Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 90 – Cehennemin Beşiği

Kısım VII, Bölüm 90 – Cehennemin Beşiği

30 Mart 2025 2.480 Okunma 23 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 18 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “――Hiç şüphe yok! Ön cephede, birinci kalede İkinci Rütbeli, Arakiya var!!”

???: “İkinci kalede olduğu tahmin edilen kişi Dokuzuncu Rütbeli, Madelyn Eschart! Üzerimizde uçan ejder sürüsü dönüp duruyor!”

???: “Üçüncü kalenin koruyucusu hâlâ bilinmiyor!”

???: “Ayrıca dördüncü kalenin koruyucusuna dair de bir teyit yok! Teyit edilemiyor!”

???: “Beşinci kale… ne gösterişli bir saldırı… Oradaki Birinci Sınıf General değil! İkinci Sınıf General! Kafma Irulux!”

Savaşın gidişatına dair haberler, öfke dolu bir çığlık ya da haykırış gibi yankılanan yüksek seslerle peş peşe bildiriliyordu.

Uzun menzilli gözetleme görevine atanmış askerler, mümkün olan en yüksek noktalara çıkmış; gözleri kan çanağı bir şekilde, önündeki Lupugana İmparatorluk Başkenti’nin heybetli manzarasından mümkün olduğunca fazla bilgi toplamaya çalışıyorlardı.

İmparatorluk Başkenti için yapılacak nihai savaş sonunda başlamıştı. Sadece asker sayısındaki farkın belirleyici olduğunu varsayarsak isyancı kuvvetlerin askerî gücü, İmparatorluk Başkenti’nin düzenli ordusunun neredeyse iki katıydı. Bu askerlerin hepsi aynı anda ovalarda karşı karşıya gelseler kimin kazanacağı aşikârdı――

???: “Hiçbir zaman bu kadar sağlam bir başkent olan Lupugana’ya hücum eden tarafta olmak istememiştim.”

Kendine özgü saçlarını sağa sola sallayan Zikr Osman, basit bir komuta merkezinde açtığı harita üzerinde gelen savaş raporlarını incelerken kaşlarını çattı.

İmparatorluğun İkinci Sınıf Generali olarak General görevini yerine getiriyordu ve hâlâ Vollachia’ya karşı yüksek bir sadakat besliyordu. Bu yüzden de İmparatorluk Başkenti onun koruması gereken kalbi saran bir zırh gibiydi.

Tahtta oturup kendine İmparator diyen sapkın varlığı alt edip başkenti ele geçirmek zorunda kalacağı bir duruma düşeceğini asla hayal etmemişti.

???: “Ama durum senin mızmızlanmanı beklemeyecek. ――Hayır, sadece senin değil. Zaman herkes için eşit akar.”

Zikr: “Abel-dono…”

Abel: “Savaş durumuna dön. Uzun menzilli gözcülerden gelen raporları al. Öncelik üçüncü ve dördüncü kalelerde… ne kadar küçük olursa olsun. Oradaki koruyucuları tespit edeceğiz.”

Zikr: “Hemen! Üçüncü ve dördüncü hatlarda uzun menzilli gözlemleri artırın! Hiç şüphe yok ki Birinci Sınıf bir General savaş alanında!”

Zikr başını salladı ve en yakınındaki astına emir verdi, bu sırada havadaki gerginlik bir anda yükselip dalgalanıyordu.

Kuru havayı teninde hisseden Abel kumaşla kaplı komuta merkezinin dışından, yıldız şeklindeki surlarla çevrili başkente doğru Oni maskesinin ardından gözlerini kısarak baktı.

Daha önce belirtildiği gibi, sayı bakımından isyancılar düzenli ordudan fazlaydı.

Ancak toplanan isyancıların arasında bir koordinasyon yoktu, zaferi ya da askerî başarıyı bi’ başkasına kaptırmamak için alelacele harekete geçen kalabalıktan ibaretlerdi.

Üstelik saldırmaları gereken düşman başkentin en iç kısmına sıkışmış durumdaydı, bu da onun ne kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu gösteriyordu.

Guaral Kale Şehri’nin alınması sırasında da tartışıldığı üzere, savunma yapan tarafın yenilmesi için sadece askerî güç farkı yetmiyor, saldıran tarafın en az üç katı kuvvete sahip olması gerektiği düşünülüyordu.

İmparatorluk Başkenti’nin savunma önlemlerinin Guaral’dan çok daha üstün olduğunu düşünürsek fark çok daha belirginleşiyordu.

Her şeyden önce――

Abel: “――Askerî gücün dengesini en çok bozan varlıklar, bin asker gücüne denk gelen kudretli kişilerdir.”

Zikr: “Bu, İmparatorluk Başkenti’nin nihai savunma savaşıdır. Savaş beklenenden erken başlamış olsa da Dokuz İlahi General’den kaçı geri çağrıldı ki?”

İsyancılar düzensiz bir topluluk olsa da kafalarına bir kere vurulup üzerlerine bir kova soğuk su döküldüğünde, hemen kuyruklarını sallaya sallaya komuta merkezine geleceklerdi. Bu gerçekleşirse onları taktiklerine entegre edebilir, şekillendirebilirlerdi.

Tabii, bu soğuk su sadece bir uyarıysa, sonsuza dek uykuya dalmazlarsa――ki bu, “Dokuz İlahi General” karşısında hiç de kolay bir şey değildi.

Abel: “Her türlü; Arakiya, Madelyn Eschart ve Moguro Hagane devreye girecektir. Kafma Irulux sadece liyakatiyle Birinci Sınıf General’e denk sayılır, Olbart Dunkelkenn’se sakat kolu nedeniyle katılmama ihtimali olsa da bu pek olası değil.”

Zikr: “Birinci Sınıf General Goz ya da General Groovy katılmayacak. Beklentiniz bu yönde mi?”

Abel: “Goz Ralfon hayatta olabilir de olmayabilir de. Groovy Gumlet’in Batı’dan geri çağrılıp çağrılmadığı da meçhul ama onu harekete geçirmek zor olacaktır. Batıdaki hareketlerin belirsizliği ne bizim tarafımızdan ne de onların tarafından kontrol ediliyor. ――Ama bu işte bir iş var.”

İsyanın ilk aşamasında Goz, Abel’in başkentten kaçmasına olanak tanımak için direnişe geçmişti. O günden sonra ondan haber alınamamıştı, ölmüş olması muhtemeldi.

Üstün askerî kabiliyeti ve kişiliği sayesinde askerlerin muazzam desteğini kazanan Goz, karşı tarafa geçerse savaşta en büyük tehditlerden biri olurdu. Ancak tahtta oturan sahtekârın kim olduğunu bilen Goz’un diğer tarafa geçme ihtimali de neredeyse sıfırdı. Bu da onu tehlikeli ama ölü bir piyon hâline getiriyordu.

Abel: “Ölü bir piyonun tek faydalı kullanımı, onun ölümünü kullanmaktır… Goz Ralfon’un ölümünü isyancıların üzerine yıkarak askerlerin moralini artırmak gibi bir şey.”

Zikr: “…Bunu düşünmek bile istemem. Oradaki durumu bilmeseydim ben de Birinci Sınıf General Goz uğruna, ölecek olsam bile kılıcımı sallardım.”

Kendisi de bir “General” olan Zikr bile, Goz’un olası ölümü karşısında yas tutuyordu.

Bu, Goz Ralfon’un kazandığı güvenin ve başarının bir göstergesiydi. Böyle bir plan uygularsa düzenli ordunun gücünü yeniden değerlendirmek gerekecekti.

Ama bunu yapmak isteselerdi, en uygun zaman savaş başlamadan önce olmalıydı.

Abel: “Ya bu fırsatı kasıtlı olarak kaçırdı ya da moral desteğiyle beraber kuvvetlerinin değişikliğe uğrama belirsizliğini yaşamak istemedi. Her hâlükârda ipleri elinde tutan o.”

Abel, düşüncelerinin arasında ilerlerken maskesinin kenarına elini koyup karşı tarafın niyetini anlamaya çalıştı.

Karşı tarafın niyetini okumak konusunda çoğu rakibe göre kötü olmamalıydı. Ancak bu seferki rakip “çoğu” kategorisinin dışında biriydi ve şimdiye kadar aklından geçenleri en iyi bilen düşmandı.

Durum burada aynı olsa da kazanma şartları farklı olduğunda seçenekler de farklı olurdu. Ve Abel’in haritaya baktığı yer tam da――

???: “――Abel-chin, Abel-chin!”

Çadırın girişinden neşeli bir ses yükseldi ve küçük bir kız âni bir hareketle içeri dalıverdi. Masanın başına geçip parlayan mavi gözleriyle Abel’e döndü.

Medium: “Ben de gelmek istiyorum! Ağabeyim orada, hatırlıyorsun değil mi? Daha fazla bekleyemem!”

Abel: “Saçmalık. Daha fazla karmaşaya gerek yok. Kardeşinin başkentte olduğuna nasıl bu kadar eminsin ki?”

Medium: “Madelyn adında bir kız var ya! O ağabeyimi ve Rem-chan’ı aldı ya hani! O oradaysa belki ikisi de oradadır! Haksız mıyım?”

Abel: “Bu pek de güven verici bir varsayım değil. Ayrıca, kardeşinin ve o kızın şu anki durumda stratejik bir önemi de yok. Önceliklerimizden sapma.”

Medium: “Ama benim için ağabeyim ve arkadaşlarım her şeyden daha önemli ki!”

Kız――Medium, masayı yumruklayarak Abel’in sözlerine çıkıştı.

Bu tamamen duygusal ve ilerisini düşünmeksizin beyan edilen bir tepkiydi. Abel’in dediği gibi bu savaşın ortasında kaçırılmış olan Flop ve Rem’i kurtarmak, stratejik olarak mantıksız bir karardı.

Medium için de alternatif bir çözüm vardı.

Abel: “――Lüzumsuz ayrılıklar yaratmak istiyorsun demek, ha?”

Medium: “――Ne?”

Kaşlarını indirerek başını yana eğen Medium, kendi değerinin farkında değil gibiydi. Yoksa kendi değerini fark etmesiyle mi cesaretlenmişti? Abel fazla ileri gittiğini varsayarak bu fikri hemen aklından çıkardı.

Her hâlükârda, ona daha fazla vakit ayıramazdı.

Abel: “Ne kadar dile getirirsen getir, şu anki hedefinin ne kadar ulaşılmaz olduğunu farkındasın. Zincirlerini koparıp savaş alanına gidersen hayatını boş yere feda edersin.”

Medium: “Mhm! Ama bu…”

Zikr: “Medium Hanım, Abel-dono sizin güvenliğinizi önemsiyor. Ve ben de onunla aynı fikirdeyim, öylece gitmenize izin veremem.”

Abel ve Medium, birbirlerine kararlılıkla bakarken Zikr araya girip sakin bir tonla onları azarladı.

Komutayı elinde tutan Zikr, savaşın belirsizliğinin farkındaydı. Ancak Medium gibi mantık dışı birini uzak tutmak da bi’ hayli zorlanıyor gibiydi.

İfadesine bu duyguları yansıtmadan, “Kadın Düşkünü” olarak tanınan adam Medium’la göz göze gelince şöyle dedi…

Zikr: “Oradaki sağlam şehir duvarları beş aşamalı kaleden oluşuyor. İmparatorluk Başkenti’ne saldırmak istiyorsak bu beş kaleyi göz önünde bulundurmamız şart. En azından, düşmanı tanıyıp belirsizlikleri ortadan kaldırmadan bir sonraki adımı konuşamayız――”

Medium: “İşte bu yüzden! Ben de bunu hesaba katıyorum ki! Gerçekten de Madelyn’den ağabeyim hakkında bilgi almak istiyorum ama bu zor, o yüzden korumasız bir noktadan içeri girmeyi düşünüyordum…”

Abel: “――Bekle.”

Zikr’in nazik ikna girişiminden sonra Medium duygularına yenik düşüp kendini öne atmıştı. Ancak Medium’un söylediği bir şey, Abel’in dikkatini çekti.

Abel, Medium’un ince omuzlarından tutup yüzünü kendine çevirdi ve Medium’un gözleri birden büyüdü.

Abel: “ ‘Korumasız bir noktadan’ dedin. Bu, kalelerin birindeyse bu bilgiyi nereden edindin?”

Medium: “Nereden mi… ah! Doğru ya! Özür dilerim, Abel-chin!”

Soruyla birlikte yüz ifadesi değişti. Medium, omzuna dokunan Abel’in elini iki eliyle kavrayarak sımsıkı tuttu. Mavi gözleri yeniden duygu dolu bir şekilde titreşti ve――

Medium: “Sana söylemeliydim! Ihh, üçüncü kale tamamen golemlerle dolu, dördüncü kale de simsiyah gölgelerle… ikisinde de Yorna-chan gibi biri yok!”

Abel: “――――”

Medium: “Abel-chin?”

Medium’un ağzından dökülen sözlerle Abel’in gözleri bir anlığına genişleyiverdi. Ancak bu tepki tek göz kırpmasıyla bastırıldı, ardından sessiz bir iç çekişle yok oldu.

Bu sözlerin içeriğini araştırmaya gerek yoktu. Ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Asıl soru, bu bilgiyi nasıl edindiğiydi――

Abel: “Bu bilgiyi sana kim sağladı?”

Medium: “Ha?”

Abel: “Kim?”

Kavradığı eli karşısında, Abel diğer eliyle Medium’un başını kavrayıp yüzünü kendine döndürdü.

Medium nefesini tutarken Abel gözlerinin derinliklerine baktı. Ardından Medium, açık pembesi dudaklarını oynatarak Abel’in sorusunu yanıtladı.

Ve o sorunun cevabıysa――

△▼△▼△▼△

――Otto Suwen, bilgiyle dolup taşan dev bir girdabın içindeymişçesine gözlerini kapadı.

Otto: “――――”

Sesler, sesler ve sesler… durmaksızın kulaklarına doluyordu.

Sağdan sola, yukarıdan aşağıya, önden arkaya; bitmek bilmeyen bir ses seliymişçesine.

Âdeta bir zamanlar çaresizlik içinde geçirdiği cehennem beşiğine ikinci kez, o eski tanıdık yere zaferle dönmüşçesine.

Otto’nun Ruh Dilinin İlahi Koruması bu dünyadaki birçok İlahi Korumanın aksine bir “aykırı” olarak tanımlanıyordu.

İlahi Koruması her canlıyla iletişim kurmayı sağlasa da doğuştan gelen bir güç olmasına rağmen, o kadar çok kusura sahipti ki gerçek bir güçten çok bir lanet olarak görülüyordu.

Her şeyden önce yeni doğmuş bir çocuğun ne benliği ne de öz farkındalığı vardı. Bunların çok ama çok daha silik bir farkındalığıyla yaşarlardı.

Böylesi sıradan çocukların çevresine tutunmaktan başka şansı olmazdı ancak Ruh Dilinin İlahi Korumasına sahip biri için “çevre” fazlasıyla genişti.

Yani mesele sağ, sol, yukarı, aşağı gibi yönler değil, her şeydi.

Daha açık olmak gerekirse bu korumaya sahip bir çocuk; insanla hayvanı, böcekle, rüzgârı, yağmurla kulak çınlamasını dahi birbirinden ayıramazdı.

Böylesi bir varlık, muhakemeden ve dikkat süresinden yoksunken hayatta kalamazdı.

Otto’nun o dönemi atlatabilmiş olmasının tek nedeni, içinde bulunduğu şartlardı.

Zengin ve sevgi dolu ebeveynlerinin özverisiyle, her ne kadar onu tam anlamıyla anlayamasalar da ondan hiçbir zaman vazgeçmeyen kardeşleri sayesinde hayatta kalabilmişti.

Ancak çocukluğu aşıp artık bir birey olduğunda bile, Ruh Dilinin İlahi Korumasının çilesi bitmemişti. Asıl ıstırap o andan itibaren başlıyordu.

Bu İlahi Korumaya sahip biri etrafındaki her şeyle iletişim kurabilirken aynı zamanda soyutlanma riskini de taşıyordu. Bu, bir yerlere ait olma duygusundan yoksun olmasını sağlıyordu.

Yaşamanın temelinde; konuşmak, dokunmak ve bağ kurmak vardı ve bu İlahi Korumaya sahip biri her canlıyla ilişki kurabilirdi.

Sadece insanlarla sınırlı olmak zorunda değildi.

Hayvanlarla, böceklerle, hatta balıklarla bile iletişim kurabiliyordu. Bu da kişinin sosyal hayattan uzaklaşıp kendini soyutlamasına neden oluyordu.

Kişi, “ben aslında kimim?” sorusunun yankılandığı sonsuz şüphe hapishanesinde kapana kısılabilirdi.

Bu nedenle Ruh Dilinin İlahi Korumasını taşıyan önceki tüm bireyler erken yaşta ölmüştü.

Otto; bu korumanın adını bile bilemeden, gücünü bilmeden, çevresine dahi tanıtamadan ölenlerin sayısını düşünmek bile istemiyordu.

Bitmek bilmeyen sağanakları, durmaksızın dönen fırtınaları, asla anlaşılamayacağını bilerek kaçınılmaz çaresizlikle beraber yaşamanın ne anlamı vardı ki?

Gerçekten de bu İlahi Korumaya sahip olup başarılı olmuş kimseyi duymamıştı.

Ve Otto da bu hisleri fazlasıyla iyi anlıyordu.

“Cehennemin Beşiği” gerçekten de insanı ölüme çağırırcasına, ninnilerin durmaksızın çaldığı bir yerdi.

Otto: “――――”

Bu tanıdık cehennemde, Otto bilinçli olarak kulak verdiği seslerin odağını daralttı.

Tıpkı bir kalabalıkta ya da partideymiş gibi, sadece ilgini çeken konuları konuşanları dinlemeyi seçmek gibiydi.

Bunu yalnızca sayılı bir azınlığın, Ruh Dilinin İlahi Korumasının etkisini kontrol etmeyi öğrenmiş olanların ulaşabileceği bir seviyeydi.

İlahi Korumasının etkisini ayarlayarak sürekli çalışıp duran bu şeyi bastırıyordu. Otto da genelde aklını kelimelerle doldurmamak için korumayı en düşük ayarında tutuyordu.

Şimdiyse bu bastırılmış İlahi Korumasının ses seviyesini sonuna kadar açarak etkisini en üst noktaya çıkardı.

Otto: “――――”

Subaru ona bir keresinde İlahi Korumasının “kanal” olarak tarif etmişti. Otto bu benzetmeyi sevmişti ve şimdi onun deyimiyle bir “kanal” açıyordu.

İmparatorluk Başkenti etrafındaki savaş alanına dair, Otto’nun zihnine ve kulaklarına sayısız “ses” doluyordu. Çoğu ses korku, nefret, tiksinti ya da öfkeyle doluydu; pek çoğu işe yaramaz olsa da Otto hepsini dikkatle ayırt edip inceliyordu.

Her neyse――

Otto: “Garfiel’e de çok şey yükledim gibi…”

Emilia İmparatorluk Başkenti’yle savaşma kararı verdiğinde, Otto bu savaşta en zor görevin Garfiel’e düşeceğini hemen anlamıştı.

Çünkü savaşta ön saflarda savaşacak kadar güçlü olanlar Emilia ve Garfiel’di. Ancak Emilia’nın ölümüne dövüşüp hayatını riske atmasına izin verilemezdi.

Elbette ki Subaru ve Rem’i geri almak önemliydi ama öncelik her zaman Emilia’nın hayatıydı.

Bu yüzden, Emilia tehlikeye girerse -ne derse desin- onu geri çekmeleri gerekiyordu.

Kamptaki herkes -Emilia hariç- bunun farkındaydı. Ancak onca yolu İmparatorluğa gelip de eli boş dönmek artık bir seçenek değildi, Subaru ve Rem’i kesinlikle yanlarında eve götürmeleri gerekiyordu.

Bu amacı gerçekleştirmek için de en çok yaralanıp kan dökecek kişi Garfiel olacaktı.

Otto: “Garfiel bunun farkında olabilir de olmayabilir de.”

Garfiel verilen görevin ne kadar pervasız ve zalimce olduğunu anlamış mıydı ki?

Otto verdiği görevlerde aşırı çıkarcı ve mantıksız davrandığını kesinlikle biliyordu, Garfiel de muhtemelen onun pervasızca davrandığını düşünüyor olmalıydı ama yine de meselenin özünü gerçekten anlamış mıydı?

Belki de Garfiel bunu güven verici bir şey sanmıştı?

Otto: “Hiç hoşuma gitmiyor…”

Birkaç kelime mırıldanan Otto, Garfiel’in masum güven dolu bakışını düşündü.

Her ne kadar mantıksız görevler veriyor olsa da Garfiel, Otto’nun bir bildiği vardır ve bunu uygulamak da bana düşüyor diye düşünmüş olmalıydı. Benzer şekilde Otto da Garfiel’in verdiği görevleri aynen bu şekilde göreceğini sezmiş ve ona sadece onun yerine getirebileceği bir görev vermişti.

Bu ilk bakışta iki tarafın da birbirine duyduğu güvenin eseriydi. Ancak Otto, işin içinde olan biri olarak, her iki tarafın da üstlenmesi gereken şeylerin adil bir oranda paylaşılmadığına inanıyordu.

Garfiel nereye giderse gitsin her zaman en tehlikeli yerde olacakken Otto olmayacaktı.

Tek yaptığım şey konfor alanımda oturup acıyla, suçlulukla ezilmemi izlemek. Ardından, her şey bittikten sonra da Garfiel gelip “Otto-abi’mden beklendiği gibi!” diyecek… buna ne diyebilirim ki.

Bu nasıl iştir be.

Otto: “Dayanabildiğim kadar dayanacağım. Otto Suwen, sorumluluklarından kaçayım deme.”

Bu cümleyi kendi kendine hatırlatırken elini ağzına götürdü.

İmparatorluk’taki kargaşaya karşı ne yapılacağına karar verildiğinde, Otto Emilia’yı “bu yol dikenlerle dolu” diyerek uyarmıştı.

Ancak Otto’nun sözlerine karşı Emilia dimdik durdu, göğsünü gere gere kendi yolunu seçti.

Bu belki de aptalca bir karardı, faydadan çok zarar getirecekti. Otto tek olsaydı, yalnız başına olsaydı asla bu yaklaşımı seçmezdi.

Ama o küçük kazanımın içinde çok önemli bir şey vardı ve Otto, Emilia’nın onun kendi başına asla tercih etmeyeceği bir yolu seçmiş olmasından memnundu.

İçten içe mutluydu. Bu yüzden de onların gerisinde kalamazdı.

Olası birçok seçenek arasından “Otto” bu yolu seçmişti.

Bu uğurda kan dökülmesi gerekiyorsa bunu bi’ başkasına yaptırmak da istemiyordu.

Bu yüzden――

Petra: “Otto-san, bazen tam bir aptalsın!”

Âniden o anlamsız “ses” selinin karmaşasında, berrak bir “ses” duyuluverdi ve Otto gözlerini kırpıştırdı.

Bir anda, cehennemi andıran yağmur ve fırtınanın ortasından çekilip alınmışçasına sesler kayboldu. Otto kanaldan çıkıp arkasını döndüğünde, kaşları üzgünce çatılmış Petra’yla göz göze geldi.

Genç kız Otto’nun yanına yürüyüp beyaz bir mendil uzattı, “al şunu” dedi.

Petra: “Burnun çok şiddetli kanıyor. Biraz endişeleniyorum.”

Otto: “Burnum… ah, fark etmemişim.”

Petra: “Belli oluyor… lütfen oturuver. İlle de ayakta durmak zorunda değilsin, haksız mıyım?”

Otto, uzatılan mendile şaşkınlıkla baktı. Petra sinirle Otto’nun elini çekiştirerek çimene oturmasını sağladı.

Ardından mendili Otto’nun yüzüne bastırarak akan kanı silmeye başladı.

Petra: “Bu, İlahi Korumanı aşırı kullandığın zaman mı oluyor?”

Otto: “…Evet. Dinlediğim ses sayısını ve kapsama alanını artırırsam böyle oluyor. Genellikle böyle bir şeye başvurmam da bu sefer acil bir durum.”

Petra: “Yani, Garf-san’a yenilmemek için mi?”

Otto: “――――”

Petra: “Tahmin etmiştim. Otto-san, gerçekten de aptalın teki.”

Petra’nın sözlerine karşılık Otto başını kaşıyarak “Suçlu benim”, diyordu âdeta.

Petra’nın tespiti genel anlamda doğruydu ama onun ifade ettiğinden azıcık farklıydı. Daha zeki biri olsaydı Otto’nun ne kastettiğini anlayıp sözlerini daha doğru şekilde ifade ederdi.

Kamptaki en hızlı gelişim gösteren kişi olan Petra, her geçen gün daha da keskinleşiyor ve iradesini daha da güçlendiriyordu.

Petra: “Otto-san ne kadar burnunu kanatsa da asla Garf-san gibi olamazsın bence.”

Otto: “Gerçekten de döktüğümüz kanlar karşılaştırılamaz bile. Garfiel kadar dayanıklı değilim. Ama en azından kendi kanımı dökmeye hazır olmalıyım.”

Petra: “Otto-san herkese gitmelerini söylediği için mi?”

Otto: “Petra-chan’la gerçekten de kapışamam.”

Otto, Petra’nın mendille burnundan akan kanı silerken hafifçe gülümsedi.

Olaylara yüzeysel olarak bakıldığında, bu savaşa katılma kararını veren kişi Emilia’ydı ve “gideceğiz” diyen de oydu, dolayısıyla Petra’nın dediği aslında doğru değildi.

Ama Petra’nın söylediği şey özünde doğruydu. Bu sözleri söylemesini sağlayan kişinin ta kendisi Otto’ydu.

――Yoo, hatta Otto bu sözleri onun söylemesini istemişti.

Otto: “Aslında, kendimi boş yere yıpratıp zarar da veriyor değilim. İlahi Korumam savaşta gerçekten de çok işe yarıyor. Onu kullanmadan edemem ki.”

Petra: “――――”

Otto: “Durumlardan dolayı da bize yardım edecek birini bulmak zaten zorken, bilgi toplamak bile başlı başına kıymetli. Medium-san’a bir mesaj emanet ettim. A-Abel-san bunu verimli şekilde kullanabilirse savaşın seyri… Petra-chan?”

Petra: “Haa~”

Otto, en azından yaptığı şeyin faydalı yönlerini açıklayarak kendini aklamaya çalışıyordu. Ama Petra’nın tepkisi yalnızca daha da artan soğuk bir hüzündü.

“Off be…” diyerek eliyle açık kahverengi saçlarını hafifçe geriye doğru savurup Otto’nun yuvarlak gözlerine baktı.

Petra: “Otto-san, senin zannettiğin kadar kalın kafalı bir çocuk değilim!”

Otto: “Hayır, ıhh, evet. Petra çok zeki bir kız bence.”

Petra: “Öyleyse Otto-san, düşündüğün kadar zeki değilsin bence.”

Otto: “Bu… yanıtlaması epey zor bir cümle.”

Zaten kendimi her şeyi bilecek kadar kibirli, kimsenin erişemeyeceği kadar büyük bir dalavereciymiş gibi görmüyorum.

Otto’nun şu ana dek bu noktaya kadar gelmesini sağlayan şey kendi kendine bulduğu birkaç işe yarar kurala, küçük numaralara ve güçlü bir kriz yönetimine sahipti.

Zekâlarını kapıştırmaya kalksalardı, o her şeyi gören entrikacıların epey gerisinde kalırdı.

Ancak Otto’nun bu anlayışı burada hedefi ıskalamış gibiydi.

Petra: “Şu an sözünü ettiğim zekâ böyle bir şey değil. Otto-san, düşündüğün kadar çaresiz bir çocuk değilim, olmak da istemiyorum.”

Otto: “――Bu…”

Petra: “Gerçekten de ben yardımcı olabileceğime inanıyorum. Mesela…”

Bunu derken Petra, Otto’nun elini sıkıca tutuverdi. Ardından, o ufacık eli beyaz bir ışıkla parlayıverdi, ışık Otto’ya doğru süzüldü.

O anda Otto’nun başındaki çınlamalar hafifçe azaldı.

Otto: “Bu… Yang büyüsü mü?”

Petra: “Ustanın bana öğrettiği büyülerden biri. En temel hâli olsa da.”

Otto: “――――”

Petra: “Otto-san, zaman zaman mantıksız şeyler yaparız. Ama ille de bu, daha da fazla acı çekmemizin onurlu bir şey olduğu anlamına gelmez.”

Daha önce kendini feda etmeye hazır olan Otto, Petra’nın bu sözleriyle nefesini tuttu.

Petra, Otto’ya bakıp hafifçe iç çekti.

Petra: “Gerçi, bu tür şeyleri her zaman sen söylersin Otto-san. Kimseye söylemeyeceğim, zaten Otto-san’ın bunca zamandır endişelendiğini biliyorum, haksız mıyım?”

Otto: “Ih.”

Petra: “Bunca zaman hep öfkeliydin. Ne hissettiğini anlasam da ses tonun ve davranışların çok sertti.”

Bunları duymasıyla beraber Otto, ağzını açacak mecali dahi kalmamışçasına başını eğiverdi.

Petra’nın ufacık elleri, sanki onun ne demek istediğini söylüyor gibiydi.

Otto: “Asıl önemli olan şey burnumuzu kanatmak değil, yapmamız gerekeni yapabilmektir.”

Petra: “Hı-hı. N’apmak istiyorsun, Otto-san?”

Petra hâlâ iç çeken Otto’nun elini bırakmaksızın diğer elini kaldırdı.

Petra: “Ben buradayken elinden gelenin en iyisini daha verimli bir şekilde çalışabilirsin. Ama sırf çocukların görmemesi gereken bir şey diye beni uzak tutmak mı istiyorsun?”

Otto: “Amma kötü oynuyorsun be!”

Petra: “Geri mi durmamı istersin?”

Petra, yüzünde sinsi bir gülümsemeyle Otto’ya baskı kurdu. Otto da o baskıya karşı koyamadı. İsteyerek boyun eğmeye karar verircesine derin bir nefes verdi.

Otto: “――――”

Daha kanal tam açılır açılmaz, sayısız ses bir sel gibi akın etti zihnine. Az kalsın o öfke dolu uğultunun içinde sürüklenip gidecekti ki Petra’nın ufacık ama kararlı eli onu sıkıca tutup yerine sabitledi.

Biraz daha fazla uzakta olsalar da çok daha fazla ses… bizi duy, dermişçesine… ya da öyle zannedilsin istercesine.

Otto: “Frederica ikimizi de sonra azarlayacak.”

Petra: “Hı-hı! Otto-san’ın, ‘Yalnız başıma burnum kanayacağına, seninle beraber kanasın daha iyi’ demesi epey hoşuma gitti! Gerçi, burun kanamasını da hiç sevmem!”

Petra’nın yardım etmeye karar vermiş hâlini gören Otto, gözlerini kapatıp ışıl ışıl gülümsedi.

Bu zeki kızın, sıkıca tuttuğu ellerindeki hafif titremeyi fark etmemesi mümkün değildi.

Petra’nın ilk savaş tecrübesiydi bu. Sevdiklerinin olduğu bir cephe, dostlarının hayatlarının pamuk ipliğine bağlı olduğu bir savaş. Bir şeyler yapabilmeyi öyle çok istiyordu ki…

Hislerini gör. ――Elimi mümkün olduğunca kullan. Bir tüccar gibi.

Otto: “Petra-chan, lütfen elini bana ver. ――Savaş alanındaki kanalları ‘ben’ kontrol edeceğim.”

Petra: “ ‘Biz’ edeceğiz!”

Petra’nın bu kararlı cevabına karşılık Otto gülümsedi, “öyleyse” diyerek cehennemin beşiğine yeniden dalmak üzere kanalları açtı.

――Böylece Otto, nostaljik memleketine geri dönmüştü; tek fark, eskisi kadar yalnız olmayışıydı.



5 3 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
5 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Ahmed Durmaz
Ahmed Durmaz
14 Nisan 2025 10:19

çevîrîler karakterlerî pek yansitmaz bence. Sana bîşey dîmmî sen anîmeyî bî îzle analîz et. Her karakterîn konuşma tarzina oradan îsabetlî kararlar verebîlîrsîn>vaktîn varsa tabî<clumsy abla da kendî yargisina varmiş baya sûrdûrmûş ordan ama anîmeye donûnce tam kafamda canlandigi gîbî olmadigini gordûm. Yazilidan zîyade îzleyîp gorerek tarzini şeklênî şemalînî îyî şey edebîlîrsîn

Makima İti Yıldıramaz Bizleri
Makima İti Yıldıramaz Bizleri
18 Nisan 2025 10:38

ağ günceleme mi ulaştık noldu

yato zero
2 Temmuz 2025 13:18

Elinize sağlık

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 08:25

Ahbe otto

baryonnarutotr
21 Kasım 2025 07:28

Arc 7 nin bitmesine 20 bölüm kaldı acaba nasıl bitecek