nefes alıyordu. Bunun savaş olduğunu ve gerçek bir zafer olarak kabul edilmesi için de, rakibini öldürmesi gerektiğini de biliyordu.

Ama Emilia, ellerine daha fazla kan bulaştırmamalarını istemişti.

Otto da ona düşmanlarını ayakta duramayacak hâle gelinceye kadar dövmesini söylemişti.

Emilia bunu kalbinin derinliklerinden söylemişken, Otto’ysa Garfiel için gerçekten endişelendiği için söylemişti.

Garfiel, onları dinlemek istiyordu.

Bu yüzden de burada――

Garfiel: “Bu, benim muhteşem benliğimin zaferidir!”

Ve böylece yıldız surlarındaki savunma noktalarından birini düşürmeyi başaran Garfiel, yumruğunu havaya kaldırdı.

#Vay be, ne bölümdü ama! Uzun zamandır çevirirken ve okurken bu kadar keyif aldığım bir bölüm olmamıştı. Animede Kurgan’ın dövüşünü yeni görmüşken bu çok iyi geldi. Böylelikle surlarda delik açmış bulunmaktayız, bakalım sonraki bölümlerde bu deliklerden sızıp girecek yeni rüzgârlar kim olacak?



5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
7 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Morsus Dev
Morsus Dev
27 Mart 2025 12:59

isterseniz yardim edebilirim ingilizcem cok iyidir? hergun bir bolum atarim

Bertiel
Yanıtla  Morsus Dev
27 Mart 2025 13:37

Discord'a gelip bana yazarsanız konuşabiliriz

yato zero
30 Haziran 2025 19:51

Elinize sağlık. garifel ı çoooook seviyorum beee

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 08:04

Olum bari sorsaydin iyileşirse gene saldirirmi ona göre öldürseydin

baryonnarutotr
20 Kasım 2025 15:24

Gerçekten etkileyici bir bölümdü

27 Kasım 2025 11:38

Soluksuz okudum resmen

Heisenberg
1 Aralık 2025 14:30

Güzel bölümdü Garfiel in savaşları bi başka oluyo