※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Kendilerini çevreleyen beyaz dünyanın buharlaşıp uçuşuyla geride taştan oyulmuş bir oda ve sayılamayacak çoklukta kitaplık rafı kaldı.
Dokunduğu taşın yok olduğunu hisseden Subaru, bunun verdiği yanıtın doğru olduğu anlamına geldiğini çözmüştü.
Öyleyse bu durumda——
Emilia: “Harika! Subaru, iyi iş——”
Subaru: “Sınav sahibinin kişiliği fena hâlde çarpık!!”
Emilia: “Eeeeh!? İlk tepkin bu mu!?”
Üçüncü Kat Taygeta probleminin çözülüşünü kutlamaya hazır olan Emilia’nın nutku tutulmuştu. Kulede Subaru’nun zehir zemberek çığlığı yankılanıyordu.
Şaşkın Emilia ve kendisini izleyen diğer grup üyelerine bakan Subaru, “pardon” diyerek konuşmaya devam etti.
Subaru: “Herkesin şüphelendiği gibi oldu ve bilmeceyi çözen gerçekten de ben oldum… ama bu şekilde çözülmüş olması büyük bir mesele. Daha doğrusu sizlere haksızlık.”
Emilia: “Öyle mi? Subaru hususi bilgilerini kullanarak bilmeceyi çözdü… benim gözümde durum bu.”
Subaru: “Bilmeceyi kendi bilgilerimle çözdüm demektense özellikle benim gibi birinin çözebileceği bir bilmeceymiş demek daha doğru olur, mesele de bu.”
Aklı karışmış şekilde kafasını kaldıran Emilia’nın yüzü, kafasını kaşımakta olan Subaru’ya dönüktü.
Bunu açıklamanın en iyi yolunu detaylı şekilde düşününce ortaya bir problem çıkıyordu.
Üçüncü Kat Taygeta’daki Sınav” tam da Subaru’nun yanıtladığı gibi Orion efsanesi üzerineydi. Orion” efsanesinin bu dünyada var olmaması nedeniyle de “bu bilmeceyi çözen kişi bir astronom veya bir romantik olabilirdi” düşüncesini bir kenara atmıştı.
Orion da Shaula gök ismi de diğer takımyıldızlar da Subaru’nun orijinal dünyasına ait gökbilimsel bilgilerdi.
Ve belki de bu dünya, Subaru’nun orijinal dünyasının medeniyetinin çoktan mazide kalmasının ardından gelen uzak bir geleceğe aitti. Subaru bu dünyanın gece göğünün bildiğinden farklı yıldızlar barındırdığını göreli çok olmuştu.
Subaru: “Yani zaman akışı yıldızların dizilimini tamamen değiştirmiş… Bu durumda artık ne Orion ne de benzerleri var olduğu için ellerinizi kaldırıp teslim olmaktan başka çareniz yoktu.”
Geride kalan uzun aylar, yıllar ardından Orion gece göğünden silineli çok olmuş ve onun efsanesi gibi şeyler de çoktan yitip gitmişti. Bu durumda varılabilecek tek bir sonuç vardı.
Bu bilmecenin ardındaki kişi, Subaru’yla aynı göğü tanıyan biriydi.
Ayrıca önceki dünyanın yıldızlarını bilenler harici herkes, Sınav’ın bilmecesine mağlup olarak doğmuştu.
Ve Shaula’nın raporuna göre bu bilmeceyi tasarlayan kişi hiç şüphesiz ki Bilge Flugel’di.
Subaru: “Senin ustan, kesinlikle çarpık karakterli bir herifmiş gibi görünüyor.”
Shaula: “Yoyoyoyo, neden böyle bir şey söyledin ki ~ssu? Kendini küçümsemek hiç Ustama göre bir şey değil ~ssu! Birazcık çarpık karakterli olduğun inkâr edilemeyecek olsa da ~ssu, bilmecenin çözülebilmesi için mantıklı sonuçta ~ssu! Reid olsaydı gerçekten çözülemez bir bilmece olurdu… kendinden bir tane daha çıkartıp onu savaşta yenemedikçe geçemezdin falan?”
Subaru: “Korkunç bir şey, her hâlükârda Sınavların bir yere vardığı yok…”
Özetle Kıskançlık Cadısına boyun eğdiren kahramanların hepsi korkunç karakterlere sahipti.
Bu kişi için de başka bir dünyaya ait bilgileri kullanmak daha çok işe yaramış olmalıydı.
Anastasia: “Tamamdır ve şimdi de…”
Subaru Shaula’nın açıklama olmayan açıklaması yüzünden iç çekerken Anastasia, etrafa bakınmak için aralarına girdi. Ve kürkünü okşayarak kitaplarla dolu rafları incelemeye başladı.
Anastasia: “Natsuki-kun’un emekleri sayesinde Sınav geçildi… Bu kadarı harika ama bu kütüphanenin amacı ne? Ne tarz kitaplar bulunuyor? Bunu son derece merak verici buluyorum.”
Julius: “Shaula-san’a göre burası sonsuz ve sınırsız bir bilgi hazinesiymiş—— söylediği şey buydu.”
Julius, Anastasia’nın sözleri doğrultusunda göz ucuyla Shaula’ya baktı. Daha önce söylediklerini unutmuş gibi bir ifadeye bürünen Shaula ise tenini kendisiyle oynayan Meili’nin tenine bastırmış hâldeydi.
En baştan büyük bir beklentileri olmasa da Shaula’dan Taygeta kütüphanesiyle ilgili bir açıklama gelmeyecek gibi görünüyordu.
Beatrice: “Tepkisine bakılırsa bu, Taygeta’nın açıldığı ilk sefer, doğrusu. Hadi dolanıp bir bakınalım, sanırım.”
Subaru: “Aynen. Hey sen… kendini daha fazla tutamıyor olabilir misin acaba?”
Beatrice: “Mevzu… bu olabilir, doğrusu.”
Subaru’nun arkasında elbisesini çekiştiren Beatrice, normalden bir nebze daha hızlı konuşuyormuş gibi görünüyordu.
Gözlerinde yumuşak bir ışıltıyla, büyülenmişçesine kütüphaneyi inceliyordu—— bunun sebebini fark eden Subaru, içinde bulundukları şartları unutarak kahkaha atmaya başladı.
Subaru: “Görünen o ki Yasaklı Kütüphane senin gözünde nahoş anılardan ibaret değilmiş.”
Beatrice: “…Özellikle hoş anılar da değildi, sanırım. Fakat öyle ya da böyle Betty orada dört yüz yılını geçirdi, doğrusu. Üstelik…”
Subaru: “Üstelik?”
Beatrice: “Orası Subaru’nun Betty’e ‘beni seç’ dediği yer, sanırım. Kolaylıkla unutulabilecek bir yer değil, doğrusu!”
Subaru: “————”
Bu beklenmedik sözler Subaru’nun gözlerinin irileşmesine yol açarken Beatrice, kafasını çevirdi. Ancak utanmış olduğu, açıkça görülen kızarmış kulaklarından bile belliydi.
Subaru: “Kendini utandıracak şeyler söylemek senin tercihindi, ne elde etmeye çalışıyorsun ki?”
Beatrice: “Betty Yasaklı Kütüphane’yle ilgili her şeyi hatırlıyor, bu Subaru’ya dair anılarının kanıtı… Hepsi bu, doğrusu.”
Subaru: “Sen… çok tatlısın!”
Beatrice: “Kya—— sanırım!”
Bu ani sevgi gösterisi karşısında Subaru, Beatrice’in kafasını kibarca okşamaya başladı. Beatrice’in kurnaz çığlıkları giderek yumuşarken de Subaru, tatmin dolu bir ifade gördü. Bu manzara Anastasia ve diğerlerinin hayrete düşmüş şekilde ikiliye bakakalmasına yol açmıştı.
Subaru: “Peki, bu kadar boş sohbet yeter, hadi artık kütüphaneyi inceleyelim.”
Anastasia: “Yaralı gözler için ne manzaraydı ama. Gerçekten bir ebeveynle evladı arasındaki şefkatli bir etkileşim gibiydi, değil mi…”
Subaru: “Hiç değilse abi kardeş gibi görülemez miydik…”
Anastasia’nın fikri karşısında dilini çıkartan Subaru, duruşunu dikleştirerek etrafına bakındı.
Subaru ve diğerlerinin bulunduğu nokta, taştan oyulmuş dairesel bir odanın merkeziydi. Bu yapı başlı başına kulenin uzantısıydı ve pahalı dizayn, hiçbir sınır olmadığı hissiyatı doğuruyordu.
Geniş spiral merdivenler dışında Beşinci ve Altıncı Katlarda uçsuz bucaksız boşlukları dolduracak bilhassa göze çarpan bir şey yoktu. Ve Dördüncü Kat da Shaula’nın çok yönlü yuva olarak tarif ettiği şekilde birkaç odaya ayrılmıştı.
Fakat Üçüncü Kat aynı boşluğu sıra sıra rafla doldurmuştu ve uzun rafların her biri sayısız kitapla dolup taşıyordu. Dairesel oda, küçük odalar oluşturacak şekilde dizayn edilmişti. Subaru’nun grubu en aşağıdaydı/içerideydi ve etrafları dışa doğru genişleyen katmanlarla kaplıydı.
Kitapların sayısı öyle çoktu ki hesabını tutmak mümkün değildi. Beatrice’in Yasaklı Kütüphanesi de oldukça doluydu fakat yalnızca kitap sayısı hesap edilirse burası açık ara galip gelirdi.
Subaru: “İstediğimiz kitabı arayıp bulabileceğimiz bir bilgisayar olsa ne iyi olurdu.”
Beatrice: “Betty Yasaklı Kütüphane’de tüm kitapların tamı tamına nerede olduğunu bilirdi, doğrusu.”
Subaru: “Harikasın. Bir dâhisin!”
Ç.N: (Echidna kitaplara isim vermekte berbat biri bu arada. Birçok kitabın ismi aynı ya da çok benzer. Buna rağmen Beatrice hepsinin nerede olduğunu biliyor. Takdir edilesi, sanırım.)
Beatrice’in küçük kendini beğenmişlik gösterisini öven Subaru, yanındaki kitaplığa yaklaştı.
O tarafa bakan Emilia ve diğerleri de yaklaştı, gerçi hiçbiri raftan bir kitap çekecek cesarete sahipmiş gibi görünmüyordu.
Emilia: “Bilmeceyi çözen Subaru değil miydi? Belki de Subaru dışında biri dokunursa bir aksilik çıkar.”
Subaru: “Ah, sahiden de her şey olabilir ama yalnızca bilmeceyi çözen kişinin kitapları okumaya izni olsaydı Emilia-tan ve diğerlerinin kütüphaneye bile girememiş olması gerekmez miydi?”
Emilia: “Ah, doğru. Öyleyse buraya girmiş olmak bir nevi izin anlamına geliyor.”
Subaru: “Mm, ben öyle düşündüm—— hey, Emilia-tan!?”
O ana dek gardını almış olan Emilia, Subaru’nun teorisini başını sallayarak onayladı. Sonra da gardını indirerek anında raftan bir kitap çekti.
Ve nutku tutulan Subaru’nun hemen önünde kitabın içeriğini kurcalamaya başladı.
Emilia: “Hmm, yalnızca normal bir kitapmış… Subaru, ne oldu?”
Subaru: “Yo, yok bir şey, yalnızca Emilia’nın cüretkârlığı acayip şok ediciydi ama bir anda büyüleyiciliğe dönüştü. Ağzımdan tek çıkan ‘ben öyle düşündüm’ cümlesiydi.”
Emilia: “——? Subaru öyle düşündüyse sorun çıkmaması gerekmez miydi? Eh, böyle söylemem tuhaf mı oldu?”
Emilia’nın dürüst yüzü, Subaru’nun hayreti karşısında bir kafa karışıklığı belirtisi verdi. Subaru ise karmaşık hisler eşliğinde bir eliyle yüzünü örterek bir “uaah——” sesiyle devam etti.
Subaru: “Şu delici, güven dolu bakışlar sürekli canımı acıtıyor.”
Julius: “Bu güveni adım adım sen inşa ettin ama. Ayrıca başka hiç kimsenin yapamadığı Taygeta bilmecesini de çözdün. Bu başarın inkâr edilemezdi.”
Subaru: “Kör bir kedinin ölü bir fareyi ezişi gibiydi. Yalnızca şans eseri çözdüm.”
Subaru’nun hayreti karşısında Julius omuz silkerken Şövalyenin bu sözleri, Subaru’nun bakışlarını kaçırmasına yol açtı.
Emilia’nın inancı, Beatrice’in yakınlığı, Julius’un içtenliği—— hiçbiri Subaru’nun beklentileriyle uyuşmuyor ve her biri açıklanamaz bir ihtiyat duygusu taşıyordu.
Subaru sıklıkla kendisine ne tür bir değer biçtikleri konusunda şüpheye düşüyordu.
Anastasia: “Tıpkı Emilia-san’ın söylediği gibi, yalnızca sıradan bir kitap. Temas edildiği anda insanın bedeninin ateş almasına yol açan tuhaf bir obje değil.”
Julius: “Kitabın neyden yapıldığını… anlamak zor. Yaşını da. İçeriğe gelince?..”
Emilia’nın proaktif yaklaşımı sonrası diğerleri de tek tek kitap çekmeye başladı. Yine de bunca kitap varken işlerinin kolay olacağını söylemek zordu.
Anastasia ve Julius kitapların dizim ve ciltlerini inceliyordu.
Subaru: “Beako, sen ne düşünüyorsun?”
Beatrice: “Kitapların dizimi tıpatıp aynıymış gibi duruyor. Yalnızca başlıklar tamamen farklı. Bu Noah Libertas. Bu Libre Fermi… Düzenlenişlerinde de belli bir şablon varmış gibi görünmüyor.”
Kütüphaneci ruhu kan ağlayan Beatrice, kitapları böyle rastgele yerleştiren kişiye duyduğu memnuniyetsizliği aktarıyordu. Onun Yasaklı Kütüphane’yi düzenleyişine dair bir anısının bulunmamasıysa oranın çok uzun zaman önce organize edildiğini gösteriyordu.
Beatrice’in öfkesini şimdilik bir kenara bırakırsak Subaru, kitapların sırtlarında bir şey fark etmişti.
Subaru: “Bu kitapların başlıkları… acaba, hepsi insan isimleri olabilir mi?”
Emilia: “Mmm… olabilir. Bu Palma Eule ve buradaki de Coyote.”
Julius: “Tüm bu isimler geçmişten kalma, tanıdık değiller. Zengin bir bilgiye sahip olduğumdan değil fakat bu isimlerin hiçbirini tanımıyorum. Tabii ki daha yakından incelersek bazı keşifler yapılabilir…”
Subaru: “Sen tanımıyorsan buradaki hiç kimse tanımıyordur herhâlde.”
Bu sözler gerçek miydi, yoksa yalnızca tevazu muydu bilinmez fakat son zamanlarda Julius, hanesinin tarihî soyağacını fazlasıyla ortaya dökmüştü.
Bu isimleri tanımıyorsa belki de yalnızca rastgele verilmiş isimlerdi.
Subaru da hiç düşünmeden kurcalamak için bir kitabı kavradı. İçinde yazılı metinler bu dünyanın eşsiz diline ait yaygın “I, Ro ve Ha” oymalarından oluşuyordu.
Bir İncil olsaydı sahibi dışında hiç kimse tarafından okunamayabilirdi ve yalnız hiyeroglifler görünüyor da olabilirdi fakat bu kitap böyle ucuz numaralara başvurmuş gibi görünmüyordu.
Yazılar çok küçük ve içerik çok sıkıcı olduğundan ilginç bir yönü olmayan tüm kitaplarda olduğu gibi doğru düzgün okunsa bile belleğe kazınmazdı.
Subaru: “Bir kez de Anastasia-san’la teyit etmek isterim… Tanıdığın herhangi bir isim var mı?”
Anastasia: “Mm, hayır?”
Subaru Anastasia’dan da onay beklemişti. Tabii ki Anastasia’nın kendisinden değil de bedeninin kontrolünü ele geçirmiş olan Echidna’dan beklemişti demek gerekirdi.
Echidna Julius’tan daha bilgili olmalıydı. Ve gerçeği gizliyor olması mümkün olsa da ruh, başından bu yana herhangi bir düşmanlık belirtisi göstermemişti.
Şu an için bu yanıta inanan Subaru, kendisini çok güçsüz hissetmeye başlıyordu.
Subaru: “Şimdiden numaralarımız tükendi, ha. Ormanda gizli bir ağaç… bu rafların arasında hayati önemde bir kitap gizli olabilir, cidden can sıkıcı.”
Emilia: “Yarı yolda pes etmek olmaz. Çözülemez bir problemle karşı karşıyaysan daha da çok gayret etmen gerekiyor demektir. Gayret etmeliyiz!”
Sayılamayacak çoklukta kitapla karşı karşıya olan Subaru, şimdiden ruhuna çöken bitkinliği hissedebiliyordu. Emilia ise onu canlandırmak için minik yumruğunu kaldırmıştı.
Onun bu cesaretlendirici pozu giderek daha isabetli hâle gelirken Subaru, yüzünü raflara döndü. Tüm başlıklar tanımadığı isimlerden oluşuyordu. En azından tanıdık bir isme denk gelir miyim diye dikkatle bakmalıydı—— işte bunu düşünerek kitapların üzerinde tek tek parmaklarını gezdirmeye başladı.
Subaru: “…?”
Ve ansızın parmakları bir kitabın sırtında duraksadı.
Kavradığı sırtı sıkış tepiş dolu raftan çıkarttı. Başlık, Subaru’nun bildiği bir isimdi.
Refleks olarak kavradığı kitabı açtı. Ardından kitabın tanıdık ismi gözleriyle buluştu—— ve sonrasında o geldi.
——Bilinç kararışı.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Bir kadın vardı, bir başına.
İnsanın kadın derken bile tereddüt edeceği kadar genç bir kadın.
Cılız bir bedenin üzerinde mütevazı kıyafetler, güneş yanığı ten ve beraberinde yeşil saçlar.
Küçük bir kız denilebilecek yaşta görünen bir kadındı, lakin kalbi sonu gelmez bir sıkıntının buyruğu altındaydı.
Hiçbir şekilde yanıt bulamayan kadın için bu içindeki, doğuştan gelen bir çekişmeydi.
Kadın: “————”
Zihninde oldum olası, hiç tükenmeyen mühim bir çekişme vardı.
Dünyanın her yerinde ve her zaman var olan mantık, siyah ile beyazın zıtlığı—— başka bir deyişle, iyi ile kötünün.
Doğrular, hatalar.
Dünyada sayısız seçim yapılsa da en nihayetinde tüm eylemlerin ya pozitif ya da negatif kutupta olduğuna karar verilirdi.
Daha çok genç olan bu kadının bu mantık nedeniyle ıstırap çekmesininse bir sebebi vardı. Onun için kaçınılmaz bir şeydi.
Bu kadının dünyasını siyah ve beyaz, iyi ve kötü, adil ve günahkâr olarak ayıran kişi babasıydı.
Kadın: “————”
Kadının babası günahkârların kellelerini vurur ve geçimini insanların hatalarına uygun cezalar vererek sağlardı.
Günah işleyen günahkârlara hayatlarının sonunu teslim etmek, hatalarına uygun cezaları vermek babası için bir geçim kaynağı anlamına geliyordu.
???: “——Cellat.”
Kadın, bahsi geçen babasının eylemlerine ve infaz alanında yaşananlara gençliğinden önce bile tanık olmuştu.
Tiksindirici ve acımasız eylemlerdi, günahkârların ölüm çığlıkları hesaplarını kapatırken infaz alanına kan ve ölüm hükmediyordu.
——Kadının orada Ölüme tanık olmasına sebep olansa babasının hür iradesinden başka bir şey değildi.
İşlenen günahların cezalandırılması, kötü eylemlerin kötü eylemler yoluyla sonuçlandırılması.
Babası, bir cellat olarak kadına dünyadaki iyiliğin ve kötülüğün adil işleyişini aktarmaya çalışmıştı.
Bir babanın asil arzusu olan bu, kuşkusuz ki saf bir ideolojiydi.
Ancak kadının gençliği ve gururlu görünümü hesaba katılınca henüz ideallerin peşinde koşması için erkendi.
Kadın pek çok ölüme kendi gözleriyle tanık olmuş, kanın pis kokusunu içine çekmiş ve günahkârlara verilen cezaları hafızasına kazımıştı.
Sonucundaysa daha hayatın anlamını ve yaşam ile ölümün prensiplerini derinlemesine inceleyemeden günahlara uygun cezaları öğrenmişti.
İyilik iyiliği doğururdu, hatalar kötülüklerden doğardı, günahkârların ruhlarıysa yozlaşmış ve cezalandırılmaya layıktı.
Babasının öğretilerini bu yorumlamayla kavrayan kadın, “Günahlara Uygun Cezalar” konusunda bir yerindelik arayışındaydı. Bunun için de yol gösterici bir prensip olacak, kötülükleri kötülük olarak saptayacak bir erdem dengesi bulmaya çalışıyordu.
Kadın: “————”
Ancak aradığı o denge, aradığı sınırlar içerisinde bulunmuyordu.
İyilik ve kötülüklerin basit bir yanıtı yoktu fakat düzelme, günah ve cezaların belirlenmesinde pek çok faktör söz konusuydu.
Kadın: “————”
Lakin hâlâ genç olan ve taviz veya feragat nedir bilmeyen kadın, dur durak bilmiyordu.
Cevabı bulmak zorundaydı. Yüreğinde iyi ve kötüye uygun bir denge yaratmak zorundaydı.
Göğsünün içerisinde var olan o çözümsüz şüpheye bir yanıt sunmak zorundaydı.
Kadın: “————”
Istırap dolu günler devam ediyordu ancak bir gün, bizzat gökler tarafından kutsanmışçasına ansızın o yanıta erişivermişti.
Babasının şarap kadehini kıran kadın, işlemiş olduğu günah karşısında büyük oranda dehşete düşmüştü.
Ve kellesinin alınmasına hazırlanmış olarak günahını babasına itiraf etmişti.
Baba: “——Günahlarını itiraf etmek ve bu konuda özür dilemek doğru bir davranıştır.”
Gülümseyerek böyle söyleyen baba, kızının hatasını affetmişti.
Babasının gülümseyişini gören ve kafasını okşayan avcu hisseden genç kadın ise anlamıştı.
——İşlenen günahın ağırlığını ölçmek için gereken denge başka bir yerde değil, bizzat günahkârın kalbindeydi.
Başka hiç kimse tanık olmasa dahi günahkârın kalbi, kendi günahını bilirdi.
İyiyi veya kötüyü anlamıyordu. Karmaşık şeylerdi. Düzeltmelerin, cezaların kesin yönergeleri yoktu. Bulunamazlardı.
Fakat günah bilinci kişinin benliğindeydi.
Günahlara uygun cezaların bir standardı yoktu. Lakin günahların cezayı hak ettiği bilinci insanın içerisinde mevcuttu.
Kadın bunu anlamış, doyuma ulaşmış ve nihayet dengesine kavuşmuştu.
Yaşamın değeri ve insanın yaşamı ile ölümünün prensiplerinden bihaber genç kadın, günahlara yaraşır cezaları açığa vurmuştu.
Kadın: “————”
Günlerin ışığında, cellat babasının günahlara uygun cezalar verişini gözlemleyip bilgilenerek yürümüştü.
Cezaya layık olduklarına hükmedilen o günahkârların kalplerini açığa çıkartmıştı.
Kadın: “————”
Onun gözünde iyi ile kötünün, düzeltmelerin, içtenlik ve yalanların ikiye ayrılıyor olması doğal düzenin sonucuydu.
Genç kadının sorduğu soru karşısında kimileri gülümsüyor, kimileri sıkıntıya giriyor, kimileriyse hayrete düşüyordu.
Ancak kadının sorusuna verdikleri cevabın sonucu her defasında aynı oluyordu.
——Cezaya layık günahlar benliklerde yatar.
Etrafına bakınıyordu. Hiç kimse yoktu. Artık ceza çeken günahkârlar dışında kimsecikler kalmamıştı.
Ufak parçalara ayrılmış insanların ve son olarak da babasının parçacıklarının üzerinden geçen kadın, kendisine bahşedilen uzun vadeli arzuyu yerine getirmek uğruna cezalandırılmaya layık günahlar peşinde yürümeyi sürdürüyordu.
——Kibir Cadısı günahları sorguluyor, ceza veriyor ve günahkârları yargılıyordu.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Tanıdığı Cadı’nın bu hâle gelme serüvenini gören Subaru’nun bilinci, bir acıyla birlikte normale döndü.
Subaru: “Aaaa!!——”
Bir pat sesiyle birlikte bilinci kitaptan ayrıldı. Bir yandan harici olarak parçalara ayrılma, bir yandan da kanının çekilmesi hissini yaşıyordu.
Acı, başında veya bedeninde değil, ruhunda yankılanıyordu.
Ruhun kitaba girişiyle birlikteyse acı verici bir kopuş gerçekleşti.
???: “Subaru!”
Subaru: “——Aaaa!”
Subaru’nun yanından gelen çığlıkla birlikte bileği sert bir darbe aldı. O darbe, Emilia’nın bileğine gerçekleştirdiği keskin bir vuruştu.
Bu vuruşun etkisiyle Subaru’nun eli sarsılırken tutmakta olduğu kitap yere düştü. O yüzüstü yere serilirken de Subaru, raflara doğru sendeledi.
Subaru: “Oh, ah?”
Emilia: “Sen, sen iyi misin? Az önce geeeerçekten rahatsız görünüyordun…”
Subaru: “Bir şekilde, sona erdi gibi… değil mi? Ben de pek anlayamadım.”
Gözlerinde bir tedirginlikle kendisine destek olan Emilia’ya başını sallayan Subaru, nefesini toparladı. Koşmuş falan olmasa da kalbi çılgınca çarpıyordu.
Kalp atışlarının verdiği hissi almak için bir elini göğsüne koyan Subaru, derin bir nefes aldı. Ve etrafta gezdirdiği gözleri nihayet Emilia’yı buldu.
Emilia: “Her şey yolunda mı?”
Subaru: “Emilia-tan’ın yüzüne bakmak beni rahatlatıyor. Bir el atabilir misin?”
Emilia: “Tabii. Ne oldu?”
Subaru’nun iltifatını alan Emilia, omzuna destek olarak bu soruyu sordu. Onun sorgusu devam ederken Beatrice de bir elini yerdeki kitaba doğru uzattı.
Beatrice: “Az önce bu kitaba dokunur dokunmaz ifaden tuhaflaştı…”
Subaru: “Bekle, Beatrice! Dokunma ona!”
Beatrice: “——?”
Subaru kitaba uzanan Beatrice’i durdurmak için seslenirken Beatrice, buna fırsat tanımadan kitabı kucağına yerleştirdi. Ve kafasını eğerek Subaru’nun öfkeli bakışları eşliğinde kitabın başlığını yüksek sesle okudu.
Beatrice: “——Typhon. Bu Subaru’nun tanıdığı birinin ismi mi, sanırım?”
Subaru: “Evet, acaba sen…”
Subaru’nun Beatrice’in sorusuna vermek istediği karşılık ‘Acaba sen tanımıyor musun?’ idi. Fakat cevabın olumlu mu olumsuz mu olacağı başından belliydi, bu yüzden şimdi ne söylemeliyim düşüncesiyle kaşlarını çattı.
Beatrice ise bu süreçte kitabın içeriğini kontrol etmeye başlamıştı bile.
Subaru: “Aptal!——”
Beatrice: “Aptal çok kaba bir kelime, doğrusu. Bu kitabın hiçbir özel yanı yok, tıpkı diğerleri gibi, sanırım.”
Beatrice de Subaru’yla aynı şok edici tecrübeyi yaşayacak olmalıydı—— beklenen bu olsa da kitabın içeriğine dair hiçbir tepki vermemişti. Sonra da hayal kırıklığına uğratacak şekilde kitabı Subaru’ya geri itti.
Beatrice: “Gerçi Subaru henüz diğer kitapların hiçbirini okumadı… öyle görünüyor, doğrusu.”
Subaru: “…Evet. Ama neden sadece ben?”
Emilia: “Acaba odadaki bilmece gibi bu da yalnızca Subaru’nun görebileceği bir şey olabilir mi? Ya da bilmeceyi çözdüğü için sadece Subaru’ya işliyordur belki…”
Subaru: “Öyleyse bu kişinin karakteri giderek daha da çarpık bir hâle geliyor, ha…”
Emilia’nın sözlerini değerlendiren Subaru, içine doğan nahoş his yüzünden kafasını salladı. Her hâlükârda kendisine itilen kitabı bir kez daha inceleyecek cesareti yoktu.
——Kadının anıları bizzat yaşamışçasına, son derece canlı şekilde zihninde dolanıyordu.
Kokular, havanın tadı, toprağı çiğneme hissi ve bir hayatı dağıtmanın ağırlığı.
Bir insanın anılarına bu derece daldıktan sonra uyanmak gerçekten bir mucizeydi.
Bir başka insanın hayatını içmek gibi bir histi.
Tecrübeyle var olan bu dehşet ve tiksinti, hayallerin ötesindeydi.
Emilia: “Subaru, bu Typhon denen kişi nerede?”
Subaru: “Adamakıllı açıklamak zor… yo, aslında Emilia-tan için o kadar da zor olmayabilir? Belki de onu lahitte görmüşsündür?”
Emilia: “Lahitte——”
Bu kelimeyi işiten Emilia ve Beatrice aynı anda donakaldı.
Lahit, Subaru’nun yanı sıra Emilia ve Beatrice için de önem taşıyan bir yerdi. Dolayısıyla, o antik mezarda gerçekleşen Cadıların Çay Partisini düşününce diğer ikisinin de Typhon’u tanıyor olması çok tuhaf olmazdı.
Gerçi Echidna Emilia ile o kadar yakınlaşmamış olabilirdi ve muhtemelen Beatrice de Subaru’dan farklı bir Echidna tanıyordu.
Subaru: “Typhon tarihi Cadılardan biri. Beako gibi loli görünümlü, koyu tenli Kibir Cadısı. Fakat masumca zalim sözleri somutlaştırabilen bir çocuktu.”
Subaru’nun açıklamasını işiten Emilia ve Beatrice ikilisi bir müddet düşünerek kafa salladı.
Görünen o ki Echidna’nın cadı sergisi Subaru’ya mahsus bir şeydi. Tek amacı Subaru’yu kullanmak olsa da işin içerisinde büyük bir hazırlık olduğu kesindi.
Subaru: “Masumca zalim, ha?..”
Konuşmayı sürdüren Subaru, Typhon ile yalnızca kısacık bir etkileşimleri olduğunu anımsıyordu.
Bu etkileşim fiziksel dünyada gerçekleşmese de kollarının ve bacaklarının parçalanma hissi affedilemezdi. Sonrasında hemen iyileştirilse de uzuvlarının elinden alınma hissi tüm gücüyle etki göstermişti.
Fakat okudukları aracılığıyla kızın anormal geçmişine bir göz attığı kadarıyla bu tavırların altındaki sebep açığa çıkmıştı. Tabii ki bu karmaşık ve incelikli sebepleri anında anlamak öyle kolay bir iş değildi.
Subaru: “Her neyse, az önce okuduğum kitap Typhon isimli çocuğun… anıları mıydı? Hayatı mı? Kökeni mi? Özetle tüm hayat tecrübeleriydi. Kolay kolay kabul edilebilecek bir şey değildi.”
Emilia: “Subaru’nun tepkisinden belliydi zaten… bir başkasının anılarını yaşamak ha. Bunun da bir çeşit Yargılama olduğu hissi giderek yoğunlaşıyor.”
Subaru: “Öyle ya da böyle o yalnızca kendi anılarınla verdiğin bir mücadeleydi. Ee~h, pek zor bir şey değildi.”
Emilia: “D-Doğru. Kolay bir galibiyetti.”
Hıçkıra hıçkıra ağlamalar, ardı ardına gelen sayısız başarısızlık, baskıdan çöken zihinler… Subaru ve Emilia ikilisi başlarını sallayarak bunların bahsini hiç açmamayı seçmişti.
Onların bu tavrı karşısında gözlerini deviren Beatrice ise kitabın üzerindeki tozları sildi.
Beatrice: “Başkalarının anılarını gösteren bir kitap… başka bir deyişle bir geçmişe erişme yolu, sanırım. Öyleyse bilmemiz gereken şey bu kütüphanede olabilir…”
Subaru: “Beako, aklına bir şey mi geldi——”
Beatrice’in mırıldanmalarını işiten Subaru, ayaklanarak ona ne düşündüğünü sormaya yeltendi. Fakat onun cümlesini bitirme şansı olmadan bir başkasının sesi çınladı.
Julius: “——Hık.”
Sesin geldiği yön, diğer rafları inceleyen Julius grubunun bulunduğu noktaydı. Bağırış sesinin ardından görünen manzara ise elinde bir kitapla yere diz çökmüş olan Julius’a aitti.
Yanı başındaki Anastasia, Şövalyenin omzunu sarsarak kitabı elinden almıştı.
Anastasia: “Julius? Julius, topla kendini! Beni duyabiliyor musun?”
Julius: “… Anastasia… sama.”
Anastasia: “Benim, oh iyi. Yavaş, derin nefesler al… İyi misin?”
Tam da Subaru’nun yaşadığı gibi Julius’un bilinci mevcut ana geri dönmüştü. Onun bu bitkin hâlinde bile bir zarafet varken Anastasia’nın yüzüne bir rahatlama yerleşmişti.
‘Her şey yolunda mı?’ diye seslenen Subaru, ikiliye doğru koşturdu.
Subaru: “Ağır bir kitabı okuduktan sonra başın mı döndü? Anlıyorum, anlıyorum.”
Julius: “Sahiden son zamanlarda hiçbir şey okuyamadım. Toplumsal meseleler ve savaşlar konusunda bilgili olması gereken bir Şövalye için acınası bir durum. Senin gibi rahatlıkla bilmece çözebilen birinden bir şeyler öğrenmem gerekiyor.”
Subaru: “Şu hâlinle ağzından dökülen kelimelere bak…”
O da Subaru’yla aynı şeyleri hissettiyse ruhuna ağır bir yük binmiş olmalıydı. Buna rağmen böylesine zarif olmayı sürdürebilmesi hiç hoş değildi.
Subaru’nun kalbi konuyla alakasız düşüncelerle dolarken Emilia, elinin tersini kafasına indirdi.
Subaru: “Gah!”
Emilia: “Refleks olarak kötü şeyler söyleyemezsin. Julius, gerçekten her şey yolunda mı?”
Julius: “Sizi endişelendirdiğim için içtenlikle özür dilerim. Böyle abartılı bir tepki gerçekten mazur görülemez… Yine de kalp için sahiden nahoş bir tecrübeydi.”
İçindeki bitkinliği gizleyen Julius’un Emilia’ya verdiği yanıt da zarif olmuştu. Fakat alnından akan ince ter damlası, gizleyemeyeceği bir şokun kanıtıydı. Anastasia parmak uçları üzerinde yükselerek Julius’un alnına bir mendil bastırırken Julius, afallamış bir kafayla, telaşla kafasını eğdi.
Anastasia: “İnatçılık erkekliğin doğasında olsa da kendini kötü hissettiğin zaman söylesen olmaz mı? Seni aşan bir şeyler yapmakta ısrarcı olursan geri kalanların da başına dert açarsın.”
Julius: “Doğru. İlginiz için minnettarım.”
Emilia: “Mmm, tam da Anastasia-san’ın söyledi gibi. Değil mi, Subaru?”
Subaru: “Neden benden onay alman gerektiğini bilmiyorum ama öyle tabii!”
İki grubun efendi ve astları arasındaki etkileşim sona ulaşırken herkesin dikkati Anastasia’nın elindeki kitaba kaydı.
Julius kitabın içeriğine bakmış ve belki de Subaru’yla aynı tecrübeyi yaşamıştı. Cilde bakınca görünen başlık——
Emilia: “——Balleroy Temeglyph. Tanıdığın biri mi?”
Subaru: “Benim duyduğum bir isim değil. Orası kesin.”
Subaru hemen yanında kitabın başlığını yüksek sesle okuyan Emilia’yı kendinden emin bir şekilde yanıtladı.
Sahiden de mükemmel hafızasından çok emindi. Söz konusu bu dünyada kurduğu ilişkileri anımsamak olduğunda Arlam Köyündekilerden başkentteki meyve satan amcaya dek atladığı tek bir kişi dahi yoktu.
Ve hafızasındaki bu listenin içerisinde Balleroy ismi yer almıyordu. Ancak Anastasia, bu ismi işitmesinin ardından düşünceli bir ifadeyle birlikte kafasını çevirdi.
Anastasia: “Bu ismi, duymuştum. Belki de… hmm, doğru ya. Umm… evet. Vollachia İmparatorluğu’ndaki bir Generalinin ismi değil miydi?”
Julius: “——Daha net olmak gerekirse, eski bir Generalin.”
Julius, Anastasia’nın belli belirsiz anılarından doğan yanıtına bir ilavede bulundu. Bu kelimeleri kim işitse Julius’un o kişiyle bir ilişkisi olduğunu tahmin ederdi.
Subaru’nun kaşlarını çatmasına yol açan şey ise bu ilişkinin yakınlığıydı.
Subaru: “Vollachia, güneydeki ülke mi? Oradaki bir Generali bile tanıyor musun yani?”
Julius: “Tekrar ediyorum, eski general. Bu kadar mı tuhaf ki? Sonuçta ben de Kraliyet Şövalyelerinden biriyim. Lugunica ve Vollachia İmparatorluğu komşu olduğu için tek taraflı olarak bir isim bilmemin beklenmedik bir tarafı olmamalı.”
Subaru: “Yani tek taraflı tanıdığın biri… ha.”
Julius’un açıklamasını kabullenen Subaru, başıyla onay verdi. Sonra da hafifçe bir nefes vererek bir anda uzandığı gibi Balleroy’un kitabını Anastasia’nın elinden aldı.
Anastasia: “Natsuki-kun?”
Subaru: “Seni ürküttüğüm için üzgünüm. Ama kontrol etmem gereken bir şey var.”
Kitabı elinden kapılan Anastasia’nın gözleri irileşirken Subaru, önce kitabın kapağını kontrol etti, sonra da içeriğini okumak için açıverdi.
O anda hemen ardından gelebilecek olan “dolaylı yaşama” farkındalığına hazırlıklıydı. Fakat “belki de olmaz” fikrini de aklından geçirmişti. Doğru yanıtsa ikincisi çıktı.
Subaru: “Ben de tek taraflı olarak ismini bildikten sonra okumayı deneyeyim dedim ama hiçbir şey olmadı.”
Julius: “…Subaru.”
Subaru: “Şu anda en mühim şey aramızdaki güven, haksız mıyım? Senin ve benim aramdaki güven… böyle bir şey yoktu da yalnızca ben mi var olduğunu düşündüm yoksa?”
Julius: “——Ne korkunç bir ifade şekli.”
Kendisine delici bakışlar atan Subaru karşısında gözlerini kapatan Julius, bu yanıtı verdi.
Ve kakülleriyle oynayarak devam etti.
Julius: “Buradaki insanlardan daha çok güvenebileceğim hiç kimse yok. Anastasia-sama’nın ve Reinhard’ın bile yapamadığını yapan senin desteğini elbette kabul ederim.”
Subaru: “…Benden bu şekilde bahsedilmesi ister istemez midemi bulandırdı.”
Julius: “Bunu söylemek benim dilimi de bir tuhaf yaptı.”
Subaru burnunu kaşırken Julius gözleri kapalı hâlde kakülleriyle oynamayı sürdürdü. Sonra da Anastasia ile Emilia’nın önünde resmiyetle eğildi.
Julius: “Düşüncesizce takındığım saldırgan tavır için özür dilerim, Anastasia-sama, Emilia-sama. Az önce hislerimin yanıtımı gölgelemesine izin verdim. Bu şartlar altında kitabın içeriği herkesle paylaşılmalı ve dolayısıyla tavrım bağışlanamaz.”
Anastasia: “Bağışlanıp bağışlanmayacağın benim ve Emilia’nın mizaçlarına bağlı. Sen ne dersin?”
Emilia: “Benim söylemek istediklerim Subaru ve Anastasia-san tarafından çoktan söylendi. Yani şu anda asıl yapman gerekeni düşünmelisin. Hepsi bu.”
Emilia ve Anastasia’nın özrünü hızlıca kabul edişinin ardından Julius, bir kez daha hafifçe eğildi. Subaru, Julius’un kalbinden neler geçtiğini gayet iyi biliyordu.
Bir hata yaptıktan sonra özrünü kabul eden kişi tarafından yatıştırılmak, bağışlanabilecek bir zayıflıktı. Subaru daha önce bizzat tecrübe ettiği bu hissi anlayabiliyordu.
Julius: “Balleroy Temegrif. Vollachia İmparatorluğu’nun bir Generali… ölü bir adam. Ve canını alan kişi de benden başkası değildi.”
Anastasia: “Başka bir ülkenin Generalini öldürmüşsün. Amma büyük bir şok.”
Julius: “Anastasia-sama… yo, az önce duyduklarını unut lütfen.”
Anastasia: “————”
Anastasia, Julius’un dürüstçe tarif ettiği anıları karşısında gözlerini kısmıştı.
Julius’un tepkisine bakılırsa bu, Julius’a ait anıları silinmeden ve bedeni Echidna’nın kontrolüne geçmeden önce Anastasia’yla paylaşmış olduğu bir şeydi.
Doğal olarak bunu ilk öğrenenin Anastasia olması şaşırtıcı değilken Subaru ve Emilia bir hayli şaşırmıştı.
Emilia: “Şey, çalışmalarımdan hatırladıklarım doğruysa Lugunica ve Vollachia arasındaki ilişki geeerçekten kötüydü ama…”
Subaru: “Bir imparatorluğun Generalini öldürmenin savaş falan başlatması gerekmez miydi?”
Çiftin bu samimi ve basit soruları karşısında Julius, daha da kendinden emin bir ifadeyle hafifçe başını salladı.
Julius: “Çok hassas bir durumun sonucuydu. Reinhard ve Ferris de bu işin içine sürüklenmişti, doğrudan ifade etmek gerekirse General, imparatorlukta bir isyan başlatmak üzereydi. Ve ben de onunla yüz yüze gelip kısa bir süreliğine imparatorlukta kalmıştım.”
Subaru: “O ikili de oradaydı yani. Reinhard’ın ihraç edilmesi yasak değil miydi?”
Julius: “Yabancı imparator onunla tanışmak istediği için izin verilmişti… Ayrıca ihraç etme kalıbı biraz yersiz olmadı mı?”
Subaru: “Dilim sürçtü yalnızca. Hem başka ne diyecektim ki? Kaçakçılık mı?”
İhraç edilemeyen bir şey için böyle bir tabir kullanmakta bir yanlışlık yoktu. Açıkçası Pristella’daki mantığa meydan okuyan savaşma kabiliyetini gördükten sonra Reinhard’ın diğer ülkelerin güçlerinin mücadele edemeyeceği bir kâbus olduğunu hayal etmek pek zor değildi.
Onun sınıra yaklaşmasına izin verilmemesi, uluslararası anlaşmalar için gayet anlaşılası bir maddeydi.
Julius: “Özetle o Generalin ismi Balleroy Temegrif’ti. Özür dilerim. Meselenin hassasiyeti gereği olaya dair detayları paylaşamıyorum, ayrıca benim için de acı verici anılardı.”
Subaru: “Yani açıkça konuşulamayacak bir şey, ha. Anlıyorum. Çenemi kapalı tutacağım.”
Emilia: “Mm, anlaşıldı. Ben de bir sır olarak saklayacağım.”
Julius’un şartlarının netleşişinin ardından Subaru ve Emila bu bilgiyi kendilerine saklama konusunda yemin etti.
Ve ayrıca Julius’un “dolaylı yaşama” sebebi de netleşmiş oldu——
Beatrice: “Şimdi anlam kazandı, doğrusu. Buradaki kitaplar okuyucusunun tanıdığı kişilerin hayatlarını tecrübe etmesine imkân tanıyor, sanırım.”
Subaru: “Ben Cadı’yı gördüm, Julius da Generali. Kulağa doğruymuş gibi geliyor.”
Anastasia: “Duymazdan gelemeyeceğim bir şeyler işitmiş gibi hissediyorum. Natsuki-kun, bir Cadı’yla ilişkin mi oldu? Böyle ilişkiler iyi değildir. Onların hepsi Cadı Tarikatıyla ilişkili.”
Subaru: “Benim de fazlasıyla ödüm kopuyor zaten ama onunla aramdaki ilişki sığdı, yani için rahat etsin lütfen. Son zamanlarda can sıkıcı bir iletişimimiz olmadı.”
Subaru Anastasia’nın sözleri karşısında omuz silkti. Fakat Emilia, Beatrice ve hatta Julius’un surat ifadeleri bile ekşi bir şey yemiş gibiydi.
Bu beklenmedik tepki Subaru’nun kaşlarının çatılmasına yol açarken Anastasia derin derin iç çekerek devam etti.
Anastasia: “Kitapların ve kitaplığın anlamı şimdi netleşti. Paylaşmak adına korkutucu bir şey söyleyeceğim, sorun olur mu?”
Subaru: “Bunu duymak gerçekten rahatsız edici olacak ama ne söylemek istiyorsun?”
Anastasia: “Bu kitaplıktaki her kitabın bir adı var, değil mi?”
Herkesin bildiği bir gerçeği dile getiren Anastasia, devam etme izni almak için Subaru’ya baktı. Başını sallayıp onay veren Subaru ise az sonra söyleyeceği korkutucu kelimelerin ne olabileceğini düşünmeye başladı.
Derken Anastasia, Balleroy’un kitabı ve Beatrice’in tutmakta olduğu Typhon’un kitabına birer parmağını uzattı.
Anastasia: “İmparatorluk Generali ve Natsuki-kun’un Cadı dostu.”
Subaru: “Hey, dostluk falan yok!”
Anastasia: “O Cadı dostun kitabıyla aralarındaki ortak nokta, ikisinin de ölmüş kişilere ait kitaplar olması.”
Subaru: “————”
Typhon’u ölü olarak adlandırmak birazcık rahatsız edici olsa da cadıların mezarlıktaki çay partisinin gerçekleştiği noktanın artık yerinde olmadığı hesaba katılınca Typhon’un da tamamen gittiği düşünülebilirdi.
Echidna’ya gelince, Eridna hakkında pek çok şüphe varken Subaru’nun içi o konuda rahat edemiyordu.
Onun içsel düşüncelerini şimdilik bir kenara bırakacak olursak Anastasia, ellerini tüm kütüphaneyi işaret edecek şekilde iki yana açarak konuşmaya devam etmekteydi.
Anastasia: “Buradaki kitaplar, bu dünyada geçmişten bugüne dek yaşamış her ama herkesin ismini mi taşıyor sahiden? Öyleyse… spesifik bir kitabı bulmak, ne kadar vakit alacak?”
——Düzeltme. Bu kitaplığı yapan kişi kötü karakterli değildi.
——Ondan kötüsü yoktu.
△ △ △ △ △ △ △
#Güzel bir bölümdü. Bir anda Kibir Cadısı gibi birinin hayatını okumamızı ve böyle çarpıcı olmasını beklemiyordum. Çocuğunu infazlara götüren cellat baba da bir tuhafmış gerçekten. Neyse. Peki bizimkiler istedikleri ismi/isimleri bulabilecekler mi, bulacaklarsa nasıl ve ne kadar sürede? Ve bu süreçte yeni ilginç bilgiler edinecek miyiz? Cidden iyi gidiyor bu ara bölümler. Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!


