Bölümün ortalama okuma süresi 25 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤÇevirmen: Bertiel
Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus
ㅤㅤㅤㅤDestek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
ㅤㅤㅤㅤ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
İmparator Vincent Vollachia’yı yenmek amacıyla isyancı ordusunun İmparatorluk Başkenti Lupugana’yı kuşatmasının ardından, tüm ülkedeki isyancılar tek bir çatı altında toplanarak birlikte hareket etmeye başlamıştı.
Şu anda İmparatorluk Başkenti Lupugana’nın civarında gerçekten de çok sayıda isyancı toplanıyordu.
İmparatorluğun dört bir yanından toplanarak Vollachia İmparatorluğu’nun kalbi olan Lupugana’yı kuşatıp, İmparatorluk Başkentinin sahip olduğu İmparatorluk Askerlerinin sayısını gölgede bırakacak bir kuvvet oluşturmuşlardı.
Savaşların çoğunda nihai sonucu belirleyen sayılardı.
Savaş ne kadar büyük olursa bu kural o kadar belirgin hâle geliyordu ki sıradan kuvvetlere oranla iki katından fazla asker toplayabilen isyancı kuvvetlerin İmparatorluk Başkentine yaptıkları taarruzda ezici bir üstünlük elde ettikleri söylenebilirdi.
Ancak――
???: “――Tabii, bir araya gelen askerler uyumlu bir şekilde çalışabilirlerse.”
İmparatorluk Başkenti Lupugana’nın en gözde yerinde, Kristal Saray’ın oturma salonundaki tahtın tepesinde oturan Vincent’ın siyah gözleri, isyancılarla başlayan topyekûn saldırıya yönelik raporları alırken kısıldı.
Başkent isyancı kuvvetlerin kuşatması altındayken ezici bir sayıyla saldırıya uğramıştı. İmparatorluk tarihinde görülmemiş bir çıkmazın içinde olmasına rağmen, soğuk ve şeytani bakışlarında hiçbir korkuya ya da sabırsızlığa dair bir işaret yoktu.
Bu da büyük olasılıkla az önce kendisinin de bahsettiği analitik etkenden kaynaklanıyordu.
Vincent: “Toplanan isyancıların hedefi benim başım etrafında birleşmek olabilir ancak bunu gerçekleştirmek için kullanılan yöntemlerde taviz vermeceklerdir. En başından beri, olaylar başladıktan sonra en önde durmaya çabalayan onlardı.”
???: “Diğerlerinin gölgesinde kalmamaya çalıştıkça, ötekilerle ortak hareket etme fikrini kabullenmeleri daha da zorlaşıyor. Bu bana İmparatorluk Seçme Seremonisinin yapıldığı zamanları hatırlatıyor.”
Vincent: “――――”
???: “Sonraki İmparatoru belirlemek için Vollachia İmparatorluk Ailesi’nin kardeşlerinin İmparatorluk Tahtı için yarıştığı bir kan ritüeli… Hatta bu vesileyle de alternatifi reddedenler kuruldan ihraç edilmişti. En önemlisi de…”
Bununla yetinmeyen Berstetz, tahtın yanında duran adamın sözlerini kesip bir an için biriktirdi. Tek bir iplik kadar dar olan gözlerinden yaşlı adamın duyguları okunamasa da ne hissettiğiyle ilgili kabaca bir fikir edinilebilirdi.
Ne de olsa Berstetz, İmparatorluk Seçim Töreni’nde oluk oluk kan dökülmesine şahit olmuş insanlardan biriydi.
Berstetz: “O zamanlarda, en büyük gruplaşmayı oluşturan Barthroy Ekselansları’nın kişiliğiyle ilgili tereddütler vardı ve beklenildiği gibi kısa sürede görevinden alındı.”
Vincent’ın içinden geçenler bir yana, Berstetz ağzında biriken sözlerin sonunu getirirken burnunun altındaki bıyığa dokundu.
Sanki başka birinin işiymiş gibi konuşması son derece samimiyetsizdi.
Vincent: “Ağabeyimi ortadan kaldıran sen ve Lamia’dan başkası değilken… böyle konuşmaya nasıl cüret edersin?”
Berstetz: “Utanç verici bir durum olsa da Lamia Ekselansları’nın verdiği karara uymuştum. Ayrıca Barthroy Ekselansları’nın asıl niyetini de anlayamamıştım, bu yüzden şimdi bile utanç içinde hayatımı sürdürüyorum.”
Vincent: “Ağabeyim Barthroy’un niyetleri demek, hım.”
Berstetz: “Doğrudur. Aslında bu, Vincent Ekselansları ve Barthroy Ekselanslarının dışında başkasının tasarladığı bir komplodan ibaretti.”
Bu cevabı verirken iyice çenesini geriye çeken Berstetz’in yüz ifadesi değişmedi.
Yaşanan olaylar göz önüne getirildiğinde, kin gütmesi beklenebilirdi ancak o, bu tür insancıl duygulardan arınmış bir adamdı. Üstelik Vincent’a bir şey söylemesinin yersiz olduğunu bilecek kadar da zekiydi.
Bu olay Vincent Vollachia’nın başının altından çıkmıştı―― yo, daha doğrusu Vincent Abellux’un henüz imparator olmadan önce olmuştu.
???: “ ‘Gerçek’ Ekselansları şu anda surların dışında olduğu için suçlamaların gölgesinde kaybolan Başbakan Ekselanslarının duygularını anlayabiliyorum~.”
Berstetz: “――――”
???: “Hımm~? İkiniz birden bana dik dik bakıyorsunuz… Gereksiz bir şey mi dedim ki?”
İmparatorluğun en yüksek rütbeli iki üyesi Vincent ve Berstetz’e karşı omuzlarını silkerek soğuk bir tavır takınan nazik adam, rütbesine bakılmaksızın Kristal Saray’ı ziyaret etmesine izin verilen, alışılmışın dışında bir varlık olan―― Yıldız Gözlemcisi Ubilk’ti.
Ubilk’in birdenbire konuşmaya dahil oluşu pek de tuhaf değildi. Vincent ve Berstetz birbirleriyle konuşurken başından beri oradaydı, sadece araya girmemişti.
Yine de――
Vincent: “Etrafta kimse olmasa bile, bu konuyu rahatlıkla tartışabileceğin bir konu değil.”
Ubilk: “Ah~, bunu “gerçek” ünvanıyla taçlandırmak yersizdi, değil mi? İmparator Ekselansları ve Başbakan Ekselanslarının bu kadar kızmasına şaşmamalı. Gerçi arada bir kendi isteğimle bunları dışarı vurmazsam istemeden, bir patlamayla dışarı çıkıverir. ――Şu anda bile, İmparatorluk Başkentini korumak için hayatlarını ortaya koymaya devam eden askerler için hiç mi üzülmüyorsunuz?”
Vincent: “――――”
Ubilk: “Herkesin canla başla korumaya çalıştığı İmparator Vincent Ekselanslarının aslında bir sahtekâr olduğu kazara ifşa olsaydı…”
Eliyle ağzını kapatan Ubilk, az önce maruz kaldığı azarlamayı yüzsüzce yüksek sesle dile getirdi.
Yetenekleri dolayısıyla değer verilen bir adam olmasına rağmen, davranışları tam bir soytarılık örneğiydi. Bununla birlikte, soytarılık işinin sadece şaka yapmadan ibaret olmasını sanmak da sorun teşkil ederdi.
Yıldız Gözlemcisi olarak yetenekleri mükemmel olsa bile…
Vincent: “Tekrar eden saygısızlığın görmezden gelinemez. Şu ana kadar olan her şey gerçekleşirse senin kafanı bizzat ben alacağım.”
Ubilk: “Elbette bunun farkındayım. Ama Ekselansları… yo, “siz” ihtiyatlı birisiniz. En ama en son ana kadar hayatımı almayacağını varsayıyorum.”
Tahttan gelen delici bakışlara rağmen, Ubilk gülümseyerek karşılık verdi. Ardından, “Bundan da öte,” diyerek Berstetz’e döndü.
Ubilk: “Başbakan Ekselansları’ndan daha çok korkuyorum. Sanki içinde cehennemi saklıyor gibi.”
Berstetz: “Bir Yıldız Gözlemcisi’nin benim gibi birinden korkması alışılmadık bir şey. Neden yıldızlara, benim korkulmaya değer biri olup olmadığımı sormuyorsun?”
Ubilk: “Özür dilerim, Başbakan Ekselansları. Yıldızlar, gökyüzünün yükseklerinden bu dünyaya bakıp göz kamaştırıcı varlıklarını ortaya koymadıkça fark edilemezler.”
Önemsiz olanlar, Yıldız Gözlemcisi’nin gördüğü gelecekte yansıma bulamazdı.
Bunun Ubilk’in gerçek düşünceleri mi yoksa sadece maskesinin arkasına saklanan biri mi olduğu, konuşmalarından ve tavırlarından anlamak mümkün değildi. Ancak barış zamanlarının saçmalıkları bir kenara bırakılırsa bir Yıldız Gözlemcisi olarak konuştuğunda sözleri göz ardı edilemezdi.
Ubilk’in Vollachia İmparatorluğu’na Yıldız Gözlemcisi olarak hizmet etmeye başlamasının üzerinden dokuz yıl geçmişti―― Belki de tüm başarıları tam olarak bu an için birikmişti.
Ubilk: “――Vayy.”
Aniden, uzak gökyüzünden gelen gürleyen bir patlama sesi sessizliğe bürünen taht salonuna ulaştı.
Ayaklarının altında hafif bir sarsıntı hissedilirken, Kristal Sarayın derinliklerinde bile şiddetli bir savaşın verdiği hava sezilebiliyordu. Bununla beraber, bu korkunç gürültüye neden olan olayın büyük ölçüde İmparatorluk Başkenti’nin safındaki birinin gerçekleştirildiği açıktı.
Ubilk: “Sayısal olarak, İmparatorluk Başkenti’ni kuşatan isyancıların bizden daha fazla olmasına rağmen…”
Vincent: “Sonuçta, düzensiz bir yığın insandan ibaretler… Hayır, bir bütün bile değiller, hatta bazı durumlarda birbirlerini aşağı çekebilecek kadar kanun tanımazlardan oluşan bir grup gibi. Bu, Demir ve Kan kanunlarıyla yönetilen Kılıç Kurtları’yla boy ölçüşecek bir yapı değil.”
Ubilk: “Anlıyorum. Yine de İmparatorluk vatandaşları ne kadar kana susamış olursa olsun, kazanma şansları olmasaydı İmparatorluk Başkenti’ne dahi saldırmazlardı. Zaten bu yüzden her kabile kendi kahramanlarını ortaya sürmüyor muydu?”
Vincent: “Az önce önümde söylediğin şeyleri unutmadın değil mi?”
Vincent, kafasını yana eğerek sarsıntılar nedeniyle dikkati savaşa kaymış olan Ubilk’e seslendi. Ubilk, bu sözler üzerine tek gözünü kapattı, Vincent’sa çenesini eline yasladı.
Vincent: “Yeryüzünde yıldızların göz kamaştırıcı ışığı varsa onu fark edeceğini söylemiştin. O hâlde, bu savaşın gidişatını değiştirebilecek parlayan bir yıldızın, daha önce sana kendini göstermesi tuhaf olmazdı.”
Ubilk: “Ah~.”
Vincent: “Böyle bir şey oldu mu? Yıldız Gözlemcisi.”
Siyah gözlerini kısarak, Vincent sessizce sorusunu yöneltti. Ubilk, bu soru karşısında hafifçe gülerek yanağını kaşıdı ve…
Ubilk: “Ne yazık ki böyle bir şey duymadım.”
Berstetz: “O hâlde, bu durum senin rolünle de fazlaca örtüşüyor gibi, sanırım mesele de bu.”
Berstetz’in bu sözleri, Ubilk’in zorlama gülümsemesini sona erdirdi.
Ubilk, yüzünde mahcup bir ifadeyle sessizliğe bürünse de köşeye sıkışmış gibi bir hâli de yoktu. Zaten, Ubilk’in bir Yıldız Gözlemcisi olup olmadığı fark etmeksizin, bu durumu en iyi bilenlerden biri olduğu kesindi.
Kesin olan tek bir şey vardı: Tüm isyancılar, tahta oturan Vincent’ın kellesini almak için buradaydı. Bu amaç doğrultusunda, her kabile en güçlü savaşçısını göndererek üstünlüğünü ilan etmeye çalışacaktı.
Ancak bu düşünce en başından beri yaygın bir yanlış anlaşılmaya dayandığı için hatalıydı.
Bunun böyle olması kaçınılmazdı. ――Peki, onlar Dokuz İlahi General’i ne sanıyorlardı ki?
Vincent: “Her kabilenin kahramanlarını bu kadar küçük standartlar içerisinde değerlendirerek zaten başarısız olmaya mahkûm oldular bile. Zaten en başta Birinci Sınıf Generaller, yani Dokuz İlahi Generaller nasıl seçilmiş olabilirdi? Neye göre belirlendiğini sanıyorlar ki?”
Vincent Vollachia, Vollachia İmparatorluğu’nun en güçlü figürlerini bir araya getirmişti.
İmparatorluk topraklarındaki gayriresmî kahramanların, onların karşısında hiçbir şansı dahi olamazdı. Böylesine uyuyan bir dev gerçekten var olsaydı Vincent’ın gözünden asla ama asla kaçmazdı.
Ne pahasına olursa olsun, onları yanında tutar ve yeteneklerine uygun bir statü vererek geleceğe yönelik önlemler alırdı.
Bir kez olsun Vincent’ın beklentilerini karşılayamayan biri, bir kahraman olmaktan çıkıp sıradan bir varlık hâline gelirdi.
――Kutsal Vollachia İmparatorluğu’nun İmparatoru, hiçbir kahramanın karşı koyamayacağı “canavarları” bir araya getirmişti.
Aşılmaz bir kale olan Lupugana, yani İmparatorluk Başkenti, İmparatorluğun kuruluşundan bu yana hiçbir yabancının geçmesine izin vermemiş yıldız şeklindeki surlarla korunuyordu. Ve yıldız şeklindeki surların beş kalesinde, bu “canavarlar”, istilacıları yemek için bekliyordu.
Bu üstün, doğaüstü varlıkların hepsi, kendini beğenmiş kahramanları acımasızca ezip un ufak edecekti. Ve böylesine yıkıma tanık olanlar arasında, en gözü kara olanlar bile artık farkına varacaktı.
Gerçeklikten kaçmış, gözlerini “çılgınlık” adı verilen bir hayale dikmiş olduklarını.
Berstetz: “Ancak tüm isyancıların uslu durmasını beklemek zor olurdu.”
Vincent: “Öyle görünüyor. “Öyleyse ne yapacağız?”
Berstetz: “Önde gelen generaller savaş alanlarını çoktan seçmişken perde arkasından çıkmam bana düşmez, biliyorum… Ama böylesine boş boş oturmak da dayanılmaz bir şey.”
Ubilk: “Aman amann, amma da kan dökmeye hevesli bir müttefikimiz varmış be! Başbakan Ekselansları, bugün fazlasıyla gözü kara.”
Ubilk’in bu sözleriyle Berstetz, belini hafifçe bükerek Vincent’a doğru bir selam verdi. Ancak yaşlı başbakan, kendisine yöneltilen bu imayı hiç de umursamadan, sadece şöyle dedi…
Berstetz: “Sonuçta ben de bir Vollachialıyım.”
Bu sözleri ardında bırakarak, gülümsemesini dahi göstermeden, Berstetz salonu terk etti. Vincent, yaşlı askerin sırtı gözden kaybolana dek sessizce onu uğurladı.
Kapı kapanıp Berstetz uzaklaştığında, Ubilk omuz silkerek “Bu kadarı yeterli mi yani?” diye sordu.
Ubilk: “Başbakan Ekselansları’nın da söylediği gibi, şu anki savaş durumuna etki edebileceğimiz bir şey yok. Ben de öyle düşünüyorum ama…”
Vincent: “Beklentilerimin aksine azimli. O adam, her zaman idealleri uğruna kendini dizginlemiştir. Senin tarzında ifade edecek olursam “bir patlamaya yol açmaktan kaçınmak isterim”.”
Ubilk: “Anlıyorum… Bu arada, Başbakan Ekselansları bundan haberdar mı?”
Başparmağını cübbesinin etek kısmına, göğsü üzerinde geçirerek diğer parmaklarını oynattı ve Ubilk bu soruyu yöneltti. Vincent, bu soğuk sorunun ardındaki anlamı kavrayarak tek gözünü kapattı.
O sessizliği alan Ubilk başını salladı ve “Tahmin ettiğim gibi”, dedi.
Ubilk: “Bunun olasılığını düşünerek sözlerimde fazla dikkatsiz olmaktan kaçındım… Ama tahminimin doğru çıkmasına sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilemiyorum. İçimde fazlasıyla karmaşık duygular kabarıyor, bilirsin.”
Vincent: “Üzülmek mi? Senin böyle insani duyguları anlayabildiğini mi varsaymalıyım?”
Ubilk: “Amma korkunç şeyler söylüyorsun. Resmen insan bile olmadığımı ima edercesine konuştun, fena canımı yaktın. Birinci ve İkinci’ye kıyasla ben çok daha mantıklı biriyim, değil mi?”
Vincent: “Cecilus’u örnek alacak olursam dediğin gibi çoğu konuda şansı pek yok. Arakiya ise insan mantığından çok, bir canavarın içgüdüsüyle hareket eden bir kız ancak bir kez sahibini belirledi mi kontrol edilebilir. Ama…”
Tam orada sözünü kesen Vincent, siyah gözlerini Ubilk’e dikti. Onun varlığı, üzerine yöneltilen en acımasız bakışlar karşısında dahi sarsılmazdı çünkü kendi hayatına zerre önem vermemek, onun yaşam tarzıydı.
Vincent: “Sen sadece insan etinden yapılmış, insan şeklindeki boş bir kabuktan ibaretsin.”
Ubilk: “…Ah, sözlerin gerçekten ama gerçekten kalbimi paramparça edecek cinsten.”
Vincent’ın sözleri üzerine Ubilk, yüzünde zoraki bir gülümsemeyle kaşlarını düşürdü.
Bu haliyle üzgün ya da buruk görünebilirdi. Sanki birisi ona böyle yapmasını öğretmiş gibi, sahtekâr bir duyguydu; en azından Vincent’ın gözlerine böyle görünüyordu.
Bu izlenimi bozmayan bir ifadeyle Ubilk, elini göğsüne koydu ve…
Ubilk: “Senin mantığına göre, benimle aynı role sahip olan herkes… “Buyruklar”a kulak veren tüm Yıldız Gözlemcileri, birer boş kabuk mu?”
Vincent: “Senden başka bir Yıldız Gözlemcisi tanımıyorum. Sana cevap verme isteğim yok.”
Ubilk: “Yine başladın, bu kadar bariz bir yalan söylemene hiç gerek yok ki. Bana zerre kadar güveneceğini sanmıyorum. Bu yüzden de, ülke çapındaki tüm Yıldız Gözlemcilerinin izini sürüp, yakalayarak onlara işkence edeceğini düşünüyordum.”
Vincent: “――――”
Ubilk: “Böylesi bir konuda kararı, yalnızca benim üzerimden verecek kadar düşüncesiz olmayacağına da kesinlikle inanıyorum.”
Ubilk’in kurnazca yönelttiği soruyla karşı karşıya kalan Vincent’ın ifadesi en ufak bir değişiklik göstermedi.
Eski dostunun sözlerinin doğru mu, yanlış mı olduğunu dile getirmedi. Tek emin olduğu şey, “buyruk” bahşedilmiş her bir Yıldız Gözlemcisi’nin, istisnasız bir şekilde, zihinsel bir bozukluğa sahip olduğuydu.
Bu sonuca nasıl ulaştığını açıklamak gibi bir niyeti de yoktu.
Vincent: “Aksi takdirde, kimliğini kanıtlamak adına kendi Kem Gözünü yok etmek gibi barbarca bir eylemi nasıl gerçekleştirebilirdin?”
Ubilk: “Ah~, gerçekten de çok ıstıraplıydı. Kaybetme hissi de hiç kolay kolay geçmemişti. Ama bunun sayesinde beni dinlemeye razı olmuştun, değil mi?”
Konuşurken, Ubilk elini göğsünden biraz daha çekerek çıplak tenini açığa çıkardı. İnce göğsünün tam ortasında, acı içinde kavrulmuş büyük bir yanık izi vardı.
Vaktiyle, Ubilk o noktadaki Kem Gözünü tamamen yok etmek için ısıtılmış demir kullanmış, geriye yalnızca bu yara izini bırakmıştı.
Kem Göz Kabilesi’nin bir üyesi olarak varoluş sebebini kendi elleriyle silivermişti. ――Sırf tehlike teşkil etmediğini kanıtlamak için yaptığı bir şeydi, durdurulmasaydı kendi uzuvlarını bile parçalayabilirdi.
Bundan böyle――
Vincent: “Senin dürüst şekilde cevap vermeni zaten beklemiyorum. Sadece, dikkatlice yanıt ver.”
Ubilk: “Emrinize amadeyim.”
Vincent: “Kulaklarında yankılanan yeni bir buyruk dahi yok. Şüpheye yer yok.”
Ubilk: “――Evet. Benim gibi biri yalan söylemez. Yeni bir buyruk indirilmedi. Zaten, önceden iletilmiş buyruğu tamamlamadan, yeni bir buyruk almak için çabalayamazsınız ancak…”
Ubilk, başını yavaşça iki yana sallayarak gülümsedi.
Ne sevinçli ne de ağırbaşlıydı, tamamen insanlık dışı bir gülümsemeydi, ardından devam etti.
Ubilk: “Senin kurduğun satranç tahtası, göklerden gelen hiçbir müdahaleyle bozulmayacak. ――İmparatorluktaki hemen herkes senin avucunun içinde.”
Vincent: “――――”
Ubilk: “Bir sorun mu var?”
Bu iddialı sözlerin beklediği etkiyi yaratmaması, Ubilk’in kafasını karıştırmıştı. Vincent ise onun sorusuna yalnızca başını “Hayır” diyerek sallayarak yanıt verdi.
Az önceki ifadenin bir yalan olduğuna inanmıyordu. Ubilk, İmparator’a sadakatinden çok göksel yıldızların fısıltılarına değer veren bir adamdı fakat içinde bencilce niyetler barındırmadığı da gerçekti.
Bu yüzden, kendi sözlerinde herhangi bir art niyet taşımadığını da muhtemelen kendisi biliyordu.
Ama yine de――
Vincent: “――İmparatorluk halkı benim avucumun içinde, diyorsun?”
Özenle seçilip söylenmeyen bu süslü sözler, İmparator rolünü üstlenen adamın zihnine huzursuzluk serpmişti.
△▼△▼△▼△
――Sonraki vakitlerde, tahtta duyulan o huzursuzluk doğru çıkacaktı.
???: “Oh, oooooooooh!――”
Yıldız şeklindeki duvarın dayanak noktalarından birinde, yükselen bir savaş narası yankılandı, öfkeli bir kaplan ileri atılıyordu.
Parıldayan gümüş zırhlarla kaplı iki koluyla, olağanüstü bir hızla ilerledi ve bir grup Sentorluyu korkunç bir şekilde paramparça eden kişinin tam karşısında durdu.
Bir adım, iki adım ve Garfiel Tinzel göz açıp kapayıncaya kadar hücum ediverdi.
Ancak――
???: “Elbette, çok kişiye karşı tek başıma savaşmakta ustayımdır fakat――”
Garfiel: “――Hık.”
???: “Bire bir dövüşlerin, muhteşem tekniğime gölge düşüreceğini zannetme!”
Karşısında, Kafma Irulux, yiğitçe gelen sese karşılık olarak her iki kolunu kaldırdı.
Dövme kaplı koyu kahverengi teni içten dışa doğru şişti ve hemen ardından devasa miktarda diken fırlayıverdi, Garfiel’in tüm görüş alanını tamamen doldurdu.
Sonsuz sayıda diken barındıran sarmaşıkların büyüme hızı, sanki avına atlayan yırtıcı bir canavarı anımsatıyordu. Başka bir deyişle bu saldırı, düşmanının canını almak için tasarlanmış en hızlı öldürme yöntemiydi.
Garfiel: “Acele etme!――”
İmparatorluk Başkenti’ni koruyan surların tepe noktası, ayakta durmak için oldukça genişti ancak açık bir savaş alanına kıyasla hareket alanının kısıtlı olması boğucu hissettiriyordu.
Yanlara doğru yayılan ve devasa bir dalga gibi hücum eden dikenli sarmaşıklar tüm kaçış yollarını kapattığından, Garfiel beceriksizce kaçınmak yerine zırhlı kollarını kaldırarak doğrudan dikenlerin içine dalmayı seçti.
Kendi zırhına ve bacaklarının gücüne güvenerek, doğruca dikenli fırtınaya daldı――
Kafma: “Kararlılığın takdire şayan olsa da verdiğin karar hatalıydı.”
Tam o anda Kafma bu sözleri mırıldanırken, Garfiel hızla hücum eden dikenlerle temas etti. Ancak bir sonraki saniyede, zırhlarının kaldırabileceğinden çok daha büyük bir darbe olduğunu hissederek dişlerini sıktı.
Garfiel: “――Gağh.”
Ne kadar olağandışı bir şekilde kullanılmış olursa olsun, sarmaşıklar yine de sarmaşıktı ve dikenlerin boyutuna bakarak belli bir güç seviyesine hazırlıklıydı. Ancak gerçekten de sarmaşıkların gücü beklentilerini fazlasıyla aşıyordu ve Garfiel’in hücum hızını âniden kesiverdi.
Hiç abartmaksızın, sanki üzerine çöken baskı, tüm bir ormanın üstüne devrilmesine benziyordu.
Tek bir kişinin getirdiği, aşırı büyümüş dikenlerden oluşan bir orman tarafından ezilince, Garfiel stratejisini değiştirme kararı verdi.
Garfiel: “Ya buna ne dersin lan!”
Kafma: “Ne!?”
Dişlerini gıcırdatarak sıkan Garfiel, dikenlerin dalgası tarafından sarsıldığı anda ayağını büyük bir güçle yere indirdi. Ayağının tabanından yayılan kuvvet, üzerinde durduğu surun yükselerek Kafma’nın diğer taraftaki dengesini bozdu, şaşkına dönen “General” yerini kaybetti.
Bu, Garfiel’in “Toprak Ruhlarının İlahi Koruması”nın bir etkisiydi. Temelde, bu ilahi koruma ona topraktan güç alma ve tam tersi şekilde toprakla etkileşime girme yeteneği sağlıyordu. Ancak bu yeteneğin kapsamı, tamamen kullanıcısının yorumuyla şekilleniyordu.
Garfiel’in yorumuysa ayağı sağlam bir zemine bastığı sürece, o zemin toprak demekti.
Garfiel: “Uçmadığım sürece sorun yok!”
Vollachia İmparatorluğu’nun ünlü uçan ejderlerinin taşıdığı ejder gemileri farklı bir hikâyeydi ancak bunun dışında Garfiel için yerin sağlamlığına inanmak yeterliydi.
Kafma, yükselen zemin peşini bırakmazken, bir değil, iki, üç kez daha adımlarını kaydırdı ve Böcek Kafesi Kabilesi’nden olan o adam, geriye doğru uçarak bu durumu idare etmeye çalıştı. Bu sırada, saldırılarının isabetini bozan dikenlerle uğraşarak ilerleyen Garfiel, engelleyemediği dikenler, yanaklarını ve omuzlarını yırtarken hiç hızını kesmedi.
Parlak kırmızı kan fışkırırken, keskin acı tüm vücudunu delip geçti ancak bu vesileyle aralarındaki mesafe de gitgide kapanıyordu.
Ardından, tam aralarında yalnızca birkaç metre kaldığında――
Kafma: “O zaman derin keserim!”
Orta menzilli diken saldırısını terk eden Kafma, geri çekilmeyi bırakıp âni bir hamleyle saldırısını yeniden başlattı.
Bir anlığına, Sentorluları biçip geçen şok dalgasına hâlâ temkinliydi, bu yüzden göğsünü tamamen açık bırakmadı ancak kollarından çıkan dikenli sarmaşıkların kontrolünü bırakarak sırtındaki kanatları çırpmaya başladı.
O kanatlar anlık olarak o kadar hızlı çırpıldı ki neredeyse görünmez hâle geldi ve aynı anda Kafma, surlardan hızla sıçrayarak âniden Garfiel’in tam yanına ulaştı. Sadece hızlı da değildi, sanki hızını anbean değiştirerek hareket ediyordu.
Bu yöntemle Garfiel’in farkındalığının dışına çıkıp görüş alanının arkasına sızmayı başardı.
Ancak――
Garfiel: “Sanki izin veririm de!”
Farkındalığını devre dışı bırakarak zorla yönünü düzelten Garfiel, kükredi.
Kükremesiyle birlikte, savurduğu ters yumruk, tam da yanında beliren Kafma’nın yüzüne çarpıverdi. Buna karşılık, Kafma kollarını savunmak için kaldırdı――ikisi de siyah bir kitin zırhıyla kaplıydı.
Garfiel’in eldivenleri gibi, bu da onun kendini koruma yöntemiydi. Ancak dikenleriyle, kanatlarıyla, kaburgasıyla ve şimdi de kitin zırhıyla beraber Kafma, hâlihazırda dört farklı yeteneği kullanıyordu. Kim bilir vücudunda kaç farklı “böcek” vardı?
Kafma: “Sikt!――”
Bir darbe indirse de ikilinin savaşı burada bitmezdi.
Aşırı yakın mesafe, Garfiel için avantajdı. Geriye doğru savurduğu ters yumruğunun ardından, tüm dönüş momentumunu kullanarak sol yumruğunu tam kuvvetle savurup, ardından darbeyi savuşturmaya çalışan rakibine doğrudan kafa attı.
İkisi arasındaki çarpışma sesi ve acı çığlıkları havada yankılandı, ardından hayati organlara yönelik şiddetli yumruklar birbiri ardına, peş peşe gelmeye başladı.
Garfiel & Kafma: “――Hık.”
Zırhlı eldivenler ve kitin kaplı kollar çarpıştı, her iki taraf da güçlendirilmiş yumruklarını birbirine savurdu. Ancak Garfiel’in önceki özgüveni boşa değildi. Yakın dövüş onun lehineydi ve bu mesafede dayak yemek söz konusu bile olamazdı.
Garfiel: “Gağh, aaaaağh!”
Garfiel, hızla dönerek gelen yumruğu yakaladı ve karşılık olarak yumruğunu rakibinin göğsüne ve karnına sapladı. Alttan savurduğu diğer yumruğu, Kafma’nın gevşekçe sallanan çenesine çarptı ve ardından geri bükülen bedenine dizini acımasızca geçirdi. Acı dolu bir çığlık atan Kafma, kanatlarını çırparak hızla geriye sıçradı.
Garfiel: “Kaçamazsın!”
Kafma: “――Gağh.”
Ancak Garfiel, Kafma’nın sıçrayan bacaklarını yakaladı ve onu acımasızca surların taş zeminine çarptı. Hemen ardından, bedenini yere bastırarak sırtındaki kanatları parçalamak için vahşice koşmaya başladı.
Surun üzerinde Garfiel hızla ilerlerken arkasında duman bulutları yükseliyor, Kafma’nın sırtıysa fışkıran kanlarla boyanıyordu, bir kanat, ardından bir diğeri paramparça oluyordu. O hızla devam ederse――
――Bir an sonra da Kafma’nın göğsü açıldı ve sırtındaki kanatlar güçlü bir şekilde çırpınarak onu yerden kaldırdı. Dışarı fırlayan kaburgalarının ardında, göğsünün içindeki altın renkli bir “böcek” parladı.
Garfiel: “――――”
Hayatta kalma içgüdülerinin şiddetle uyarmasıyla Garfiel, Kafma’nın bedenini bırakıp yana doğru sıçradı. Bu, kesinlikle doğru bir karardı. Az önce tam da durduğu noktada, altın böcek şehir duvarının en üst kısmını tamamen oyarak geçti. Vücudundaki kısa tüyler kopup giderken, Garfiel sırtından aşağıya buz gibi bir ürperti yayıldığını hissetti.
Kafma: “――İleri görüşlülüğüm eksikmiş, bunu kabul ediyorum.”
Garfiel: “Oh?”
Kan kokusunun havaya karıştığı o anda, Kafma’nın sesiyle Garfiel irkilerek ona döndü.
Bakışları duvarın üzerine diz çökmüş haldeki Kafma’yı yakaladı. Kafma, sırtındaki yırtılmış kanatlara dokunuyor, gözlerinde hayranlık ve saygıyla Garfiel’e bakıyordu.
Ağzının kenarından süzülen kanı elinin tersiyle silerken yavaşça ayağa kalktı.
Kafma: “Böylesine yiğit bir savaşçının varlığından habersizdim. Cehaletimden ötürü utanç duyuyorum.”
Garfiel: “Heh, bilmemen daha iyi. Bilseydin işte o zaman endişelenmem gerekirdi.”
Kafma: “――Ne demek istiyorsun?”
Kaşlarını şövalyevari bir ciddiyetle kaldıran Kafma, Garfiel’in sözlerinin altında yatan anlamı sorguladı.
Onun bakış açısından, bir başka ülkeden gelen birinin, özellikle de Krallık’tan birinin, İmparatorluk’taki böylesine kritik bir olayın içine dahil olması düşünülemezdi.
Otto: “Kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi öğrenirlerse bu çok büyük bir diplomatik krize yol açabilir. Bu yüzden, karşı tarafın kışkırtmalarına kapılmamaya ve gereksiz laflar etmeye dikkat et.”
Garfiel’in savaşa atılmadan hemen önce, ana kampta kalmış olan Otto’nun kendisine söyledikleri buydu.
Kafma kimliğini açık etmişti ve Garfiel de kendisini tanıtmış olsa da bundan daha fazla bilgi verirse Kafma’nın keskin zekasıyla her şeyi birleştirmesi mümkün olabilirdi.
İmparatorluk’taki bu isyanı, tüm Krallık’ı içine çekecek devasa bir savaşa çevirmelerine hiçbir şekilde izin veremezlerdi.
Garfiel: “Üzgünüm ama sana sadece ismimi söylemekle yetinece’m. Ama tek bir şeyi açık edebilirim. ‘Çift Yüzlü Kurulukiak’ hakkında, yani.”
Kafma: “――Ağzını açıp açmasan da olur, sen yetenekli birisin kuşkusuz. Bu yüzden, ben de üzgün ve pişmanım.”
Garfiel: “…Pişman mısın?”
Kafma başını sallayarak sesini alçalttığında, Garfiel kaşlarını çattı. Onun sözlerinde hiçbir yalan yoktu, dahası kışkırtma niyeti taşımayan içten bir üzüntüyle söylemişti.
Ama bu pişmanlık Kafma’nın kendisine ait değildi――
Kafma: “Şartlar böyle olmasaydı seninle dobra bir sohbet gerçekleştirmek isterdim.”
Garfiel: “Ne deme――”
Tam sözlerinin anlamını sorgulamayı düşündüğü anda,
tek bir adım atmasıyla dizlerinin bağı çözülmüş gibi, olduğu yere diz çöktü. “Ah?” diye bir inilti dudaklarından döküldü, nefesi sıkışırken elleri göğsüne gitti.
Kalbi olabildiğince yüksek, düzensiz ve tehlikeli bir şekilde çarpıyordu. ――Ve o anda Garfiel, duyduğu şeyin ne olduğunu fark etti: Dehşete kapılmış içgüdülerinin, hayatı için çaldığı alarmdı.
――İçinde bir şeyler âdeta kıvranıp duruyordu.
Garfiel: “Gaağ…”
Kafma: “Yakın dövüşe girdiğin zaman, darbe almaktan kaçınmalıydın.”
Kafma; dişleri takırdayan, yüzünden acı gözyaşları süzülen Garfiel’e doğru elini uzatıverdi. Ve o elin beş bükülmüş parmağının ucunda, beyaz, kıvranan bir “böcek”in bulunduğu bir tüp görülüyordu.
Bu “böcek”, dikenlerin açtığı yaralardan birine o tüplerle bir yumurtasını bırakmıştı. Ve o yumurta, Garfiel’in bedeninde çatlayarak içeride kıpırdanmaya başlamıştı.
Garfiel: “Guooo…”
Bu gerçeği idrak ettiği anda, Garfiel kendini kavrayarak şifa büyüsünü harekete geçirdi.
Yoğun iyileştirme dalgaları solgun bir ışık yayarak, Garfiel’in bedenini sarmalarken aldığı yaraları zorla iyileştirdi. Bunu gören Kafma, kaşlarını hafifçe kaldırarak şaşkınlığını belli etti.
Kafma: “Şifa büyüsü, demek bir şifacısın da. Bu çok yönlülüğün göz ardı edilemez. Ancak…”
Garfiel: “――Hık, aa, oh.”
Kafma: “Bedeninde dolaşan böceklerin amacı seni yaralamak değil, seni yumurtlayacabilecekleri bir yuvaya çevirmek. ――Yarayı iyileştirebilirsin ama yuvayı engelleyemezsin.”
Kafma’nın acımasız beyanı, iyileştirilemeyen bu hastalık tarafından da doğrulanmıştı.
Garfiel acıyla nefesini kesik kesik alırken, göğsünü pençeleriyle tırmalayarak küfretti. İçindeki “böcek”lerin kaçış yolunu bizzat kendisinin kapattığını fark etmişti.
Nefesi düzensizleştikçe görüşü parlak bir kırmızıya büründü. Garfiel’in çektiği acıya daha fazla dayanamayan Kafma, kasvetli bir ifadeyle bir adım öne çıkıverdi.
Kafma: “Yeteneğini ve cesaretini, ben, Kafma Irulux olarak, kalbime kazıyacağım. ――Yiğitçe uyu.”
Sağ kolu yeniden siyah bir kitinle kaplandı ve yumruğunu hareket edemeyen Garfiel’e doğru savurdu. Darbe kafatasını paramparça etti, kan havaya saçılırken bedeni şiddetle savruldu.
Yuvarlandı, tekrar ve tekrar, durmadan yuvarlandı—ta ki surların kenarından sekerek boşluğa savruluncaya dek. O an, yalnızca ağırlıksız bir düşüş hissiyle sarmalanırken ve düştü.
Garfiel: “――Ah.”
Boğazından kopuk, zayıf bir ölüm iniltisi süzüldü. Güçsüz bedeni, korumasız bir şekilde şehir surlarının altına doğru düştü.
△▼△▼△▼△
Otto: “Dinle, Garfiel, lütfen bunu aklına iyice kazı.”
Otto: “Kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi öğrenirlerse bu çok büyük bir diplomatik krize yol açabilir. Bu yüzden, karşı tarafın kışkırtmalarına kapılmamaya ve gereksiz laflar etmeye dikkat et.”
Otto: “Gerçi, bunları söylüyorum da… söz konusu sen olunca sabırlı olmanı pek de beklemiyorum. Sana bir tüccar gibi laf yarıştır demiyorum. Bu yüzden――”
Otto: “Bu yüzden, en azından şu tek şeyi aklında tutmanı istiyorum.”
Otto: “Kelime düellosuna kapılırsan――”
△▼△▼△▼△
――Böcek Kafesi Kabilesi’ne karşı verilen savaşta, birçok kişi daha ilk görüşte katledilmekten kaçınamazdı.
Vücutlarına yerleştirdikleri “böcek”ler, insan hayal gücünün ötesine geçerek evrimleşmiş ve gelişmişti, yetenekleriyse sayısız ve sınırsız denebilecek kadar çeşitliydi.
Üstelik, kendi bedenlerinde besledikleri bu “böcek”lerle uyum sağladıklarında ve yeteneklerinin gelişimini daha da hızlandırdıklarında, Böcek Kafesi Kabilesi’nden asla birbirinin aynısı iki savaşçı çıkmazdı.
Hele ki Kafma Irulux, bu kabilenin içinde doğmuş bir dâhiydi.
Kendi inançları ve felsefesi gereği Dokuz İlahi General arasına girmeyi reddetmiş olsa da İmparator Vincent, yeteneğini Birinci Sınıf Generallerle eşdeğer görüyordu.
Bir Vollachia savaşçısı olarak, zirvede durmasına izin verilen istisnai bir varlıktı.
Elbette, Böcek Kafesi Kabilesi’nde doğmuş biri olarak, “böcek”lerin gücünden faydalanmak konusunda ne bir tereddütü vardı ne de bunun için herhangi bir suçluluk duyuyordu.
Zira “böcek”lerin gücü de dahil olmak üzere, Kafma Irulux adını taşıyan savaşçının kudreti tam da buydu.
Ve yine de――
Kafma: “Benim de kendime ait düşüncelerim var.”
Zaferden başka bir sonuç düşünmeyen Kafma, düşmanlarının mümkün olduğunca fazlasını yok etmeyi istiyordu ve tek bir savaşçıyla vakit kaybedecek lüksü de yoktu.
Bu yüzden, rakibini olabildiğince hızlı alt etmek için aldatıcı bir hamle kullanarak düşmanını mağlup etti.
Kafma: “――――”
Vücuda “böcek” yerleştirme ritüeli, Böcek Kafesi Kabilesi için bile büyük bir titizlikle hazırlanması gereken bir süreçti.
Daha bebekliklerinden itibaren, ileride “böcek” yerleştirilmeye uygun hâle gelmeleri için bedenleri değişime uğratılırdı. Ancak bu ritüelin uygulanmasına ancak on iki yaşına geldiklerinde izin verilirdi. Yani, bir insanın bedenine “böcek” yerleştirilebilmesi için en az on iki yıllık bir hazırlık süreci gerekiyordu.
Bu süreç atlanır ve böcek doğrudan yerleştirilirse beden bunun yüküne dayanamazdı.
Dolayısıyla――
Kafma: “Bu işi seninle böyle sonuçlandırmak zorunda olmak canımı yakıyor.”
Duyduğu üzüntüyü dile getiren Kafma, gözlerini kapatıp mağlup ettiği rakibi için sessiz bir dua fısıldadı. Ancak duygusallığa kapılacak zamanı yoktu. Hislerini geride bırakarak hızla arkasını döndü ve tekrar surların ötesine baktı.
İlk dalgada Sentorluların saldırısını savuşturmuş olsa da ikinci grup hemen ardından saldırıya geçecekti. Kaç kez hücum ederlerse etsinler, fark etmeyecekti. Her defasında hepsini bertaraf edecekti――Bunu düşünmesiyle hemen gerçekleşmesi bir oldu.
Kafma: “――Hık, ne!?”
Güçlü bir duruş sergileyerek bedeninde dolaşan dikenli “böcek”leri çağırmaya çalıştı fakat tam o anda, hemen yanı başında kulakları sağır eden bir patlama yankılandı――Gözleri kocaman açılıverdi çünkü karşısındaki darbenin gücü bir patlama etkisi yaratmış gibiydi.
Bir anlığına, isyancıların surları yıkmak için özel bir silah getirdiğini düşünse de kısa sürede yanıldığını fark etti.
Fakat bu fark ediş, içinde bir rahatlama hiç mi hiç yaratmadı.
Çünkü――
Kafma: “――Garfiel Tinzel.”
Titreyen görüş açısında, Garfiel, düştüğü surlardan tekrar yukarı tırmanarak ayakta dimdik duruyordu.
Devasa, azgın bir canavara dönüşmüş; bedeni alevlerle sarmalanmış hâlde, delirmiş savaşçı dimdik ayakta duruyordu.
△▼△▼△▼△
Düştüğü yerin açık bir arazi olması, gizli bir lütuftu.
Surların üzerine çakılmış olsaydı belki de tekrar ayağa kalkacak gücü kendinde bulamayabilirdi. Ancak toprağa düşmüş olması, yeryüzünün bizzat Garfiel’in tarafını tutmasını sağlamıştı bile.
Yine de bedeni ağır hasar almıştı. Kafatası yarılmış, iç organları altüst olmuş gibiydi; her geçen saniye ölüm, yavaş ama kararlı adımlarla hayatını almak için yaklaşıyordu.
Yarılmış kafatasını, şifa büyüsüyle onarabilirdi. Ama bir “böcek”, büyünün etkisini de engelliyordu. Üstelik “böcek” doğrudan saldırmadığı için de şifa büyüsü onu yok edemiyordu da. Kaldı ki büyüyü kullanacak vakti bile yoktu. “Böcek”in müdahalesiyle kafatası yarılmıştı ve kanıyordu, amasızca kanıyordu, kanla boğuluyordu.
Garfiel: “Gağh, ouğh.”
Arka dişlerini sıkarak ve hayatına tutunmak için son gücünü harcayarak düşünmeyi bıraktı.
Zaten kafası paramparçaydı. Ona güvenemezdi. Gerekli olan şey hayatta kalma içgüdüsüydü, onu takip edecek, bedenini zorla hareket ettirecek ve sonra da…
Sonra da surların üzerine yerleştirilmiş, dışarıdan gelen düşmanı püskürtmek için hazırlanmış Büyülü Kaya Topu—içine yüklenmiş büyü taşını yutup karnında ezmişti.
O anda, taşın içindeki hapsolmuş mana Garfiel’in bedeninde kabarıp şişince “böcek”i yakıp kül etti. “Böcek” yandığında, Garfiel’in düzeltmesi gereken tek şey derin yaralarıydı.
――Yo, yaralar ve düşmandı.
Otto: “Dinle, Garfiel, lütfen bunu aklına iyice kazı.”
Otto: “Kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi öğrenirlerse bu çok büyük bir diplomatik krize yol açabilir. Bu yüzden, karşı tarafın kışkırtmalarına kapılmamaya ve gereksiz laflar etmeye dikkat et.”
Otto: “Gerçi, bunları söylüyorum da… söz konusu sen olunca sabırlı olmanı pek de beklemiyorum. Sana bir tüccar gibi laf yarıştır demiyorum. Bu yüzden――”
Otto: “Bu yüzden, en azından şu tek şeyi aklında tutmanı istiyorum.”
Otto: “Kelime düellosuna kapılırsan――”
Garfiel: “Ben…”
Ağır yaralarını iyileştirmek için içgüdüsel olarak canavar formuna geçtiğinden dolayı zihni bulanıklaşıyor, kelimeleri düzgünce çıkaramıyordu. Ama aklında durmaksızın yankılanan tek şey, her durumda güvenebileceği, ağabeyi gibi gördüğü o adamın sözleriydi.
Yavaşça arkasına dönerken, titrek alevlerin içinde kavruluyordu. Gözlerini çevirdiği yerde, karşısında dehşet verici bir düşman vardı.
O düşmana ihtiyacı vardı.
Ağabeyinin ona söylediğini yerine getirebilmesi için bir düşman gerekiyordu.
Sonuçta, o adam――Otto Suwen, Garfiel’e şöyle demişti:
Otto: “――Düşmanını öyle bir patakla ki bir daha ayakta duramasın bile!”
Garfiel: “Seni sikip atacaaam!――”
Canavarın kükremesi bir kez daha göğe yükseldi. Öfkeden kuduran Garfiel, tamamen dönüşmüş hâlde surların üzerinden atılıp, düşmanını ezip geçerken önüne çıkan her şeyi yerle bir ediyordu. Bu vahşi gücün sergilenişine tanık olan düşmanı――Kafma, gözlerini kocaman açıp gülümsedi.
Kafma, sırıtarak her iki kolunu da havaya kaldırıp öne doğru atıldı.
Kafma: “Gel, Garfiel Tinzel!”
Garfiel: “AARHAAAAaaaaaaaa!!!――”
Altın kaplan, dişlerini öfkeyle sıkarak atıldı, görüşünü tamamen kaplayan mor diken dalgalarını yarıp geçerken surlardan birinin yıldız şeklindeki çıkıntısında derin bir çatlak oluştu.
Şüphesiz ki bu, tahtta oturan İmparator’un yüreğinde filizlenen huzursuzluğun vücut bulmuş hâliydi――
Kafma: “――――”
――Bu çatlak, İmparatorluğun tarihine sarsılmaz göklerin düşüşünü kazıyacaktı.
#Ne bölümdü ama! Garfiel ve Kafma’nın savaşına şahit olduk, ondan önce de Yıldız Gözlemcisinin taht odasındaki konuşmalarına şahit olduk. Böylelikle doruk noktasına gitgide yaklaşıyoruz. Okumaya devam edelim!

elinize sağlık
elinize sağlık
elinize sağlık
umarım Bertielde çevirmeyi bırakmaz yoksa re zero yüksek seviye İngilizce kullanıyo sıçarız
allah razi olsun
"Kalbi olabildiğince yüksek, düzensiz ve tehlikeli bir şekilde çarpıyordu. ――Ve o anda Garfiel, duyduğu şeyin ne olduğunu fark etti: Dehşete kapılmış içgüdülerinin, hayatı için çaldığı alarmdı." Bu kısım ekranda takılı kalıyor haberin olsun toştum
düzelttim
Keşke clumsy nin yaptığı gibi tepki bellirten anlamsız kelimeleri, (guh, oh, tch, ugh gibi) olduğu gibi bıraksaydın.
Geri bildiriminiz için teşekkür ederim. Ama Clusmy ablamızı ne kadar sevsem de onunla aynı tarzda çevireceğim diye bir kural yok. Belli standartlar çerçevesinde, Türkçeye nasıl uygun görüyorsam ben öyle çeviriyorum. Tabii, doğru veya yanlış olup olmadığı tartışılır.
Bu konuda doğru veya yanlış yok zaten. Sadece tüketici talepleri. Kabul edip etmemek sana kalmış o yüzden keşke dedim ya.
kaç arcı clumsy den okuduk ister istemez özlüyorum
Garfiel: “Seniii, sikip ataca’m!――” seniii diye uzatmak yerine atacaam diye uzatsan daha isabetli olur bence. Birde ünlemin yeri yanlış ――'den sonra üç ünlem var
Sondaki biraz gereksiz ama
ee, sonraki bölümü ne zaman çevirirsin çevirmen bey
Valla bilmiyorum animeyi de çevirdiğim için aksıyor bu aralar
Terminolojiye hakimsin değil mi
Hâkim sayılırım, animecix'ten izleyebilirsin son bölümleri, orada yayınlıyorum
Japoncadan mı çeviriyon sanki ne
EpikNovel Sitesi açılmıyor. Önceki bölümlere ulaşmamın başka bir yolu var mı
Epub’tan okuyabilirsin, onu da discord’a gelerek ulaşabilirsin
bu sitenin discordunda var epub halinde
Bölüm için teşekkürler. subaru yu özledim nerde bu ya
Subaru nerede
Bı an kafma tokatladı sandım