※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Sarsıcı bir darbeyle karşı karşıya kalan bedeni, hançerin yörüngesinden çıkmıştı.
Kılıcını keskinleştirebileceği bir pozisyonda değildi ve o hançeri kırık şövalye kılıcıyla karşılasa bile ağır bir yaradan kaçınamazdı. Herkesin tek bakışta varacağı sonuç bu olurken Julius, korunduğunu fark etmişti.
Fakat -bir kez daha- rahatlama veya minnettarlık ifade edip etmemesi farklı bir meseleydi——
Julius: “Ricardo!——”
Ricardo: “Kahretsin, beni hakladı!..”
Julius’u bir kenara iten Ricardo, acılı bir sesle gözlerini kısmıştı. O ismi seslenişiyle aynı saniyede de Julius’un görüşü bir kan öbeğiyle örtülmüştü.
Yayılan kanların kaynağı, Ricardo’nun sert ve hantal sağ koluydu—— dirseğinden itibaren her şeyini yitiren kolda, yumuşak kesiti açığa çıkaran bir yarık mevcuttu.
Hayvani tüylerle kaplı kol, yükselen bir sesle birlikte kaldırım taşlarına düşerken tutmakta olduğu koca balta da donuk bir sesle birlikte yerde yuvarlanmaya başlamıştı.
Julius: “Böyle bir şey nasıl… Hık.”
Ricardo: “Aağğh! Böyle şeyler söyleme vakti değil, Julius! Kafanı kaldır da önüne ba…”
Ricardo, ağır nefesler almakta olan Julius’a bu şekilde kuvvetle bağırmaya başlamıştı. Ancak o bağırış, karnına inen hançer saldırısıyla ansızın kesilirken burnu da doğrudan inen sert bir diz nedeniyle kırılmıştı.
İşte Ricardo bu şekilde geri püskürtülür ve uzuvları yanlara açılmış hâlde yere devrilirken Oburluk alaycı bir şekilde gülümsüyordu.
Roy: “Hahaa!~ Sözlerinin devamını, getirmeyecek misin ~tsu?!”
Julius: “——Hık.”
Alphard neşe içerisinde bağırıyordu, Ricardo ise yere yığılmıştı. O iki figürü gören Julius’un zihninde iki seçim belirmişti.
Hangisine öncelik vermesi gerektiği konusuysa anlık bir boşluk yaratmış gibi görünüyordu.
Ve Oburluğun iştahı böyle bir şeyi asla gözden kaçıramazdı.
Roy: “Yemeğin ortasında bakışlarını kaçırdığına göre gerçekten görgüden yoksunsun demektir, nii-sama!——”
Julius: “Seni piç!..”
Alphard yaylı bir oyuncak bebek gibi hileli bir şekilde sıçrarken Julius’un bu hayali bir görüntüyü andıran hareket karşısındaki tepkisi bir nebze gecikmeli olmuştu.
Uzanan avuç içi ve kırık şövalye kılıcı birbirine dolanmış, göğsünün bir avuç tarafından izlendiği hissiyatıyla—— kesikten kaçınışının hemen ardından açıklanamaz bir kayıp hissiyatı gelmişti.
Roy: “Aa~h—— ikram için teşekkürler ~tsu.”
Bu sesin sonrasında da -her nedense- bilinci uzaklara, çok uzaklara gitmiş ve——
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Julius: “Acınası olsa da Oburluk savaşının ortasında İsmim çalındı. Belki de şu anki durum budur.”
Emilia’nın söyledikleri ışığında bu gerçeğe ışık tutulmuştu.
Tanıdıkları tarafından unutulduğu gerçeğinden ötürü alaycı bir gülümseme takınan Julius, omuz silkti.
Subaru: “İsminin yendiğini… mi söylüyorsun? Ama…”
İnsanların Anılarını ve İsimlerini yiyen kişi, o kâfir Günah Başpiskoposu Oburluktu.
İsminin yenmesi, tüm bağlantılarının kopması—— Subaru’nun korkutuculuğunun son derece farkında olduğu bir tehditti. Ancak şu anda sağlıklı bir şekilde karşısında duran Julius’a bakarken bu konudaki anlayışının yetersiz, aldatıcı olduğunu hissetmeden edemiyordu.
Subaru: “Onun mağduriyeti, Rem veya Crusch-san gibi…”
Anıları yenen ve eski benliğini tamamen unutan kişi, Crusch’tı.
İsmi yenen ve tek bir istisna hariç herkesin anılarından silinen, o hâlde derin bir uykuda olmayı sürdüren kişi Rem’di.
Oburluk yüzünden acı çeken iki genç kız, Subaru’nun yakından tanıdığı kurbanlardı.
Ancak buraya gelen Julius, o ikisinden farklı bir duruma maruz kalmıştı. Anılarını da bilincini de yitirmemişti.
——Fakat etrafındakilerin anılarından silinmiş, onların gözündeki varlığı yitmişti.
Subaru: “Gerçekten, hiç kimse hatırlamıyor mu? Herkesi tek tek denersek…”
Julius: “Çoktan Anastasia-sama ve Ricardo’yla karşılaştım. Nedense bana bir yabancı gibi davrandılar, ben de bu tecrübeye katlandım. İnsanın kendisine siper olan kişiye teşekkür edememesi can sıkıyor.”
Subaru: “————”
Julius, refleks olarak duygularını öldürerek karşılık vermişti fakat sunmak için çok fazla enerji sarf ettiği belli belirsiz gülümsemesi de ses tonu da -doğal olarak- Subaru için katlanılması zordu. Julius’un bilinci bir şövalye olarak ne kadar güçlü olursa olsun böyle bir zihinsel strese rahatlıkla dayanabilmesi imkânsızdı.
Derlediği onca ilişkinin yıkımı, yaşadığı günleri yitirmenin korku ve çaresizliği.
Bu, Subaru’nun farklı bir dünyaya vardığı ilk anda acı verici şekilde tatmış olduğu bir kayıp hissiydi.
Subaru: “Beatrice…”
Beatrice: “Subaru’nun ne söylemek istediği anlaşılıyor, doğrusu. Ama maalesef Betty bile bu adamı hatırlamıyor, sanırım. Betty artık Yasaklı Kütüphanenin dışında, doğrusu.”
Onun niyetini tek seferde anlayan Beatrice, zorlu bir ifadeyle boynunu yatay olarak döndürmüştü.
Beatrice’e göre Subaru’nun aradığı teyit—— kendisinin Julius’u hatırlayıp hatırlamadığıydı.
Emilia hatırlamıyorsa doğal olarak Beatrice’in hatırlaması da mümkün olmamalıydı. Evet böyle olmalıydı ama Beatrice’in bir istisna olması olasılığı da vardı.
Her nedense Beatrice——
Subaru: “Hâlbuki Rem’i hatırlamıştın.”
Beatrice: “İstediğin kadar dile getir ama o durum bir istisna olarak görülmeli, sanırım. Ve şimdi de onun bir istisna olduğunun önümüzdeki bu adamla kanıtlandığı düşünülmeli, doğrusu.”
Subaru: “Sonuç olarak anılarına dayanarak yaptığın çıkarım bu, ha.”
Uzun zaman önceydi.
O zamanlar Beatrice Yasaklı Kütüphanede, isminin Oburluk tarafından yenilişinin ardından Rem’den ismiyle bahsetmişti. Subaru Sözleşme oluşturmalarından sonra onu bu konuda sorgulasa da Yasaklı Kütüphanenin kaybının ardından yaptıkları etkileşimle vardıkları sonuç buydu.
Subaru: “Yasaklı Kütüphanenin içinde dış dünyadan izole olduğu zamanlarda Beako, odanın dışında olanlardan etkilenmiyor. Bu yüzden Rem’in isminin yendiği an onu herhangi bir şekilde etkilemedi… Böyle düşünmüştüm, değil mi? Bu yüzden odadan çıktıktan sonra o özel muamele devam etmedi… ha.”
Beatrice: “O ses tonun, Betty’nin Yasaklı Kütüphaneden çıkmasında bir sorun gördüğünü anlatır gibi, sanırım.”
Subaru: “Y-Yok öyle bir şey! Ben, seninle güneş ışıklarının altında dolaşabildiğim için kocaman mutluyum!”
Beatrice: “Eh, doğrusu.”
Bu kısa etkileşimde gerçeğin ta kendisi yatıyordu.
Ve açıkçası Beatrice, Julius konusunda herhangi bir tuhaflık sergilemiyordu. Beatrice’in çıkardığı sonuç, hafıza bariyerlerinin yalnızca Yasaklı Kütüphanedeyken gereğini yerine getirdiğiydi.
Yani bu durumda problem Beatrice’in ayırt ediciliği değildi——
Emilia: “Ama, Subaru neden Julius-san’ı hatırlıyor ki? Rem-san’da da aynı şey olmuştu.”
Subaru: “İşte mesele bu.”
Herkesin aklına takılan soru, nihayet Emilia tarafından dile getirilmişti.
Koca dünyada İsmi yenmiş olan Rem’i hatırlayan tek kişi Subaru’ydu.
İkiz kardeşi Ram’ın anılarından bile silinip unutulmuş ancak Emilia ve diğerleri buna değinmemişti.
Bunun bir nedeni Subaru’nun Rem’e yönelik sadık bağlılığına bakarak anılarından öylece bahsedememeleri veya düşüncesizce, üstü kapalı imalarda bulunamamalarıydı.
Bunun yanı sıra Subaru’nun anılarını çürütme kabiliyeti yalnızca kesin bir kanıtla mümkün olabilirdi ki tek bir kişi bile o kesin kanıta sahip değildi.
Ama bu defa mevzu farklıydı.
Bu defa Subaru tarafından hatırlanan söz konusu taraf—— özetle dünyadaki ilk anından beri her şeyiyle unutulmuş olan Julius, bilincini koruyordu.
Doğal olarak bu karşılıklı tanışıklığın uzlaşmasıyla Subaru’nun Oburluk Otoritesinin etkilerinden muaf tutulması şüphe doğuruyordu.
Emilia: “Subaru’nun herhangi bir fikri var mı? Sır tutmak yok ama.”
Subaru: “Herhangi bir şey gizlemeye niyetim yok aslında… Sanırım bir nevi bunu yapıyorum ama aklımdakini söylemeyeceğim.”
Emilia: “Bu, sır tutmak olmuyor mu?”
Subaru: “Onaylayamıyorsan ilan etme felsefesinin sır tutmak olduğunu sanmıyorum.”
Emilia ile bu konuşmayı gerçekleştiren Subaru, kendisinin bir istisna olma olasılığını irdeliyordu.
En başta uyanmış olan his, Subaru’nun içinde yatmakta olan Cadı Faktörünün etkisiydi. Oburluğun Anıları veya İsimleri yeme Otoritesi Cadı Faktörünün gücüyse aynı Görünmez El gibi belli bir sebepten ötürü Subaru’ya etki etmiyor olması ikna ediciydi.
Belki de Subaru, Kıskançlık Cadısı’nın gücü aracılığıyla Ölümden Dönüşü kullanabildiği için Cadı’nın sağladığı güçle Oburluğun Otoritesinin etkilerini iptal edebiliyordu.
Ve geriye Beatrice’in Yasaklı Kütüphanesindeki gibi istisnailik hissi kalıyordu.
O hissin kaynağı da Subaru’nun başka bir dünyaya ait olmasıydı. Subaru başka bir dünya kökenli bir insandı ve bu dünyaya ait bir varlık değildi.
Bu dünyaya ait bir varlık olmadığı için de bu dünyanın kavramlarına müdahale eden bir Otoriteden etkilenmiyor olabilirdi—— hipotezi buydu.
Subaru: “Ama eğer cevap ikinciyse bunu onaylamanın kolay bir yolu var. Julius, Al’la karşılaşmak zorunda.”
Bu dünyada Subaru’yla aynı şartlar altında olan tek bir kişi vardı, o da Al’dı.
Otorite istisnası bağlamında doğru olan hipotez ikincisiyse Al da Rem ve Julius’u hatırlıyor olmalıydı. Ancak her şeyden önce bu dünyada Al’la Rem birbirleriyle hiç karşılaşmamışlardı, dolayısıyla bunu teyit edemezlerdi.
Subaru: “Bu sefer de aynı şeyi söylemesine imkân yok, ha.”
Emilia: “Subaru?”
Subaru: “Emilia-tan’ın sorusuyla ilgili konuşuyordum ama bu sorunu cevaplamadan önce teyit etmem gereken bir şey var. Julius, benimle gelmelisin.”
Lafı dolandırmayan Subaru’nun sesini işiten Emilia, hoşnutsuz denilebilecek bir ifadeye bürünmüştü.
Subaru’nun bir sır sakladığı düşünülebilirdi ama bu, aklındakileri tasdik edebilmesi için gerekli bir önlemdi.
Her şeyden öte kendisiyle Al’ın ortak paydasına dair hipotezinin doğruluğunu tasdik edebilirse—— farklı bir dünyadan gelip burada mahsur kalan, memleketleri Büyük Şelalenin ötesinde olanların Otorite etkilerine maruz kalmadığı şeklindeki absürt açıklaması tek seçenek hâlini alabilirdi.
Subaru: “Bana bu talebimi reddedeceğini söylemeyeceksin, değil mi? Sonuçta seninle ilgili bir mesele.”
Julius: “——Hiçbir seçim şansım olmadığını ifade etmek zorundayım. Görünen o ki mevcut şartlar altında beni ilgilendiren durum konusunda son derece bilgilisin. Dolayısıyla seni takip edeceğim.”
Subaru: “Neden böyle ihtiyatlı, rahat bir tavır takınmak zorundasın acaba?..”
Konuşma esnasında yeniden kavuştuğu sakinliğiyle birlikte zarif görünümlü Julius’un burnu havada tavrı da geri dönmüştü. Tabii nasıl görünürse görünsün yaşanan bu durum hem kalp hem de zihin için çok zorluydu. Hiçbir cazibesi yoktu şeklinde de ifade edilebilirdi.
Subaru: “Bir anda hayranlık uyandırıcı bir görünüme bürünüp iletişim hâlinde olduğun kişiye sorun yaratmak, ha… Her neyse, hadi sığınaklara dönelim. Sanırım artık insanların toplanması için uygun zaman gelmiştir… Bu arada, Ricardo’ya ne oldu? Baskında seninle birlikte olmalıydı. O iyi, değil mi?”
Julius: “…Bana siper olurken yaralandı ama hayati bir etkisi olmamalı. An itibarıyla Ferris tarafından doğru düzgün teşhis ediliyor.”
Subaru: “…Demek öyle. Peki, sıkıntı yok, sanırım.”
Subaru’nun Julius’un yanıtı karşısındaki düşünceleri kısmen rahatlama kısmen irdeleme içerikliydi.
Bu içerikleri parçalara ayırmak gerekirse rahatlamanın kaynağı Ricardo’nun güvende olması, irdelemenin kaynağıysa omuz omuza çarpıştığı kişi hakkında doğrudan sorgulanan Julius’un duyarsızlığıydı.
Sesi kesilen Subaru karşısında iç çeken Julius…
Julius: “Senden dostane bir endişe sergilemeni beklemiyorum. Etrafın doğurduğu onca kafa karışıklığından sonra bana her zamanki gibi davranırsan daha rahat ederim. Neyse, hadi sığınaklara dönelim öyleyse.”
Diyen Julius, dostane bir şekilde Subaru’nun omzunu sıvazladı.
Julius: “Çok hoş bir şey olmasa da beni tanıtma işini sana bırakmaktan başka şansım yok. Kraliyet seçim salonundaki meyve vermeyen çabalarından bu durumda feragat edebilirsen yardımı dokunur.”
Subaru: “İnsanların suçluluk dolu mazilerini kurcalamayı keser misin?! Kahretsin, senin için endişelenmekle hata etmişim.”
Omzundaki eli iten Subaru, sığınağa adımını atarken Julius’a döndü. Tabii ki Julius’un az önceki yanıtının gerçek hisleri olduğunu düşünme hatasına düşmeyecekti.
Yalnızca Subaru’nun suçluluk hissini hafifletmek için akıllıca bir karşılık verme ihtiyacı duymuştu.
Subaru bunu biliyordu. Ve bunu bilerek…
Subaru: “Ben, aptal mıyım acaba? Yoo, ben bir aptalım.”
Neden Julius’un yüreğine kurtuluş sağlayacak bir tavır takınmak zorundaydı ki?
Herkesi yitiren, her şeyden öte ıssızlığın doğurduğu çaresizce stresi yaşayan o adam; sözlerinde ve yargılarında nasıl hata yapabilirdi ki?
Kendi duyarsızlığı korkunç derecede can sıkıcıyken Julius da hemen hemen aynı durumdaydı.
Strese kapılmanın doğal olduğu bu durumda normal gibi davranmak onun güçlü yanlarından biriydi.
Bu güç Subaru’nun tüm arzularına rağmen asla elde edemeyeceği bir şeydi, o kadarı kesindi.
Julius’u kendi hâline bırakıncaya dek bir sorumluluk hissi taşımaya devam edeceği de öyle.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Öfkelendirilişinin ardından sığınağa yönelmiş olan Subaru’yu arkasından izleyen Julius’un dudaklarının kenarları hafif bir gülümsemeyle kıvrılmıştı.
Sırtı kendisine dönük olan Subaru’nun görmesine asla müsaade etmeyeceği, güçsüz bir gülümsemeydi.
???: “O suratı, Subaru’ya göstermeme niyetinde misin?”
Kalbinde doğan o loş boşlukta gümüşi bir çan sesi çınladı. Ve arkasını dönen Julius’un gözlerine iki ametist göz takıldı.
O kedere bürünmüş bakışlar karşısında gülümsemesini gizleyerek boynunu yatay bir çizgide salladı.
Julius: “Yavan bir yaradılış, mağlubun nâfile direnci, işte böyle bir şey. Buna dikkat çekmeyin lütfen.”
Emilia: “Mağlup diyorsun da…”
Julius: “Belki de kontrol kulelerini ele geçirmeye gidenler arasında kaybedenler yalnızca bizlerdik. Bu büyük yetersizliğimizin tamamen farkına vararak utanç içerisinde yaşıyorum ve bu yasaklı evrede bir başıma bırakıldım. Tamamen mağlup edildim.”
Julius inatçı bir tavırla dikkatleri bastıra bastıra mağlubiyetine çekiyordu.
Bu tavır karşısında Emilia’nın gözleri üzücü bir şekilde titreşti. An itibarıyla Julius’un kalbindeki güçsüzlüğü keşfetmiş olabilirdi.
Emilia: “Üzgünüm.”
Ancak onun karşılığı, Julius’un niyetlendiğinden farklıydı.
Suratını kaldırmış olan Julius karşısında kendi ince omuzlarını sararak…
Emilia: “İşin doğrusu, şu anda sana ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. Eminim seni tanıyorumdur ama yine de hatırlayamıyorum ve bu yüzden Subaru gibi güvenilir olamayacağım.”
Julius: “…Söz konusu Subaru olunca da aynı şeyi söylemek pek mümkün olmuyor. Esas istisna olan o, değil mi?..”
Emilia: “Yine de canının yandığını biliyorum. Bu yüzden özür dilemekten başka bir şey yapamıyorum ve… Subaru adına sana teşekkür ediyorum.”
Julius: “————”
Subaru adına teşekkür etmesi sarsıcıydı.
Kaşları çatılmış olan Julius’un karşısında iç çekerek…
Emilia: “Subaru Julius-san’ın şu anki suratını görseydi mutlaka daha çok acı çekerdi. O yüzden bu ifadeni gizlediğin için teşekkür ediyorum. Ve gerçekten üzgünüm.”
Julius: “Lütfen yapmayın, Emilia-sama. Bu teşekkür edilecek bir şey değil ve ayrıca… ayrıca beni gözünüzde fazla büyütüyorsunuz. Bu kadar düşünceli olmanıza… gerek yok.”
Doğruydu. Emilia’nın doğuştan gelen bir nezaketle yüklü bakışlarına maruz kalan Julius, uygunsuz bir rahatlığa kapılıyordu.
Böyle hayran olunası bir bilinçle Subaru’nun içinden geçenleri doğruluyor değildi. Esas sebep çok daha basit, çok daha az ilgi çekiciydi.
Julius: “Onun… Subaru’nun bana acımasını istemiyorum. Hepsi bu.”
Emilia: “————”
Giderek yaklaştığı Subaru’ya bakan Julius, işte böyle söyledi. Yakınındaki Beatrice’i kolundan tutuyor olan Subaru, sıkıntılı bir ifadeye bürünmüştü.
Ve Subaru’nun bu hâli karşısında Julius, kendi güçsüzlüğünü açığa vuramazdı.
Bu düşüncelerin ardındaki sebepse——
Emilia: “Az önce ilk defa Julius-san’ın gerçek düşüncelerini işittiğimi hissettim.”
Yürümeyi sürdüren Emilia, Julius’un sözlerini yorumladı. Julius düşüncesizce gözlerini devirirken de tek bir parmağını kaldırarak…
Emilia: “Çok yardımım dokunmayabilir ama ben de herkesle konuşup onları ikna etmeye çalışacağım. Bu yüzden Subaru’yla birlikte bize de güven. Hadi gidelim.”
Julius: “…Peki. Ayrıca, Emilia-sama.”
Emilia: “Evet?”
Duraksayan Emilia arkasını dönerken Julius zarifçe eğildi.
Emilia’nın anılarında yer almasa da hem şövalye hem de bir soylu olarak o incelikli, görgülü hâli âdeta derinlerine işlemişçesine varlığını koruyordu.
Julius: “Emilia-sama tarafından Julius-san olarak çağrılmak çaresizce bir tatsızlık uyandırıyor. Lütfen bana Julius şeklinde seslenin.”
Emilia: “Eskiden, sana öyle seslenirdim, değil mi?.. Anlıyorum, Julius.”
Bir parmağını dudaklarına yerleştiren Emilia rızasını gösterdi. Sonra da düşüncelere daldı, Julius’a kısaca bir bakış attı, yüzünü boş göğe çevirdi. Ve——
Emilia: “Ben de bir şey sorabilir miyim?”
Julius: “Nasıl isterseniz.”
Emilia: “Hemen yanında mikro ruhlar… yoo, belki de yarı ruhlar var. O çocuklar, tedirgin bir şekilde uçuşuyor… Bundan haberin var mıydı?”
Julius: “——Evet, farkındayım. Çünkü onlar, benim yanımda bulunarak er ya da geç açacak olan tomurcuklar.”
Julius, Emilia’nın belirttiği şey karşısında gözlerini kapattı.
Hemen yanında altı renge bürünmüş şekilde uçuşan yarı ruhlar olduğundan haberdardı. Ancak o tomurcuklar, kendilerinin orada olma sebeplerinden haberdar değildi.
Bu yüzden de…
Julius: “Şu anki benliğimin sözleri onlara ulaşmayacak. Aynı efendime ve yoldaşlarıma yönelik sözlerim gibi…”
△ △ △ △ △ △ △
#Julius adına üzüldüğüm bir bölümdü. Hem mağlup olduğunu hem de hiç kimse tarafından hatırlanmadığını bilerek tanıdığı onca insanın arasına girmek üzere. Onu hatırlayan tek kişi de ironik bir şekilde en çok sataştığı kişi olan Subaru.
#Bir sonraki bölüm tüm önemli karakterlerin toplanıp konuştuğu bir bölüm olacak, hâliyle bayağı da uzun. Bu arada son birkaç günü aweyi bitirip kendi işlerimi toparlayarak geçirdim. Bugünden itibaren ise yeni serim başlayana dek şartlarım izin verdikçe Re:Zeroya odaklanacağım. Takipte kalın, daha hızlı ilerleyeceğiz!

