※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Augria Kum Tepelerine en yakın yerleşim yeri, gerçekten de ıssız bir han kasabasıydı.
Uygun bir yapıya sahip olsa da tabii ki Su Geçidi Şehri Pristella, Sanayi Şehri Costuul ve Lugunica Krallığı gibi yerlere nazaran hatırı sayılır ölçüde küçüktü.
Krallık, içeriye uzanan ana yolların her noktasına bakım yaptırmıştı. Ejder arabası Mirula yolunda düzgün bir yolculuk yapıyordu ancak doğudaki o son istikametleri hâlâ olabildiğince uzak ve kayıptı.
Emilia: “Belki de yapacak bir şey yoktur. Haritaya bakıyorum da bundan ötede yalnızca doğudaki Augria Kum Tepeleri var… ve bir de güneye doğru krallığın en büyük ormanı uzanıyor, haksız mıyım? Beş şehre de uzağız ve çok fazla yaya trafiği olmadığını biliyoruz.”
Emilia Subaru’nun yanında yürür hâlde şehre bakarken bu şekilde izlenimlerini dile getirdi.
Üzerinde kafasını da örten beyaz bir cüppe vardı. Güzelim gümüş rengi saçları ve suratı bir nebze gizlenmişti. Emilia gibi güzel bir kızın böyle kırsal bir alanda belirmesi halkın güzellik anlayışına yönelik bir saldırı olurdu—— bu Subaru’nun şaka yollu yorumu olsa da Emilia aynı zamanda yüksek bir pozisyona da sahipti. Bu yüzden yalnızca görünümünü gizlemeyi değil, soyuna bağlı çıkabilecek sorunlardan kaçınmayı da hedeflemişlerdi.
Tabii kafasının ve ağzının kapalı olma sebepleri bunlardan ibaret değildi.
Yüzünü örtmesinin bir diğer sebebi de kum fırtınalarının özel “felaket” etkisiydi.
Subaru: “Doğuya veya güneye genişleyemiyorlar, üstüne üstlük bir de kum fırtınası garantili. Zor bir durum.”
Emilia rüzgârı arkasına almış şekilde ilerlerken aynı şekilde suratını bir kumaşla örtmüş olan Subaru, hafif bir direnç sergilemek istercesine rüzgâra karşı dikilip yüzünü gizleyerek bu kelimeleri mırıldandı. Dilini kımıldattığında dişlerinin arasındaki kumun tadını almak son derece mide bulandırıcıydı.
Şehre doğru esen kumlu rüzgâr, doğudaki kum tepelerinden alçalıyordu.
Ve şehri hırpalayan bu kum fırtınaları günlerce esen güçlü rüzgârlar şeklinde etkisini sürdürüyor gibi görünüyordu. Kasabada bu şekilde yürümek isteyenler için böyle bir giyim kuşamla koruma sağlamak zaruriydi.
Emilia: “——? Subaru, sorun nedir?”
Subaru: “Yok bir şey. Yalnızca işler çöle gideceğimizi duyduğumda hayal ettiğimden ne kadar da farklı gelişti diye düşünüyordum.”
Emilia, kendisine yan bakışlar atan Subaru karşısında kafasını eğmişti.
Bedeni olabildiğince gizlenmiş durumdaydı, öyle ki bir pelerinle tepeden tırnağa örtülmüştü. Subaru’ya kalırsa güzel kızlar çeşitli kıyafetlerle etrafındaki insanların gözlerine ziyafet çektirmeliydi. Ama bu derece örtünmüşken göze hoş görünmeleri mümkün değildi.
Hâlbuki çöl deyince aklına güneş ışınlarından korunmak için giyilecek dansöz kıyafeti gibi bir şeyler gelmişti—— ne denirdi ki onlara?
Subaru: “Her hâlükârda, belki de han sahibinin tavsiyesini dinlemeliydik.”
Emilia: “Şu anda ‘Kum Vakti’ demişti, değil mi? Sonuçta yolda hiç kimse yok.”
Rüzgâr çok güçlü değildi ancak kum, hafifliğinden ötürü ufak toz zerrelerine dönüşüyordu. Ve bu sarı, puslu görüş alanında, yolun üzerinde Subaru ve Emilia’dan başka hiç kimse görünmüyordu.
Kasaba halkı bu ortama alışkın olarak kumlu rüzgârların estiği bu Kum Vaktinde kendilerini evlerine kapatıyor, hatta binaların kapı ve pencereleri bile kapanıyordu.
Doğrusu kum fırtınasının içerisinde böyle bir manzara normaldi ve nefes almak bayağı çaba gerektiriyordu. Durum öyle kötüydü ki han sahibi onları durdurarak Kum Vaktinde dışarı çıkmamalarını söylemişti.
Ancak kendilerini durduran adamı dinlemeyip dışarı çıkmalarının bir sebebi vardı.
Subaru: “Kasabadaki durum bu. Kum tepelerindeki kum fırtınaları böyle değildir, değil mi?”
Emilia: “…Hayır, sanmıyorum.”
Bu tam olarak bir prova değildi, kendilerini zihinsel olarak hazırlamak adına kasten “Kum Vaktinde” dışarı çıkmışlardı.
Kum tepeleri yollarında kum fırtınaları eserken ve her yön kumlarla kaplıyken Kum Vakti dışında durum bu kadar kötü değildi. Ayrıca şu an için kum tepeleriyle aralarında bir mesafe vardı ve yoğun binalarla dolu bu kasabada etrafı iyi göremiyorlardı.
Yani kendilerini kum tepeleri yolundaki durumun ciddiyetine bir an önce hazırlamaları gerekiyordu.
Emilia: “Her neyse, herhangi bir dükkâna girmeye ne dersin? Malum bu gidişle kumdan bloklara dönüşeceğiz.”
Emilia’nın kendisini takip eden kumları eliyle savururken işaret ettiği yer, yolun diğer tarafındaki bir binaydı. Geçici bir barınağa dönüştürülmüş bar gibi bir yere benziyordu.
Diğer dükkânlar gibi pek davetkâr görünmese de hiç değilse girişi açıktı.
Böylece ikili, aceleyle Emilia’nın önerdiği gibi o binaya koşturdu.
Kapının önünde tozlarından olabildiğince arındıktan sonra da yavaşça bara giriş yaptılar.
???: “…Bu kum fırtınasında hoş geldiniz.”
Bara giriş yapışlarıyla birlikte barın diğer tarafında bir bardağı parlatmakta olan dükkân sahibi, ikiliye dönerek kısık bir sesle selam verdi. Muhtemelen o kısık sesin pek davetkâr olmama sebebi, adamın Subaru ve Emilia’nın kum içerisinde olduğunu tek bakışta anlamış olmasıydı.
Kumlarından ellerinden geldiğince arınmış olsalar da hâlâ kıyafetlerine yapışmış çokça kum vardı. Ve kendilerini kötü hissetmelerine rağmen adımlarını attıkları anda o kumu dükkâna saçmışlardı.
Dükkân Sahibi: “Ne alırsınız?”
Subaru: “Soğuk süt.”
Emilia: “Sıcak süt.”
Dükkân Sahibi: “————”
Dükkân sahibi, bara yerleşerek siparişlerini veren iki kişi karşısında gözlerini kıssa da hiçbir şey söylemedi.
Tesadüfen Subaru soğuk süt sipariş ederken Emilia sıcak süt sipariş etmişti.
Subaru: “İşler pek yolunda görünmüyor… Kum Vaktinde kesat mı oluyor?”
Subaru kafasını örttüğü başlığı çıkartıp getirilen sütün tadına bakarken dükkân sahibine bu soruyu yöneltti. Pek sosyal olmayan dükkân sahibi ise bir “Aahhh” sesiyle karşılık vererek…
Dükkân Sahibi: “En uygun vakitlerde bile bu kasabada insan trafiği düşüktür. Gündüz vakti dükkân işletmek yalnızca bir hobi sayılır.”
Subaru: “Anlıyorum. Öyleyse yabancılar ve müşteriler olarak müdavim olmalıyız ha.”
Dükkân Sahibi: “Bara gelip süt içseniz ve müdavim gibi görünseniz de bundan pek emin olamayacağım. Buyurun, bu da sizin, Hanımefendi.”
Emilia: “Vaauv, teşekkürler.”
Dükkân sahibi Emilia’ya sıcak sütünü uzatırken Emilia bardağı tutarak bir nefes çekti. Ve sütüne üfleyen kız, Subaru’nun bara doğru eğilişine tanık oldu.
Subaru: “Başka müşteri yok, yani birazcık boş vaktiniz vardır, haksız mıyım? Beni birazcık dinleyebilir misiniz?”
Dükkân Sahibi: “Vaktim olsa bile işin ortasında vaktim var diyerek konuşmaya başlamak bir tabudur… Siz yabancılar ne bilmek istiyorsunuz?”
Subaru: “Dürüst olmak gerekirse Augria Kum Tepeleri hakkında bilgi almak istiyorum.”
Subaru parmağını kaldırdı ve bu ayrıntılı soruyla adamla yüzleşti. Bunu yaptığı anda da dükkân sahibinin ifadesinin ilk defa değiştiğine tanık oldu.
Kısa gri saçlı, sakin dükkân sahibi kara kaşlarının altındaki gözlerini şüpheyle kıstı. Sonra da Subaru ve Emilia’yı süzerek hafifçe iç çekti.
Dükkân Sahibi: “Bu nasıl bir şaka bilemiyorum ama bu işe piknik muamelesi yapacaksanız hiç zahmet etmeyin. Canınızdan olursunuz.”
Subaru: “Hey hey, ne diyorsun sen? Gerçekten gözüne şaka yapıyor gibi mi görünüyoruz?”
Dükkân Sahibi: “Peki benim uyarım size ne gibi görünüyor? Orası giden herkesin ölüp de asla geri dönemediği bir kumdan ölüm denizi. Bir kadınla randevuya çıkılacak yer değil.”
Subaru: “Asma köprü etkisinin kesinlikle geçerli bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum ama o kadar da köşeye sıkışmadım. Emilia-tan, sen de bir şeyler söylesene.”
Emilia: “Üüüf, üüf, sıcak… Eh? Ne oldu? Pardon, dinlemiyordum.”
Subaru: “Karşınızda: “E・M・T yolları.”
Dükkân Sahibi: “Size işe yarar bir tavsiye vereceğim. Ölmeden evinize dönün.”
Subaru ve Emilia’nın etkileşimine baktıkça dükkân sahibinin onlara olan inancı giderek daha da azalıyordu.
Tabii bu cümleleri kötülük olsun diye söylüyor değildi. Gerçekten de Augria Kum Tepelerinin namını aldığı tehlikelerinden haberdardı. Ancak——
Subaru: “Geri dönmek gibi bir seçeneğimiz yok. Yolumuz yalnızca ileri gidebilir. Üstüne üstlük yapabileceğimiz tek şey mümkün olan en güvenli rotayı seçmek. Anlıyorsunuz, değil mi?”
Dükkân Sahibi: “Asıl anlamayan sizsiniz. Dinleyin. O kum tepeleri umut vaat etmiyor. Cadının miasması canavar inine sürükleniyor ve uzakları görebilen o kuleye yaklaşmanız mümkün değil.”
Dükkân sahibi Subaru’nun inatçı tavrına sinir olmuş şekilde Kum Tepelerinin taşıdığı tehlikelerden bahsediyordu. Ardından kumların içeri girmesini engellemek adına kapattığı pencereye doğru parmağını kaldırıp dudaklarını büzerek şehrin doğu tarafını işaret etti.
Dükkân Sahibi: “Her yıl sizin gibiler pervasızca kum tepelerine gitmeye kalkıyor. Kum denizindeki Bilgenin kulesini hedefliyorlar…ama oraya ulaşabilen yok. Sağ salim geri dönebilmelerinden iyi bir şey olamazdı ama çoğunluğu ya kum denizinde kuruyup kalıyor ya da canavarların yemeği oluyor.”
Subaru: “Gerçekten daha önce oraya ulaşan olmadı mı?”
Dükkân Sahibi: “Kum denizindeki kulenin yüzlerce yıl önce inşa edildiğine inanıyorum. Oraya gitmeye çalışan aptalların sayısıysa hiç düşmüyor. Biri oraya gitmeyi başarsaydı bunu duyurmaması hayatta mümkün olmazdı. Hem bilmiyor musun? Kılıç Azizi ünvanına rağmen o adam bile başarısız oldu.”
Subaru: “————”
Pleiades Gözcü Kulesinin fethi, Reinhard’ın bile başarısız olduğu bir mücadeleydi.
Bunu bizzat Reinhard’ın kendisi söylemiş, ayrıca kuleye ulaşmanın anormal derecede zor olduğundan da bahsetmişti.
Ama buna rağmen Subaru’nun şu anki grubu bu zorlukların üstesinden gelmeye niyetliydi.
Subaru: “Tabii ki hiçbir planımız olmadan bu işe atılmak gibi aptalca bir şey yapmayacağız. Bu yüzden bilgi topluyoruz ya. Bunu bir barda yapmak da temel bir adımdır, sizce de öyle değil mi?”
Dükkân Sahibi: “Gerçekten mi? Bunu neden sake içilen bir yerde yapasınız ki?”
Subaru: “Detaylı olarak açıklamamı isterseniz yapamam muhtemelen, ama alkol aldıktan sonra herkes daha konuşkan olmaz ve çeşitli dedikoduları öylece ağzından döküvermez mi?”
Dükkân Sahibi: “Yani özünde boş dedikoduların peşindesiniz. Hiçbir plan olmadan oraya girmek kabul edilemez ama anlamsız planlara bel bağlamak da bir o kadar kötü.”
Subaru: “Guehh! Mantığın can acıtıcı!”
Subaru bu mantıkla nakavt olarak yerine çöktüğü gibi sütünü içmeye koyuldu.
Normal şartlarda Subaru ne zaman düzgün bir yetişkinle konuşsa bu süreç onun için bunaltıcı olurdu. Dükkân sahibi de pervasızca kum tepelerine meydan okumaya kalkan insanlarla konuşmaya alışkındı. Esasında Subaru’nun meydan okuyuşu pervasızca değildi ama karşısındaki dükkân sahibi gerçeği bilmediği için ona diğer herkese davrandığı gibi davranıyordu.
Bu gidişle tek bir ipucu dahi elde edemeden geri döneceklerdi ve——
Dükkân Sahibi: “Her neyse, öyle bir cehenneme bir kız götürmen…”
Emilia: “Özür dilerim Dükkân Sahibi-san. Siz bize ilgi gösterirken Subaru şikâyet etmekten başka bir şey yapmıyor.”
Tam da Subaru bu çıkmaz yüzünden pes etmek üzereyken Emilia öğüt vermeye başlayan dükkân sahibini durdurdu. Emilia’nın bir özürle başlayan sözleri karşısındaysa dükkân sahibinin gözleri irileşti.
Bu tepkiyi gören Emilia hızlıca başını eğdi.
Emilia: “Birbirimizi tanımıyor olmamıza rağmen ettiğiniz tüm yardımlar için teşekkür ederiz.”
Dükkân Sahibi: “Ben de başınızın etini yediğim için özür dilerim. Ama yine de sözlerimin arkasındayım. Son zamanlarda sizin gibi çok gençle karşılaşıyorum.”
Emilia: “Gerçekten Bilgeyi görmeye çalışan o kadar kişi oluyor mu?”
Dükkân Sahibi: “Ehh, Bilgeyle buluşmaya kalkacak kadar güçlü ruhlu olanların sayı çok da fazla değil. Augria Kum Tepelerine gitmeye kalkanların çoğu yalnızca onurlandırılmak istiyor. Tabii işler iyi giderse Bilgeden bir şeyler öğreneceklerini söyleyenler de oluyor ama kuleye ulaşarak bir ödül alacaklarını söylemek aldatmaca olur.”
Dükkân sahibi bu noktada omuzlarını düşürdü ve usanmış denilebilecek bir görünümle iç çekti.
Tam da söylediği gibi muhtemelen gözcü kulesine gitmeye kalkan pek çok kişi görmüştü. Belki de bu görünümüne rağmen iyi kalpliydi. En azından utanç duyabiliyor gibi görünüyordu.
Emilia: “Bu o insanların Bilgeyi görmediği anlamına mı geliyor?..”
Dükkân Sahibi: “O kadar ileri giden hiç kimsenin namını işitmedim. Söylentilere göre Bilge hâlâ kulesinin tepesinden etrafı izliyor ve küstah insanları cezalandırıyormuş…ama buna tanık olmuş değilim tabii. Kum tepelerinin yem atıp av çekmek için bir tuzak olduğunu düşünmeden edemiyorum.”
Emilia: “Cadı’nın miasmasından bahsetmiştiniz. Durum nedir?”
Dükkân Sahibi: “Söylediğim gibi işte. Orada bir canavar ini var… Krallığın farklı noktalarında çeşit çeşit canavar ırkı bulunuyor. Ama o kum tepelerinde her türlüsünden oluyor.”
Dükkân sahibi sesini alçaltmış olsa da belki de eğlenmeye başlamış olacak ki kafiyeler yapıyordu.
Emilia yutkunurken ise bakışlarını uzaklara çevirerek,
Dükkân Sahibi: “Benekli kral köpeklerinin ve kara kanatlı kedilerin tatlı bir tarafı var. Endemik tek boynuzlu canavarlar ve kum solucanları da yalnızca burada görülen canavarlar. Ayrıca kumlu toprakta bir çiçek bahçesi de var ve orası Çiçek Postlu Ayıların avlanma alanı.”
Emilia: “Çiçek Postlu Ayılar…”
Dükkân Sahibi: “Onlar da yalnızca Kararagi’de mevcutmuş gibi görünüyor. Tüm bedenlerinde çiçek açan canavarlar. Görüntülerine kanıp onlara yaklaştığınız andaysa bağırsaklarınızı höpürdetirler.”
Subaru: “Bu canavarların… fena olduğu kesin…”
Ona canavarların amacının insanları öldürmek olduğunu söyleyen kimdi?
Dükkân sahibi “size söylemiştim” dercesine homurdanırken onu pür dikkat dinleyen Subaru’nun kaşları çatılmıştı.
Dükkân Sahibi: “Ama esas dikkat etmeniz gereken tehlike canavarlardan ziyade miasma. Evet, kum fırtınaları ve çevresel değişiklikler gibi tehlikeler mevcut ama en büyük endişeniz miasma olmalı.”
Subaru: “O miasma sezgisel olarak kavranamayacak bir şey, ha.”
Bir kez daha sessizleşen dükkân sahibi Subaru’nun kafasını karıştırmıştı.
Miasma kelimesini daha önce de pek çok kez işitmişti ve verdiği izlenime dayanarak nasıl bir şey olduğunu hayal edebiliyordu. Temelde beden ve zihne kötü etkileri vardı ve kötü hava tarzı bir şeymiş gibi görünüyordu.
Zehirli gazdan farklı olsa da ona yakın bir şey olabileceğini düşünüyordu.
Emilia: “Ummm, Subaru. Tarif etmek gerekirse miasmaya kötü şeylerden oluşan mana denilebilir. Gözle göremezsin ama her yerdedir, bunu bilmiyor muydun?”
Subaru: “Eh… yani mana da mı miasma?”
Emilia’nın değindiği nokta Subaru’yu şaşırtmıştı. Anlaşılması kolay bir açıklama olsa da ima ettiği şey, Subaru’nun hayal ettiğinden bir miktar farklıydı.
Mana gerçekten de büyü kullanıcıları ve ruhlar için fazlasıyla büyük bir etki gücü taşıyordu. Ancak normal hayatlarını yaşayıp hareket etmek için binek ejderleri kullandıkları takdirde mananın pek bir önemi olmazdı.
Fakat onun hayal kırıklığına uğradığını tahmin eden Emilia, yavaşça kafasını salladı.
Emilia: “Miasmayı hafife alamazsın. Normal mana saftır, herhangi bir rengi ve yönelimi yoktur. Ancak miasmayı… kötü şeylerden oluşan o manayı geçit aracılığıyla çekmek bile canlıları yozlaştırır. Geçidin doğal olarak mana çeken bir organ olduğunu düşününce bu, kaçınılmaz bir şey.”
Subaru: “Sonuçta sonsuza dek nefes almadan edemezsin.”
Dükkân Sahibi: “Hanımefendinin yorumu doğru ama kum tepelerindeki miasma daha da kötü. ——Oradaki miasma, canlıların yemek ve içeceklerini bile mahvediyor.”
Subaru: “Yani yemekler yenilemez hâle mi geliyor?”
Dükkân Sahibi: “Onları tükettiğiniz anda miasmanın kirlilik oranı yükseliyor. Geçidiniz aracılığıyla birazını çekmek bile sizi delirtirken onu dosdoğru midenize almayı bir deneyin. O kirlilik sizi bir bütün olarak yutar.”
Subaru: “Bu durumda ne olur? Kafayı yemem onu durdurmaz mı?”
Dükkân Sahibi: “İnsanlar genelde bu durumda kafayı yiyerek ölüneceğini söyler. Ve dürüst olmak gerekirse… ehh, ben de bunu inkâr edemem.”
Kısa ve öz şekilde konuşan dükkân sahibi, soluk bir görünüm taşıyan kafasını salladı.
Muhtemelen doğrudan dile getirmese de bunu daha önce görmüştü. Miasmanın verdiği hasarla aklını yitirerek ölümlerine yürüyenlerin son anlarına şahit olmuştu.
Dükkân Sahibi: “Yani oraya gitmeseniz çok daha iyi edersiniz. Dediğimi yapın.”
Emilia: “——Süt için teşekkürler. Konuşma için de.”
Emilia sıcak sütünü içerken konuşmayı sonlandırmakta olan dükkân sahibine minnettarlığını ifade etti.
Dükkân sahibi büyük ihtimalle sohbetin ortasında kendisinden nazikçe bilgi almaya çalışmaya başladıklarının farkındaydı. Kendisi de o ana dek konuşmaya ve Subaru ile Emilia’ya planlarında bir değişiklik yaptırmaya çalışmaya devam etmişti.
Onlar adına üzülüyordu. Ama buna rağmen Subaru ve diğerleri de aynı yere gidecekti.
Emilia: “Ödemeyi yaptım. Subaru, hadi gidelim.”
Subaru: “Peki… hadi gidelim öyleyse.”
Emilia gümüş parayı barın üzerine bırakarak Subaru’yu kolundan çekti. İki bardak süt için haddinden fazla para vermiş olsa da verdiği bilgiler ve gösterdiği özen için bir bahşiş eklemişti.
Böylece ayaklanan ikili, dükkân sahibine teşekkürlerini ileterek dükkân çıkışına yöneldi.
Dükkân Sahibi: “——Yaklaşık bir yıldır böyle ama insanlar kum tepelerine doğru uçan kuşların varlığını yeni yeni fark ediyor.”
Emilia ve Subaru: ”————”
İkili üstlerini başlarını örter ve kum fırtınasına hazırlanırken arkalarından bir ses yükseldi. Geri döndüklerindeyse dükkân sahibinin arkası onlara dönük şekilde elindeki bardağı silerek kendi kendine konuşurmuş gibi göründüğünü gördüler.
Dükkân Sahibi: “Kuşları görenler onların kuleye doğru uçtuğunu söylüyor ve bu bir şaka gibi yayılıyor. Buna yönelik bir kanıtım yok ama…”
İşte bu noktada dükkân sahibi cümlesini duraksatıp bardağı elinden bıraktı.
Ve dedi ki:
Dükkân Sahibi: “Eğer belirsizliğe düşerseniz bir kuş bulmaya çalışın. Şanslıysanız sizi kuleye yönlendirebilir.”
Emilia ve Subaru: “————”
Dükkân Sahibi: “Gerçi kum tepelerinde belirsizliğe düşerseniz daha şanssız olamazsınız demektir.”
Subaru ve Emilia bu cümlelerin ardından hiçbir şey söylemeden dükkânı terk etti.
Dışarı çıktıklarındaysa kum fırtınasının büyük ölçüde zayıfladığını fark ettiler. Ve bara girdikleri ana nazaran etrafı daha iyi görebilir hâle geldiğini teyit eden Emilia, bakışlarını Subaru’ya çevirdi.
Emilia: “Şimdilik hana dönüp diğerleriyle buluşalım, Anastasia ve diğerleri de şimdiye dönmüş olabilir.”
Subaru: “Aynen, makul görünüyor. Onların ne sonuç getireceğini de merak ediyorum.”
Subaru, yeniden yüzünü örtmüş olan Emilia’nın önünde dururken rüzgâra karşı koruma sağlayacak şekilde yürümeye başladı.
Barı daha fazla göremeyecekleri bir noktaya ulaştıklarındaysa Emilia sessizce mırıldandı.
Emilia: “Az önceki dükkân sahibinin bir bacağı yoktu.”
Subaru: “…Fark etmemiştim.”
Emilia: “Nerede yaralandığını bilemiyorum… ama ‘O yüzden mi’ diye merak ediyorum doğrusu.”
Subaru Emilia’nın bu düşünceli sözlerle ne anlatmak istediğini biliyordu.
Dükkân sahibi iyilik edip kum tepelerinin barındırdığı tehlikelere yönelik güçlü hislerini samimiyetle iki yabancıya açmıştı.
Eğer bu tecrübelerine dayanan bir uyarıysa insanların ilgisini hiçe sayıp kum tepelerine gitmesi acımasızcaydı. Böyle hissettiriyordu.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “Natsuki-kun ve Emilia-san sağ salim dönmüş gibi görünüyor.”
Hana dönmüşlerdi. Subaru ve Emilia’yı karşılayan kişi ise kendileri gibi dışarıda olması gereken biriydi. Yani Anastasia.
Anastasia dışarıda giydiği kıyafetleri değiştirmişti ve harikulade, zarif bir gülümsemeyle yatakta oturmaktaydı.
Grubun kaldıkları han, birinci sınıf bir Mirula Hanıydı.
Tabii Pristella’da kaldıkları hanla kıyaslanamazdı ama bu da kasabalar arasındaki nitelik farkına bakarak anlaşılabilecek bir şeydi.
Subaru: “Julius nerede?”
Anastasia: “Beni hana gönderdikten sonra bir müddet kasabada dolanacağını söyledi. Muhtemelen gözlerine kum girmesine alışkın değil. Tıpkı sizin gibi. Ee, nasıldı?”
Subaru: “Gerçekten toza karşı bir koruyucu gözlüğüm olmasını isterdim. Şeffaf cam gibiler ve suratı koruma adına buraları örtüyorlar. Onlardan yapamaz mıyız?”
Subaru, aklına sualtı koruma gözlüklerinin gelişiyle gözlerinin etrafını işaret ederek böyle söyledi. Anastasia ise bu sözler karşısında kafasını eğip “anlıyorum” diyerek başıyla onay verdi.
Anastasia: “Cam işçiliği ve dayanıklılık gibi sorunlar olsa da dikkate almaya değer… olabilir. Kum fırtınaları vakti Kararagi’yle bağlantısız bir şey değil, yani işe yarayabilir.”
Subaru: “Geleceğe dair patentlerden falan konuşmaya çalışmıyorum. Şu anda elimizde yoksa… ehh, Kum Vaktinde kullanmayacağımız sürece eksikliğini çekmeyiz diye düşünüyorum.”
Emilia: “Canavarlar ve miasma kumdan daha önemli birer endişe kaynağı bence. Beatrice ve ben küçük ruhlar aracılığıyla miasmayla baş etmeye çalışabiliriz… ama canavarlar konusunda Meili’ye bel bağlamamız gerekecek.”
Emilia bu sözlerden sonra bakışlarını duvarın diğer tarafındaki yan odaya çevirdi.
An itibarıyla Beatrice, o odada Meili’ye göz kulak oluyor olmalıydı. Subaru duygusal davranıp Meili’nin kendilerine ihanet etmeyeceğine inanmak istese ve geçmişte kalsa da ortada işlediği bir suç vardı. Ona öyle kolayca güvenemezlerdi. Annesiyle bağlantısının koptuğunu tam bir gönül rahatlığı ve özgüvenle söyleyemezlerdi ve annesinin ona konuşmayı yasaklaması da imkânsız değildi.
Subaru: “Yani rehberlik konusunda Anastasia’ya güveneceğiz. Riskli.”
Emilia: “Normalde planlandığı gibi diyebiliriz yine de.”
Subaru: “Haksız değilsin.”
Subaru Emilia’nın nadir rastlanır müdahalesi karşısında gülümsedikten sonra Anastasia’ya baktı. O ise yatağında dimdik oturur hâlde “ama yine de” şeklinde konuşmaya devam etti.
Anastasia: “Hedeflediğimiz şeyleri başarana dek sakinliğinizi koruyun. Ejder arabasının tekerlerinin ayarlanması ve kum tepelerine giriş yapmayı nasıl başaracağımız meseleleri de ihtiyaç duyulduğu üzere benim sorumluluğumda, sonuçta.”
Emilia: “Doğru… affedersin. Her şeyi sana yaptırıyor gibiyiz.”
Anastasia: “Sorun yok sorun yok, sonuçta karşılığında ben de savaş gücü konusunda Emilia-san’a güveneceğim.”
Diyen Anastasia sakince elini salladı.
Bahsettiği hedefler—— onlardan biri, kum tepelerine giriş yapacakları ejder arabasını ayarlamaktı. Normal şartlarda ejder arabasının yalnızca bir ana yolda ya da en azından bir yolda hareket edeceğini varsayabilirdiniz. Ancak bu seferki yol kumdandı, yani yaygın ejder arabaları o yolda hareket edemezdi.
Ejder arabasını geride bırakıp ejderlere binme gibi bir opsiyonları da vardı—— ama aralarında çok sayıda kadın ve çocuk bulunuyordu. Bir de bilinçsiz hâldeki Rem düşünülünce bu opsiyon gerçekçi olmaktan çıkıyordu.
Dolayısıyla ejder arabasını çöl alanında ilerlemeye uygun hâle getirmeleri ve yer ejderlerinde de bazı değişiklikler yapmaları gerekliydi.
Subaru: “Patrasche’yi geride bırakamam. Onu geride bırakmak saçmalık olur.”
Emilia: “O kız geeeerçekten zeki. Eğer onu geride bırakmaktan bahsedersen Subaru’yu ısırabilir…”
Bu gerçekten de olabilirdi, dolayısıyla Subaru verecek bir karşılık bulamadı. Zaten onu geride bırakamazdı.
Emilia: “Peki ya ejder arabası olmadan seyahat etmeye ne dersiniz…”
Anastasia: “Burada ciddi bir görüşme yapmıyoruz. Size yalnızca sakin olup dinlemenizi söyledim, sonuçta.”
Sempatik bir gülümseme sunsa da Subaru, eskisiyle aradaki farkı gördüğü için ürpermeye başlamıştı.
Bir ejder arabası meselesi vardı, bir de başka bir mesele. Basitçe ifade etmek gerekirse o mesele, kum tepelerinde ilerleme sürecinde nasıl bir yöntem izleneceğiydi.
Başka bir deyişle, Augria Kum Tepelerinde Kraliyet Seçimi adayları Emilia ve Anastasia’nın izleri sürülemez hâle gelirse bundan kim sorumlu olacaktı? İşte mesele buydu.
An itibarıyla bu ikilinin krallığın en önemli pozisyonlarına sahip olduğu söylenebilirdi. Eğer beklenmedik bir şekilde Augria Kum Tepelerine gömülmeleri gibi ciddi bir şey gerçekleşirse doğal olarak sorumlunun kim olduğu net olmaz ve yoğun çabalar gerekebilirdi.
Augria Kum Tepeleri—— kum tepelerini bir başına idare edebilecek birini boş verin, son anda beliren ve Mirula dolaylarını yöneten bir derebeyi bile böyle bir sorumluluğu üstlenemezdi.
Dolayısıyla Anastasia birkaç satır yazıp onları “Ne olursa olsun sorumluluk adayın kendisinindir.” koşuluna ikna etmek adına önceden derebeylerinin astlarına gitmişti.
Anastasia: “Ama yine de beni durdurmadıkları için suçlanabilirler…hayatım yalnızca bana ait değil. Bu büyük bir sorumluluk, sizce de öyle değil mi?”
Emilia: “Her şeyiyle doğru. Seçim veya adaylar gibi şeyler yüzünden değil. Eğer Bilgeyle buluşup çeşitli şeyleri yeniden kazanmanın bir yolunu bulamazsak kurtarılamayacak pek çok kişi olacak. Bu öyle aniden söylenecek bir şey değil.”
Anastasia: “Elden geldiğince güvenilir davrandığın kesin.”
Anastasia, bu beyanı yapan Emilia’nın bakışlarına pek çok açıdan mutlu bir görünümle karşılık verdi. Sonra da kafasını eğip Subaru’ya bakarak “Ee?” dedi.
Anastasia: “Gezinizden herhangi bir sonuç aldınız mı? Yalnızca gözünüze kum kaçmasına alışsın diye dışarı çıkmış olamazsınız, haksız mıyım?”
Subaru: “Ehh, kum fırtınasının ortasında süslenip püslenip çıkmış değiliz. Bir şeyler bilen birini birazcık dinledik.”
Emilia: “Dükkân sahibinin bilgili olması yalnızca bir tesadüftü gerçi.”
Subaru: “O barı seçerek doğru bir öngörüde bulunmuşum.”
Emilia: “O dükkânı seçen bendim sanki ama neyse…”
Her hâlükârda olay akışıyla bunun kimin başarısı olduğu birbiriyle ilişkisiz bilgilerdi.
Bar meselesini anlattıkları süre boyuncaysa Anastasia düşünceli bir ifadeye bürünmüştü.
Anastasia: “Kuşları gözleyeceğiz… hmm.”
Subaru: “Gerçekten, merak ettiğin şey bu mu oldu?”
Anastasia: “Ee, Augria Kum Tepelerine girmek ve orada yaşananlar gibi diğer kısımlar bilinen şeylerdi. Yine de bu farklılık oldukça ilginç. Kuşlar ve benzerleri miasmayla karışık rüzgâra karşı en hassas cinsler gibi görünüyordu.”
Emilia: “Şimdi sen söyleyince fark ettim, doğru…”
Anastasia’nın sözleri karşısında Emilia saçlarına dokunarak derin düşüncelere daldı. Emilia’ya yandan bir bakış atan Subaru ise yüzünü kibarca Anastasia’ya yaklaştırdı.
Subaru: “——Aklında gerçekten bir şey olmasına imkân yok, haksız mıyım?”
Anastasia: “Öyle özel bir şey yok. Yine de bu mesele bana bayağı ilginç geldi.”
Subaru: “————”
Anastasia: “Şöyle şüpheli bir surat ifadesine bürünme. Baksana, kızı şüphelendireceksin.”
Subaru Eridna’nın gerçek hislerini yüzünden hafifçe okuyabiliyor olsa da bunu dile getirmenin geri çekilmesine sebep olmaktan başka bir faydası olmazdı. Neyse ki Emilia derin düşüncelere daldığı için bu etkileşimi görmemişti. Yine de Subaru her nedense kendisini içten içe karısını aldattığını çılgınca gizlemeye çalışan bir yetişkin gibi hissediyordu.
Subaru: “Ne zaman çıkalım?”
Anastasia: “Erken çıkmalıyız, değil mi? Endişe verici kısım ejder arabasının henüz hallolmamış olması… belki de yükleyeceğimiz bagajları temin eder etmez ayrılmalıyız.”
Subaru: “Yarın çok ani olur, ertesi güne ne dersin?”
Anastasia: “Sanırım öyle yapmalıyız.”
Anastasia böyle söyler ve anlaşmaya varılırken Emilia da onay vererek kafasını salladı.
Sonra da kum fırtınası giremesin diye sımsıkı kapanmış pencereye dönerek gözlerini kıstı.
Ametist gözleriyle baktığı şey, pencerenin öteki tarafındaki doğu manzarasıydı.
Dükkânlar ve evlerden daha uzun görünümlü, göze çarpacak yükseklikte koca bir gölge görüyordu.
Emilia: “Pleiades Gözcü Kulesi.”
Bir başına dikilip gümüş çanları andıran sesiyle o yapıya seslendi.
Hedefleri olan kule öyle uzundu ki Mirula’dan bile görünebiliyordu.
——Öyle kocaman bir şeyi gözden kaçırmak mümkün müydü gerçekten?
Subaru, Mirula’ya vardığı ve Pleiades Gözcü Kulesini gördüğü andan bu yana aklından bu soruyu geçiriyordu.
Birisi neler, nasıl hatalar yapar da böyle belirgin bir yeri bulamayacak hâle gelirdi ki?
Ama -diğer taraftan- barmenin uyarısı, her düşünüşünde canını acıtıyordu.
Subaru: “Hiçbir plan olmadan oraya girmek kabul edilemez ama anlamsız planlara bel bağlamak da bir o kadar kötü, ha.”
Durum ne olursa olsun pes etmek gibi bir seçenekleri yoktu.
İşte tam da bu yüzden yalnızca şanslarını arttıracak, onlara bir fırsat tanıyacak şeyleri seçiyorlardı.
Onlar dükkân sahibinin bahsettiği o anlamsız planlarla hazırlıksız yakalananlardan farklı olmalıydı. Subaru buna inanıyordu.
İşte bu yüzden farkına varmıyordu. Farkına varmayacaktı.
——Ne olursa olsun pes etmek gibi bir seçenekleri yoktu.
Şimdiden kendisini ilk yoldan uzaklaştırdığının farkına varmıyordu.
△ △ △ △ △ △ △
#Aklıma nedense kafes kitabı/filmi geldi. Orada da insanların görünce delirdiği canavarlar vardı, bir yerde olup olmadıklarını anlamak için kuşları kullanıyorlardı falan. Her neyse konudan sapmayayım. Ufak da olsa işe yarayabilecek bir bilgi aldı bizimkiler. Ve bir sonraki bölümde nihayet o meşhur maceraya atılıyoruz. Bayağıca uzun bir bölüm olduğu için yine ikiye bölmem gerekecek. Ama fırsat oldukça hızlıca ilerlemeye devam edeceğim merak etmeyin. Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

