Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Kısım 5/ Takip Eden Yıldız Olmaktan Vazgeçtiğim Gün – Bölüm 4

Takip Eden Yıldız Olmaktan Vazgeçtiğim Gün – Bölüm 4

30 Haziran 2025 736 Okunma 15 dk okuma
Önceki Sonraki

Bölümün ortalama okuma süresi 12 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Egehan Kılıçarslan

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “Priscilla-sama harika bir insandır. Benim için o, beni kurtaran bir tanrıçadır, evet, kesinlikle.”

Al’ın sorusuna bu yanıtı veren belli ki bu işlere hiç eli yatkın olmayan ve gergin bir hâlde çay demlemiş olan çocuktu. Kelimeleri seçişindeki bu tuhaflık belki de gözüne girme çabasından kaynaklanıyordu.

Mekân, Barielle malikânesinin salonuydu. Oldukça rahat bir kanepeye yayılarak oturmuş olan Al, mola zamanının keyfini sonuna kadar çıkarıyordu.

Al: “Prenses’e düşkün olduğundan böyle bir şey söyleyeceğini tahmin etmiştim Schult-chan.”

Al, çocuğun cevabına karşı yüzünde oluşan tebessümü gizleyerek kendisine ikram ettiği çayı kabul etti ve ardından başını hafifçe kaldırarak miğferinin altında oluşan boşluğa ustaca götürdü.

Miğferini asla çıkarmamak ve gerçek yüzünü göstermemek, Al’ın her zaman sadık kaldığı bir alışkanlıktı. Buna bir de tek kollu oluşunu ekleyince, yeme içme konusundaki hâli ister istemez biraz hoyratça bir hâl alıyordu. Miğferini tek eliyle kaldırıp aynı anda yemek yemesi mümkün olmadığından, çayını nasıl içiyorsa yemeklerini de o şekilde yiyor, her şeyi kendi tarzına göre hallediyordu.

Al: “Görgü kurallarım… kabalığım seni rahatsız mı ediyor?”

Çocuğun dönüp dolaşıp kendisine baktığını fark eden Al, fincanını masaya bırakırken alçak bir sesle bunu sordu. Schult bu soru karşısında afallamıştı.

Zayıf bir çocuktu, beyaz teni ve şeftali rengi saçlarıyla kendine has bir havası vardı. Kızıl gözleri pek dikkat çekmese de o kadar narin bir izlenim veriyordu ki ona bakanlar onun bir kız çocuğu olduğunu sanabilirdi. Belki on iki ya da on üç yaşlarındaydı ama vücudu yaşına göre yeterince gelişmiş olmadığından olsa olsa on yaşlarında bir izlenim veriyordu.

Rahatlıkla çocuk denilebilecek bu oğlan, siyah bir hizmetkâr kıyafeti giymiş, bir uşak taklidi yapıyordu. Bazıları onun bu hâlini eğlenceli bulmaktan çok acınası bulabilirdi. Aslında Al, Schult’un boyundan büyük işlere kalkışmaya çalışmasını izlemeyi biraz acı verici buluyordu.

Al: “Benim herhangi bir eğitimim yok. Görgü kuralları konusundaki cahilliğimi lütfen görmezden gel. Anlıyorsun, değil mi?”

Al, bacaklarını sandalyenin üzerine kabaca atarak kaba davranıştan kastını bir örnekle süsledi. Bunun üzerine Schult, onu izlerken başını iki yana salladı.

Schult: “Evet, kesinlikle. Ben de sizin gibi eğitimsizim. Bu yüzden sizin davranışlarınızdan şikâyet edecek kadar görgülü olduğumu düşünmüyorum.”

Al: “Dürüstlük bir erdemdir ve açık sözlülük de çocukların ayrıcalığıdır. Bence dış görünüşü oturtmaya başladın ama içindekiler henüz tam değil. Ne zamandır buradasın, Schult-senpai?”

Schult: “Priscilla-sama tarafından kurtarıldığımdan beri yalnızca üç ay oldu, evet, kesinlikle.”

Schult, kendisine senpai denmesindeki ironiye karşılık bile vermedi. Belki de bir çiftçi köyünde büyümüş bir yetimden bunu anlamasını beklemek zalimceydi.

Bu çocuk uşak Schult, Priscilla’nın bölgedeki bir çiftçi köyünden alıp getirdiği bir yetimdi.

Priscilla, zayıf ve açlıktan ölmek üzere olan çocuğu “Parlatırsan ışıldar,” gibi şeyler söyleyerek yanında getirdiğinde, malikânenin efendisi Leip’in deliye döndüğü söyleniyordu ama görünüşe göre Priscilla onu hiç umursamamıştı.

Böylece, Priscilla’nın gözüne girmeyi başararak koruması altına alınmış ve tüm ihtiyaçları karşılanarak bir uşak olarak işe alınmıştı.

Al: “Gerçi Prenses’in gözüne girmenin iyi mi yoksa kötü şans mı olduğunu söylemek zor.”

Schult: “Beni kurtaracak kadar nazik olduğu için Priscilla-sama’ya minnettarım, evet, kesinlikle. Eğer köyde kalmaya devam etseydim şimdiye kadar ölüp gitmiştim bile.”

Al: “Ne şirin bir tablo, evet. İşte böyle şeyler Prenses’in ne düşündüğünü bir türlü anlayamamama ve onun nasıl bir insan olduğunu daha da merak etmeme neden oluyor.”

Tavırları asla hayırseverlik yapmayacak biri gibi görünse de bir yetimi kurtarmıştı. Öte yandan, elini herkese uzatmıyordu ve onu yanına almak için ne gibi bir sebebi olduğunu anlamak imkânsızdı.

Priscilla gerçekten de yerel halkın ve Schult’un inandığı gibi bir tanrıça mıydı? Yoksa ara sıra Al’ın kanını donduran zalim bir cadı mı?

Al: “Cadı. Gerçekten de bir cadı…”

Kendi aklından geçen kelimeyi sesli söyleyince bu klişe ifadeye gülümsemeden edemedi.

Al, bu dünyada bir tabu olarak bilinen ‘cadı’ kelimesinin ne denli büyük bir tehdide işaret ettiğini çok iyi biliyordu.

Schult: “Al-sama, siz…”

Al: “Hm?”

Al düşüncelere dalmışken, Schult gözlerinde huzursuz bir ifadeyle âniden seslendi. Gümüş tepsiyi göğsüne bastırışı, içinde bulunduğu tedirginliği ele veriyor olsa da bu hareket öylesine narin, öylesine yersizdi ki sanki bulunduğu ortama ait değilmiş gibi duruyordu.

Schult: “Priscilla-sama’nın şövalyesi olduğunuz doğru, evet, kesinlikle? Onu koruyorsunuz. Sizin onun müttefiki olduğunuza güvenebilirim, değil mi?”

Schult kendine bir dayanak arayarak ona soru sorarken, Al miğferinin içinde gözlerini kapadı.

Çocuk, kalbindeki korkuyu yatıştırmanın bir yolu olarak Al’dan güçlü sözler duymak istiyordu. Ancak…

Al: “Bana öyle, ‘Onun tarafında mısın yoksa bir şeyler mi çeviriyorsun?’ diye sorarsan tabii ki yüzüne gülümseyip ‘Aynen, bana güven. Ben Prenses’in harika ve en güçlü şövalyesiyim!’ derim. Bu tarz bir soru zaten pek mantıklı olmaz, anladın mı? Neyse, hadi bir daha dene.”

Schult’un cevabından incindiğini anlayabiliyordu.

Buna rağmen o ifadeye bakmak Al’ın kalbinde hiçbir pişmanlık uyandırmadı.

Al, çocuğun kendisine yönelttiği o saf bakışa ihanet ederken bir an bile tereddüt etmedi. Kendi hedefi uğruna, diğer her şeyi bir kenara atardı. Bir anlamda, arzusunu gerçekleştirmek için belirli fedakârlıklar gerekliydi.

Ne de olsa geçmişte yaptığı gibi aynı hatayı tekrar ve tekrar yapmasına kesinlikle izin verilemezdi.

???: “…Bu da ne? Nereye kayboldun diye merak ediyordum, meğer burada kasvetli bir çay partisi düzenliyormuşsun?”

Salon sessizliğe gömülmüşken kibirli ve güzel bir ses âniden araya girdi.

Kapıyı çalmadan hışımla açan malikânenin hanımefendisi, zarif elbisesinin kollarını savurarak içeri daldı. Dolgun göğsünü kaldırmak istercesine kollarını kavuşturdu, bir gözünü kıstı ve konuşmasına başladı.

Priscilla: “Schult. Bir refakatçi olarak tek görevin, ben arzu ettiğimde orada olmaktır. Böyle bir yerde bu fırsatı kaçırman affedilemez. Al gibi tuhaf biriyle vakit geçirmense daha da kötü. Senin gibi tek meziyeti sevimlilik olan birine onun dağınıklığı da bulaşırsa bu gerçekten çok çirkin olur.”

Al: “Tek meziyetinin bu olduğunu söyleyerek, benden çok daha pervasız konuşmuş olursunuz Prenses.”

Priscilla: “Gerçekler bu ve ben söylediğimde daha da güçlü bir gerçeğe dönüşüyor. Schult’un şu anda başka ne değeri var ki? Yine de diğer değersiz avamlarla karşılaştırıldığında en azından kabul edilebilir durumda. Tabii beklentilerime ihanet etmeye devam ederse o meziyetini de elinden almak gerekecek.”

Priscilla, salonda sohbet eden ikiliye küçümseyici bir bakış atıp burnunu çekti. Bu manzara karşısında Schult’un beti benzi atarken, Al ise kendini tutamayıp gururlu ve alaycı bir ifadeyle sırıtıyordu.

Schult: “B… Ben daha çok çalışacağım, evet, kesinlikle! O… O yüzden l… lütfen beni terk etmeyin…”

Priscilla: “Ağlayıp bana yapışma, bu çirkin bir davranış. Ağlayan yüzünü bile sevebilirim ama en başından bu merhamete güvenmek aptallığın daniskası olur. Refakatçim olarak sıradan birine ihtiyacım yok. Bana değerini göstermeye devam et.”

Priscilla onun titrek konuşmasını kestikten sonra, Schult aceleyle gözlerini koluyla sildi. Gözleri hafifçe kızarmıştı ama içtenlikle başını kaldırınca Priscilla ona başıyla onay vermişti.

Priscilla: “Bu kadar yeter, eğer duruşlarını değiştirecek omurgaları yoksa senin gibilerin cesetten farkı kalmaz. Cesetler toprağa dönerse gübre olup belki işe yararlar ama ölüden farksız bir hâlde dünyada kalırlarsa kimseye faydaları dokunmaz. Havamı boşa harcamanıza izin vermeyeceğim. Her nefesinizi son nefesinizmiş gibi alın.”

Al: “Bu biraz ağır olmadı mı… Eğer Schult nefes almak için o kadar çabalarsa stresten ölür gider, farkında mısınız?”

Kararlı bir bakışla nefes almaya başlayan Schult’u nazikçe uyaran Al, Priscilla’ya doğru omuz silkti.

Al: “Prenses, bir çocukla uğraşıyorsunuz. Bence biraz daha özenli ve şefkatli olsanız iyi olur.”

Priscilla: “Dünyanın belirsizliği ne olursa olsun, yetişkin ya da çocuk, kadın ya da erkek demeden herkesin üzerine yağar. Açlık da sefalet de büyükle küçüğü ayırt eder mi sanıyorsun? Veba dediğin illet, sosyal statüye bakıp adam mı seçer sence? Yaşayan herkes eşittir. Demir parmaklıklar ardında bir kafeste tutulmuyoruz, bu yüzden de nasıl yaşayacağını başkasının belirlemesine izin verip huzur aramak, düpedüz ihmalkârlıktır.”

Al: “Prenses?”

Priscilla bu sert sözleri söylerken güzel yüzünde bir öfke belirdi. Al, bu öfkenin az önce söylediği sözlerin son kısmıyla ilgili olduğunu düşünmekten kendini alamadı.

Ancak bunun kaynağını çözemeden Priscilla’nın ifadesi değişti.

Priscilla: “Yaşayan herkes eşittir. …Elbette ki bu beni kapsamaz.”

Al: “Prenses…”

…Bir gülümsemeyle. Sırıtışla, Priscilla dünyanın en soğuk gülümsemesiyle cümlesini noktaladı.

Bu, Al’ın onun şövalyesi olarak hizmet etmeye başladığından beri sayısız kez tekrarladığını duyduğu mantraydı.

Priscilla: “…Bu dünya, benim için en iyi şekilde işleyecek biçimde tasarlanmıştır.”

Bu, Priscilla’nın özgüveninin temelini ve varlığını en iyi tanımlayan sözlerdi.

Bu sözler gülüp geçmenin doğal olacağı cinstendi ama bir şekilde gülüp geçilemeyecek bir sihirleri vardı.

Priscilla: “Hadi bakalım, Schult. Tam da az önce söylediğim gibi. Bu dünyadaki her şey benim rahatlığım içindir… Şu anda susamış olan ben için en uygun olan şey ne?”

Schult: “Ah… evet. Hemen çay dolduracağım, evet, kesinlikle!”

Priscilla: “Ahmak. O demliğin içindekiler çoktan soğudu bile, eğer bana Al’ın artığı olan çayı içmemi söylemeye çalışıyorsan bu kabalığın da ötesine geçip isyana girer. Kelleni aldırırım.”

Schult: “Lütfen her şey olur ama o olmaz! Hemen yenisini demlemeye gidiyorum, evet, kesinlikle!”

Schult, demliği kollarına alarak salondan kaçtı.

Al, küçük ayak seslerinin uzaklaşmasını dinlerken Priscilla’ya sırıtarak omuz silkti.

Al: “Prenses, gerçekten de kötüsünüz.”

Priscilla: “İşini ustaca yapabilen bir uşak iyidir ama bir çocuk edasıyla telaşla koşuşturan birine sahip çıkmak çok daha eğlenceli. Eğer düzgün bir uşak arıyor olsaydım sence bir yetimi alıp getirme zahmetine katlanır mıydım? Schult’a ara sıra can sıkıntımı giderme onurunu bahşedeceğim.”

Al: “Onun işi de zor… Sırf Prenses’in dikkatini çektiği için.”

Priscilla: “Nesi zormuş bunun? Benimle konuşabiliyor, üstelik düzenli olarak bana hizmet ediyor. Böyle bir şans, dünyadaki erkeklerin kanlı gözyaşlarıyla isteyeceği, uğruna can atacağı bir onurdur. Ondan daha şanslı bir çocuk olabileceğini zannetmiyorum.”

Priscilla, Schult’a kaba davranmasını meşrulaştırırken aynı derecede minnettarlığı Al’dan da beklendiğini imâ ediyordu.

Al, bu açgözlü bakışa “he, he” dercesine umursamaz bir tavırla karşılık verdi.

Priscilla: “Ne kadar kaba bir adamsın. Canım istedi diye neredeyse kelleni kaybedeceğini unutmuş gibisin. …Neyse ne. Şimdi söyle Al.”

Al: “Neyi Prenses?”

Priscilla: “…Planların ne durumda?”

Bu buz gibi ses karşısında Al nefesini tuttu ve Priscilla’ya baktı.

Schult’u başından savıp konuyu açmak için yalnız kalmayı beklediği açıktı. Ama böyle bir meseleyi gündelik bir sohbetin ortasında ortaya atması yanında bir bomba patlamışçasına insanı sersemleten bir sürprizdi.

Eğer böyle bir durumu önceden kafasında kurmamış olsaydı muhtemelen hazırlıksız yakalanırdı.

Al: “Bunu plan yapmak gibi büyük bir şey sanma. Şimdilik sadece etrafı dikkatlice gözlemliyorum. Demek sessiz sessiz etrafta dolandığımı fark ettin, ha?”

Priscilla: “Benim gözlerim, kulaklarım ve bütün benliğim yalnızca sıradan insanlardan daha güzel de değil, aynı zamanda çok daha yeteneklidir. Sadece bu da değil, burası benim bölgem benim bahçem. Eğer bir farenin ayak seslerini veya bir böceğin kanat çırpışlarını dinlemek istersem bana ulaşırlar.”

Al: “Her şeyi seninmiş gibi sahiplenirsen kocan ihtiyar Leip ağlar ama.”

Priscilla: “O yaşlı adamın ağlamasına hatta ölüp gitmesine sebep olsam bile pek de umurumda olmaz doğrusu.”

Çiftin birbirini delicesine sevmesi zaten beklenmese de bu kadar sert olması üzücüydü ancak şu anda bu işlevsiz çiftin geleceği hakkında endişelenme zamanı değildi.

Al: “Ortalıkta dolaşmamdan rahatsız oldun diyelim, ne yaparsın peki? Kırbaçla falan mı döveceksin beni?”

Cezanın bu kadar hafif olması için bir sebep yoktu ama isyankâr olarak görülmek de büyük bir problemdi. En kötü durumda kozunu Priscilla’ya karşı kullanmayı düşünmek zorunda kalacaktı ama…

Priscilla: “Rahatsız mı olmuşum? Sırf evin içinde dolaşıyorsun diye öyle sinir krizine falan girecek değilim. Zaten senin gibi bir haydudu içeri davet ettiğim anda, böyle ufak tefek şeyleri de bekliyordum.”

Ancak Priscilla’nın beklenmedik cevabı, bu tedirginliğin yersiz olduğunu gösterdi.

Al: “Sen… gerçekten de bunu sorun etmeyecek misin?”

Priscilla: “Bir erkeğin beni koklayıp umutsuzca benim kalıcı kokumu takip etmesi olayların doğal sürecidir. Bir erkeği kendi doğasını takip edip, cazibemle baştan çıkarıldığı için suçlayacak kadar düşüncesiz de değilim. Ayrıca…”

Al şaşkın şaşkın bakarken, Priscilla yan gözle öyle baştan çıkarıcı baktı ki aklı başından gitti âdeta.

Priscilla: “Senin gibi belirsiz durumda olanlar, kendilerine güvenli bir liman bulmadan hayatta kalamazlar. Eğer emin olmak için sağa sola bakmanı suçlasaydım bu bir kuşa ‘uçma’ demek kadar saçma olurdu.”

Al: “…”

Priscilla: “Sadece birkaç gündür tanıdığım paralı bir kılıç ustasının tüm kalbiyle bana sadık olacağına inanmak… bu ancak bir hayalperestin yapacağı türden bir aptallık olurdu.”

Priscilla sinirle yaptığı konuşmasını bitirirken, Al’ın üzerindeki gerginlik yavaş yavaş kayboldu.

En azından az önce söyledikleri doğruydu. Zira bu sonuca varacak kadar üzerine düşünmüştü.

Al: “…O kadar emindim ki ‘Kendimi başkalarıyla kıyaslamak saygısızlık olur. Hepiniz bana bakıp ihtişamım karşısında büyülenmelisiniz.’ diyeceksin.”

Priscilla: “Kendine güvenmeyenleri saymazsak kimse dikkatlerin üzerinde toplanmasından korkmaz. Ben herkesten iyi olduğumu bildiğimden dolayı da böyle bir endişem yok.”

Göğüs dekoltesinden katlanır bir yelpaze çıkarıp bir şakırtıyla açarak “Ayrıca”, diye devam etti.

Priscilla: “Hiç şüphe yok ki ben bu dünyadaki en güzel mücevherim ama birinin üstün olduğunu, karşılaştırılacak başka bir mücevher varsa doğru bir şekilde anlayabilirsin. Benim ne kadar harika olduğumu kavraman için beni sıradan kişilerle karşılaştırman çok doğal. Senin ortalıkta gezinmen de eninde sonunda benim büyüklüğümü teyit eden dolaylı bir iltifattan başka bir şey değil. Ne diyorsun, bu sence de bir şaheser değil mi?”

Al: “…Evet, bu bir şaheser.”

Priscilla kendi taşkın kibri hakkında konuşurken ağzını açılmış yelpazeyle gizlese de gülümsemesini tamamen saklayamadı. Al bir an duraklasa da onayladı.

Priscilla o hafif tereddüdün üzerine gitmedi. Bunu yapmanın anlamsız olacağını anlamıştı.

Lakin Al, Priscilla’nın anlayışını kavrayamayacak kadar sarsılmıştı.

Bu bir şoktu. Sanki başına bir darbe yemiş gibi hissettiren bir şok.

Gözleri önünde duran, zar zor yetişkinliğe adım atmış bu kız, daha önceki hâlinden farklı görünüyordu.

Acaba neye benziyordu?..

Schult: “Priscilla-sama! Geciktiğim için özür dilerim, evet, kesinlikle! Daha fazla çay demledim!”

Priscilla: “Çok yavaşsın!!”

Aklında cevabı toparlayamadan Schult kapıyı açıp odaya dalmıştı.

Priscilla’nın öfkeli sesi onu karşıladı. Schult, korkusundan elleri titreyerek çayı hazırladı. Priscilla ise yanındaki boş kanepede oturup beyaz bacaklarını cüretkârca üst üste attı ve bekledi.

Al, savunmasız hanımefendisine ve yüzü kıpkırmızı olmuş çocuk uşağına bakarken tekrar derin düşüncelere daldı.



Önceki Sonraki
5 5 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle