※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “Ah, Subaru. Şükürler olsun ki birbirimizi kaçırmadık. Geri döndüm.”
Subaru: “Reinhard? Ne çabuk, daha yeni gitmiştin.”
Subaru ve grubu, Julius’u alışlarının ardından sığınağa dönerken aynı sığınağa yeni dönmüş olan Reinhard’a denk gelmişti.
Subaru onun hızı karşısında şaşkın bir tepki verirken de elini hafiften kaldırmış şekilde onlara doğru ilerleyen Reinhard’ın kaşları ansızın çatılmıştı. Ve Subaru’nun korkunç görünümüyle dörtlünün gergin denilebilecek tavırlarındaki huzursuzluk karşısında…
Reinhard: “Mesele nedir Subaru?.. Bir sorun mu var?”
Subaru: “Kesinlikle bir sorun var… Ama kelimelere dökmek zor. Senin de teyit etmeni istediğim bir şey.”
Reinhard: “Yardımım dokunacaksa ne istersen sorabilirsin. Buyur?”
Reinhard’ın ses tonu alçalan Subaru’ya verdiği karşılık her zamanki kadar içtendi. Bu yüzden Subaru, onun Bağırsak Avcısı mücadelesinden başlayarak Açgözlülükle verdiği savaşa kadarki tüm olağanüstülüklerine güvenmek istiyordu.
Yine de ilahi bir lütufla kurtuluşa ulaşma şeklindeki bu beklenti――
Subaru: “――Yanımda duran kişiyle ilgili herhangi bir şey biliyor musun?”
Reinhard: “…Beatrice-sama’yı kastetmiyorsun, değil mi?”
Reinhard, Subaru’nun yanına sokulmuş olan elbiseli küçük kıza bakarak böyle söyledi. Subaru ise sessiz kaldı, Reinhard’ın kelimelerine karşılık vermedi. Yalnızca Kılıç Azizine gözlerini dikmeyi sürdürerek arzuladığı yanıtı alabilmek için dua etti.
O bakışlardaki şevk karşısında Reinhard, bakışlarını Subaru’nun yanındaki kişiye çevirdi ve düşünürcesine gözlerini hafifçe kıstı. Ancak…
Reinhard: “――Özür dilerim. Tanımadığım biri. Yine de duruşu ve görünüşüne bakılırsa savaşa katılan cesur fertlerden biri sanırım.”
Julius: “――――”
Julius’un yanakları bu yanıt karşısında kaskatı kesildi.
Kraliyet Şövalyeleri Birliği’nden yoldaş ve aynı zamanda çok yakın birer dost olmaları gereken bu iki kişi—— onları birbirine bağlayan o dostluk da İsmi yenildiği için koparılıp atılmıştı.
Bu gerçekliği işiten Julius gözlerini kederli bir şekilde yere indirirken yan tarafından onu izleyen Subaru da hüzünlenmiş durumdaydı.
Kılıç Azizi, Kraliyetin en güçlü ferdi olarak Cadı Tarikatını bile parçalayabilecek kudretiyle en yetenekli kılıç ustasıydı.
Ancak Reinhard van Astrea bile Oburluğun Otoritesinin etkisinden kaçamamıştı.
Belki de söz konusu Reinhard ise bunun mümkün olduğunu düşünmek, yalnızca temelsiz bir arzudan ibaretti.
Her hâlükârda o arzu acımasızca paramparça edilmiş, sığlığı onaylanmıştı.
Reinhard: “Özür dilerim. Sebebini bilemesem de beklentilerinizi karşılayamamışım gibi görünüyor.”
Julius: “…Hah, bunu söyleyen ben olmalıyım. Senin bakış açından bu soru kulağa bir itham gibi gelmiş olmalı. Böyle bir varsayımda bulunduğumuz için esas biz özür dilemeliyiz.”
Reinhard’ın özrüne karşılık verme sorumluluğunu üstlenen bizzat Julius olmuştu.
Dostu tarafından yabancı muamelesi görme şokunu maskelemiş, bu sakince sözlerle kendisini örtbas ederek sığınağa bakınmıştı. Ve sonra da…
Julius: “Önemli insanların toplanma vakti gelmek üzere sanırım. Yapılacaklarla ilgili konferansı başlatmanın tam zamanı.”
Reinhard: “…Anlıyorum. Yani orada senin hakkında da konuşacağız, haksız mıyım?”
Julius’un sözlerinin ardındaki niyeti tahmin eden Reinhard, çenesini kaldırdı. Gerçekten de verilen defansif savaşın cesur bireyleri―― Kraliyet Seçimi adayları ve Şehir Görevlileri sığınağın içerisinde toplanmaya başlamıştı.
İşte o sırada, tam da o sığınağın dışında kimonolu genç bir kadın göründü.
Anastasia: “Hımm, görünen o ki daha biz söylemeden toplanmışlar. Ne âlâ.”
Dışarıya bakınmayı sonlandıran Anastasia boynundaki atkıyı, Echidna’yı, çekiştirip gülümseyerek böyle söyledi. Gözleri sığınağın içinde şöyle bir turladı―― görüş alanında Subaru’nun yanında dikilen Julius’u da görmüş olmalıydı ama ondan bahsedecekmiş gibi görünmüyordu.
Anastasia: “Emilia-sangiller ve Felt-san da dahil olmak üzere, aşağı yukarı herkes tam kadro burada gibi. Priscilla-san’ın ekibi de toplanırsa tamamız demektir. Öyleyse, konferansı başlatabiliriz diye düşünüyorum.”
Anastasia ellerini çırparak bu öneride bulundu.
Ve bu konuşmayı göz ucuyla görebiliyor olması gereken Birinci Şövalyesi, tek kelime etmeden dingin bir havayla tamamladı.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Kaybedilen Belediyenin yerine yeni konferans odası olarak belirlenen yer, sığınağın yakınlarında bir alandı.
Orası da bir sığınaktı ancak taşkın ihtimaline karşı yeterli korumayı sağlamayışı nedeniyle―― Pristella şehrini alarma sokan felaket esnasında kullanılmamış gibi görünüyordu.
Anastasia: “Öncelikle diğer sığınaklardaki insanların evlerine dönmeye başlaması için iyi bir vakit diye düşünüyorum, sizce de öyle değil mi? Doğrusu biz de hanımıza dönmek isterdik ama… henüz toparlanma işi sona ermemiş sanırım.”
Toparlanmadan kastı han mıydı yoksa hengameye dahil olan insanlar mıydı acaba?
Anastasia muhtemelen bu yorumu her iki anlama da gelebilsin, toplanma alanına gelenler adına inisiyatif alabilsin diye yapmıştı.
Anastasia: “Öncelikle, emekleriniz için hepinize teşekkür etmeme izin verin. Neyse ki Cadı Tarikatının büyük saldırısıyla doğan hasar son derece hafif… Burada olanlar ve olmayanlar doğrultusunda inandığım şey bu. Benzeri görülmemiş bir savaştı.”
Konferanstakiler: “――――”
Anastasia: “O sert surat ifadeleriniz olmasa da anlıyorum. Yüzleriniz ‘hafif hasar’ kelimelerine ikna olmadığınızı anlatıyor.”
O şüphesiz sessiz suratlar, bazı açılardan umursamaz görünen Anastasia’nın kelimeleri karşısında sertleşmişti. Anastasia ise omuzlarını silkmiş şekilde etrafına bakınmaktaydı.
Konferansa yalnızca şehri savunma savaşını üstlenen esas üyeler değil, sonradan dahil olan işbirlikçiler de katılmıştı.
Emilia Kampından gelenler Emilia, Subaru ve Beatrice idi. Garfiel ve Otto yaralarının ağırlığı nedeniyle konferansa katılamamıştı.
Felt Kampından gelenler Felt, Reinhard ve oraya ait olmadığı hissiyle beti benzi atan Camberley idi. Gaston ve Rachins de yaraları ve bitkinliklerinden ötürü katılamamıştı.
Crusch Kampının en önemli üyesi olan Crusch hâlâ yatak istirahatindeydi. Dolayısıyla hanımlarının yerine Ferris ve Wilhelm katılmıştı.
Priscilla Kampından gelenler sıkılmış görünen Al ve Priscilla idi. Eşlikçileri Schult da sağ salim yanlarındaydı. Ancak güvenliği teyit edilmiş görünse de Heinkel aralarında değildi.
Anastasia Kampındansa dizginleri eline almış şekilde ortada duran Anastasia vardı. Ayrıca Tivey ve bedeni beyaz bandajlarla sarılı Ricardo da ortamdaydı. Ve Julius da onlardan uzakta, Emilia Kampına dahil şekilde oturuyordu.
Son olarak Kiritaka, Liliana ve sürece dahil olan Beyaz Ejderin Pulları üyeleri de konferansa katılmıştı.
Öyle ya da böyle savaşın bir parçası olan yirmiye yakın kişi, defansif savaşın ardından bir konferans gerçekleştirmek adına toplanmıştı.
Ve Anastasia’nın başlangıç konuşmasına karşı çıkarak önayak olan ilk kişi, huzursuz tavrıyla Ferris oldu.
Sarı gözleri rahatsız bir şekilde titreşir hâlde elini kaldırarak,
Ferris: “Savaş sonrası konferans gerçekleştirmek önemli… Bunu anlıyorum. Anlıyorum ama Günah Başpiskoposuyla nasıl baş edeceğimizi konuşmayı diliyorum. Neticede Cadı Tarikatının en yüksek rütbeli üyelerinden biri canlı yakalandı, haksız mıyım? Ona sormamız gereken pek çok şey var. Bu konuda acele etmek istiyorum.”
Anastasia: “…Eh, Ferris-san’ın böyle söyleyeceğini biliyorum. Bu arada Crusch-san’ın şu anki durumu nedir? Herhangi bir değişiklik oldu mu?”
Ferris: “――Yalnızca stabil olduğunu söyleyebilirim. Şehvetten herhangi bir bilgi alamadık, bu yüzden an itibarıyla benim şifa büyüm ve kendi iradesiyle gücünü toplamaya çalışıyor. Subaru-kun’un yardımıyla semptomları bir an için hafifledi ama…”
Hayal kırıklığına uğramış olan Ferris’in göz ucuyla bakmakta olduğu Subaru, gözlerini kendi avcuna dikti. Avcunun bir kısmı siyaha dönmüştü ve bir yanık veya doğum lekesi gibi tenine yakışmayan bir manzara sergiliyordu.
Pantolonunun örttüğü sağ uyluğunda da benzer bir değişim söz konusuydu. O alanda herhangi bir yabancı hissiyat veya acı duymuyordu ama Crusch için durum öyle değildi. Kadının gücünü yiyip bitiren şeyi ortadan kaldırmak, hayatını kurtarmak için kesinlikle maksimum önem taşıyordu.
Bunun yanı sıra bir kadın için tenine yayılan siyah damarların görüntüsüne katlanmak da oldukça zordu. Crusch gibi güzel bir kadının böyle bir şeyden mustarip olması tüm bunları daha da acı verici hâle getiriyordu.
Anastasia: “Dürüst olmam gerekirse o Günah Başpiskoposunu hayatta tutmaktan yana değilim. O şey yalnızca bela getirir. Eğer mümkünse onu bir an önce öldürmemiz kesinlikle en iyi seçim olacaktır.”
Ferris: “――! Ama bu durumda elimizde hiçbir rehber kalmaz!”
Subaru siyah damarlar için endişelenirken Anastasia ve Ferris arasındaki tartışma, kaynama noktasına ulaşmaktaydı.
Yakalanan Günah Başpiskoposuna―― Sirius’a ne yapılacağı konusunda Ferris, Anastasia’nın idam önerisine şiddetle kafasını sallayarak karşılık veriyordu. Onun açısından bakılınca bu tavır gayet doğaldı.
Fakat Anastasia da giderek hiddetlenen Ferris’e kafasını sallamaktaydı.
Anastasia: “Crusch-san’ın başına gelenleri üzücü buluyorum. Ama bunlar farklı meseleler. Ayrıca Öfke, Şehvet hakkında ne biliyor olabilir ki?.. Yoo, uzun vadede bir bağları olduğunu sanmıyorum. Bana kalırsa Cadı Tarikatı üyelerinin iş birliği içerisinde olması son derece düşük bir ihtimal.”
Ferris: “Bağları yok diyorsun, öyleyse neden?! Neden bugünkü gibi bir şey yaşandı?! Tüm Günah Başpiskoposları gelip bu şehre saldırdı ama iş birliği içerisinde değiller, öyle mi?!”
Anastasia: “Tabii ki ben bile eylemlerinin tesadüfen örtüştüğünü söyleyemem. Ama amaçları, geri çekilme zamanları ve dağılımları uyuşmazken buna iş birliği demek biraz tuhaf olur… Cadı Tarikatının iş birliği gibi şeylere yönelik bir farkındalığı yok.”
Ferris: “Bu yalnızca bir çıkarım, haksız mıyım?!”
Sesini yükselten Ferris, Anastasia’nın sözlerine tamamen karşıydı. Anlaşılan Anastasia da kabul edilmesi zor bir öneride bulunduğunun farkındaydı ve Ferris’in duygusal sözleriyle yaptığı inkara karşılık verecek gibi görünüyordu.
Bunun üzerine Subaru yavaşça elini kaldırdı.
Subaru: “Bir şeyler söyleyebilir miyim? Benim de bir fikrim var ama Ferris’inkine yakın bir fikir. Öfkeden bilgi almaya çalışmanın anlamsız olduğunu düşünmüyorum.”
Ferris: “…Ne demek istiyorsun?”
Subaru: “Gurur duyduğum bir hikâye değil ama kısa bir süre önce Öfkeyle bir müddet konuşmama müsaade edildi, ben de ondan Oburlukla ilgili bir şeyler duyma fırsatı buldum. Yalnızca ilişkilerinin uzunluğu, derinliği ve yakınlığıyla ilgili olsa da onlardan hiçbir bilgi alamayacağımızı söylemekle çok aceleci davranmış oluruz.”
İşin doğrusu Öfke, Subaru’ya Oburlukla ilgili uyarıya benzer kelimeler sarf etmişti.
Bu sayede Subaru’nun bir parçası Oburluğun birden fazla bireyden oluşması olasılığının farkına varmış ve sığınaktan uzaklaşmaya çalışan Julius’u gözden kaçırmamıştı. Bu duruma kayıtsız kalamamıştı. Her hâlükârda gerçek hislerini açığa vuracak olursa bir parçası da Anastasia’ya katılıyordu.
Subaru: “Ama onları bilgi kaynağı olarak kullanıp kullanamayacağımızı bir kenara bırakırsak onları esir tutma konusunda da içimde kötü bir his var… Gerçi bu tüm Günah Başpiskoposları için geçerli.”
An itibarıyla buradakilerin konferansta yer alabilmesi adına Sirius’u kollama görevi Beyaz Ejderin Pulları’na emanet edilmişti.
Sirius hareket imkânı olmadan zincirlerle bağlı hâldeydi ve konuşamasın diye ağzı da kapatılmıştı. Onun yanında fazla uzun süre kaldıkları takdirde kalplerinin etkilenmesi ihtimalinden ötürü dönüşümlü olarak nöbet tutuyorlardı. Yani konferans esnasında hiçbir sorun çıkmamalıydı ama yine de Subaru’nun stresi sona ermiyordu.
Subaru: “Canlı hâlde rehin alındıkları sürece bu gerginliği hissetmek gerekli. Bu konuda ne yapacağımızla ilgili koşulsuz bir karar veremem.”
Ferris: “Kimin tarafındasın sen?!.”
Ferris’in tarafsızlığını koruyan Subaru’ya diktiği gözleri nefret doluydu. O bakışların yoğunluğuyla suratı ekşiyen Subaru da…
Subaru: “Kimsenin tarafında değilim. Dürüst olmak gerekirse ikinizi de haklı buluyorum… En kötü senaryoda benim bedenimin henüz siyaha dönmemiş kısımlarını kullanarak Crusch-san’ın bedenindeki siyah damarlarla ilgili bir şeyler yaparım, bununla meseleyi çözebilirsek sorun kalmaz sanırım.”
Ferris: “――Ah.”
Emilia: “Subaru”
Subaru’nun Crusch’ın kara damarları konusundaki muhakemesi bir hayli ekstremdi. Bu sözleri işiten Ferris serseme dönerken Emilia, Subaru’ya azarlayıcı bakışlarla karşılık verdi.
Geri kalanlar da Subaru’ya gözlerinde karmaşık duygular ve şokla bakmaktaydı.
Emilia: “Bu meseleyi ben de işittim ama bu sahiden yapılacak son şey, haksız mıyım? Şu anda hiçbir şey yapılmadığı takdirde neler olacağını bilmiyoruz ama bu normalmiş gibi davranmak da…”
Subaru: “Ehh, ben de o sağlıksız mürekkebi bedenime eğlence olsun diye koymak istiyor değilim. Ama elimizde Crusch-san’ın semptomlarını bir nebze hafiflettiğine dair bir örnek var.”
Emilia: “――――”
Subaru: “Söylemek istediğim şey şu: Sonuca varmak için acele etmeyelim. Sabırsızlığa kapılmanı anlıyorum ama sırtım veya popom siyaha dönse bile kimse görmeyeceği için yardım etmekten yana çekincem yok. Bundan bahsediyorum.”
Bir şeyler yapabilmesinin bir yolu varken kendi şirinliği azalacak diye bundan vazgeçmek midesini bulandırırdı.
Crusch yardımını gördüğü değerli biriydi ve daha da önemlisi, ortada ne kendisinin ne de başkalarının hayatını tehdit eden bir yol söz konusuydu. Bu yüzden görünmeyen yerlerini karartarak yardımcı olması mümkünse bunu elinden geldiğince gerçekleştirmekten yanaydı.
Wilhelm: “Ferris, otur yerine. Şu an için Subaru-dono haklı.”
Ferris: “…Biliyorum. Gerçekten biliyorum.”
Sessiz kalan Ferris’i kolundan tutup çekerek sakinleştiren kişi Wilhelm oldu. Ferris de kafasını eğip Subaru’ya bir şeyler söylemeye çalışsa da neticede tek kelime etmeyerek yerine oturdu.
Onun bu hâlini gören Subaru ise iç çekti, derken toplantı alanının gerginleşen havası yeniden normale döndü. Tabii aynı konu hâlâ devam ediyordu.
Anastasia: “Öyle ya da böyle Günah Başpiskoposuna ne yapacağımız konusunda herkesin farklı fikirlerde olmasını anlıyorum. Onu hayatta tutmak endişe verici ve ne benim ne de Natsuki-kun’un içgüdülerinin sınırları kendisini gösteriyor… Açıkçası onu yakalamak yerine öldürmüş olsalardı sohbetimiz çok daha hızlı ilerleyebilirdi.”
Priscilla: “――Ne oldu, değersiz konuşman sona mı erdi? Bana ne kadar bakarsan bak o değersiz gösterine bir ödül verilmeyecek. Şu dilenci bakışlarına hemen bir son ver.”
Priscilla, Anastasia’nın bakışını bu alayla esneyerek karşıladı.
Bu yersiz yanıt, Priscilla’nın şu ana kadarki konuşmaları adamakıllı dinlemediğinin kanıtıydı. Anlaşılan bu konferansa katılmış olması da anlık heveslerinden birinin sonucuydu.
Anastasia: “Böyle kurnazca konuşmasana. Bu tavrın Cadı Tarikatını canlı yakalayan kişiye hiç yakışmasa da her şeyden önce, onu nasıl yakaladın? Bu tuhaf olaylara yol açan şey nedir?”
Priscilla: “Sanki yaşayıp yaşamayacağını biliyordum da. Son darbemi indirdiğimde Yang Kılıcı bulanıklaştı ve keskinliğini yitirdi. Bu sayede hayatta kaldı. Onu kanaldan çıkaran, şarkıcıyı ararken suları kurutan ayaktakımından biriydi. Benimle hiçbir ilgisi yok.”
Anastasia: “Öldürmeye çalıştığın kişinin ölmemiş olması seni hiç rahatsız etmiyor mu?”
Priscilla: “Aksine. Kılıcımı yalnızca öldürme amacıyla çektim. Eğer bu yolla ölmediyse onu yeniden öldürmek gibi bir arzum yok. Benim elimde ölmüş olmasa da bana kalırsa böylesi daha uygun oldu.”
Anastasia: “Haa, anlamadım ama neyse.”
Anastasia her zamanki gibi esrarengiz bir teori ortaya atan Priscilla’yı anlamaya çalışmaktan vazgeçmiş gibi görünüyordu. Subaru da onun ne kastettiğini bilemiyor ama Priscilla’nın düşünme şeklinin herhangi biri tarafından anlaşıldığını düşünmüyordu.
Onun yanı başındaki Al ve Schult’un bile bu meselenin ucunu bucağını anlayabilmiş olması şüpheliydi.
Reinhard: “En azından ben, Öfkeyi burada yargılamaya karşıyım. Tabii ki Ferris’in hislerine saygı duymak isterim ve bu, Kraliyet için de eşsiz bir fırsat. Onu daha katı bir şekilde kollamanın yanı sıra bildiklerini öğrenmenin bir yolunu bulmak için de çaba sarf etmeliyiz diye düşünüyorum.”
Felt: “…Bence onu öldürsek daha iyi. O Günah Başpiskoposlarını hatırlamak bile midemi bulandırırken ağzından azıcık anlam ifade eden herhangi bir şey çıkacağını sanmıyorum. Sorunlu bir duruma düşmeden önce öldürülmesi daha iyi, böylece gelecekte de sorun yaratamaz, muhtemelen.”
Reinhard: “Felt-sama…”
Felt: “Bilgin olsun ki bu defa senin sinirini bozmak için böyle söylemedim.”
Ve farklı bir noktadan, bir efendiyle hizmetkârının birbiriyle çelişen fikirleri yükselmişti.
Öfkenin canlı tutulmasını destekleyen Reinhard ve buna karşı çıkan Felt. Gerçi Felt’in fikrinin pek sağlam bir dayanağı yoktu.
Felt, kendi fikrinin kabul edileceğini düşünmüyor gibiydi. Neticede Öfke kişisi Kraliyetin nezaretine verilecekti, işler böyle sonlanacak gibi görünüyordu. Ve en kötü senaryoda er ya da geç bir mahkûmiyetin gerçekleştirilmesi gerekecekti.
Anastasia: “Söz konusu uygunluk olunca uyumlu davranabiliyormuşsun gibi görünüyor. Peki bu durumda Felt-san da seninle başkente gidecek mi? Yoksa efendi ve hizmetkârı ayrı yollara mı gidecek?..”
Felt: “Reinhard giderse ben de giderim. ――Bu defa yapacak bir şey yok.”
Felt’in sözlerinin doğurduğu hayretle Reinhard’ın yüz ifadesi değişirken ona kaçamak bir bakış atan Felt, tatlı suratında koca bir somurtuşla,
Felt: “Yanlış bir fikir edinme. Sana katlanamadığım gerçeği değişmedi. Değişmedi ama bunlar buna göre hareket etmeyeceğim zamanlar.”
Reinhard: “Buna göre hareket etmeyeceğin zamanlar mı var?”
Felt: “Bilmiyorum. Bu soruyu kendi göğsüne sormaya çalış. Benim göğsüm sana yanıt verecek kadar yumuşak değil.”
Yaşına göre gelişmemiş olan göğsünü kabartan Felt, Reinhard’a bakarak dil çıkarttı. Reinhard ise efendisinin bu tavrı karşısında gözlerini kaçırdıktan sonra sessizce çenesini kaldırdı.
Efendiyle hizmetkâr arasında var olan hisleri yalnızca kendileri biliyordu. Her hâlükârda Felt Kampı da bir yıl öncekiyle aynıymış gibi görünmüyordu.
Camberley: “Ş-Şey, öyleyse ben…”
Reinhard: “Camberley, sen Gaston ve Rachins’in yanına git. Hareket edebilir hâle geldiklerinde önden köşke dönebilirler. Yalnızca İhtiyar Rom’la temasa geçmelerine müsaade et.”
Camberley: “E-evet efendim, anlaşıldı.”
Huzursuz görünen Camberley’in yüzüne bu emirlerle birlikte bir rahatlama yerleşti.
Şimdilik Reinhard’ın gönüllü oluşu sayesinde Öfkeye eşlik edilmesi meselesinde içleri rahat edebilirdi. Sonrasında Sirius’tan elde edilebileceklerin sorumluluğu Kraliyet uzmanlarının olacaktı.
Kiritaka: “Öyleyse sıradaki meseleye geçebilir miyiz? Bayanlar ve baylar.”
Öfke konusunda ne yapılacağının kararlaştırılışının ardından elini kaldıran kişi Kiritaka oldu. Hafiften dağılmış saçlarını elleriyle kurcalarken herkesin yüzüne baktıktan sonra,
Kiritaka: “Öncelikle, bu şehri koruma savaşı konusunda… tüm vatandaşların adına hepinize teşekkür etmek isterim. Sizler olmasaydınız Pristella şehri büyük ihtimalle Cadı Tarikatının şeytani pençelerine düşmüş olacaktı. Bu konuda en içten minnettarlığımı sunarım.”
Kiritaka başı ve bedeni eğik hâlde şehrin geneli adına konuşma sorumluluğunu üstlenmişti. Yanındaki Liliana da panik dolu bir surat ifadesiyle Kiritaka gibi kafasını eğmiş durumdaydı.
Kiritaka bir kenara bırakılırsa Liliana’nın bu içten tepkisi hiç de ondan beklenir bir şey değildi. Belki de Öfkeyle yaptığı mücadele veya sonrasında yaşanan bir şeyler, tavırlarında bir değişikliğe sebep olmuştu.
Her hâlükârda…
Subaru: “Biz de şehrin içindeydik ve bu olayın bir parçasıyken bir gözlemci olarak arkamıza yaslanıp izlemek gibi bir şansımız yoktu, o yüzden bize böyle gösterişli bir şekilde teşekkür etmenize gerek yok. Sizce de öyle değil mi?”
Emilia: “Evet. Ayrıca hedeflerini düşününce Cadı Tarikatının şehri ele geçirmesi yalnızca bir bonus olabilir. Biz mi onları kurtardık, onlar mı bizi kurtardı, belki de bu sorunun cevabını bilmiyoruzdur.”
Emilia ve Subaru, Cadı Tarikatının saldırısı karşısında övgü üstlenmelerinin zor olduğunda ısrarcıydı. Cadı Tarikatını püskürtme başarısının büyük bir çoğunluğunun burada toplananlara ait olduğu kesindi. Ancak daha en başta Günah Başpiskoposlarının hedefleri “Emilia”, “Yapay Ruh” ve “Bilgelik Kitabı” idi.
Tüm bunlar şehre dışarıdan getirilmiş şeylerdi ve hepsinden de Emilia Kampı sorumluydu. Hâliyle övgüleri içtenlikle kabul etmeleri mümkün değildi.
Felt: “Bir dakika. Oy birliğine varılmışçasına böyle söylemeniz beni rahatsız ediyor. Gerçekten biz olmasaydık o Cadı Tarikatı denen tiplerin yüzüne kapıyı çarpacaklarını mı söylüyorsunuz yani? Bu konuda daha net konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.”
Priscilla: “Üzücü olsa da o dilenci kızla aynı fikirdeyim. Bizi de siz sıradan vatandaşların kendisine yakıştırdığı çekingenliğe sürüklemeyin. Bu kadar mağrur olmayın, yarı cadı ve cahil ikilisi.”
Ancak bu haşin ikili, Subaru ve Emilia’nın sözleri karşısında kendi katı fikirlerini beyan etmişti.
Felt ve Priscilla konuşmayı bitirir bitirmez birbirlerine bakıp hemen ardından gözlerini kaçırırken ikisi de rahatsız görünüyordu. O ikisi başından beri iyi anlaşamıyordu. Zaten yalnızca kendi grubundakiler Priscilla’ya yakınken bu, çok normal bir tepkiydi.
Kiritaka: “Lütfen sakin olun. Emilia-sama’nın söyledikleri beni mutlu etse de Felt-sama ve Priscilla-sama’nın da söylediği gibi şehrin savunulması tamamen sizin başarınızdı. Buna şehrin bir temsilcisi olarak yemin ederim. ――Bu sırada, gücünüzden bir müddet daha faydalanmak isterim.”
Subaru: “Güç derken…. Daha önce bahsettiğin diğer meseleyi mi kastediyorsun?”
Kiritaka: “Aynen öyle. O çarpık güçle dönüştürülen vatandaşlardan bahsediyorum.”
Herkes: “――――”
Kiritaka’nın kasvetli ses tonu, işiten herkesi sessizleştirmişti.
Belirtmek üzere olduğu şey―― ortamdaki herkesin anladığı bir şeydi. Yani Şehvetin şeytani pençelerine düşmüş ve insan dışı formlara dönüştürülmüş Belediye personeli.
Biri siyah bir ejdere dönüştürülmüştü, bir düzine civarı kişiyse kocaman sineklere.
Hâlâ Şehvetin Başkalaşım ve Ucubeleşme Otoritesinin etkilerine karşı bir çözüm geliştirememişlerdi. Tabii o kişileri şimdilik bir araya toplamış ve varlıklarını gizlemişlerdi.
Kiritaka: “Bu işin sorumlusu olan Şehvet kaçtı… Yoo, zaten en başta Şehveti yakalayabilmiş olsaydık bile onları normale döndürme niyeti olup olmayacağı şüpheliydi.”
Subaru: “O kadarı kesin… Ama onları böyle bırakamayız, haksız mıyım? Yapabileceğimiz herhangi bir şey yok mu? Ferris için bile mi imkânsız bir iş?”
Orijinal formlarına dönemeyen o insanların yaşadığı değişiklik, hastalıklardan farklı bir temele sahipti.
Subaru’nun kendisine çevrilen bakışlarını fark eden Ferris kafasını sallayıp dudaklarını ısırarak…
Ferris: “Ben bile onları öylece tedavi edemem. Yoo, mesele onları tedavi edip edememem değil. Ortada bir yara veya hastalık yok, onlar yalnızca o canavarlara dönüştürülmüşler. Şifa büyüleriyse sadece hasta veya yaralı insanları iyi etmeye yarar. Bu yüzden o dönüşümler karşısında şifa büyüsü kullanmak nafile.”
Kiritaka: “Dürüst olmak gerekirse sineğe dönüştürülenlerin farkındalığa sahip olup olmadığını bilmiyorum. Bu ayrımı yapamıyorum ve insan boyutunda sinekler olmalarına rağmen uçamıyorlar bile. Kanatlarını doğru düzgün hareket ettirmeyi bile öğrenmemişler, tamamlanmamış hâldeler. Ama eğer farkındalıkları varsa…”
Subaru: “Eğer içlerinde bulundukları şartları net olarak anlıyorlarsa kafayı yiyorlardır sanırım…”
Kendi bedenlerini yitirmişlerdi.
Düşünmesi bile ürpertici bir değişimdi. Ve insan dışı bir şeye―― mide bulandırıcı bir şeye dönüştüklerini düşünmek her şeyi daha da kötü hâle getiriyordu. Bedenin özgür değilken ve arzularını ifade etme yolunu bile yitirmişken akla ne geleceğini hayal etmek oldukça kolaydı.
Düşündükleri şey mutlaka…
Priscilla: “Bana kalırsa o çirkin böceklere dönüşenler ölmek istiyor olmalı. Onları eski hâllerine çevirme şansı yoksa bu isteklerini yerine getirmek merhametli bir hareket olmaz mı?”
Al: “Prenses, bu…”
Priscilla: “Sessiz ol, Al. Yapmacık bir saygının anlamı yok. Bende tembel domuzlara gösterecek merhamet yok ama saçmalıklara yenik düşerek kaderi kötüleyenleri öldürmek de bir nezaket göstergesidir. Kısaca, anlamı bu.”
Priscilla bu sert bakış açısıyla, içgüdüsel olarak fikrini beyan eden Al’ı susturdu. Ancak Al’ın daha fazla itiraz etmemesinin esas sebebi, Priscilla’nın bir bağlamda haklı olmasıydı.
Tabii ki Al, o insanların ölmesi gerektiğini düşünmüyordu. Ama sineğe dönüşmüşlerdi ve onları normale döndürmenin bilinen bir yolu yoktu; hâliyle ölmek istiyor olmaları çok doğaldı.
Subaru: “Suçlu kişi olan Şehvetle pazarlık etmek imkânsız. Şifa büyüleri o insanları düzeltmiyor. Ne yapacağız?”
Kiritaka: “Şahsen bu meseleyi herkese sormak istedim. Çok ufak bir ihtimal olsa da önemi yok. Onları nasıl iyileştireceğimize dair herhangi bir fikri olan var mı?”
Hâlâ bir umuda tutunmaya çalışıyor gibi görünen Kiritaka’nın sorusu hem beklenti hem de vazgeçiş içeriyordu. Yoo, vazgeçişten çok daha fazlasıydı. Bu da normaldi. Tutunulacak herhangi bir olasılık olsaydı biri şimdiye o olasılığı önermiş olurdu.
Başka bir deyişle şu ana dek herhangi bir çözüme dair bir imada bulunulmamışsa…
Kiritaka: “――Anlıyorum. Verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü çok özür dilerim. Onlarla ilgilenmek şehri alakadar eden bir mesele, bu sorumluluğu sonrasında biz üstleneceğiz.”
Subaru: “Sorumluluğu üstlenmek mi? Ne yapacaksınız ki?”
Kiritaka: “Bu işten sonra tüm olasılıkları değerlendireceğiz… İşin içinde olanların arzularını ve hepsinin vardığı sonucu öğrenmek zorundayız. Son karar ne olursa olsun son ana dek bekleyip öyle göreceğiz.”
İşlerin normale dönebilmelerinden ziyade hayatlarına son verilmesiyle sonlanacağını iddia eden güçlü kelimeler gibi gelmişti. Kiritaka’nın vardığı sonuç bir bağlamda kaçınılmazdı.
Kaçınılmazdı. Ama o sonuca varmak için de çok erkendi.
Emilia: “Bekleyin. ――Iııı, bu işi bana bırakamaz mısınız?”
Kiritaka: “Emilia-sama?”
Bu konudaki tartışmanın sona ermekte olduğunu fark eden Emilia, hızlıca elini kaldırmıştı. Dosdoğru baktığı Kiritaka’nın kendisine çevrilen gergin ve beklenti dolu bakışlarını hissederken de…
Emilia: “Hepsini şu anda normale döndürme yolunu… Üzgünüm, o yolu bilmiyorum. Ama aceleyle sonuca varmanızı da istemiyorum. Daha çok vakte ihtiyacımız var.”
Kiritaka: “Hislerini anlıyorum, Emilia-sama. Fakat o vakte sahipler mi değiller mi bilmiyoruz. Esas mesele ruhlarının dönüşmüş bedenlerindeki dengeyi sürdürmeye ne kadar dayanabileceği…”
Emilia: “Evet, biliyorum. Bu yüzden zihinlerini korumaları için vakit yaratacağım. ――İlkel bir yöntem olabilir ama işe yarayacağına eminim. Onları uyutacak bir yöntem.”
Subaru: “Anlıyorum… Soğuk Uyku.”
Emilia’nın niyetini anlayan Subaru, parmaklarını şaklatarak sesini yükseltti.
Etraftakilerin bu yabancı kelimeler karşısında kafaları karışık hâlde boyunlarını çevirdiğini gördüğündeyse kendisine bakmakta olan Emilia’ya başıyla onay vererek,
Subaru: “Başka bir deyişle kilisedeki gelinlere yaptığın şeyi kastediyorsun, haksız mıyım? Emilia-tan’ın büyüsüyle o dönüşmüş kişileri askıya alınmış bir canlılık hâline sokacağız. Yalnızca kaçınılmazı erteleyecek olabiliriz ama bir sonuca varmamız için yeterli olacaktır. Bu esnada bir çözüm bulabilecek olmalıyız.”
Kiritaka: “Onları dondurup uykuda tutmak… bu mümkün mü? Ama uykularında donarak ölmezler mi?”
Emilia: “İyi olacaklar. Kısa bir süreliğine olsa da gelinler üzerinde kullandım, yani kişinin sağlığı üzerindeki etkisinden haberdarım, ayrıca ben de o şekilde 100 yıl kadar uyudum.”
Kiritaka: “Sen de mi uyudun?!.”
Toplantı alanında arzulanmayan bir konu açılırken Subaru, Emilia’nın kelimeleri karşısında yumruğunu sıktı.
Emilia’nın büyüsüne pozitif yaklaşıp onu bu şekilde kullanma konusunda ısrarcı olması alışılmadık bir şeydi. Alışılmadık ve Subaru’nun düşünmemiş olduğu sağlam bir hamleydi.
Kesin çözüm olmadığı kesindi ama Şehvet dışında bir yerden çözüm bulabilmek için zamana ihtiyaçları vardı. Hiç değilse bir zaman limitleri olmazsa olasılıklar arttırılabilirdi.
En kötü senaryoda―― Evet, en kötü senaryo olsa da önlerinde bir olasılık vardı.
Subaru Şehveti kendi elleriyle mağlup eder ve sahip olduğu Cadı Faktörü’nü alırdı. Ya da belki de o Cadı Faktörü’nün gücünü kullanabilse bile o insanları normale döndürmesi mümkün olmazdı.
Açgözlülük Cadı Faktörü’nü daha yeni almışken Günah Başpiskoposlarını çoğaltmak yalnızca boş bir hayal de olabilirdi.
Kiritaka: “…Eğer mümkünse, elbette senden bunu yapmanı isterim ama…”
Emilia: “Müsaade edin yapayım. Kesinlikle pişman olmayacaksınız.”
Emilia, tereddüt eden, ne düşüneceğini bilemeyen Kiritaka’ya talebini tekrarladı. Kiritaka bu konuda içtenlikle acı çekiyordu. Ancak o esnada hemen yanındaki Liliana, kıyafetinin uçlarını çekiştirmeye başladı.
Ve Kiritaka’ya bakan kahverengi kız, burun deliklerini şişirerek,
Lilianna: “Ne için endişeleniyorsun, Kiritaka-san? Neden olmasın? Bırak denesin! Emilia-sama onca şey söyledi. Bir başarı şansı olması doğal!”
Kiritaka: “Tabii ki ben de buna inanmak istiyorum, hem de çok istiyorum, Liliana. Ama bu pek çok insanın hayatını ilgilendiren bir mesele. Öyle kolayca sonuca varamayız…”
Lilianna: “Endişelenmeye gerek yok! Emilia-sama başarısız olmayacak. Çünkü, ÇüüüüüüNNNNNNkkkkkkÜÜÜÜÜÜÜ! Geleceğin büyük kahramanları böyle sorunları hiç zorluk çekmeden aşabilir! Ne kadar uzun veya ne kadar kalın olursa olsun önlerine çıkan tüm engelleri aştıkları o kahramanlık masalları! Kanların kaynadığı, etlerin kabardığı, herkesi büyüleyen o masallar böyle yaratılır!”
Lulirin toplantı alanına yakışmayan nazik tınlaması yankılanıyordu.
Liliana’nın idealist söylemlerinin hiçbir temeli yoktu ama nedense içlerinde tuhaf bir ikna edici güç mevcuttu. Tabii ki yalnızca buna dayanarak sonuca varmak öyle kolay değildi.
Subaru: “Hiç değilse ailelerine soralım. Kurbanlar Belediye personeliyse aileleri de aynı şehirde olmalı, haksız mıyım? Onlarla konuşup bu olasılığa açık olup olmadıklarını öğrenmeye çalışalım.”
Kiritaka: “…Söz konusu bu soruysa hiç kimsenin ailesini terk etmeye razı geleceğini sanmıyorum.”
Subaru: “Öyleyse bu işi Emilia’ya bırakıp bırakmayacağımızı sonrasında konuşabiliriz. Ve Emilia’ya inanıp inanmayacaklarına gelince… Ehh, bunun yanıtını bilhassa tüm şehrin fikir birliğiyle öğrenmek isterim.”
Kiritaka tereddüt belirtisi taşıyan bakışlarını Emilia’ya yönlendirdi. Emilia o bakışlar karşısında sinseydi bu tartışma daha da uzayabilirdi.
Fakat Emilia, Kiritaka’nın kendisine kilitlenen bakışları karşısında en ufak bir korku duymaksızın başıyla onay verdi.
Emilia: “Bana bırakın. ――Başarısız olmayacağım.”
Özgüven ve inanç―― biraz farklı duygular olsalar da Emilia, eylemleriyle yüzleşmeye olan gönüllülüğünü güçlü bir farkındalık ve hazırlıklı olma hâliyle sergilemişti.
Kiritaka: “――――”
Emilia’nın bakışlarını görüp söylemini işiten Kiritaka’nın nutku tutulmuştu.
Yalnızca onunla da kalmamıştı, etraftakilerin Emilia’ya çevrili bakışları da şu ana kadarkilerden çok farklı duygular içerisindeymişçesine çeşitli tepkiler yansıtıyordu.
En nihayetinde Kiritaka uzunca bir iç çekti.
Kiritaka: “Anlı…yorum. Elbette acelece bir sonuca varmaktansa dileklerimizi gerçek kılmak için çalışmalıyız. Çünkü aksi takdirde Pristella’yı koruma mücadelesi daha en baştan pervasızcaymış gibi görünür.”
Kiritaka: “Benim sizlere teşekkür etmem gerekiyor…”
Kiritaka pozisyonunu yitirmenin burukluğuyla gülümsedi. Konferans sonrası kurbanların ailesinden izin alınacak ve Emilia’nın büyüsüyle Soğuk Uyku gerçek kılınacak gibi görünüyordu.
Subaru, Emilia’nın az önceki baş sallayışına bir parmağını kaldırarak karşılık verdi.
Böylece ikinci tartışma konusunun da halloluşuyla sıra, gündemdeki son konuya geldi.
Ve o da――
???: “Öyleyse son konuya gelelim… Şehrin farklı kısımlarında kimliği bilinmeyen, bilinçsiz hâlde insanlarla ilgili pek çok rapor geliyor. Bu konuyu tartışmak isterim.”
Büyük ihtimalle unutulan ve o ana dek sessizliğini koruyan Şövalye için en önemli konu buydu.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “An itibarıyla rapor edilen İsimsiz kişi sayısı otuz altı. İçlerinde Beyaz Ejderin Pulları organizasyonumuzun bir parçası olduğu anlaşılan altı kişi de var. Ayrıca İsimsiz kişilerin sayısının gelecekte artma ihtimali oldukça yüksek.”
Tartışmayı başlatıp bu raporu veren kişi, Beyaz Ejderin Pulları’nın temsilcisi Dynas idi. Parmaklarıyla beyaz kıyafetine işli ejderha armasına dokunuyor, suratını güçlü bir pişmanlık ifadesi kaplıyordu.
Büyük ihtimalle Beyaz Ejderin Pulları olduklarını anlatan arma o idi. “Organizasyonun bir parçası olduğu anlaşılan” şeklindeki muğlak ifadenin dayanağı da yine o arma olmalıydı.
Felt: “Günah Başpiskoposunun saldırısına uğrayanların İsimsiz hâle geldiğini söyleyebiliriz, değil mi? Yani bir anda ortaya çıkan o kişiler ani bir mağlubiyete uğramışlar.”
Kiritaka: “Durumu hesaba katınca mantıklı bir düşünce şekli derim. Üniformalarında uyumlu arma ve işlemeler mevcut… Kimliklerinin hiçbir şekilde bilinmiyor olması gerçekten can sıkıcı.”
Dynas: “Onlarla benzer durumda otuz kişi daha var… Tam bir karmaşa söz konusu. Öyleler mi değiller mi belirsiz ve şu anda ne yapacağımıza karar vermek de zor.”
Oburluğun kurbanlarıyla―― İsimleri yenilen insanlarla baş etmek bir bağlamda Şehvetin kurbanlarıyla baş etmekten de zordu. Sonuçta o kurbanlar kendilerini tanıyan herkesin anılarından tamamen siliniyordu. Üstelik söz konusu kişiler bilinçli değilse kimliklerini teşhis edecek herhangi bir ipucu da olmuyordu.
Beyaz Ejderin Pulları hakkında bile -bağlantılarının bilinmesinin harika olmasına rağmen- daha fazla şey bilen hiç kimse yoktu. Kimlerle ilgilendikleri gibi soruların cevapları da yoktu.
Felt: “Bulduğunuz tüm “İsimsiz” kişiler bilinçsiz hâldeydi, değil mi? Şifa sanatları kullanıcısının teşhisi… Yoo, tahmini ne oldu?”
Ferris: “…Şehvetle aynı durum. Neden bilinçsiz olduklarını bilmiyorum. Tahminlerim sonucunda yalnızca uykuda olduklarını düşünüyorum. Ama bu da kesin değil. Yalnızca uyuyor olanların uyanması gerekir ama ortada Rem-chan vakası varken…”
Ferris, Felt’in sözleri sonrası Subaru’ya dönerek böyle söyledi.
Bir yıl önce Oburluktan aynı darbeyi yiyen Rem, Ferris tarafından İsimsiz insanlarınkine benzer bir tahminle yorumlanmıştı. O tahminin sonucuysa tıpatıp aynı olmuştu. Ve Rem hâlâ uyanmamış olsa da sağlığı kötüye gitmemişti.
Tabii uyuyor gibi görünse de bedeninin yaşam destek fonksiyonlarını yerine getirmediğini de söylemek durumundaydı. Saçları uzamıyor, boşaltım yapmıyordu. Anlaşılmaz bir durum içerisindeydi.
Subaru: “Kimliklerinin bilinip bilinmemesini bir yana bırakırsak o insanlarla ilgilenmek kolay. Hâlihazırda yatağa düşmüş insanlarla baş etmek daha iyi, onları o hâlde -yataklarında uyur hâlde- bırakabiliriz… Tabii esasında onları tanıyan birilerinin yanlarında olmasını isterdim.”
Ricardo: “Böyle bir şey mümkün değil ama sorun da bu, değil mi? Zorlu bir durum.”
Söylediklerinin pek anlamlı olmadığını bilse de Subaru, bunu Rem için yapmıştı. Gerçek anlamdaysa Rem için Oburluğu mağlup etmekten başka şansı yoktu.
Bunu bilse de birazcık başkaldırı gerçekleştirmekle kendisini tatmin etmeye çalışıyordu.
Ancak Subaru’nun naifliği, sesini yükseltmesine rağmen suratında en ufak bir kötü niyet barındırmayan Ricardo tarafından reddedilmişti. Kafasını çevirip yan tarafa doğru bir bakış atan Subaru, onun yan yana yerleştirilmiş iki sandalyeyi koca bedeniyle kaplamış şekilde konferansa katılmış olduğunu gördü.
Hâlâ aynı heyecanlı ruha sahipmiş gibi görünse de farklılık taşıdığı bir nokta vardı. Ve o da bedenine sarılmış bol miktarda bandaj ile dirseğinden aşağısını yitirmiş olan sağ koluydu.
Ricardo: “Öyle acıklı bir surat ifadesine bürünme, kardeşim. Mahvolduğum doğru ama hâlâ hayattayım. Olanları düşününce bu çok daha tercih edilebilir bir hasar.”
Subaru’nun bakışlarını fark eden Ricardo, kesik sağ kolunu kaldırarak dişlerini gösterdi. Görünen o ki sağ kolunu kontrol kulesini geri almak için verilen şiddetli çarpışmada Oburluğun saldırısıyla yitirmişti.
Subaru bu hikâyeyi onun yanında çarpışan Julius’tan işitmişti. Julius ona Ricardo’nun kolunu kendisini korurken yitirdiğini de anlatmıştı ama Ricardo bunu hatırlamıyordu.
Bunu kanıtlarcasına bakışlarını Subaru’nun yan tarafına çevirerek,
Ricardo: “Bu arada, yanında yakışıklı bir adam görüyorum, tanıdığın biri falan mı kardeşim? En azından aradığın adamı bulmuşsun gibi görünüyor, bu rahatlatıcı herhâlde. Öncesindeki yardımın için de cidden teşekkür ederim.”
Julius: “――――”
Julius’a yakışıklı bir adam diyen Ricardo, bir yabancıyla konuşur gibiydi.
Konuşmanın akışına bakılırsa Julius, Subaru’yu atlatmaya çalıştığı sıralarda Ricardo ile aynı şeyleri konuşmuştu.
Julius yaralı Ricardo’yu sığınağa taşımıştı, Ricardo’nun en sondaki teşekkürünün sebebi bu olmalıydı.
Her hâlükârda, bu yanlış anlaşılmayı olduğu gibi bırakmak fazla acı vericiydi.
Ayrıca artık Oburluk konusuna gelinmişti. Yani bu işe bir son verme zamanıydı.
Subaru: “Sizlere söylemek istediğim bir şey var. İsimsizlerle baş etme meselesiyle ilişkili, önemli bir şey.”
Diyerek ayağa kalkan Subaru, salondaki herkesin dikkatlerini üzerine çekti.
An itibarıyla İsimsizlerle nasıl baş edileceğiyle ilgili en çok bilgi sahibi olan kişi Subaru’ydu. Doğal olarak bir çözüm beklentisiyle dolu bakışların kendisine çevrildiğini görebiliyordu ancak o bakışlara kafasını sallayarak karşılık verdi.
Subaru: “Beklentiye sebep olduğum için üzgünüm. Tüm dürüstlüğümle söyleyebilirim ki bu, anında umut vaat edecek bir şey değil ama sizinle bu konuda konuşmak zorundayım.”
Anastasia: “Bilirsin ya, böyle abartılı bir önsözle başlarsan bizi üzmeye mahkûmsun demektir. Ne söylemeyi planlıyorsun?”
Anastasia ortamdaki gerginliği yatıştırmak adına Subaru’yla şakalaşmaya çalıştı. Ancak anlatılacaklara en çok hazırlanması gereken kişi kendisiydi.
Eğer hazırlanmazsa o gerçekler, şu anki ruh hâlini kökünden değiştirme potansiyeline sahipti.
Subaru hızlıca aldığı bir nefesin ardından herkesin yüzüne tek tek baktı. Ve en sonunda gergin görünümüne rağmen başıyla onay veren Julius’a döndü.
Bunu gören Subaru, yakınındaki Julius’u eliyle işaret ederek sorusunu sordu.
Subaru: “Aranızda burada duran adamı tanıyan var mı?”
Herkes: “――――”
Subaru’nun sorusu karşısında toplantı alanına sessizlik hâkim oldu.
Tabii sebep soruyu anlamamış olmaları değildi. Subaru’nun sorusunun, Julius’un konumunu sorgulamasının ardındaki sebebi hissetmiş olmalarıydı.
Buna dayanarak, hiç kimseden çıt çıkmıyorsa hiç kimse Julius’un kim olduğuna dair herhangi bir fikre sahip değil demekti.
Subaru: “Al! Peki ya sen? Suratı tanıdık gelmiyor mu?”
Al: “Ah? Hayırdır, kardeşim? Neden bir anda beni ortaya atıyorsun ki?”
Ansızın ismi dile getirilen Al, saf bir şaşkınlıkla sesini yükseltti. Bu tavır, içinde Julius’a dair anılar olduğunu kanıtlamaya yeterli olabilirdi ama Subaru yine de emin olmak zorundaydı.
Subaru elini yuvarlak masaya yerleştirip ona doğru eğilerek Al’ı bir kez daha sorguladı.
Subaru: “Gerçekten sebebini bilmiyor musun? Seninle ortak noktamız yüzünden soruyorum. Ee, bu adamı hatırlamıyor musun? Öyle mi? Hadi yanıt ver bana.”
Al: “…Ah, demek o yüzden. Üzgünüm kardeşim. Ne kastettiğini anlıyorum ama sana yardım edebileceğimi sanmıyorum. O herif kafamda hiçbir şekilde yok.”
Subaru: “Tamamen emin misin? Birazcık daha kafa yorarsan…”
Julius: “Bu kadarı yeterli. ――Gerçekten, fazlasıyla yeterli Subaru.”
Başka bir dünyadan gelen biri olarak―― Al, bu sorgulamaların ardındaki niyeti anlamış ama başıyla onay vermemişti. Amansız Subaru’yu durduran kişi onun yerine bizzat Julius olmuştu.
Ardından Subaru’nun omzuna suratında perişan bir gülümsemeyle hafifçe vurup Al’a doğru eğilerek…
Julius: “Fazla beklentiye girmişim, özür dilerim. Kabalığımız için özür dileriz.”
Al: “Özür dilemen için hiçbir sebep yok. Bilmiyorum… Öyle bir sebep olsa bile benden özür dilemene gerek yok.”
Tek kolunu sallayan Al, böylece bakışlarını Julius’tan ayırdı.
Bu tepkide hiçbir sahtelik belirtisi yoktu. Muhtemelen Al’ın Julius’u hatırlamadığı doğruydu. Öyleyse Subaru’nun tahminlerinin o kısmı yanlış olmalıydı.
Ait olduğun dünyanın Oburluğun Otoritesinin etkileriyle hiçbir ilişkisi yoktu.
Eğer öyleyse en olası sebep, Subaru’nun bedenindeki Cadı Faktörü’ydü. Ve Beatrice’in “Kapı Geçişinde” olduğu gibi dış dünyayla bir izolasyon sağlamakla sınırlı gibi görünüyordu.
Wilhelm: “Anlatılan “hikâyeye bakılırsa Subaru-dono, bu genç adam bizlerle ilişkili biri… Ve bunun yanı sıra, oldukça önemli bir pozisyonda olduğunu düşünüyorum?”
Wilhelm, üçlünün arasındaki etkileşim sonrası bu çıkarımı yaptı. Muhtemelen diğerleri de bilge kılıç ustasıyla aynı sonuca varmış olmalıydı.
Subaru Wilhelm’e başıyla onay verdikten sonra Julius’a doğru dönerek,
Subaru: “Bu kişi Julius. Julius Juukulius. Hepinizin tahmin ettiği üzere İsmi Oburluk tarafından yenildi ve İsimsiz insanlardan biri oldu. Ancak onun dahil olduğu süreç, bilincini yitirenlerinkinden farklı. ――Onun bilinci yerinde.”
Ferris: “Elimizde böyle bir vaka mı varmış? Etrafındakiler tarafından unutuldu ama o her şeyi hatırlıyor… Yani, bu kişi bizden biri mi?”
Ferris, olanlara inanamadığını anlatan bir ifadeyle bakışlarını defalarca Subaru ve Julius arasında gezdirdi. Reinhard ise ürperen Ferris’in sözleri karşısında çenesini kaldırarak, “Öyle görünüyor.” dedi.
Ve Kılıç Azizi dingin gözlerini Julius’a dikerek…
Reinhard: “Subaru konferanstan önce de bana aynı soruyu sormuştu. O… Julius, muhtemelen benim veya Ferris’in tanıdığı biri. Belki de ‘tanıdık’ kelimesi ilişkimizi tarif etmek için yetersizdir. Belki de bir dosttur.”
Julius: “…En azından ben, siz ikinizi dostum olarak görürdüm. Hiçbir şey beni sizin de aynı görüşte olmanızdan daha fazla onurlandıramazdı.”
Ferris: “Dost… Öyleyse Julius da mı bir Şövalye? Kraliyet Şövalyelerinden biri?”
Reinhard da Ferris de bir yabancı tarafından dost olarak adlandırılmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Bu tepkinin önüne geçilemezdi. Dolayısıyla Julius, onları kısmi bir boyun eğişle doğrulamıştı.
Üçlünün etkileşimini izleyen Subaru’nun içiyse öfkeyle yanıp tutuşuyordu.
Ne kadar çarpık, mide bulandırıcı bir sahneydi.
Subaru o üçlünün nasıl tanıştığına, nasıl arkadaş olduklarına ve ilişkilerinin boyutuna dair detayları bilmiyordu.
Buna rağmen o üçlü birbirlerinin yoldaşı ve dostu olarak yakın, doğal olarak samimi bir ilişki içerisindeydi. Şimdiyse bu bağlardan eser kalmamıştı.
Rem’in İsmi yenildiğinde ve varlığı herkes tarafından unutulduğunda Subaru, bu dünyada bundan daha hüzünlü bir şey olamayacağını düşünmüştü.
Peki ya Julius’un şu anki durumu? Dünyadaki herkes tarafından terk edilmiş olmanın doğurduğu mutlak kayıp hissi; bu üzücü değil de neydi?
Üzüntü, kıyaslaması mümkün bir şey değildi. Ama, öyle olsaydı bile, bu seferki fazla ağırdı.
Anastasia: “…Sanırım o yalnızca bir Kraliyet Şövalyesi değildi.”
Dostların acılı karşılaşması, durduk yere Anastasia’nın sözleri tarafından bölünmüştü.
Narin yüz hatlarına düşünceli bir ifade yerleşmişti ve dudaklarını yalarken çenesine dokunuyordu. Derken önce Ricardo’yu, sonra da Julius’u işaret ederek…
Anastasia: “Ricardo’yu ağır yaralı hâlde omuzlarında taşıyarak buraya getiren kişi Julius-san’dı. Ricardo’nun tedavisiyle ilgili konuşmamızın hemen ardından da birini araması gerektiğini söyleyerek ayrıldı… Ama o tepki hakkında, olan şey buydu; değil mi?”
Julius: “Anastasia-sama…”
Bu, efendi ve hizmetkârın normal şartlarda gerçekleşmemesi gereken ikinci tanışmasıydı. O acı anıları anımsayan Julius, yüzünde acılı bir ifadeyle efendisinin ismini söyledi.
Ancak Anastasia, o titreşerek çıkan kelimelere işli bağlılığın varlığını fark etmedi. Bir müddet düşündükten sonra da parmaklarından birini kaldırdı.
Anastasia: “Julius-san’ın İsimsizliği son derece alışılmadık bir vaka. Şehirde aynı durumda kaç kişi olduğunu bilmiyoruz ama belki de bilinçsiz hâldeki İsimsizleri de tespit etmenin bir yolu vardır. Bunun ciddi bir durum olduğuna hiç şüphe yok. Haksız mıyım?”
Bakışlarını Julius’tan ayıran Anastasia, temayı tartışmanın ana hattına yönlendirdi. Görünen o ki Julius’un kimliği meselesi de çözülemeyen problemlerden biri olarak ertelenmişti.
Bu şu anki Julius için son derece adaletsiz bir muameleydi ancak ortamda olup da buna öfkelenebilecek tek kişi Subaru’ydu.
Anastasia: “Bu problemler ışığında… bir teklifim var. Tabii, sizler için de uygunsa?”
Subaru: “Bir teklif mi?”
Subaru’nun hisleri bir kenara bırakılırsa konferansın ilgi odağı bir kez daha Anastasia olmuştu.
İşte o ilginin merkezindeki Anastasia, etrafına bakındıktan sonra bakışlarını yeniden Subaru ve Julius’a çevirerek,
Anastasia: “Cadı Tarikatının kurbanları… Şehvetin kurbanları ve Oburluğun İsimsizleri. Günah Başpiskoposlarından bu sorunlarla ilgili yardım istemekten yana umut yok, bunda hemfikir miyiz?”
Kiritaka: “Onları konuşmaya zorlamak zor olacak, bu bağlamda haklısın sanırım. Ama fazla karamsar bir fikir de tam aksine gerçekleri görmemizi engelleyebilir.”
Anastasia: “Bu benim de en kötüsünü düşündüğüm anlamına gelmiyor. Ama yanıt almanın tek bir yolu yok, yalnızca bunu söylemek istiyorum.”
Subaru: “Yanıt almanın başka bir yolu mu var?”
Subaru kendisini, sözlerinin anlamını çözemeden Anastasia’nın kelimelerini tekrarlar hâlde bulmuştu.
Hasarın ardındaki Günah Başpiskoposlarını sorgulamaktan farklı bir çözüm―― Eğer böyle bir yol varsa, muhtemelen bir Cadıyla ilişkili olmalıydı.
Bir an için Subaru’nun aklından yapmaması gereken bir seçim, yani Açgözlülük Cadısı’nın cevabı biliyor olabileceği düşüncesi geçti.
Emilia: “Ee, ne demek istiyorsun? Net bir şekilde söyle lütfen.”
Ancak Anastasia’ya sözlerinin ardındaki gerçek anlamı soran kişi, bu fikri kafasında reddetmekle meşgul olan Subaru değil de Emilia oldu. Ve sonra Anastasia, parmaklarıyla kafasına vurarak…
Anastasia: “O yozlaşmış Günah Başpiskoposlarından bilgi alamıyorsak belki de cevapları bilebilecek başka birini sorgulamamız gerekiyordur. ――Kulağa geldiği gibi işte. Bu ülkede bir yol bilebilecek olan biri var.”
???: “Yok artık…”
Anastasia’nın sözlerinin ardındaki imayı çözen biri, boğuk bir sesle böyle söyledi.
Ancak onun ne söylemek üzere olduğunu anlayanların aksine Subaru’nun söyleneceklere dair hiçbir fikri yoktu.
Felt: “Anlamıyorum. Havalara girme de doğru düzgün söyle işte.”
Bu konuda anlayış seviyesi Subaru’yla aynı olan Felt, somurtkan bir şekilde Anastasia’dan bu talepte bulunurken Anastasia, bu sözlere buruk bir gülümsemeyle karşılık verip “Pardon, pardon” şeklinde özür dileyerek…
Anastasia: “――Bilge Shaula.”
Felt: “Ah?”
Anastasia: “Pleiades Gözcü Kulesi, eğer orada olması gereken Bilge… Eğer o, dünyayla ilgili her şeyi görebilen o efsanelere konu kişiyse cevapları da bilmesi tuhaf olmaz, haksız mıyım?”
…Diyerek teklifinin ardındaki gerçek niyeti açığa çıkarttı.
△ △ △ △ △ △ △
#Bu bölümle ilgili yapabileceğim çok yorum var. Birincisi, Emilia’nın böylesine özgüvenli, ağır birine dönüşebilmiş olması aşırı şaşırtıcı. Son yaşadıklarından sonra güncelleme gelmiş sanırım bizim kıza. Onca hayatın sorumluluğunu böylesine rahat ve ısrarcı bir şekilde üzerine alabilmesi hem enteresan hem de hoş. İkincisi, Al ile ilgili kısım sanki biraz muallakta kalmış. Julius’u tanımıyor gibi görünüyor ama belki de tanıyor izlenimi verilmiş biraz. Serinin en gizemli karakterlerinden biri olduğu için ben kafamda soru işaretleriyle devam edeceğim şahsen. Üçüncüsü, Julius’un kimliği konusunun böyle özensizce/önemsizce kapatılması sinirimi bozdu. Adam hüzünlü bir şekilde karşınıza geçmiş, dünyada hiç kimse onu hatırlamıyor, birazcık insanlık edip kimdir, kimin nesidir biraz konuşsalardı çok daha mantıklı olmaz mıydı? Dördüncü ve sonuncusu da meşhur “Bilge Shaula”. Açıkçası ben bu ismi bölümlerin altına mütemadiyen yazıldığı için biliyorum, onun dışında hakkında hiçbir şey bilmiyorum, eskiden bahsi geçtiyse de hatırlamıyorum. Ama her hâlükârda bir şeyler öğrenmeye çok yaklaşmışız gibi görünüyor. Bir sonraki bölüm nispeten kısa olduğu için tek seferde atacağım. Arc5i bitirmemize çok az kaldı! Hadi sıradaki bölümde görüşmek üzere!

