Bölümün ortalama okuma süresi 27 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤㅤ
Çevirmen: Bertiel
Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Kyooko, Nurullqhx, Atakan Soner
ㅤㅤㅤㅤ
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
ㅤㅤㅤㅤ
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
???: “Son birkaç gündür malikânenin içinde epey kasvetli bir hava yayıldı, sen de hissediyor musun?”
Rem havadaki gerginlik hissiyle usulca mırıldandı.
Dışarıdan esen kupkuru hava ve serin rüzgârlar, savaş alanında dalgalanan belli belirsiz insan endişesi ve huzursuzluğuyla harmanlanmış gibiydi.
Kısa bir süreliğine de olsa Rem birkaç kez harp meydanında bulunmanın ne demek olduğunu kabaca tecrübe etmişti.
Şayet insan bu duygulara kapılırsa üzerinde hissettiği gerilim gün geçtikçe artarak, çöküşünü beklemeye başlardı. Malikâneyi koruyan askerler bile yavaş yavaş metanetlerini yitiriyor gibi görünüyorlardı.
Muhtemelen bu da içinde bulundukları şartların etkisinden kaynaklanıyordu.
Rem: “İsyancı ordusu üstünlüğü ele geçirmiş diye duydum… Şimdilerde İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde isyanlar patlak veriyor. İmparatorluk Ordusu sürekli bu isyanlarla uğraştığından dolayı bir türlü onlara aktif olarak karşılık da veremiyor.”
İronik bir şekilde, bu isyancıların eşzamanlı olarak ayaklanmalarını başlatan şey, Rem ve diğer pek çok kişinin de tutsak edilmesine neden olan Guaral Kale Şehri’ndeki savaştı―― İmparatorluk Ordusu’nun, İlahi bir General’in bile seferber edildiği topyekûn taarruzu, karmakarışık isyancı ordu olmasına rağmen, kıl payı püskürtülmüştü.
İsyancı ordunun―― başındaki Abel’in asıl İmparator olduğunu bilen Rem için bu, onlardan bahsetmek için kullandığı kafa karıştırıcı bir tabirdi ama direniş güçlerinin büyümeye devam ettiğini duymuştu.
Hatta Uçan Ejderha Generalinin önderliğindeki gaddar saldırıyı görkemli bir şekilde defeden yıkılmaz bir şehri öven bir dedikodu bile vardı, bu da umutsuz bir şekilde geri püskürtülen İmparatorluk Ordusundan korkulacak bir şeyin olmadığına olan inancı daha da güçlendiriyordu.
Rem: “Belki de yalan söylemedikleri de eklenebilir ama…”
Bu işin içinde olan biri olarak Rem’in bakış açısına göre, uçan ejderhaların komutanı Madelyn stratejik nedenlerle geri çekilmemişti ve bu kadar büyük ölçüde zarar görmüş bir şehrin galip geldiği sonucuna varmak tartışmalıydı.
Gerçi isyancı ordunun bakış açısına göre zafer yine de zafer sayılırdı ve amaçlarını yaymak için bu mükemmel fırsatı kaçırmak için de bir neden yoktu. Bu sayede, her taraftan isyancılar hızla büyüyen isyana katılmaya başladı.
Stratejik olarak bunda garip bir şey yoktu. ――Gerçekten de garip bir şey yoktu.
Aynı zamanda isyancıların morallerinin yüksek olmasının başka nedenleri de vardı.
Rem: “――――”
İsyancıların ayaklanmasının eşi benzeri görülmemiş başarısını açıklayan Kale Şehri’nin kıl payı zaferinin yanı sıra bir diğer neden de Kaos Alevi İblis Şehri’nin hükümdarı Birinci Sınıf General Yorna Mishigure’nin bu isyana katılmış olmasıdır.
Olağanüstü yetenekleriyle tanınan bu kaprisli Birinci Sınıf General’in saf değiştirmesi isyancıların ivme kazanmasına neden oldu.
Başından beri Abel’in ve beraberinde yol aldığı Natsuki Subaru’nun planı da bu yöndeydi.
Rem: “…Sadece takip ediyor da olabilir, hatta hiç işe yaramamış olma ihtimali bile var.”
Bu olayların ne kadarı Subaru tarafından organize edilmiştir ki?
Rem, Subaru’nun hiçbir işe yaramadığı ihtimalinden bahsettikten sonra, bu söylediklerinin ne kadar mantıksız olduğunu kabul etti. Varsayıma göre, hakikaten işe yaramazsa bunun tek nedeni Subaru’nun tüm kelimelerinin ve eylemlerinin engellenmesiydi.
Ve Subaru’nun çenesini kapalı tutarak en ufak bir harekette bulunmayacağını hayal bile edemediğine göre, muhtemelen en azından bir şeyler başarmıştı. ――Hatta Birinci Sınıf bir General’in taraf değiştirmesini bile sağlayabilirdi.
Yine de muhtemelen gereğinden fazla düşünüyordu.
Rem: “N’apmalıyım?..”
İnkâr edilemez bir içgüdü ona bu soruyu yöneltti.
İsyancılar aynı anda ayaklanıp İmparatorluğun dengelerini daha önce hiç olmadığı kadar sarsmaya başlamıştı. Kan ve çelik kokularıyla esen rüzgârlar İmparatorluk Başkentinde de esmeye başlamış, hatta Rem ve esir alınan diğerlerine kadar ulaşmıştı.
Abel bu sürecin böyle işleyeceğini ne ölçüde öngörmüştür ki?
Rem: “Hatta baştaki doğrudan kendine yöneltilmiş düşmanlık bile onun hesaplamalarının bir parçası olabilir mi?”
Muhtemelen isyanın nasıl yayılacağını ve sahte İmparatorun, isyancıların art arda patlak veren feryatlarının ardından ordularını İmparatorluk Başkentinde toplayacağını bile hesaplamıştı.
Subaru bile Abel’in büyük planını gerçekleştirmek için bir piyon görevi görüyordu.
Subaru’ya muhtemelen en başından beri planın tüm detayları anlatılmamıştı. Neticede Subaru, Abel’in amaçları için kullanılacak bir piyondan başka bir şey değildi. ――Bunun sebebinin farkında olmadığından da değildi.
Böylesi bir aldatmacadan bihabermiş gibi davranacak kadar pişkindi.
Rem: “――――”
Böyle giderse Shudraq Halkı’nın köyünde patlak veren küçük isyan tüm İmparatorluğu sarıp sarmalayacak, ardından da tarih kitaplarına geçecek bir siyasi çalkantıya dönüşecek miydi?
Şayet böyle olursa isyanın merkezinde yer alan Abel ve Subaru’dan gelecekte nasıl bahsedilecekti?
Ve tüm bunlar olurken, bu kadın tam olarak neyi başarmalıydı ki――
???: “――Hey.”
Rem: “Ah…”
???: “Ne diye uzaklara dalıp gidiyorsun? B-Bunu yapmak isteyen kişi de sendin ki. Hakkıyla, evet, hakkıyla üstlen sorumluluğu ve gereğini sonuna kadar yap.”
Bu sözlerle Rem, gözlerini fal taşı gibi açarak düşünceler içinde kaybolmuşken gerçekliğe geri dönüverdi.
Rem ilk bakışta koyu kahverengi saçlarıyla oynayıp duran bir kadına ――Katya’ya dikkat kesildi. Karşısındaki makyaj masasının üzerindeki aynadan sert bir ifadeyle Rem’e dik dik bakıyordu.
Dağınık saçları Rem’in parmak uçlarına dolanmıştı. Rem, Katya’nın saçlarını düzeltmenin tam ortasında olduğu için de bu çok doğal bir şeydi.
Rem: “Üzgünüm. Bir şeyler aklıma takıldı da.”
Katya: “Anlatmana gerek yok, her zaman herkesin aklına takılan bir şey vardır, değil mi? Her konuyu bir bahaneymiş gibi anlatma.”
Rem: “――――”
Katya: “――Ah, yapmamalısın demiyorum ama.”
Çok ileri gittiğini düşünen Katya beceriksizce kendini düzeltti.
Özür dileyen Rem istemeden de olsa yavru bakışlı kızın tavrından memnuniyet duymaya başladı.
Katya Aurélie―― Başbakan Berstetz’in malikânesinde esir tutulan bir kadındı, tıpkı Rem gibi ev hapsindeydi.
Yaralı Flop’u iyileştirmek için getirilip, endişeli Berstetz tarafından ev hapsine alınan Rem’in aksine Katya’nın burada bulunma sebebi biraz farklıydı.
İçinde bulundukları koşulların ayrıntılarını birbirlerine anlatmış değillerdi ama tanışmalarına nazaran bu denli konuşabilmeleri bile birbirlerine oldukça ısındıkları anlamına geliyordu. Oysa Katya en ufak bir söze sinirlenip kendisine yaklaşma zahmetine giren biriyle arasındaki mesafeyi iki katına çıkaracak türden biriydi.
Katya: “…Nasıl bir yüz ifadesi yapıyorsun? Epey sinir bozucu.”
Rem: “Üzgünüm. Şimdi bile, ben bile bu ifadeye tam olarak alışamadım. Sanki bir yabancıdan çıkıyormuş gibi hissediyorum.”
Katya: “K-Korkutucu şeyler demesen olmaz mı? Hafızanı kaybetmenle sonuçlanan hikâyeyi duyduktan sonra artık ne zaman ciddileştiğini bile anlayamıyorum, resmen ödüm kopuyor!”
Kasvetli bir şekilde aynaya bakan Katya, kendi parmağını ağzına götürüp ısırdı.
Ne zaman bir şeyler kötü gitse Katya’nın tırnaklarını bu şekilde yeme alışkanlığı vardı. Rem onu çok kısa bir süredir tanısa da -iyi ya da kötü- kendini diken üstünde hissettiğinde sık sık bu davranışa yönelirdi.
Tırnaklarını yiyen Katya’nın serzeniş dolu bakışları aynaya yansımışken, bir yandan da kendisine ve arkasında duran Rem’e bakıyordu. Tekerlekli sandalyede oturan kadının arkasında Rem hâlâ makyaj masasının üzerindeki aynadan yansımasına bakıyordu.
Ne de olsa Katya’ya söyledikleri de fazlaca abartılıydı.
“Anıları” olmayan Rem bile bunun bir yabancının değil, kendisinin bir ifadesi olduğunu çoktan kabul etmişti. Her gördüğü ve dokunduğu şeye sinirlenmeyi kaldıramazdı.
Rui’nin, Shudraq Halkı’nın, Medium’un, Flop’un, Priscilla’nın ya da Schult’un iyiliğinden şüphe etmeye kalkışırsa ondan geriye boş bir benlikten başka bir şey kalmaz mıydı ki?
Madem bunu biliyordu, ona yardım elini uzatan ilk kişiye yardım etmenin zamanı gelmemiş miy――
Katya: “…Saç işinde epey iyisin.”
Rem: “Eh?”
Katya: “Dediğim gibi, saç işinde bayağı iyisin. Her şeyi unutmadan önce belki de mesleğin olarak bunu yapıyordun… Ama bu mümkün değil, değil mi? A-Aptalca şeyler dedim. Unut gitsin. Sadece unut. Unut.”
Katya aynadaki yansımasına bakarken Rem’in dalgın dalgın saçlarını düzelttiğini görünce kızardı. O henüz farkına bile varmadan Rem saçını yapmayı bitirmişti ve becerisi açıkça övgüye değerdi.
İki eliyle de başının iki yanından sarkıttığı örgüyü yumuşak bir şekilde sabit tutan Katya, dudaklarını titreterek Rem’e baktı.
Katya: “Yine uzaklara dalıyorsun… Madem bu kadar sıkıcı bir insanım. O zaman! N’olursun bana bakma, evet, git başkasına bak!”
Rem: “Olmaz, malikânedeki diğer herkesin işi başından aşkın.”
Katya: “O zaman, etrafta aylak aylak dolaşan tek kişi ben miyim ki? Ve onca insan varken kalkıp bir de bana mı geliyorsun…”
Rem: “Olay bundan ibaret değil. Rica ediyorum lütfen beni böyle zor bir duruma sokma.”
Katya: “Hangimiz sokuyormuş!..”
Tekerlekli sandalyesinin tekerleklerini çeviren Katya odanın arka bölümüne doğru kaçmaya başladı. Tırnaklarını yiyerek, başını kaldırmış yukarıya doğru bakarken, sınırları ihlal edilmiş bir kedi kadar vahşiydi.
Rem’in belirsiz tavrı Katya’yı iyice tedirgin ediyordu.
Rem: “Katya-san, yanlış anlaşıldığım için özür dilerim. Katya-san’ın bulunduğu odaya sırf malikânedeki tek müsait kişi olduğun için gelmemiştim.”
Katya: “O zaman, o zaman ne diyorsun sen?! Neden yanıma geldin ki…”
Rem: “Ben…”
Kendisine geçerli bir neden sorulduğunda Rem bir an için düşündü.
Tıpkı Katya’ya verdiği cevapta olduğu gibi, Rem bu durumdayken zaman öldürmek için birini arayacak kadar konumunu hafife almıyordu. Bununla bağlantılı olarak -küçük bir temastan sonra- Katya’nın özellikle de önemli bir kişi olmadığını ve İmparatorluğun sırlarından herhangi birine sahip olmadığını da fark etti.
Bir an önce bir şeyler yapmak için acele eden Rem’in bakış açısına göre, Katya’yla yakınlaşmanın kazandıracağı çok az şey olduğuna şüphe yoktu.
Ama yine de Rem ısrarla Katya’yla ilgilenmeye çalıştı çünkü――
Katya: “N-Neden? Söylesene be! Söylemezsen…”
Rem: “Çünkü Katya-san’la arkadaş olduğum için geliyorum.”
Katya: “――――”
Rem: “Katya-san?”
İç sesine ciddi bir şekilde bakıp uygun sözcükleri seçmeye çalıştı ama ortaya çıkan tek şey puslu düşüncelerdi.
Rem, Katya söz konusu olduğunda herhangi bir kurnaz fikre sahip değildi. Bu bakımdan Katya’ya neden yanında olmak istediğine dair bir gerekçe de sunamıyordu.
Rem, Katya’yı inandırmayı başaramazsa başı belaya girecekti.
Katya: “Arkahan*… Arkahan da kim be!”
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
(Ç.N: Burada Katya “arkadaş” kelimesini hem yanlış anlıyor hem de isim olarak algılıyor. Kısım 4’te Otto da Subaru’nun “arkadaş” kelimesini yanlış anlamıştı hatırlarsanız.)
Rem: “Ha? Ah, bu birinin ismi değil ki. Arkadaş “yoldaş” gibi bir şey demektir.”
Katya: “Arkahan… ehh, yol… daş?”
Katya sanki akla mantığa sığmayan bir kelime duymuş gibi şaşkınlıkla irileşmiş gözlerle baktı. Katya’nın tepkisi Rem’in birdenbire ondan arkadaş olarak bahsetmenin fazlasıyla aşina bir şey olduğunu hissetmesine neden oldu.
Her şeyden önce, Katya’yla olan ilişkisi Rem’in zorla başlattığı bir ilişkiydi.
Berstetz’in malikânesinde gönülsüzce ev hapsinde tutulurken birbirlerini tanımaya başlayan iki insana arkadaş demek biraz düşüncesizce olabilirdi.
Rem: “Üzgünüm, kişisel bir söylem oldu. ‘Ev hapsi arkadaşı’ veya ‘ev hapsi yoldaşı’ demek daha doğru olurdu…”
Katya: “A-Arkadaş!”
Rem: “Evet?”
Katya: “Arkadaş olduğumuzu söyledim. Evet, dedim… Belki pek de sıkı arkadaş sayılmayız ama gene de…”
Katya iki elini yüzüne koyup uzaklara bakarken böyle dedi.
Rem bu sözler üzerine gözlerini kırpıştırdığında Katya “Ah.” diyerek nefes verdi.
Katya: “Ama hoşuna falan gitmediyse, biliyorsun işte, istediğin zaman bitirebilirsin?”
Rem: “Demek öyle. O hâlde…”
Katya: “Sen, sen bitirmek mi istiyorsun?”
Rem: “Bitirmek istemiyorum. Hayır, demek istediğim şey, Katya-san’la ben arkadaşız.”
Umulmadık bir şekilde Rem, söz konusu kişinin kabul ettiğini umarak başını salladı. Katya’nın gözleri irileşti, ardından saçlarını çekip tırnaklarını ısırdı ve “Evet.” diye mırıldandı.
Rem, Katya’nın gergin hissettiğinde tırnaklarını yediğini fark etmişti ama şimdi tam önünde bunu yaptığı için Rem, Katya’nın kırılıp kırılmadığını ya da onu korkutup korkutmadığını merak ediyordu.
Bununla bağlantılı olarak Katya üzgün de gözükmüyordu, bu yüzden Rem onun neden tırnaklarını yediğini bir kez daha düşünmeye karar verdi.
Bu anlaşılması zor kısım da dahil olmak üzere Rem, Katya’nın yalnız bırakılamayacak biri olduğunu hissediyordu. Rem de fazla bir şey bilmiyordu. Yine de bu, bir arkadaşlığın gerektirdiklerini karşılamak için yeterli olmalıydı.
Katya: “…Buna rağmen, sen, şeyleri…”
Rem: “Şeyleri?”
Katya: “Evet, ıhh, şeyleri işte! …Dışarıdaki isyan hakkında baya bir şey biliyor gibisin.”
Tırnaklarını yiyip gözlerini yuman Katya birden hatırlamış gibi konuyu değiştiriverdi.
Rem bir an için onun ne dediğini anlayamamıştı ama Katya’nın saçını yaparken nerelere dalıp gittiğini hemen fark etti.
Rem: “Bu konularda yeterince bilgili olduğumu söyleyebileceğimden emin değilim ama esasen buraya bir harp meydanından getirildiğim için bu konulara yönelik bir alakam var. Sizinki farklı mı Katya-san?”
Katya: “…Tam olarak sayılmaz, yani hayır. Yine de bu konu hakkında çok fazla kafa yormak istemiyorum. Büyük ağabeyim… O aptal ağabeyim çoktan öldü, savaştan da nefret ediyorum.”
Rem: “――Ah.”
Bakışlarını yere deviren Katya, iki eliyle parmaklarını dizinde kenetlerken mırıldandı.
Katya’nın ağabeyinin ölümü Rem için yeni bir gelişme değildi. Katya için çok önemli biri olsa gerek. Ölen ağabeyinden sık sık bu şekilde bahsederdi.
Abel’in isyanının en son bölümünde Katya’nın ağabeyi ölmüştü. Belki de ölümü Rem’in dahil olduğu savaşla ilgisiz değildi.
Rem de yakınlarından biri ölseydi savaştan nefret ederdi. Şu anda bile savaşın hiç var olmamasını diliyordu.
Rem: “Yine de, kulaklarımı tıkasam da bir yere gitmeyecek. Bana Katya-san’ın nişanlısının da muharebe alanında olduğu söylenmişti. Eminim sen de endişeleniyorsundur.”
Katya: “Onun için endişelenmem!… O a-adam ne olursa olsun ölmez. Ama.”
Rem: “Kardeşin için de aynı şeyleri düşünmüştün, değil mi?”
Katya: “――――”
Belki de bu İmparatorlukta doğmuş olmak, özellikle de soylu bir ailede doğmuş olmak kaçınamayacağınız bir şeydi.
Ağabeyi savaşta can vermiş, nişanlısı da aynı şekilde cepheye gitmişti. Rem bir İmparatorluk Askeri olarak harbe girme konusunda karışık duygulara sahipti. ――Abel düşmanlarına asla merhamet göstermezdi.
Askerler eskiden onun astları olsalar bile aynı şey geçerliydi.
Rem: “Tuhaf…”
Her şeyden önce Rem, Abel’in ne felsefesinden ilham alıyordu ne de onunla aynı fikirdeydi.
Başta, İmparatorluk kampındayken esir düşmüştü ve Subaru onu oradan kurtarmak için Abel ve Shudraq Halkı’nın yardımını istemişti. Subaru bu borcu ödemek için onlarla iş birliği yapmıştı ――Rem de telafi etmek amacıyla onlarla beraber hareket etmişti, ancak böyle bir şey yapma zorunluluğu olmamalıydı.
Elbette böyle bir şey yaşanmamalıydı ancak bu çoktan mazide kalmıştı.
Rem: “Rui-chan, Priscilla-san, Mizelda-san’ın grubu, Flop-san ve diğerleri için…”
Rem’le bağlantılı insanların ya birbirlerine göz kulak oldukları ya da birbirlerine kol kanat gerdikleri söylenebilir.
Bu tür insanlar Abel’le aynı yolda yürüyorlardı. Daha ne olduğunu anlamadan Rem kalbini bu duruma karşı kapatmakta güçlük çekiyordu. Ancak bu tür şeyler ne düşman İmparatorluk Askerlerini ne de Katya’yı ilgilendiriyordu.
Katya Rem’in içinde bulunduğu durumun gerçeklerini bilseydi, Rem’i affeder miydi?
Katya: “――――”
Katya çok sevdiği ağabeyinin yasını tuttuğu için Rem ona kalbini açacak cesareti bulamıyordu.
Katya: “…Sen?”
Rem: “Ah, yok bir şey. Şayet dışarıda olup bitenlerin ayrıntılarını biliyor gibi bir hâlim varsa galiba bunun nedeni son zamanlarda malikânenin dışındaki yerlerde toplanmış olan insanlardan kaynaklanıyor.”
Katya: “Malikânenin dışındaki yer… Ah, şu adamlar.”
Rem’in anlattıklarını duyan Katya’nın sesi bir nebze alçaldı ve gözleri daha da sertleşti.
Katya’nın bu tedirgin tepkisi anlaşılabilirdi. Her şeyden önce, Katya çekingen ve insanlara karşı güvensizdi, Rem’in ona yaklaşabilmesi için çok çaba sarf etmesi gerekmişti.
Onun bakış açısına göre, malikânede giderek daha fazla insanın varlığı hiç de hoş bir durum değildi. Üstelik ülkenin dört bir yanından toplanan isyan bayraklarıyla beraber daha da artmıştı.
Katya: “O kadar çok kişi var ki sence gerçekten de burada, bunların arasında mıdır İmparator Ekselansları’nın…”
Rem: “――Gayrimeşru çocuğu.”
Katya: “…Çoktan anlaşıldım, bu yüzden saklayacak bir şeyim yok.”
Rem’in cevabını yarıda kesen Katya rahatsız bir yüz ifadesi takındı.
Gereksiz bir kelime kullandığını düşünüyor gibiydi ama Rem buna aldırmadı. Üstelik kelimenin anlamı da fazlasıyla etkileyiciydi.
Berstetz Fondalfon’un malikânesinde, Rem’in de ev hapsinde tutulduğu malikânenin ayrı bir bölümünde, İmparatorluğun dört bir yanındaki savaş alanlarından gelen çok sayıda genç toplanmıştı.
――Siyah saçlı Veliaht Prens’in de taşıdığı ortak özelliklere sahiplerdi, hepsi de genç erkeklerden oluşuyordu.
Katya: “Ekselanslarının bir oğlu olmayışının ne kadar da tuhaf olduğuna dair bir sürü hikâye dolaşıyordu…”
Tüm bunları kısık bir sesle mırıldanan Katya, Rem’e malikâneye getirildikten hemen sonra Berstetz’le bire bir görüştüğü zamanı hatırlattı.
Abel’i tahttan indirerek yerine sahte bir imparator geçiren Berstetz, ihanetinin nedeni olarak Abel’in İmparatorluk görevinden istifa ettiğini iddia ediyordu.
İhmal ettiği şeyse tahtın varisinin olmayışıydı.
Katya: “Ekselansları hiçbir zaman kendine bir İmparatoriçe edinmedi ve …önceki tüm imparatorların birçok eşi ve çocuğu oldu …bu yüzden bir sonraki İmparatoru belirlemek onlara da düşüyor.”
Rem: “Geleneksel uygulama da bu yönde. Yine de Abel-san, …Hayır, İmparator Vincent bu kurala uymadı. Ardından siyah saçlı bir Veliaht Prens’le ilgili dedikodular çıktı.”
Katya: “Anlaşılan o ki İmparatorluğun Ekselanslarının ellerine bırakılamayacağını söylemek istiyorsunuz. Tamamen saçmalık.”
Rem: “Saçmalık mı diyorsun?”
Rem, yere bakarken içten bir nefretle mırıldanan Katya’ya kaşlarını kaldırdı.
Katya’nın isyankâr sözleri, savaşın nedenlerine yönelik kızgınlığından ziyade savaşı başlatanlara duyduğu öfkeden kaynaklanıyor gibi görünüyordu.
Rem: “Katya-san, İmparator Vincent hakkında ne düşünüyorsun?”
Katya: “Ben, ben asla İmparator Ekselanslarını yargılayacak kadar hadsiz bir şey yapamam! …Ama güçlülerin egemen olduğu bir İmparatorlukta benim gibi birine yer yoktur ve … barış zamanlarında da ikisi arasında pek bir fark yoktu. Bu sayede içim rahattı.”
Rem: “Rahattı demek…”
Katya duygularını açıklarken kekeleyip duraksarken Rem’in gözleri kısılmıştı.
Abel’in yeteneklerinde bir eksiklik yok gibiydi ve Berstetz, varislik meselesi olmasa isyan etmeyi de düşünmeyeceğini söylemişti. Aslında İmparatorluk o kadar uzun süredir barış içindeydi ki Katya gibi düşünenlerin sayısı da muhtemelen az değildi.
Savaş olmadığı sürece, daha az insan hayatını riske atacaktı.
Katya’nın ağabeyi savaş başlar başlamaz ölmüş ve nişanlısı da savaş alanına sürüklenmişti. Katya’nın bakış açısı göz önüne alındığında, savaş hakkında olumlu bir izlenim edinmek zor olacaktı.
Ancak――
Rem: “O yerde gerçek bir Veliaht Prens’in bulunduğunu sanmıyorum.”
Abel’in gerçekten bir çocuğu olsa da olmasa da Rem bu sonuca varmıştı.
Rem’in cevabını işiten Katya kısık bir sesle “Neden?” diye sordu. Rem başını uzaktaki o kişiye doğru döndürerek bakışlarını kaçırdı.
Rem: “O farklı alanda esir tutulanlar ülkenin dört bir yanındaki isyanlara katılan Veliaht Prensler… En azından kendilerini öyle tanıtıyorlar.”
Katya: “B-Ben de öyle duymuştum da… Ama mümkün mü ki?”
Rem: “Bana kalırsa İmparator Ekselanslarının kendi başına buyruk bir oğlunun bir isyan başlatıp, hemen ardından kendisini yakalatması kulağa pek de iyi düşünülmüş bir senaryo gibi gelmiyor.”
Katya böyle bir şeyi kesin bir şekilde doğrulamakta güçlük çekiyordu. Hakkında konuşamayacağı çok sayıda koşul ve bilgi kırıntısı vardı.
Bu Veliaht Prensler birçok savaş alanından esir alınmakla kalmayıp, gerçeklerin ortaya çıkarılabilmesi için canlı olarak da ele geçirilmişlerdi. Konağın bu ayrı kısmında, konumlarıyla ilgili konunun ele alınacağı zamanı beklemek üzere toplanmışlardı.
Rem, gerçek İmparator olan Abel’in karakterini zaten bildiğine göre, konu çocuğuna gelince daha temkinli davranacaktır. En azından onun bu denli aptal olacağını düşünmüyordu.
Her şeyden önce isyancılar tarafının destekçileri, başlarında Abel olduğu için onlarla iş birliği yapamaz mıydı?
Baba ve oğlun sahtekâr İmparatoru devirmek için birlikte çalışacakları düşünüldüğünde, bu kadar çabasız yakalanan Veliaht Prens’in gerçek olduğuna inanmak zordu.
Rem: “Tabii ki, emin olmamızın bir yolu da yok…”
Rem bile onun düşünce ve fikirlerinin kusursuz olmadığını beyan edemezdi.
Abel bile her şeye kadir değildi. Öngörülemeyen bir hata yüzünden yakalanabileceği ve hareket edemez hâle gelebileceği bir senaryo elbette vardı. Ancak savaşta yenilmek de esir düşmek de farklı bir hikâyeydi.
Şayet esir alınmayı da kapsayan bir plan yapılmış olsaydı belki bunu göz önünde bulundurabilirdi ama farklı bir hanede yaşayan Veliaht Prenslerden birinin bunu planladığı açıkça görülmüyordu.
Katya: “Ben, ben hiçbir zaman kendimden emin değilim ama sen ne düşünüyorsun… İmparator Ekselansları hakkında?”
Rem: “――Onunla hiç tanışmadım. Sanırım bizzat kendisi bile bu yönde ısrar ederdi. Ama acaba uzaktaki Veliaht Prens’le ilgili fikrimi paylaşacak insanlar o kadar az mıdır ki?
Katya: “Demek istediğin, insanları sahte bir şeyle mi kandırıyorlar? Böylesine korkunç bir şeyin amacı ne olabilir ki…”
Rem: “…Muhtemelen insanları saflarına katmak için iyi bir yoldur.”
İmparatorun biyolojik oğlunu bir propaganda hamlesi olarak kullanmak taht üzerinde hak iddia etmek için mümkün olan en iyi bahane olacaktır.
Duyduklarına göre, Vollachia İmparatorluğu’nda İmparatorluk tahtının ele geçirildiği hiçbir olay yaşanmamıştı. Ancak İmparatorluğun mantığı İmparatorluk tahtını gasbetmeyi yasaklamıyordu.
Birisi İmparatorluk Başkentini ele geçirir, tahtı ele geçirir ve İmparatorun başını uçurursa o kişi bir sonraki İmparator olurdu.
Bu tür bir planı gerçekleştirmek için gerekli insan gücünü toplamak amacıyla bir sonraki İmparator adayını desteklemek çok uygun bir bahaneydi.
Rem: “Ayrıca Veliaht Prens halka açık bir yerde hiç görülmedi, kendisi hakkında siyah saçlı ve siyah gözlü olmasının dışında hiçbir şey bilmiyoruz, bu yüzden insanlar menfaatleri için bir şeyler uydurmakta özgürler.”
Katya: “…Ih, bunları uyduran insanlar kimler?”
Rem: “Sanırım onlar da isyanın bir parçası…”
Katya’nın sorusu, kendinden ziyade tutsak Veliaht Prenslerin etrafındaki insanları düşünmesine neden oldu. Güya “yoldaşlar”, Veliaht Prens ellerinden alınmış olsaydı paçayı kolay kolay kurtaramazlardı.
İmparatora karşı gelenler için tek bir varış noktası vardı.
Katya: “Seni kullanırlar, senden faydalanırlar, sonra da bunun için ya ölürler ya da tutuklanırlar. …Böylesine aptal insanlar bunlar.”
Rem: “Katya-san…”
Katya: “Ne, ne var? Yanlış bir şey mi söyledim ki? Az önce ‘sen de mi rehin tutuluyorsun’u söyleyen sendin? Onların benden daha iyi insanlar olduğunu mu söylüyorsun?”
Katya’nın sesi öfke nöbeti geçiriyormuş gibi titreyerek gözlerinin dolmasına neden oldu.
Belki de o uzaktaki insanlardan bu denli kötü niyetle farklı olmakta diretmesinin altında yatan neden, sandığının aksine bu insanlarla ne kadar çok ortak noktası olduğunu fark etmesiydi.
Katya sık sık kendi yetersizliklerinden dolayı kendini lanetliyordu, çünkü yaşadığı esaretin getirdiği farkındalığı ve duyduğu vicdan azabını―― başta nişanlısı olmak üzere çevresindekilere de taşıyordu.
Rem: “――――”
Rem nasıl hissettiğini bildiği için ne söyleyeceğini bilemiyordu.
Karşı çıkarsa sahtekâr ilan edileceğini, herhangi bir anlayış göstermesi hâlinde de kibirli olmakla suçlanarak hakarete uğrayacağını biliyordu. Bu noktada, bir tartışmaya neden olmadan Katya’nın kalbini rahatlatabileceği kadar yakınlaştıklarına da ikna olmamıştı.
Ne söylemesi gerektiğini kara kara düşünen Rem, hayal kırıklığıyla bastonunu kavradı.
Ve sonra da――
???: “――Amma baş ütülüyorsun lan geveze kız.”
Rem: “――――”
Bu sözlerle beraber feci soğuk bir ses odada çınladı ve Rem’le Katya nefeslerini tutarak sustular. ――Yo, Rem buna tahammül edebilirdi ama Katya edemezdi.
Katya şok olmuş bir vaziyette gözlerini Rem’in arkasındaki pencereden avluya bakan odaya çevirdi. Ses pencereden geliyordu, başka bir deyişle konuşan kişi de oradaydı.
Katya karşısındaki kişiyle doğrudan göz teması kurunca olduğu yerde donakaldı.
Katya: “Ah, ıh…”
???: “Bu kadar gürültü yetti be. Göze batmayı kesin. Bu ejderhanın huzurunda yaptıklarınız saygısızlıktır.”
Kesik kesik nefes alarak gözlerini açan Katya, soğuk bir sesle adeta çarpılmıştı. Sanki tüm vücudu sıkıca o ses tarafından kavranıyormuş gibi, Katya’nın boğazı bile doğru düzgün yanıt verememişti.
Rem, Katya’nın tir tir titrediğini görünce dudağını ısırıp arkasına baktı.
Orada――
Rem: “――Madelyn-san.”
Madelyn: “Şifacı kız, n’apıyorsun burada? İşini hallediyor olman gerekirken. Bu ejderhanın yokluğundan ötürü aklını mı kaybettin?”
Rem: “Amacım böyle bir şey değildi.”
Bu katı sesin kendisine yönelmesiyle beraber, bu kez gözdağı aldığını hisseden Rem oldu. Ancak Rem, Katya’yı bu bakışlardan koruyarak doğrudan karşı tarafla yüzleşti.
Avluda, odanın penceresinin dışında, çok hoş giysiler içinde minyon bir kız duruyordu ve kafasından iki siyah boynuz yükseliyordu―― Madelyn Eschart.
Dokuz İlahi Generalden biri olup Rem’in bu malikâneye getirilmesinden sorumlu olan kişiydi. Defalarca Berstetz veya Vincent’ın emriyle malikâneden ayrılıp geri döndüğünde, Rem kızın ortaya çıkışına şaşırırdı.
Mesele onun ortaya çıkması falan da değildi. Vahşi görünüşünden kaynaklanıyordu.
Madelyn kendinden emin bir şekilde avluda duruyordu, görünüşü yapış yapış siyah kanla kaplıydı.
Rem: “Kan mı bu? Yaralandın mı?”
Madelyn: “Konuyu başka yere çekme. Ben, ejderha olan, kesinlikle sana o insanın yaralarını iyileştirmeni söylemiştim.”
Rem: “Konuyu değiştirmiyorum. Flop-san’ın yaraları her adımda uygun şekilde tedavi ediliyor. Daha da önemlisi, bana cevap verin lütfen. Bu kan…”
Madelyn: “――Ejderhanın kanı değil bu. Kurbanların sıçrayan kanı.”
Madelyn kaşlarını çatarak elbiselerini sıyırırken Rem’in sorusuna cevap verdi. Çıkardığı çatır çutur ses muhtemelen kurumuş kanın, çoktan elbisesine sonra da cildine yapışmış olmasından kaynaklanıyordu.
Rem, bu kadar çok kanın kurbanlara ait olduğunu öğrenince nefessiz kaldı. Nasıl bir şekilde yaralamanız gerekirdi, belki de bu kadar çok kanla yıkanabilmek için kaç kişiyi yaralamanız gerekirdi ki?
Rem: “Dövüştün mü?”
Madelyn: “Dövüş, kendinize denk gördüğünüz bir rakiple yapılan bir şeydir. Bu ejderhaya denk olabilecek herhangi bir varlık var mı sence? Bu ejderhanın tek yaptığı şey avlanmak. Hem de can sıkıcı kısıtlamalarla avlanmak.”
Rem: “Can sıkıcı…”
Madelyn: “Siyah saçlıların yaşamasına izin verin. Geri kalanlarını da öldürün.”
Rem, Madelyn’in doğrudan konuşma tarzına kayıtsızca cevap veremedi.
Ancak Madelyn’in Veliaht Prensleri çeşitli harp meydanlarından geri getirerek ayrı bir yerde esir tutmakla görevli olduğunu anlayabiliyordu.
Beklendiği gibi, Veliaht Prens’in emniyete alınma emrini veren kişi muhtemelen Berstetz’di.
İsyanın asıl amacı göz önüne alındığında, Abel’in sahiden gayrimeşru bir çocuğu olmuşsa bu durumda temel gerekçe de ortadan kalkmış olacaktı.
Rem, Berstetz’in bundan korkup korkmadığını ya da memnun olup olmadığını da bilmiyordu.
Kız bilmiyordu ama――
Rem: “Öldürmek için değil de ele geçirmek için demişse…”
Şayet gerçek Veliaht Prens bulunursa yaşlı adamın memnun bir şekilde öleceğini hissediyordu.
Bu Rem’in kalbini ürperten bir varsayımdı.
Her hâlükârda――
Rem: “Öyleyse başka bir Veliaht Prensi daha tıkmak için mi döndünüz? Yoksa Flop-san’ın şifacısı olarak kaytarmadığımdan emin olmak için mi?”
Madelyn: “Geveze, bu ejderhanın seninle çene çalmak için bir nedeni mi var? Sakın kendini kaptırayım deme. Bu durumda, sen olmasan bile, İmparatorluk Başkentinde sayısız şifacı var…”
Rem: “Bu şifacılar sır saklayabilir mi? Başbakan görevlendirmediyse böyle bir kişiyi bulmak çok zor olacaktır.”
Madelyn: “――Kendini kaptırma demedim mi lan.”
Rem, cevabında istemeden de olsa ısrarcı olmaya çalışmıyordu. Madelyn pencereye doğru bir adım atarak altın rengi gözbebeklerini sanki bundan rahatsız olmuş gibi küçülttü.
Bu vahşi, ürpertici varlığı görünce Rem sırtından aşağıya doğru hafif bir ürperti hissetti.
Katya: “A-Aptal! Gerekmedikçe bir şey söylemesene! D-Dedikleri hiç de doğru değil!”
Ve ardından, gıcırdayan tekerlekleriyle Katya büyük bir telaşla dışarı çıktı.
Katya, solgun yüzü daha da beyazlaşarak pencereden bakan Madelyn’e döndü, bakışlarının altında boğazı titriyordu.
Katya: “D-Dediği hiçbir şeyi ciddiye almak zorunda değilsin, endişe etme… endişelenme! K-Kız her şeyi unuttuğu için hiçbir şey bilmiyor, o bir aptal.”
Rem: “K-Katya-san…”
Katya: “O bir aptal ama onun burada bulunması en iyisi, bu yüzden, d-durun. …Ih, doğru dürüst! Bırakayım da işini doğru dürüst yapsın. Ve sarı saçlı olanı da iyileştirecek…”
Rem, Katya’nın telaşla seçtiği kelimeler karşısında sessizce yutkundu. Madelyn’in gözleri Katya’nın enerjisi karşısında kısıldı ve ona baktı.
Ardından, yüzünde aşırı derecede tehlikeli bir ifade olması durumunda ne yapacağını düşünen Rem, Katya’yı kendi vücuduyla korumaya hazır bir şekilde Madelyn’in bir sonraki hamlesini bekledi.
Ve ardından da――
Madelyn: “――Bu ejderhaya karşı geleyim deme, senin gibi zayıf bir şeyin. Bir dahaki sefere olmaz.”
Katya: “Eehk!”
Madelyn elini pencere eşiğine koyup sıkarken bir yandan da kayıtsızca konuşuyordu. Duvar hafif bir dokunuşla ezilirken Katya’nın boğazı şiddetli bir sesle düğümlendi.
Ancak Katya’nın tavrını affedilemez bulmasına rağmen Madelyn bu durumu görmezden gelmeye karar vermiş görünüyordu――
Rem: “Lütfen Katya-san’a zayıf biri diyerek söylediklerinizi düzeltin. Zayıf bir insan sizinle bu şekilde konuşmazdı.”
Katya: “D-Dur! Dur, aptal! Öl! Aptal! Dur!”
Rem: Katya-san! Ama…”
Katya: “Aması yok! Sadece dur! Öl! Dur!”
Katya, bastonuyla yürüyüp Madelyn’le yüzleşmek için arkasını dönmeye çalışan Rem’e tosladı. Zayıf olduğu için bu zayıf bir çarpma girişimiydi ve Rem bile bunu kolayca durdurabilirdi ancak Katya kollarını uzatırken çaresiz göründüğü için doğal olarak Rem bundan sıyrılmadı.
Rem’e de Madelyn’in Katya hakkındaki aşırı küçümseyici ifadesini düzeltmesini istemişti ama Katya onu böyle çılgınca durdurduysa yapabileceği bir şey yoktu.
Madelyn homurdanarak Rem’e sırtını dönerken Rem de doğrudan itirazından vazgeçmişti.
Madelyn: “Ağzına dikkat edesin, kız. Yerine başka bir şifacı bulmak için ciddi ciddi uğraşacağım.”
Rem: “Lütfen bekle. Nereye gidiyorsun?”
Madelyn: “O adamın yanına. Bu ejderhanın o adamla konuşması gereken şeyler var.”
Rem: “Flop-san’ın bulunduğu yere gidecekseniz lütfen üzerinizdeki kanı yıkayıp kıyafetlerinizi değiştirdikten sonra gidin. Yaralı olduğundan dolayı, ruh hâlini de dikkate almalısın. Lütfen bunları göz önünde bulundurun.”
Madelyn: “Sen…”
Hiç tereddüt etmeden, Rem gitmek üzere olan kıza arkasından bunları açıkladı. O sırada Madelyn bir kez daha suratını ekşitti ve Katya, Rem’in kolunu çekiştirirken “Öl!” dedi.
Ancak Rem ölemezdi, Flop’un ölmesine izin veremezdi.
Her tarafı kanla kaplıydı, bu son derece pisti, hijyenik de değildi. Ejderhaların ya da İmparatorluğun sağduyusu ne olursa olsun, Rem bu konuda taviz veremezdi.
Rem: “Banyo yap.”
Madelyn: “…Anladım.”
Rem: “Ayrıca lütfen kıyafetlerini de değiştir. Üzerine uygun bir sürü güzel elbisemiz de var…”
Madelyn: “Anladım, dedim ya lan! İnatçı kız seni!”
Dişlerini gösterip sesini yükselten Madelyn’in çığlığındaki aşırı güç Rem’i ve bu vesileyle Katya’yı rüzgâr gibi çarpıp nefeslerini tutmalarına neden oldu.
Yine de Madelyn muhtemelen Rem’in talimatlarına karşı gelmemesi gerektiğini anlamıştı. Bu, Flop’un onu ikna etmeyi başararak elde ettiği en büyük başarıydı.
Bir gün Madelyn’in de bu şekilde taraf değiştirmesini sağlayabilecek miydi ki?
Madelyn: “Bu ejderhaya kibirli gözlerle bakma, kız. ――Planladığın her şey nafile.”
Rem: “Nafile olduğunu söyleme bence. Ne yaparsan yap.”
Madelyn: “Demek istediğim bu değil lan. Diyorum ki bir şey yapmak için vaktimiz yok.”
Rem: “Vaktimiz mi yok?”
Rem başını eğerek gözlerini kıstı ve Madelyn’in sözlerinin gerçek mânâsını anlamaya çalıştı.
Ancak gerçek mânâsını anlamaya çalışmasına da gerek yoktu. Madelyn Rem’den nefret ediyor olmalıydı ama yine de ejderhanın gururundan ve yaşam tarzından dolayı, yalan söylemekten ve kandırmaktan nefret ediyordu.
Bu bakımdan söylediği sözlerin ne anlama geldiğini net bir şekilde açıkladı.
Şöyle dedi.
Madelyn: “İmparator’a karşı çıkanlarla hesaplaşmak için nihai savaş çok yakında lan. Bu ejderha bu amaçla çağrıldı. ――Senin rolün de bu noktada sona eriyor lan.”
Kız böylece konuşuverdi.
△▼△▼△▼△
Madelyn bu umutsuz gibi görünen sözlerin ardından bahçeden ayrıldı.
Doğruca Flop’un odasına gitmediğine göre muhtemelen Rem’in tavsiyesine uyarak banyo yapıp, kıyafetlerini değiştirecek ve oradan da Flop’un kaldığı odayı ziyaret edecekti.
Flop bunu kendi içinde anlayışla karşılayacaktı ve kendisine zarar da gelmeyecekse Rem’in onu durdurmak için bir nedeni yoktu.
Ancak――
Rem: “――İsyancı orduyla yapılan nihai savaş.”
Katya: “N-Nerede yapılacağını söylemedi ama…”
Rem: “――――”
Katya tırnaklarını yiyip, uzaklaşmış olan Madelyn’in penceresinin dışındaki hareketlerden endişe duymaya devam ederken Rem’le aynı endişeleri taşıyordu.
Endişelendiği şey, İmparatorluk Ordusuyla İsyancı Ordu arasındaki nihai savaştı―― özellikle de savaşın yapılacağı yer ve zamandı.
Madelyn’in sözlerinden bunun çok da uzak olmadığını anlıyordu. Ama savaşın yeri neresi olacaktı ki? Topyekûn bir savaş için uygun bir yer var mıydı?
İmparatorluğun dört bir yanında isyancılar yükselirken ve muharebe alanları oraya buraya dağılmışken, böyle bir rakibi tek hamlede alt etmeye hazırlanabilirseniz bu――
Katya: “…Tanrım, gerçekten de çok aptallar. Sen de öylesin. Sen koca bir aptalsın!”
Rem: “Katya-san…”
Katya: “O İ-İlahi bir Generaldi, iletişim kurulamaz bir ejderhaydı, değil mi!? Yine de bu tür bir davranış ölümle de sonuçlanabilirdi! Madem aptal gibi davranmak istiyorsun, git de kendin öl! Öl, aptal seni!”
Katya ağlamaklı bir sesle Rem’i suçlarken, endişenin yerini anlık durumun verdiği hayal kırıklığı almıştı.
Kararlılığını sağlamlaştırmış olan Rem’in aksine Katya çok fazla zorlanmıştı. Hatta Katya müdahale etmemiş olsaydı Madelyn’in öfkesi, Rem’in ölmese de yaralanmasına yol açabilirdi.
Rem: “Özür dilerim, teşekkür ederim. Ama Katya hakkında kötü şeyler söyledikten sonra susamazdım…”
Katya: “Sanki umurumda da! Bana n’apacağımın söylenmesine alışkınım! Ve yine de böylesi bir aptal…”
Rem: “N’apacağının sana söylenmesine alışman çok saçma. Bu yüzden ne kadar söylersen söyle, aynı durumda yine aynısını yapardım.”
Katya’nın kendini aşağıladığını duymak hiç de hoş bir his değildi. Yine de aşağılamanın da bir nedeni ve karşılığı vardı. Gerçi Rem, kılıçların hiç tanımadığı birine çevrilmesine dayanamazdı.
――Yine de dönüp kendime bakmamın da bencilce olduğunu düşünüyorum.
Rem: “Ben de öyle düşünüyordum, bu yüzden ben….”
Bunun bencilce olduğunu bilse de sesini duyurmaktan vazgeçmek istemiyordu.
Katya’nın gözleri Rem’in cevabı karşısında defalarca kırpışırken ağzı bir karış açık kaldı.
Sonra sivri, ağlamaklı gözlerle Rem’e bakıp tırnaklarını kemirdi.
Katya: “S-Sanki umurumdaymış da… Senin meselelerin gibi şeyler, sanki umurumda da! D-Dur artık. Dur. Arkadaş değiliz. Ben de duracağım!..”
Rem: “Hayır, durup durmayacağımı ben seçmeliyim. Reddediyorum.”
Katya: “Ne kadar da tek yönlü konuşuyorsun!”
Katya ona karşılık verirken Rem alaycı bir şekilde gülümseyerek boğazı düğümlendi.

Göğsündeki sıkışıklığı hafifçe yumuşatırken Rem şöyle düşündü.
――Madelyn’in bahsettiği nihai savaş, madem bu kadar yakındı.
Rem: “…Acaba ‘ben’ ne yapabilirim ki?”
Hiçbir şey barınmayan boş benliğinin içinde, bir şeylerin canlanması mümkün müydü?
Rem’in kalbini böylesine kötü bir şekilde sıkıştıran tek şey de buydu.
#Uzun zamandır bölüm atamadığım için telafi etmek istedim. Birkaç tane daha telafi bölümü gelebilir ama söz vermeyeyim. Bölüme gelecek olursak bu sefer Rem ve Katya cephesine gittik. Aralarındaki ilişkiye arkadaşça demek doğru mu bilmiyorum. Fakat bu bölümde nihai savaşın artık çok yakın olduğunu öğrendik. Bakalım sonraki bölümde hangi cepheye gideceğiz! Sonraki bölümlerde görüşmek üzere!

Çeviri için teşekkürler Elinize sağlık
Ya bu epik novel sitesine girilmiyor 2 gündür bi el atsanızda şu eski bölümleri de bu siteye yükleseniz çok güzel olur lütfennnnnnnnnnnnnn
epub hâli var, o kadar bölümü siteye yüklemek çok uzun sürer, discord adresimize gelerek epub hâline ulaşabilirsiniz ama discord’a ulaşamıyorsanız ana sayfaya epub hâlinin indirme linkini ekleyeceğim birazdan
çeviri için teşekkürler amma velakin hızlanmanız çok makbule geçerdi
Çeviri için teşekkürler ellerinize sağlık
Elinize sağlık
Çeviri için teşekkürler
Remde buff mı almiş görünüş açisindan
çeviri için teşekkürler.
Güzel bölümdü
Lan yoksa todd’un nişanlısı Katya olablirimi? Nede olsa abisinin öldüğünü söylemişti Jamal’ın Todd’un nişanlısının abisi oldoğunu biliyiruz. öldüğünü de (öyle sandogıni )sadece Todd biliyor. Hem nişanlısın başkentte olduğunu söylememuşmiydi.bilemedim ama bence ihtamali var
Çeviri için teşekkürler.
Bizim yanderenin nişanlısıda tsundereymiş. Bölüm genel olarak boştu ama Prisca ve Emilia gibi bunlarda arkadaşlık peşinde, ve savaşın Flop cephesinden sonda başlayacağı kesinleşti. Tappei son bi kaç bölümdür arc 4 e gönderme yapıyo burdaki arkadaş olayı ve Roswaalın ruh sözleşmesi gibi umarım Beyaz saçlı arkadaşımıza bağlanmaz bi şeyler.
Subaru nezaman gelcek umarım gelecek bölüm gelir çeviri için teşekkürler