Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 1 – “Vaftiz”

Kısım VII, Bölüm 1 – “Vaftiz”

1 Nisan 2023 5.324Okunma 50 dk okuma
Önceki Sonraki

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Duman öbekleri ortadan kalktığı anda Ram, nadir rastlanır bir çaresizlik duydu.

Ram: “————”

Açık kırmızı gözlerini açtı ve üzerinde hâlâ dumanların süzüldüğü odanın içerisine göz gezdirdi. Fakat o boşluğun içerisinde bir şeyler arasa da aradığı şeylerden eser yoktu.

İri bir deliğin açıldığı odadaki o kişileri, kımıldayan birini, siyahlara bürünmüş birini ve beraberinde tatlı mı tatlı mavili birini arıyordu ama hiçbir yerde görünmüyorlardı…

???: “…Ram!”

İleri doğru bir adım atmaya çalıştığı esnadaysa omzu arkadan kavrandı ve kendine getirildi. Çatlak bir zemine doğru adım atmak üzere olduğunu fark etti. Durdurulmuş olmasaydı şimdiye düşmüş olabilirdi.

Kelimenin tam anlamıyla burnunun ucunda olup bitenleri bile göremiyordu, ne kadar da beceriksizdi.

???: “Güvende olmana sevindim Ram… ve Patraş-chan, sen de iyi misin?”

Ram: “Emilia… sama…”

Ram dudaklarını ısırdı. Ram’ın omuzlarını tutan kişi, üst katlarda olması gereken Emilia’ydı. Hafiften soluk soluğa kalmış olan Emilia, Ram’ın ve altında çömelmiş olan kara yer ejderi Patraş’ın iyi olup olmadığından emin olmaya çalışıyordu.

Onlara bakan Ram, en sonunda kendisini etrafında olup bitenleri idrak edebilecek kadar toparlamayı başardı.

Sağlam bir taş kule olması gereken koridor çökmüş, zemin ve tavan paramparça olmuştu. Üzerinde bir delik olan duvardan gökyüzünü ve kum denizini görebiliyordu, sonucunda da dışarıdan kavruk bir esinti geliyordu.

Bununla birlikte en çok hasar alan kısım Ram, Patraş ve diğerlerinin birkaç dakika öncesine dek bulunduğu odaydı—— Yani Yeşil Oda adını taktıkları odaydı.

Ram: “————”

Oda; duvarlara, zemine ve hatta tavana dek yayılan çimen ve sarmaşıklarla doluydu. Bununla birlikte uzun mu uzun yılların doğal aşındırmasıyla kökleri ve dalları parçalanan oda, artık tanınmaz hâldeydi.

Çimen ve sarmaşıklardan örülmüş yatakların yanı sıra Ruh’un varlığının yaydığı zayıf ışık da buna dâhildi, her şey farklıydı.

En büyük problemse…

Emilia: “Ram… Subaru ve Rem nereye gitti? Güvendeler, değil mi?”

Ram’ın yanında dikilen Emilia, önceden Yeşil Oda’nın bulunduğu alana göz attı. Ram ise acı sessizliğinin başlı başına bir yanıt olduğunu bilmesine rağmen bu soruya duraksamadan yanıt veremedi.

△▼△▼△▼△

???: “…Her şeyden önce, olan biteni çözmeye çalışalım. Bunu yapmadıkça oturup sakin sakin konuşamayacağız.”

Odada toplanmış olan herkese tek tek bakan Anastasia, durumun sorumluluğunu üstlenmişti.

Anastasia’nın beyaz kürkü—— Echidna, hâlâ boynuna sarılıydı. Konuşurken parmaklarıyla onun tozlu kürkünü hafif hafif okşuyordu.

Anastasia: “Evet, az önce kuleye saldıran o kara gölgeye gelirsek…”

Julius: “Gitti, hiç değilse şimdilik. Bana kalırsa bunu İlahi Ejderha Volcanica’nın gücüne borçluyuz.”

Echidna: “Ejderhanın da gölgenin de hareketleri öyle aniydi ki ne haltlar döndüğünü gerçekten merak eder olduk, ha.”

Sağ salim kulenin içerisine geri dönerek beliren grup olanları paylaşırken başı Anastasia çekmiş, arkasından da Julius ve Echidna gelmişti.  

Anastasia ve Echidna gibi Julius’un beyaz Şövalye kıyafeti de kir içerisindeydi. Fakat bunun sebebi yalnızca kulede gerçekleşen hararetli mücadele değildi, az önce bahsedilen olay da oldukça etkiliydi.

Yine de bu üçlünün hiçbiri ekstra bir yara almamıştı, yani başlı başına bu noktanın rahatlatıcı olduğu söylenebilirdi.

Bunu da kulenin en üst katındaki İlahi Ejderha Volcanica’nın başarısına borçluydular.

Beatrice: “Volcanica kuleye çöken gölgeleri dağıttı, sanırım. O olmasaydı şu anda acı dolu bir dünyanın içerisinde olurduk, doğrusu.”

Anastasia bu sözler karşısında Beatrice’i başıyla onaylarken Beatrice kısa kollarını önünde kavuşturdu.

Tamamen dürüst olmak gerekirse Volcanica ansızın nefesini saldığı sırada Anastasia, karakterinden beklenmeyecek şekilde ölmeyeceğinden emin olmuştu. Her şey çok ani yaşandığı için bununla başa çıkmanın bir yolu yoktu.

Tabii, elbette ki tek bir nefes yüzünden gardını tamamen indirdiğini de söyleyemezdi.

Julius: “İlahi Ejderha’nın üzerimize çöken krize verdiği tepki harikuladeydi ama buna rağmen içerisinde bulunduğu durumun pek iyi olmadığı gerçeği değişmedi… Gerçi şu an için son derece itaatkâr davranıp Emilia-sama’nın talimatlarına uyuyormuş gibi görünüyor.”

Anastasia: “Julius’u düşündüğüm için ona ‘bunak’ demekten kaçınmaya çalışacağım… Ama bu, İlahi Ejderha’nın korkutucu bir tip olmasıyla aynı şey. Her neyse olanlara gelince, tam olarak Beatrice-chan’ın söylediği gibi.”

Beatrice: “Sanırım.”

Böylesine ani bir vaziyetle baş edebilecek tek kişi Volcanica’ydı. Ejderha çöken o gölgeleri dağıtmış olmasaydı şimdiye başlarına ne gelmişti kim bilir.

Yine de öyle neşe içerisinde zıplamaya başlayamazlardı…

???: “Onlardan bii~r sürü vardı. Ama hepsi Onii-san’a falan gitti…”

Anastasia: “Meili-chan.”

Meili: “…Ah, pardoo~n.”

Anastasia: “————”

Meili canı sıkkınmışçasına kelime seçimine dikkat etmezken Anastasia, onu azarladı. Meili’yse ikisi de sessizliğini koruyan Ram ve Emilia ikilisine bakarak içtenlikle özür diledi.

Arka planda o gölgelerin saldırısından hasar alan iki kişi de Emilia Kampına aitti—— Subaru ve Rem, dolayısıyla pratikte Anastasia Kampı’nın aldığı bir hasar yoktu.

Anastasia: “Yine de böyle söylemem mümkün değil, sonuçta hep birlikte seyahat ediyorduk.”

Anastasia, kendi kendine bu şekilde mırıldanarak göz ucuyla Julius ve Echidna’ya baktı. Kendi bilincinin derinliklerinde uyurken Echidna’yla yer değiştirdikleri günden bu yana o ikili, Emilia’nın grubuyla birlikte hareket ediyordu.

Yaklaşık on yıldır tanıdığı Echidna’dan bahsetmeye gerek bile yokken -hiç değilse anıları doğrultusunda- daha yeni tanıdığı Julius’un bile sarsıldığını rahatlıkla görebiliyordu.

Bu noktada onlara epey yakın olan Beatrice’in bu toplantıya gelmiş olmasından ötürü epey şaşkındı.

Anastasia: “Beatrice-chan, sen iyi misin? Ah bekle, yo, ‘iyi’ gibi bir kelime kullanmam uygun olmaz. Ama yine de kendini paniğe kaptırmamışsın, haksız mıyım?”

Beatrice: “…Betty’nin paniklemesi Subaru ve Rem’i geri getirmeyecek, doğrusu. Şu anda asıl mesele panik yüzünden ilk hamlemizi batırmak olur, sanırım. Bundan özellikle kaçınmak isterim, doğrusu.”

Anastasia: “İlk hamle mi? Bununla kastettiğin…”

Emilia: “…Subaru ve Rem’i geri getirmek. Bunun için harekete geçmek, değil mi?”

Anastasia, Beatrice’in ağzından laf almaya çalışırken sorgularcasına kaşlarını kaldırdı. Fakat hâlâ Ram’ı omzundan destekliyor olan Emilia, araya girdi.

Emilia’nın ametist gözleri Anastasia’yı âdeta delip geçiyor ve bakışlarındaki yoğunluk Anastasia’nın gözlerinin şaşkınlıkla irileşmesine yol açıyordu. Genç kız, diliyle dudaklarını ıslatarak şöyle dedi:

Anastasia: “Vay be, deli gibi üzülüp yıpranırsın diye düşünmüştüm ama bakışların bayağı ciddi gibi. Peki ne demek istiyorsunuz?”

Emilia: “Gerçekten karmaşık bir şey yok. Subaru ve Rem o gölge tarafından yutularak bizden çalındı… Volcanica gölgeyi dağıtsa da birazcık ağır kaldı. Buna rağmen…”

Ram: “Gölge yüzünden ölmediler. Bundan eminim.”

Hâlâ Emilia tarafından destekleniyor olan Ram, gözlerini açarak bu yanıtı verdi. Sonra da usulca alnındaki bir bölgeye—— Oni Klanı boynuzunun bulunması gereken noktaya dokunarak bitkin bir şekilde iç çekti. Tamamen emin hâlde söylediği sözlerin dayanağı buydu.

Anastasia: “Oni Klanının… Aa, kardeşlerin arasındaki sinestezi mi bu? Yani Rem-san’la bağlantılı olduğunu mu söylüyorsun?”

Ram: “Evet, doğrudur. Rem hayatta… Barusu hakkında bilgim yok.”

Beatrice: “Subaru da iyi, sanırım! Betty bunu garanti edebilir, doğrusu!”

Beatrice, Ram’ın son derece Ramvari sözleri karşısında suratı öfkeden pancar gibi olurken bağırdı. Neticede o, Subaru’nun Sözleşmeli ruhuydu. Sözlerinin onlar için bir inandırıcılığı vardı.

Başka bir deyişle, yok olan kişilerin hayatta olduğu iki farklı açıdan teyit edilebilmişti.

Julius: “Subaru konusunda Beatrice-sama’nın Sözleşme bağlantısına sahibiz, Rem Hanım açısından da Ram Hanım’ın sinestezi bağlantısına… İkisi de inanmaya değer şeyler. Ayrıca, ben de umutlu olmak isterim.” 

Anastasia: “Dürüstlüğe baksana… Neyse, her hâlükârda, ben de Natsuki-kun ve Rem-san’ın hayatta ve güvende olmasını tercih ederim.”

Anastasia, Julius’un yanıtından sonra onlara çok yakın olmasının sorun olabileceğini söylemek istercesine kürkünü okşadı. 

Şimdilik Emilia’nın grubuyla iş birliği yapıyorlardı—— Ama Kraliyet Seçiminde birbirlerine rakip oldukları gerçeği değişmemişti. Bu konuda yanlış bir fikre kapılmalarını ve dertlerinin artmasını istemezdi.

Buna rağmen tam da birbirlerine rakip oldukları için borçlarını aksatmadan ödemeleri gerekiyordu.

Meili: “Ee~ öyleyse ne olacak? Yani, Onii-san’ın falan hâlâ hayatta olması acayip iyi a~ma, neredeler ki?”

Ortamdaki havayı olumlu bir şekilde çözemeyen Meili, kafasındaki kızıl minik akreple oynayarak bu soruyu yöneltti. Julius ise bu soruya tepki olarak ağzını açıp konuşmaya başladı.

Julius: “Ehh, tam anlamıyla detay veremesem de o gölge Yin Büyüsü’ydü… Ya da hiç değilse Yin nitelikliydi. Mabedindeki Kıskançlık Cadısı’nın ve ejder arabasındaki Roy Alphard’ın üzerindeki mühürle aynı cinstendi. Durumun bu olduğunu varsayacak olursak sözü uzmanımıza vermemiz gerekir…”

Beatrice: “…O da Betty oluyor, sanırım. Benim tahminim de Julius’unkinden pek farklı sayılmaz, doğrusu. O şey bir Yin kümesiydi, sanırım. Yönlendirilmiş Shamak’a yakındı, doğrusu.”

Echidna: “Shamak mı? Yin’in temel büyüsü değil miydi o? Öyleyse nasıl bu kadar güçlü olabilir ki?”

Beatrice: “…Neredeyse hiç Kullanıcısı olmadığı için pek çok kişi tarafından yanlış anlaşılıyor, sanırım. Fakat benim gibi bir Ruh olan senin bile böyle düşünüyor olması can sıkıcı, doğrusu.”

Beatrice’in sitem dolu bakışları, beyaz bir tilki formuna bürünmüş olan Echidna’nın sinerek başını eğmesine yol açtı. Bu tepki karşısında iç çeken Beatrice ise parmaklarından birini kaldırarak “Müsaade var mı, sanırım?” dedi.

Beatrice: “Shamak’ın özel vasfı ‘Ayırma’dır, doğrusu. Düşük seviyeli Shamak kişinin bedenini bilincinden ayırırken yüksek seviyeli olan uzay-zamanı ayırır, sanırım. Betty’nin Kapı Geçidi de bunun bir örneği olarak iki odayı birbirine bağlar ve ışınlanmaya yakın bir şeyi mümkün kılar, doğrusu.”

Ram: “Beatrice-sama’nın bir önceki malikânede kurduğu düzenek de bu şekildeydi. Yemek vakitlerinde onu çağırmak gerçekten işkenceydi, yani dürüst olmak gerekirse o güçten bıkmış usanmıştım.”

Beatrice: “Şu anda, şurada bu denli dürüstçe böyle söylemen Betty’i gerçekten kırdı, sanırım. Bu konuda üzgün olduğumu belirtmek istesem de özürler bekleyebilir… Her neyse Shamak; özünde uzay-zamanı birbirinden ayırabilir, aynı şekilde ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar objeleri de ayırabilir. Bu Kıskançlık Cadısı’nın uzmanlık alanıydı, doğrusu.”

Anastasia: “Açıklamalarına dayanarak söylediğin şey Natsuki-kun ve Rem-san’ın paramparça olduğu değil mi?”

O gölge bu denli ölümcülse bu sözler, o gölge tarafından yutulan Subaru ve Rem’in kurtulma umudunun olmadığını gösteriyormuş gibi geliyordu.

Ancak Beatrice, Anastasia’nın sorusu karşısında kafasını salladı.

Beatrice: “Az önce bahsettiğim şey benzetmeydi, sanırım. Hiç değilse o gölge, Subaru ve Rem’i paramparça etmeye ayarlı bir şey değildi, doğrusu. Onları içine alıp başka bir yere çekmeye ayarlıydı, sanırım.”

Echidna: “Uzayda farklı… bambaşka bir noktaya… Bu durumda tahminimce onun olduğu yere?”

Ram: “…Sonuçta Barusu’nun miasma meselesi var.”

Echidna, Beatrice’in söylediklerini daha basit bir şekilde özetlerken Ram da sebebini açıkladı.

Subaru’yu çevreleyen ve Gözcü Kulesi yolculuğunda Cadı Canavarlarını fena hâlde heyecanlandıran miasma, artık Kraliyet Seçimi adayları tarafından iyi bilinen bir gerçekti.

Bu miasma meselesinin sebebi ve incelikli detaylarıysa meçhuldü.

Ram: “Miasma hakkında bildiklerim Cadı Canavarlarını kendisine çektiği ve Cadı Tarikatıyla bağlantılı kişilerin onu sık sık yaydığından ibaret… Aşağı yukarı bu kadar.”

Emilia: “Hım Subaru, Cadı Canavarları tarafından sıklıkla kovalansa da Cadı Tarikatıyla hiçbir ilişkisi yok. Bunun geeerçekten şüpheli olduğunu anlıyorum ama…”

Anastasia: “Canını sıkmana gerek yok, endişelenme, şu anda böyle bir şeyden şüphe duymayacağım, Emilia-san.”

Emilia: “Oh? Çok şükür. Subaru iyi bir çocuktur, yani…”

Diyen Emilia rahatlamış şekilde göğsüne vurdu, bununla birlikte ortadaki mesele hâlâ varlığını koruyordu.

Tam da söylediği gibi, Anastasia’nın içinde Subaru’nun Cadı Tarikatıyla bağlantılı olduğu konusunda bir şüphe kalmamıştı. Yine de Subaru’nun geçmişini bilmiyor oldukları gerçeği şüphe uyandırmaya devam ediyordu.

Subaru’nun kötü niyetli biri olduğunu zannetmiyordu. Ancak kişinin bilincinde olmadığı bir kötülük taşıması da mümkündü.

Yani tüm bu iyi niyetinin ardında Subaru’nun varlığının bir saatli bomba olma ihtimali mevcuttu.

Anastasia: “Tamam tamam, yani endişe etmeye lüzum yok, cümleye başlama şeklinizden bu kadarını anladım. Natsuki-kun ve Rem-san’ı yutan o gölge, onları başka bir yere taşıdı. Şimdi esas soru, o yer neresi?”

Echidna: “Volcanica’nın nefesinin müdahalesine bağlı olarak yaşananlar da var.”

Subaru ve Rem’le bağlantılı olan Beatrice ve Ram’ın onların konumlarıyla ilgili kabaca bir fikri olabilirdi.

Tek bildikleri hayatta olduklarıysa tam olarak nereye sürüklendiklerini bilmeden onları aramak abartılı bir istek olurdu. ——Ama hiç değilse buradaki hiç kimse için onları aramamak gibi bir seçenek söz konusu değildi.

Emilia: “Lütfen, siz ikinize soruyorum, Subaru ve Rem nerede? Söyleyin lütfen.”

Beatrice ve Ram ikilisi Emilia’nın samimi ricası karşısında bakıştı. Ve paylaştıkları birkaç saniyelik sessizliğin ardından…

Beatrice: “…O güneyde, doğrusu.”

Ram: “Ram da Rem’in aynı yönde olduğunu hissediyor. Tam pozisyonundan emin değilim ama epey uzakta olduğunu düşünüyorum.”

Emilia: “Güney mi? Buranın güneyinde şey vardı…”

Beatrice ve Ram’ın güneyden bahsedişinin hemen ardından Emilia’nın şekilli kaşları çatıldı. Zihninde dünya haritasını canlandırmak için her şeyi yapıyor olsa da onun yerine elini kaldıran Anastasia oldu.

Şu anda dünya haritasının en doğusunda yer alan Augria Kum Tepelerindeydiler. Oradan güney istikametinde ilerleyerek beş büyük şehir arasında olan Picoutatte veya Flanders’e ulaşma ihtimalleri yüksekti fakat…

Julius: “Sadece buna dayanarak ikisinin vaziyetini çözemeyiz.”

Aynı fikre ulaşmış görünen Julius, Anastasia’nın yerine konuştu.

Düşüncelerinin hızına yetişişiyle ona daha da ideal bir Şövalye şeklinde paha biçen Anastasia ise gözlerinden birini kapalı tutarak “Aynen öyle” dedi.

Anastasia: “Buradan epey uzaktalar ama kendilerini oralarda bulsalar bile hasarın ihmal edilebilir olacağını söyleyebilirsiniz. Ama buna rağmen ikinizin de beti benzi atık… Yoksa Subaru’nun çok daha güneyde olduğunu mu ima ediyorsunuz?”

Emilia: “Çok daha güneyde derken onu kastediyor olamazsınız değil mi…”

Meili: “…Kendilerini ta güneydeki Volakiya İmparatorluğunda mı buldula~r ya?”

Emilia’nın şokunun yanında Meili’nin şaşkınlığı hafif kalmıştı. Yine de Meili’nin tepkisinin olayın ölçeğini idrak edememesinden kaynaklandığı söylenebilirdi. Bu göz önüne alınınca da Beatrice ve diğerlerinin tepkileri son derece anlaşılırdı.

Subaru ve Rem ikilisi tüm ülkeyi aştıysa… ve Güney İmparatorluğu sınırlarına girdiyse ortada gerçek bir problem var demekti.

Anastasia: “Eğer yanılmıyorsam… Lugunica Krallığıyla güneydeki Volakiya İmparatorluğu tüm Kraliyet Seçimi boyunca sürecek bir saldırmazlık paktı imzalamıştı. Değil mi, Julius?”

Julius: “Evet, haklısınız. Bundan haberiniz olmadığını düşünüyorum fakat o anlaşmayı yürürlüğe koyabilmek için ben de oraya gitmiştim. Ben, Reinhard, Ferris ve diğerleri İmparatorla bizzat tanışmıştık.”

Emilia: “Duyduğum kadarıyla İmparatorlukla aramız çoook kötüydü ama bunu yaptığınıza göre, artık bir sorunumuz yok mu yani? Öyleyse gidip Subaru ve Rem’i arayacak olursak…”

Julius: “…Hayır, bu mümkün olmayacak.”

Julius, Emilia’nın çekine çekine sorduğu soru karşısında kaşlarını çatarak kafasını salladı. Ve yakışıklı yüz hatlarını yücelten, mücevher gibi ışıldayan sarı gözlerini usulca yere eğerek…

Julius: “İmparatorluk, birkaç ay önce kendileriyle Krallık arasında seyahat etmeyi şu an için yasakladı. Kraliyet Seçimi nedeniyle kuzeydeki Kutsal Gusteko Krallığıyla da aynı şey yaşanmıştı fakat onlar yasaklarını çoktan kaldırdılar…”

Echidna: “Sanırım bu, İmparatorluk kararının ortadan kaldırılmadığı anlamına geliyor. Gerçi Gözcü Kulesine olan seyahatimiz nedeniyle en güncel bilgilere sahip değiliz… yine de oradaki durum değişmediyse…”

Emilia: “Subaru ve Rem’e yardım etmek için oraya gitmemiz zor olacak?”

Julius: “Evet, maalesef ki.”

Bu konuda çeşitli düşünce alışverişleri olsa da Julius, sohbetlerini bu pişmanlık dolu sözlerle sonlandırdı.

Anastasia da Julius’la aynı sonuca varmadan edememişti. Söz konusu Volakiya İmparatorluğuna girmekse bunu doğrudan ön kapıdan yapmaları imkânsız olacaktı.

Yani bunun için gizli bir yol aramaktan başka şansları olmayacak, üstüne üstlük bunun için zamana ve bağlantılara ihtiyaç duyacaklardı.

Hızlı ve kolay bir yol yoktu. Elbette ki durumu bilinmezliğini koruyan o ikiliyi düşünen Emilia’nın acele edeceği kesindi…

Emilia: “…Hızlıca harekete geçmeliyiz. Volcanica’nın kanını alıp Pristella’ya götüreceğiz… Sonra da yakaladığımız Oburluğu Kraliyet Başkentine bırakacağız, değil mi?”

Beatrice: “Emilia?..”

Emilia: “Biliyorum Beatrice. Geeerçekten ama geeerçekten sabırsızlanmadan edemiyorum. Ama buradaki işleri aceleye getirsek bile Subaru’yla Rem’e yardımcı olamayacağız… sakin kalmak zorundayız.”

Emilia’nın paniğe kapılacakmış gibi görünürken verdiği bu sakin karar, Anastasia’yı şaşırtmıştı. Emilia, benzer şekilde şaşıran Beatrice’e kararlı bir şekilde kafasını sallayarak onay verdi. Gözleri doluyor, sesi birazcık titriyor ama kendine hâkim olmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

Âdeta “Subaru ve Rem’i geri almak pahasına bir saniye dahi kollarımı kavuşturup arkama yaslanmayacağım” diyordu.

Emilia: “Subaru’yla Rem birlikte olmalı, haksız mıyım?”

Ram: “…Beatrice-sama’yla ikinci kez üstünden geçtik, büyük ihtimalle birlikte olduklarını düşünüyoruz.”

Emilia: “Tamamdır… Öyleyse Subaru’nun Rem’i korumak için büyük yollar kat edeceğine eminim. Bu yüzden Rem için endişelenmemize gerek yok. Gerçi Subaru birazcık pervasız ama olsun.”

Subaru’nun güçlü olduğuna inansa da aynı endişeleri taşıyor olan Anastasia, Emilia’yla hemfikirdi.

Natsuki Subaru kuledeyken kendi hâline bırakılmasının sonucunda Anılarını kaybetmişti. Kendini cezalandırmaya meyilli olan o çocuğun kendisi için değerli olan insanları korumak adına kendini tehlikeye atmak gibi kötü bir alışkanlığı vardı.

Bazen başkalarını cesaretlendirdiği gibi endişenin ta kendisi de olurdu.

Anastasia: “Bununla birlikte hepimiz Natsuki-kun’un kıvrak zekâsına gerçekten güvenebiliriz diye düşünüyorum. Emilia-san haklı, burada kalıp kulenin içerisinde homurdanıp sızlanmaya devam edemeyiz. Harekete geçmemiz gerekiyor.”

Julius: “Açık ve net anlaşılmıştır… Beatrice-sama, endişe ettiğiniz bir nokta varsa bizimle paylaşın lütfen.”

Beatrice: “…Subaru’nun bedeni, sanırım. Subaru’nun Geçidi kırıldığı için manayı dışarı atamıyor, doğrusu. Onu çok uzun süre yalnız bırakırsak mana tıkanıklığı nedeniyle patlayacaktır, sanırım.”

Anastasia: “Hımm. Ben de onunla aynı gemide sayılırım, yani bu noktada Natsuki-kun’u gerçekten anlayabilirim.”

Anastasia’nın Geçidi doğuştan kusurluydu. Doğru düzgün mana çekemiyordu, bu da bir büyücü için kritik bir kusurdu. Bununla birlikte tüccarlık için gerekli şans ve beceri faktörleri üzerinde hiçbir etkisi olmadığı için Anastasia’ya çok sıkıntı vermiyordu.

Echidna: “Ana…”

Anastasia: “Biliyorum, biliyorum. Bizim problemlerimizi bir süre sonra ayrıca konuşacağız, değil mi… Bu mesele bir yana, şu anda tembellik edecek vaktimiz yokmuş gibi görünüyor.”

Diyen Anastasia ellerini çırparken geri kalanlar da onun bu sinyalini başlarıyla onay vererek yanıtladı.

Amaçları, kaybolan Subaru ve Rem’in yerini tespit etmekti. Bunun için de bir arama grubu oluşturabilmek adına bir an önce Pleiades Gözcü Kulesinden ayrılmaları gerekecekti.

Üstüne üstlük bu kuleye gelmelerinin başlıca amaçlarından biri de yerine getirilmeliydi.

Meili: “İşler öyle heyecanlı ki bayılıp kalacakmışım gibi geliyo~r…”

Emilia: “Aynen öyle. Yine de Subaru ve Rem için işler çok daha zor olmalı.”

Uzaklarda bir yerlere gönderilmiş olan Subaru’yu düşünen Emilia, yumruklarını iyice sıktı. Onun yüzünü yan profilden izleyen Meili’yse kafasına tünemiş kızıl minik akreple birlikte gözlerini kısıp omuz silkerek “Evet, elbette öyledir” dedi.

Ve böylece grup, hazırlıklara koyuldu—— Ya da hiç değilse bunu yapmak üzereydiler.

Meili: “Bir düşündüm de~ Ram Onee-san, onlara o şe~yden bahsettin mi acaba?”

Ram: “… Henüz değil.”

Anastasia ve Diğerleri: “?.. O şey?”

Meili’nin son derece ani yükselen bu sorusu karşısında Ram’ın suratı ekşidi. Ve bu konuda hiçbir şey işitmediği belli olan grubun bakışları Ram’a çevrildi.

Tüm bakışları üzerinde toplayan Ram ise anlık bir duraksamanın ardından şöyle dedi:

Ram: “Emilia-sama, bundan hâlâ yüzde yüz emin olamasam da… O gölge tarafından yutulup İmparatorluğa gönderilenler yalnızca Barusu ve Rem olmayabilir.”

Emilia: “Yalnızca o ikisi olmayabilir mi… Ama sen, Patraş-chan ve Meili burada ki. Yani Yeşil Odadaki herkesin eksiksiz olması gerekmiyor mu?”

Meili: “Şey, o gölge bir nevi içe~ri dalmadan önce ansızın bir kız belirmişti. Ve üstelik Onii-san’ın söylediğine göre o kız, üçüncü Oburluk muymuş ne~ymiş.”

Anastasia ve Diğerleri: “Üçüncü Oburluk mu?!”

Anastasia ve diğerleri, gerçekten görmezden gelinemeyecek bu ilgi çekici haberin verilişiyle tam anlamıyla afalladı.

Ve böylece ileriye dönük eylemlerini değiştirip değiştirmemelerine ve Ram’ın bu konuyla ilgili olarak gizlediği ayrıntıları öğrenmeleri gerekip gerekmediğine dair tartışmalar yoğunlaştı.

En sonundaysa Pleiades Gözcü Kulesinin kargaşaya dönüşen atmosferi içerisindeki Emilia, ellerini dua edercesine göğsünün üzerinde kavuşturdu ve bir zamanlar Yeşil Odanın bulunduğu koca delikten dışarıya bakarak…

Emilia: “Lütfen, Subaru… Umuyorum ki Rem’le beraber işler yolundadır.”

△▼△▼△▼△

——Emilia’nın küçük duası kum denizinin üzerindeki kavruk gökyüzünde boğulup giderken aynı esnada çok ama çok uzaklarda…

???: “————”

Geniş bir çayırın üzerinde hareketli esintiler tarafından usulca okşanan bir oğlan ve kucağında da bir kız bulunuyordu.

Oğlanın siyah saçları ve beyazları oldukça belirgin ve hançer gibi keskin gözleri vardı, bu göz şekli sanpakugan olarak da bilinirdi; insanı mütemadiyen somurtuyormuş gibi gösteren, gerektiğinde bir can almak için tek bakışının yeteceği söylenen gözlerdi.

Ama şu anda oğlanın dudakları hiç olmadığı kadar kıvrılmış, gözlerinin köşeleri nemlenmişti. Haykırıp ağlamamak için her şeyini verdiği bir andı.

Eh, elbette ki bu sonuç çok doğaldı.

Bu ânı çok uzun bir süre beklemişti. Keder içerisinde, bekleyiş içerisinde geçirdiği günlerin hiçbiri; kısacık bir an için bile gözlerini hemen önündeki o kızın üzerinden ayırmasına müsaade etmemişti.

Ve şimdi sımsıkı kucakladığı o kız ışıl ışıl, masmavi saçlarının arasından kendisine bakıyordu.

Gözleri irileşmişti fakat tatlı suratında karşı koyma gücü epey azdı. Uykudan yeni uyanmış ve hâlâ uyku sersemiymiş gibi bir hâli vardı.

Açıkçası mesele tam da buydu. Nihayet uzun, upuzun bir uykudan uyanmıştı; dolayısıyla gerçeklikten kopmuş hissedeceği çok barizdi.

???: “…Ah… ııı… “

Subaru’nun az önce söyledikleri üzerine düşünürcesine dudakları kımıldıyordu.

Onu izleyen oğlan—— Natsuki Subaru’ysa şevkle kafasını salladı.

Subaru: “Evet, aynen öyle, aynen öyle işte, Rem. Ben senin Kahramanınım. Çok uzun zamandır bekliyordum… “

Rem: “————”

Subaru: “Rem?”

Sesindeki titremeyi bastırmaya çalışan Subaru, çaresizce Rem’den bir şeyler duymaya çalışıyordu.

Belki de susuzluğu veya onun gibi bir sebepten ötürü dudakları kımıldasa ve dili damağına vursa da boğazından bir ses çıkmıyordu. Buna rağmen onun kurmaya çalıştığı iletişimden bir nebze olsun faydalanabilmek adına kulağını Rem’in ağzının dibine getirdi.

Rem’in herhangi bir şey aktarmaya yönelik yetersiz girişimleri, Subaru’yu muazzam bir neşeyle dolduruyordu.

Rem: “…m. “

Subaru: “Dinliyorum, acele etmene gerek yok, tamam mı? Rem, bana ne söylemeye… “

Çalışıyorsun, diyecekken sözü kesildi.

Çünkü kulaklarını Rem’i dinleyecek kadar yaklaştırdığı anda kafası ve çenesine bastırılan bir el, düşüncelerini duraksattı.

Bu akışın ardından da tepetaklak edilerek yere devrildiğini hissetti.

Ve sonra da——

Subaru: “…Re… Rem? “

Kendisini sırtüstü çimlere yatmış, Rem’i de üzerine oturmuş hâlde buldu.

Afalladı, kaskatı kesilerek kalakaldı. Rem’in üzerine diktiği gözleri onu baştan aşağı taradı.

Ve sonra da hafif bir iç çekişle birlikte…

Rem: “Hedeflediğin şey ne? Hemen bana ne yapmaya çalıştığını söyle! “

Subaru: “————”

Rem: “Durduk yere kendine Kahraman falan diyorsun ve… Rem dediğin de kim? Anlat hemen!“

Dizlerini Subaru’nun omuzlarına bastıran Rem’in elleri Subaru’nun boynuna uzandı. Ağırlığı üzerine binen Subaru kımıldamaya çabalıyor, bacakları huzursuzca seğiriyordu.

Fakat Rem’in onu dizginlemekteki başarısı hayranlık uyandırıcıydı. Subaru’nun özgürlüğünü kazanmasına müsaade etmiyordu.

Subaru: “Gığ… ah… gıhğk… “

Rem: “Konuşmayı reddettiğine göre, konuşmayı arzulayıncaya dek devam edeceğim. Kendi çileni uzatma lütfen. Konuş. Tam olarak neler dönüyor… “

Subaru: “——Gıhağ. “

İstemsiz mi yoksa kasten mi bilemiyordu ama Rem’in boynuna uyguladığı güç, ona yanıt verme fırsatı tanımıyordu.

Oksijen eksikliği nedeniyle zihni kararırken böyle devam etmesine izin vermenin ölümüyle sonuçlanacağının farkına varıyordu.

Çok uzun bir zaman olmuştu ve bu tek taraflı bir kavuşma olsa bile Subaru, Rem’in kendisini boğmasına izin verebilecek durumdaydı. Yo, böyle olmazdı.

Anılarında Subaru’ya dair hiçbir şey kalmasa bile…

Subaru: “A-Ah…“

Rem: “Artık konuşmak istiyor musun? O zaman sana iyi——“

Ancak tam da Rem, Subaru’nun yüzündeki gergin mücadele belirtileri karşısında kaşlarını çatarken…

???: “Ah!.. Ooh!.. “

Rem: “——Kya?!“

Rem’in bedenine yan taraftan minyon bir gölge atıldı—— Yoo, daha doğrusu Rem’in üzerine çullandı ve çimlerin üzerinde bedenine dolandı.

Üzerindeki ağırlığın gidişiyle birlikte Subaru; olduğu yerde yuvarlanıp öksürdü ve bulutlu, nemli gözleriyle Rem’e doğru baktı. Ve orada, Rem’le mücadele eden ufak bir kız gördü.  

???: “Uuu!—— Uuuu!——“

Rem: “N-Ne yapıyorsun sen… Dur lütfen! Şu anda bunun vakti zamanı değil…”

Sarı saçları Rem’i bütünüyle örten küçük kız, kıpkırmızı suratındaki dişlerini göstererek uluyordu. Bu manzaraya tanık olup ne düşüneceğini bilemeyen Subaru’ysa kalakalmıştı.

Ardından derin bir nefes alarak ikiliye doğru koşturdu.

Ve sonra da——

Subaru: “Oy! Rem’den uzaklaş, hem de hemen! “

Rui: “Ah—— Uuu!!—— “

Subaru, Rem’in saçını çekmeye çalışan küçük kızı—— Günah Başpiskoposu Rui Arneb’i itekledi ve ellerini arkasında birleştirdi.

Hafif bedenli Oburluk mücadele etmeye çalışsa da nafileydi. Şu anda yapabileceği en iyi şey sağı solu tekmelemekti. Kıvranıyor, inliyor ama elinden daha fazlası gelmiyordu.

Rui: “Au!—— Uuu—— Uuuu!!—— “

Subaru: “Siktir, sana diyorum!.. Mücadele etmeyi kes… sabit dur işte! Rem, sen iyi misin?! Sana bir şey yaptı mı?!“

Rem: “O-Oh, ben iyiyim. Bundan öte, sana bunu defalarca söyledim…”

Subaru, Rui’yi yerde tutar hâlde bağırırken Rem çatık kaşlarla karşılık verdi. Ve gözlerini üzerinden ayırmadan ayağa kalkmaya teşebbüs ederken——

Rem: “——Eh? “

Dizlerinin bağı çözülmüşçesine yere yığıldı.

Onun bu tuhaf düşüşü, Subaru’nun zihninde bazı sorular doğururken gözlemlendiğinin bilincinde olmayan Rem, dizlerine bastırarak bir kez daha ayağa kalkmaya çalıştı.

Fakat——

Rem: “…Bacaklarım…”

Subaru: “Bekle, ayağa kalkamıyor musun?”

Rem: “H-Hayır, bu… doğru olamaz… Bu hiç doğru olamaz…”

Subaru’nun güçlü beyanını çürütmeye çalışan Rem’in sesi titriyordu. Fakat o güçlü iradesi bile ayağa kalkmasına imkân tanımıyordu. Bırakın dengesini sağlamayı, ayaklarına en ufak bir güç bile veremiyordu.

Subaru: “Çok uzun süre uyuduğun için vücudunda güçsüzlük mü hissediyorsun? Yoo, bu doğru olamaz. Az önce beni bastırmak için kullandığın güç, hiç de uzun süredir yatalak olan birine ait gibi değildi.”

Uzun süre hastanede kalan bireylerin muhtemelen egzersiz eksikliğinden ötürü er ya da geç güçsüz düşeceği, sıklıkla bahsi geçen bir şeydi.

Bu kişilerin yeniden ayağa kalkıp yürüyebilmek için rehabilitasyona ihtiyaç duyduğu da iyi bilinen bir gerçekti ama bu yalnızca bacaklarla mı sınırlı olurdu?

Rem, “hastanede yatma sürecinde” üst bedenini de kımıldatmış değildi. Bir yılı aşkın süredir uyuyordu; yani yalnızca bacakları değil, tüm bedeni güçsüz düşmüş olsaydı bu durum anlamlı olabilirdi.

Yine de Rem’in içinde, bedeninde bir kopukluk mevcuttu. Ve muhtemelen bunun sebebi——

Subaru: “——Bir saniye, sebep Nee-sama’nın savaşının geri tepmesi olabilir mi?”

Zihninde Rem’in bedeninin bu şekilde tepki vermesinin olası sebeplerini tarayan Subaru’nun vardığı sonuç buydu.

Yeşil Oda’dayken Ram’dan Oburluğa karşı verdiği mücadeleyi dinlemişti. Subaru’nun durumu kötüleştiği için Ram’ın köşeye sıkıştırılmaktan kaçınmak adına bir değişiklik yapması gerekmişti. O da kozu olarak “yükünü” Rem’le paylaşmayı seçmişti.

Sonuç olarak Oni Klanının en güçlüsü olduğu söylenen Ram’ın acılı yükünün büyük bir çoğunluğu Rem’e akmıştı. Subaru, yaptıkları bu konuşmayı anımsıyordu.

Eğer durum buysa——

Subaru: “…Hepsi benim hatam.”

Kesinlikle Ram’dan azar yiyeceği bir cümle kurmuştu.

Ama üstlenmiş olduğu görevi yerine getirememiş, sonucunda Ram’ın kendisini daha çok zorlaması gerekmiş ve bu da Rem’i etkilemişti. Yani tüm bunlar Subaru’nun hatasıydı.

Etrafında güvenebileceği hiç kimsenin bulunmadığı, yalnızca kendisi, Rem ve Tanrı bilir ne sebeple acayip davranışlar sergilemeye devam eden Rui dışında kimsenin yer almadığı bir duruma düşmüşken üstlendiği sorumluluksa daha da ağırdı.

Rem: “Hepsi benim hatam diyorsun da… bana bir şey mi yaptın ki?!”

Subaru: “Hiç de bile, yalnızca lafın gelişiydi ama…”

Rem: “Her şey sırayla! Öncelikle sen kimsin?! Ve ben kimim?!”

Subaru: “————”

Arzularına itaat etmeyen bacakları yüzünden sağlam bir darbe yemiş olan Rem, Subaru’yu gözlerinde bir öfke tufanıyla izliyordu. Onun öfkesine hâkim olamayacakmış hissi veren içler acısı sitemini işiten Subaru’ysa nahoş tahmininin gerçeğe dönüşüşü nedeniyle büyük bir acı duyuyordu.

…Rem, “Ben kimim” demişti.

“Sen kimsin” çok daha iyi bir soruydu. Fakat kendisinin kim olduğunu soruşu, onu yeniden görmeyi bunca zamandır bekleyen Subaru için son derece yürek burkucuydu.

Zaten kendisinden “Rem” yerine “Ben” şeklinde bahsedişi nedeniyle durumun böyle olabileceğini hissetmişti.

Subaru: “Sanırım Crusch-san’la aynı durumda olmalı…”

Rem’in İsmi ve Anıları çalınmış, sonucunda daimî bir uykuya dalmıştı.

Oburluğun kurbanlarıyla ilgili iki farklı kalıp mevcuttu; Julius gibi İsmi çalınan kişiler etrafındakilerce unutuluyordu, Crusch gibi Anıları çalınanlarsa kendilerini unutuyordu.

Rem de uyandığında Anılarını yitirişi nedeniyle aynı şeyi yapmıştı, hafıza kaybı yaşıyordu.

Korkunç bakışlı bir oğlan, homurdanmaktan başka hiçbir şey yapamayan bir kız ve sözünü dinlemeyen bacaklarıyla öyle akılalmaz bir durumun içerisine sıkışıp kalmışken kafasının karışması çok normaldi.

Rui: “Uvaa!”

Rui’nin çırpınıp durmaktan yorulmuş gibi sessizleştiği dahi fark edilmemiş, bitkin hâldeki Subaru’nun kollarından sıyrılıp sırtüstü yere düşmüş ve tiz bir çığlık atmıştı.

Ardından sırtını yere sürte sürte olduğu yerde dönmeye başladı. Ancak Subaru, onunla ilgilenmeye tenezzül etmeden ağır ağır Rem’e doğru ilerledi.

Subaru yaklaşırken gardını bir an olsun indirmeyen Rem, gözünü üzerinden ayırmıyordu.

Onun gözlerindeki bakışı gören Subaru’ysa Rem’in kendisine bu düşmanlığı sergilediği ilk seferi anımsıyordu.

Birbirlerine ısınmalarının ardından epey yakınlaştıkları için unutmak kolay olmuştu fakat Rem esasında oldukça içine kapanık ve yeterince yakınlaşılması son derece zor bir kızdı.

Bu bağlamda Ram’la ilişki kurmak çok daha kolaydı çünkü yakınlaşmalarının öncesinde de sonrasında da Subaru’yla kurduğu iletişim hiç değişmemişti.

Gerçi bunun korkutucu kısmı da bu teoriye göre hâlâ iyi anlaşamıyor olma ihtimalleriydi.

Subaru: “Her neyse, Nee-sama meselesi bir yana… şey, anlarsın ya…”

Rem: “N-Ne diyorsun sen? Bilesin diye söylüyorum, eğer bana herhangi bir şey yapmaya kalkarsan seni…”

Subaru: “…Rem.”

Rem: “Ha?”

Rem’in gergin ifadesi şaşkınlığa çevrildi. Ona yaklaşmakta olan Subaru; aralarındaki mesafe yeterli seviyeye, yani elini uzatsa erişebileceğinden biraz daha fazlasına indiğinde adımlarını duraksatıp…

Subaru: “Rem. Senin adın bu.”

Diyerek ona bir kez daha adıyla seslendi.

Rem: “————”

Nazikçe söylenen bu sözlerin doğurduğu şaşkınlığı gizleyemeyen Rem, sessizliğe büründü. Bununla birlikte dudaklarının ardından zar zor görünen dilini kımıldatıp emin olmak istercesine “Rem” kelimesini tekrarladı.

Kendi adına yeniden aşina olmaya çalışırmış gibiydi.

Subaru: “Tüm dürüstlüğümle söyleyeceğim ki benim de neler olduğuyla ilgili doğru düzgün bir fikrim yok. Yalnızca arkadaşlarımızdan ayrılıp Tanrı bilir neresi olan bu mekâna düştüğümüzü biliyorum. Durumun bayağı karmaşık olduğunu anlayabiliyor olmalısın, haksız mıyım?”

Rem: “Şey, ben…”

Hâlâ epey şaşkın olan Rem’in gözleri Subaru’nun yerine etrafı incelemeye başladı.

Çimenlerin üzerinde hoş rüzgârlar esiyordu, güneş tepede yükselmişti ve Subaru tenindeki nemi hissedebiliyordu. Augria Kum Tepelerinin kavruk havasından farklı, bunaltıcı bir hissiyattı.

Havadan aldığı hissin bile değişeceği kadar farklı bir yerdeydi.

Başka bir deyişle…

Subaru: “Anında yardım almayı bekleyemeyiz. Kendimizi öyle ya da böyle buradan kurtarmak için gerekli şeyleri yapmamız gerekecek. Bu yüzden…”

Rem: “Bu yüzden ne? Bana ne yapmamı söyleyeceksin? Bana ve kımıldamayı bile beceremeyen bacaklarıma.”

Subaru: “…Bu tür şeyler söylediğimde yeniden şüpheye düşeceğini tahmin edebiliyorum ama yalnızca burada olman bile beni mutlu etmeye yetiyor. Nefes alman, benimle konuşman, gözlerinle etrafına bakınman; yalnızca bunlar bile bana yetiyor.”

Rem: “?.. Yani gözlem yapıp sana etrafın temiz olup olmadığını söylememi mi istiyorsun?”

Subaru: “Tam olarak öyle değil ama gerçi bu söylediğin de fena olmazdı.”

Rem’in uyanması, nefes alması ve kendisiyle konuşması bile Subaru’yu mutlu etmeye yeter de artardı.

Bencillikten son derece uzak bir şey olsa da Subaru’nun Rem’in uyanması bağlamında yalvarıp yakardığı tek şey sağlığının yerinde olmasıydı, bu nedenle bunlar abartılı sözcükler değil, gerçekten kalbinden geçenlerdi.

Elbette Anılarının kaybolmasını çözmesi gerekecekti. Bunun yanı sıra Subaru ve grubunun ayrılışıyla kulede kalan Emilia, Beatrice, Ram ve diğerleri bir hayli endişeli olmalıydı.

Bir an önce onlarla buluşmayı diliyordu. ——Hatırlamadığı kardeşi için büyük bir sevgi besleyen Ram’ı, Rem’le buluşturmak istiyordu.

Subaru: “Lütfen, buradayken bana güvenebilir misin? Karşılığında canımı vermem gerekse bile… Yoo, canımı vermem anlamsız olur neyse, seni ne pahasına olursa olsun koruyacağım. Yemin ederim ki. Bu yüzden…”

Rem: “——Diyelim ki teklifini kabul ettim, bu durumda ne yapacaksın?”

Subaru: “Ah, doğru ya. Plansızca hareket etmenin hiçbir mânâsı olmaz, öyleyse plan yapmaya gelirsek…”

Rem’in temkinli sorusunu işiten Subaru, bir plan yapmak için gereken bilgileri irdeledi.

Önceden de bahsedildiği üzere uçsuz bucaksız bir çayırlıktaydılar; bununla birlikte o çayırları çevreleyen birbirine yakın, iri ağaçları da görebiliyorlardı.

Ufka ulaşmadan ağaçların gölgelikleri tarafından önleri kesildiği ve onlar tarafından 360 derecelik açıyla çevrelendiklerine göre bir ormanın içindeki açık bir alandaydılar.

Doğrusu tamamen yabancı oldukları bir arazide ormana girmek tehlikeye atılmaktan başka bir şey olmazdı fakat——

Subaru: “Birincisi, bir kişi ormanda kaybolduğunda var olan değişmez kural, GPS kullanarak yoldaşlarına konumunu bildirmesidir ama…”

Rem: “ ‘Ciipiies’ mi?”

Subaru: “Biliyorum. Öyle bir şey burada yok… Yalnızca Beako’nun benimle bir bağlantısı olduğu için benzer şekilde aşağı yukarı nerelerde olduğumu tespit edebilme olasılıkları var. Yani bir bağlamda benim varlığımın başlı başına bir GPS olduğu söylenebilir.”

Duruma bağlı olarak Ram’ın Sinestezisinin de Rem’in konumunu tespit etme olasılığı vardı. Yani bir bağlamda Subaru ve Rem, kendilerini yoldaşlarına bağlayan birer GPS görevi görüyordu.

Subaru: “Şimdilik geriye su kaynağı bulmak kalıyor… Ne olursa olsun suya erişimimiz olması önemli. Muhtemelen ana bir kamp noktası belirleyip arama alanımızı oradan itibaren genişletmemiz daha iyi olur. Yenilebilir otlar ve meyveler… ahh, Clind-san’dan eğitim almakta iyi etmişim. Akıl hocama teşekkür borçluyum…”

Subaru’nun parkur eğitimi aldığı ve kırbaç kullanmayı öğrendiği süreçte Clind, kafasına çeşitli teknikler ve bilgiler sokmuştu. Subaru’nun o çok yönlü kâhyanın eğitimlerinden gına geldiğini söyleyip bırakmanın eşiğine geldiği zamanlar olmuştu ama neyse ki onların sağladığı fayda sayesinde düştüğü bu duruma rağmen yol gösterici ilkelerini taşıyabiliyordu.

Her neyse——

Subaru: “Başka bir sürü konu da var ama plansızca hareket etmeye çalışıyor değilim. Şu anda beni anlayabiliyor musun?”

Rem: “…Kısmen. Karşı koymak istesem de bu duruma düştüğüm için…”

Subaru: “…Bu, içten düşüncelerini bir an için görebildiğim bir laftı.”

Subaru, Rem’e güvence verme çabasıyla gülümsemeyi denese de aldığı tepki düşündüğü kadar iyi olmadı.

Anılarını yitirmiş olan Rem’in Subaru’ya güvenmesi için hiçbir dayanağı yoktu. Bacaklarını özgürce hareket ettirebiliyor olsaydı şimdiye çoktan kaçmış olabilirdi.

Yine de onun başına gelen bu şanssızlığı bir şans olarak görmek istemiyordu.

Subaru: “Bacakların. Umarım yakın zamanda onları kımıldatabilmeye başlarsın.”

Rem: “——Hık, böyle söylesen de bilemiyorum. Ee, ne yapacaksın?”

Subaru: “Söyledim ya. İlk iş olarak su aramayı planlıyorum. Bacaklarınla ilgili mesele ortada, o yüzden bana karşı harekete geçmemen mümkün olursa minnettar olurum…”

Diyen Subaru, kendisiyle Rem arasındaki son adımı da atıp eğilerek ona sırtını döndü.

Bu pozuna bakınca Rem bile onun ne yapmaya çalıştığını anlayabilirdi.

Rem: “Beni sırtında taşımayı mı planlıyorsun?”

Subaru: “Kucağımda da taşıyabilirim ama bunu yaparsam çok uzun süre dayanabileceğimi sanmıyorum. Şahsen seni sırtımda taşımama izin verirsen çok yardımı dokunacaktır diye düşünüyorum.”

Rem: “————”

Subaru’nun acınası ifadesine bakan Rem, bir süre sessiz kaldı. Sonra da ağır ağır iç çekerek çekine çekine Subaru’nun sırtına uzandı.

Rem’in narin kolları Subaru’nun omuzlarını aştı ve göğsünün üzerinde birleşti. Sırtında hassas bir ağırlık duyan Subaru’ysa kendisine tutunan Rem’i sarsmayacağından emin olarak yavaşça ayaklandı.

Evet, onun ağırlığını hissediyordu. Ama onu taşırken düşündüğü şey, hafiflemiş olduğuydu.

Geride kalan bir yıl içerisinde uyku hâlindeki Rem’i taşıması için pek çok fırsat doğmuş ama her defasında bilinçsiz bir insanı taşımanın ne denli zor olduğunu deneyimlemişti.

Ona hür iradesiyle tutunan Rem’leyse aynı hissiyatı yaşamıyordu.

Rem: “——? Bir sorun mu var?”

Subaru: “Yoo, yalnızca garip bir şekilde son derece etkileyiciydi. Neyse, su arama konusuna gelince…”

Rem: “Bu konudan önce… o kız konusunda ne yapacaksın?”

Subaru: “…Ah.”

Rem’in omzunun üzerinden çenesini kaldırarak işaret ettiği yere bakan Subaru, ortadaki problemi anımsadı.

Çimenlerin üzerinde yere vurmuş olduğu poposunu okşayarak yayılmış hâlde yatan uzun, sarı saçlarına dolanmış olan kişi Rui’ydi. ——Tuhaf davranışlar sergileyen bu Günah Başpiskoposu konusunda ne yapacaktı?

Subaru: “————”

Subaru bile Rui’nin bu hâlinin normal olmadığının farkındaydı.

Zihinsel durumu iyi olarak nitelendirilemeyecek bir rakipti ama bunun nedeni hilekârlığıydı, Subaru’nun önceden gizli tuttuğu bu çocuksu gerilemeyi görebilmiş olması değildi.

Esasında yaşına göre oldukça zeki biriydi ve karşısındaki kişinin kalbinin kıymıkları arasında dilini gezdirmeye benzer şeytani düşünceleri üzerine kafa yorma fırsatına da sahipti.

Peki ya şu anki Rui’nin tavırları?

Rui: “Aah, aauuh——”

Uyandığı sırada Subaru’nun yüzünü yalayışı, konuşmayı bile bilmeyen bir bebek gibi uluyup mırıldanışı ve sonucunda bir çocuk gibi kıyamet koparışı.

Tüm bunlara dayanarak zihninde hesap edilmesi mümkün olmayan bir şeylerin gerçekleştiği kesindi.

Bununla birlikte——

Subaru: “Bu benim ona acımam için bir sebep teşkil edecek mi?”

O kız mide bulandırıcı, kötü biriydi. Bu gerçek asla değişmeyecekti.

Subaru’nun Anılar Koridoru’ndaki son anında yüzleştiği Rui; Ölümden Dönüş’ü deneyimleme travmasıyla yalnızca Subaru’dan değil, bu dünyada var olan her şeyden korkar hâle gelmişti.

O noktada çoktan zavallı, acınası bir kıza dönüşmüştü. 

Fakat Subaru, onu kurtarmamıştı. Onu kurtarma isteğini aklından bile geçirmemişti.

Önlerinde pek çok seçenek olmasına rağmen her defasında insanlığa karşı çıkan seçeneklere yönelmiş, nihayetinde o seçimleri düzeltme fırsatını yitirmiş ve kendi yollarını ayırmışlardı. Günah Başpiskoposları işte böyle insanlardı.

İki abisi gibi Rui de bir istisna değildi.

Affı mümkün olmayan kötülükler yapan Rui Arneb, cehenneme gitmekle lanetlenmeyi hak eden yozlaşmış bir canlıya dönüşmüştü.

——Subaru’nun neden böyle birini kurtarması gerekiyordu ki?

Rem: “Ona yardım etmeyecek misin?”

Subaru: “…Karışık bir mesele. Evet, onunla aynı yerdeydim ama o benim müttefikim sayılmaz. Aksine, bir müttefikin tam tersi. Onu burada bıraksam bile kalbim acımaz.”

Rem: “————”

Diyen Subaru, arkasındaki Rem’in nefesinin kesilişini işitti fakat bu, elde olmayan bir tepkiydi.

Subaru’nun içerisinde bulunduğu şartları bilmeyen Rem’in gözünde Rui, tıpkı göründüğü gibi genç ve çaresiz bir kız olmalıydı. Gerçek kimliği pek çok kişinin hayatını oyuncak eden bir kâfir olsa da durum buydu.

İşte bu yüzden, Subaru’nun tek bir seçim şansı vardı.

Subaru: “Onu burada bırakıyoruz… Yük olması bir yana, böyle tehlikeli bir unsuru yanımızda taşıyamayız.”

Rui’yi ilerleyen gölgelerin arasından kurtarmak, Subaru’nun kuledeyken yaptığı bir muhakeme hatasıydı. Belki de onu o zaman, orada terk etmiş olsaydı Rem’le arasında böyle bir şey yaşanmayabilirdi.

Kesinlikle insanların bela mıknatısı dediği cinsten, hiçbir faydası olmayan biriydi.

Rem: “Demek… öyle.”

Subaru: “Aynen, öyle. Benim de hoş bir uyanış yaşadığım söylenemez, ama…”

Subaru’nun en büyük önceliği Rem’di, kendisi onun ardından geliyordu. Bu konuda kafası asla karışmazdı.

İşte bu niyetle çimlerin üzerinde yatan Rui’yi görmezden gelen ve karşı taraftaki ormana yönelen Subaru’ya——

Rem: “——Tıpkı düşündüğüm gibi, içim boş da olsa kendime inanmakta haklıymışım.”

Korkunç soğuklukta, keskin bir tonla bu cümle kuruldu.

Kulağının yanında mırıldanan bu sesi işiten Subaru, “Eh?” diyerek bir nefes verdi. Tepkisini daha ileri taşımasına mâni olan şeyse boynuna dolanan bir çift ince kol oldu.

——Subaru’nun sırtında taşınan Rem, onu boğuyordu.

Subaru: “——Gahk”

Rem: “Seninle gelmem için beni davet edinceye dek kulağa hoş gelecek şeyler söylüyor, sonra da o kızı terk ediyorsun. Bunları yapıp da bana inan diyen birine nasıl inanabilirim ki? Benimle kafa bulmaya son ver.”

Subaru’nun boynunu saran kollardaki güç, fiziksel olarak engelli bacaklarının aksine kesinlikle bir oni’nin gücüydü.

O kollardan sıyrılıp kurtulamayan Subaru’nun nefes alıp verişi tamamıyla engellenmişti. Bu şekilde geriye doğru eğildi ve bunu amaçlamıyor olsa da sırtüstü çimlerin üzerine devrildi.

Ancak Rem, onun altında eziliyor olmasına rağmen kollarını boynundan çekmeyi reddediyordu. Ve Subaru da arkasında olması nedeniyle ondan kurtulmak için kollarını kullanamıyordu.

Neden? Kafasının içini şüpheler ve sorular dolduruyordu.

Aslında “Neden?” diye sormamalıydı, çünkü Rem bu sorunun yanıtını çoktan vermişti. Subaru, hiçbir şey bilmeyen Rem’in önünde panik dolu hisleri konusunda fazla aceleci davranmıştı.

Karşılığını da bu şekilde alıyordu——

Rem: “Böylesine habis bir kokunun etrafında dolaşmasına izin verip de hiçbir kötülük planlamadığını söylemen yüzsüzce bir yalan değil de ne!”

Subaru: “————”

Habis bir koku. Subaru’nun bu kelimelere dair anıları vardı.

Daha yeni tanıştığı sıralarda Rem’in ondan şüphelenmesinin ve onu şüpheli görmesinin sebebi ne karşılaşmalarında aldığı kötü izlenimdi ne de doğuştan sahip olduğu göz şekli.

——Sebep, Cadı’nın Miasması’ydı.

Anılarını yitirmiş olan Rem’in kendinden başka hiçbir şeyi kalmamış olsa da bunu hâlâ algılayabiliyordu.

Subaru’dan şüphelenmesinin ardındaki en büyük faktör de buydu.

Subaru bunu hatırlamakta da fark etmekte de çok geç kalmıştı ve——

Subaru: “——ah”

Bedenini sağa sola vurup döndüren Subaru eylemleri için bir bahane bulmaya çalışsa da imkânsızdı.

İşte bu şekilde bilinci ağır ağır ve adım adım, karanlığın derin uçurumuna düştü.

İstediği son şey, Rem tarafından bu şekilde öldürülmekti. Çaresizce bunu haykırıyordu.

Ama sesi çıkmıyor, işitilemiyordu.                

△▼△▼△▼△

Subaru: “——Hık, Rem!?”

Bilincinin ani uyanışı, Subaru’nun vücudunun üst tarafı dövülüyormuş gibi bir his doğurdu.

O saniyede boğazına hücum eden acıya bağlı olarak şiddetle öksürdü, oraya yapışıp kalan balgamları tükürdü ve bir şekilde bedenini doğrultarak etrafına bakındı.

Bulunduğu yer, fırlatılmış olduğu çayırlıktı; koşullar bu şekildeydi.

Anımsadığı bir uyanış hâlinde olsa da bu manzaranın Ölümden Dönüş tarafından sunulmadığını anlaması hiç vakit almadı.

——Çünkü ne Rem’in ne de Rui’nin bedeni ortalıktaydı.

Subaru: “Burasının… fırlatıldığım yer olduğu, şüphesiz. Ben…”

Bir süre öncesini anımsayan Subaru’nun boynuna dokunduğu saniyede iğrenç anıların acısı geri döndü.

Taşımakta olduğu Rem tarafından boğulmuş ve hayatı o şekilde elinden alınmıştı. ——Yo, durum bu değildi.

Subaru: “Boğazım, acıyor… bu da demek oluyor ki, Rem beni öldürmedi.”

Rem onu boğmuş ama öldürecek kadar ileri gitmemişti.

Subaru, buz gibi bir sesle konuşan Rem’in verdiği hüküm karşısında rahat bir nefes aldı ve hemen sonrasında rahatlamanın zamanı olmadığı şeklinde kendisini uyardı.

Ölmemişti. Başka bir deyişle, bu dünya olabilecek en kötü koşullarla devam ediyordu.

Rem, Cadının kokusu yüzünden Subaru’nun insanlığından şüphe duymuş, sonra da mümkün olan en berbat izlenimle birlikte ortadan kaybolmuştu—— İki kızın burada olmama sebebi, Subaru’dan uzaklaşma istekleri olmalıydı.

Neticede Rem, Subaru’nun Rui’yi ardında bırakma kararından iğrenmişti. 

Genç bir kızı meçhul bir çayırda bir başına bırakarak gerçekten kalpsiz bir adam gibi görünmüş olmalıydı.

Subaru: “Bu bir yanlış anlaşılma diyorum ama ona bunu anlatsam bile bana güvenmeyecektir muhtemelen!..”

Ardı ardına verdiği yanlış kararların acısını duyan Subaru, yanaklarını düzleştirerek ayağa kalktı.

Gökyüzüne baktığında güneşin pozisyonundan pek fazla vakit geçmemiş olduğunu anlayabiliyordu. Buna bir lütuf demek istemezdi ama Rem’in bacakları, özgürlüklerini tam anlamıyla kazanabilecekleri bir durumda değildi.

Bu durumdayken çok fazla uzaklaşmış olamazdı. Bunun kanıtı da——

Subaru: “Çimlerin üzerinde sürüklenme izleri var!.. Artık peşlerinden koşabilirim!”

O ikiliyi etrafında 360 derece yayılan bir ormanın içerisinde hiçbir ipucu olmaksızın aramaya kalksaydı bu, zorluk seviyesi imkânsızlık düzeyinde bir kovalamacanın başlangıcı olurdu.

Fakat çimlerin üzerindeki izleri takip ederse ormana girdikleri noktayı çözebilirdi. O noktadan peşlerine takılmak da bir nevi kumar olsa da,

Subaru: “Elverişsiz kumarlar konusunda sayısız tecrübem var!”

Övgüye layık olmayan bu sözcükleri haykıran Subaru, bir hışımla çimlerin üzerindeki izleri takip etmeye koyuldu. Ayaklarının becerisi sayesinde ikilinin ormana giriş yaptığı yeri tespit etmesiyse hiç vakit almadı.

Coşkun bitki örtüsü ve ağaçlarıyla burası, Subaru’nun tropikal yağmur ormanı izlenimiyle bir şekilde örtüşüyordu.

Bir an için aklına, televizyonda Amazon Ormanının insanlar için kesin bir şekilde ölümcül bir nokta olduğunun anlatılışını izlediği an geldi——

Subaru: “Rem böyle bir yere girdiyse bu, onu görmezden gelmemem için bir sebebim daha olmuş demektir.”

Subaru da Rem de bir ormana girme konusunda tamamen hazırlıksızdı.

Hasarlı bacaklarıyla çaresizce ormana kaçan Rem’i düşünen Subaru, neden böyle aptalca bir şey yaptım diye pişmanlık duyuyor, aldığı her bir karara lanetler okuyordu.

Subaru: “——Rem! Hadi dışarı çık! Lütfen! Hatalı olan bendim!”

Ormanın içerisinde, yumuşak zeminin ve uzun çimlerin üzerinde yürüyen Subaru, bu şekilde bağırdı. Elbette sesinin Rem ve diğer kişide yalnızca tedirginlik doğurma ve onları uzaklaştırma ihtimali de vardı.

Ama yine de elinde hiçbir ipucu ve dayanacağı hiçbir şey olmadan ormanda amaçsızca dolaşmaktan çok daha iyiydi.

Hepsinden öte Rem’i aramak olduğuna hükmettiği şeyi gerçekleştirmeliydi, aksi takdirde kalbi, kendine duyduğu nefretten ve suçluluk hissinden ötürü göğsünden çıkacak gibiydi.

Onca kişi Rem için bir sürü çabaya girmişken onun başına bir şey gelecek olursa Subaru, özür dilemek için ne yapabilirdi ki?

Canından vazgeçerek bile özür dilemesi mümkün olmazdı.

Subaru: “Rem——! Neredesin! Ne olur cevap ver! Ne olur, yanımdan ayrılma!!”

Gür ormandaki engelleyici ağaçların arasında sesi kısılacak olsa bile umursamıyor, bağırıyordu.

Ve ormanda ilerlediği sırada uzuvları, muazzam bir bitkinliğin etkisiyle ağırlaşıyordu. Şimdi düşününce Subaru’nun bedeni, Pleiades Gözcü Kulesinde gerçekleşen şiddetli çatışmaların üstesinden gelmiş ve yalnızca birkaç saatlik uyku alabilmişti.

Yeşil Oda’nın ruhunun şifası sayesinde iyileşme hızı artsa da bedeninin en nihayetinde kendisini başarısızlığa uğratacağı kesindi.

Düşüncesiz davranacak olursa Rem’i bulduğu anda rahatlayarak yığılıp kalabilirdi.

Bu absürt olasılığa karşı gardını alan Subaru, ormanda amaçsızca yürürken——

Subaru: “Rem! Lütfen cevap ve~r! Sana yalvarıyorum, çok üzgünüm!”

Ellerini ağzına götürerek sesini daha da yükseltmişti.

Kalbinin derinlerinden gelen bir sesleniş olsa da hiçbir karşılık alamaması o kalbi paramparça olmasına ramak kalmış bir hâle getiriyordu.

Gidişat bu şekildeyken Rem’in ortadan kaybolan formunu arayan Subaru’nun gözleri gür ormanın etrafında çaresizce dolanıyordu——

Subaru: “————”

Ve tam da Rem’e seslenmek için ağzını olabildiğince açacağı anda görüş alanına bir şey girdi.

O şey, dökülen yaprakların ötesindeki gür ağaçların aralarındaki boşluklarda meydana gelen minik bir değişimdi. Rüzgârda sallanan çimlerden farklı bir hareketi görüşüyle——

Subaru: “Re——”

Umuda sarıldığı ve o yöne yöneldiği andı.

——Ve muazzam bir hızla gelen darbe, Subaru’nun göğsüne hemen önünden iniş yaptı.

Subaru: “——Hık!?”

Çığlık bile atamayan Subaru’nun bacakları bu darbenin etkisiyle dengesini yitirdi ve bedeni geriye savruldu.

Subaru: “Gah… n, e… Hık!?”

Gözleri etrafı tararken hemen ilerisinde gördüğü ağaçların arasındaki boşluktan gelen darbenin etkisiyle düşünceleri kaosa çevrildi.

Ancak aldığı darbeyi düşündüğü saniyede bunun bir saldırı olduğunu idrak etti. Bu nedenle henüz düşüncelerini toparlayamamış olsa da sıçrayarak olduğu yerden uzaklaşmaya çalıştı.

Fakat sıçramayı başaramadı. Çünkü——

Subaru: “——Ah?”

Çünkü göğsünü delip geçen kalın ok, onu arkasındaki devasa ağaca mıhlamıştı.

Subaru: “Guh, bhuğh… Hık.”

Farkındalığını o oka yönelttiği saniyede boğazından yükselen kanları kustu.

Delinen, yırtılan organlarından çıkan yoğun kanların ardı arkası kesilmiyordu. Havayı solumak yerine kan kusan Subaru, her nefes alışıyla yeni bir acı tadıyordu.

Bu acıları tadarken göğsündeki oku kavrayarak çekip çıkartmaya çalıştı.

Ama bunda hiç ama hiç başarılı olamadı. O ok Subaru’yu da ağacı da adamakıllı delip geçmiş, tüm hareketlerine mâni olmuştu.

Bu ok da neyin nesiydi.

Umut vaat etmeyen, anormal, kalın, kudretli bir okla gelen bir darbe. Gerçekten sıkı bir şekilde gerilmiş bir yaydan çıkan o ok tarafından bedeni delinip geçilmiş, yalnızca nahoş bir şekilde debelenebilen bir böcek misali hareketsiz kalmıştı.

Subaru: “Eğh, raeğh, eem, gh…”

Ağzından taşan kanların izin verdiği boşluklarda, hâlâ ormanda olan kızın adını söyledi.

Kelimelere dökemediği şeyse ormanda pusuya yatmış bir tehdide karşı temkinli olması gerektiğiydi.

Bir yay ve ok kuşanarak ormanda gizlenmiş biri, Subaru’yu hedef almıştı.

Ve bu yakışıksız hareketle birlikte Rem’e ulaşamayan, hiçbir şey başaramayan Subaru——

Subaru: “——m.”

Ne haltlar dönüyordu. Burası neresiydi, ne yapmalıydı.

Anlık bir gecikme sonrası farkına vardığı ateş ve acı tüm bedenine yayılıyor, Subaru’nun gözleri, burnu ve kulaklarından kanlar sızıyordu.

Dondurucu Ölümün kendisine yaklaştığını hissederek kaybolma ve bomboş olma hissiyatını tadan Subaru, gözlerini açık kalmaya zorladı, boğazı titreyerek son anına dek onun adını söylemeye devam etti.

——Son anına dek, onun adını söyledi.

Kana bulanmış şekilde.

Sonun da sonu gelene dek, onun adını söyledi, söyledi, söyledi.

Ve ona seslenmeyi hiç bırakmadı——

#Haydaaaa… Daha arcın ilk bölümünden Rem’i kendine düşman etmeyi ve öldürülmeyi başardın mı Subaru, gerçekten tebrikler. Yani şu kule bölümlerinden sonra ufacık minicik bir stres atsak olmaz mıydı? Anlaşılan olmazmış. Peki Subaru gerçekten öldü mü, eğer öldüyse kayıt noktası neresi? Rem’le yaşadığı sorunları geri alabilecek mi? Yoksa çok daha geriye mi gidecek? Cevaplar için okumaya devam!

Önceki Sonraki
5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
9 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
edet
Üye
19 Eylül 2026 06:34

Hmm

edet
Üye
19 Eylül 2026 11:57

Eline sağlık :slup:

Son düzenleme 25 gün önce by edet
Kxr3Z
Üye
3 Ekim 2026 18:40

sert

zuzi
Üye
5 Ekim 2026 15:27

arc 6 finalini izledikten sonra novele bakmaya gelmiştim baya uzun bir başlangıçtı benim için daha olaylar yeni bitmişken bir anda böyle bir karmaşaya yeni bir ülkeye dahil olma işi baya bi heyecan verdi açıkçası diğer bölümleri merak ediyorum bakalım olaylar nasıl düzelecek veya düzelemeyecek. animeyi beklemek için sabırsızım o yüzden buradan devam.

Bertiel
Yönetici
Yanıtla  zuzi
5 Ekim 2026 16:15

Hoş geldiniz, iyi okumalar dileriz! :popcorn:

zuzi
Üye
Yanıtla  Bertiel
6 Ekim 2026 23:09

Hosbuldum ceviri icin tesekkur ederim emeginize saglik

subarunatsuki1991@gmail.com
Üye
7 Ekim 2026 00:58

Baya iyi bir çevirme ellerinize sağlık 4. Sezonu bitirdikten sonra direk arc 7 ye geçiş yaptım tek çevirmen bildiğim site sizsiniz teşekkürler.:heart:

Bertiel
Yönetici
Yanıtla  [email protected]
7 Ekim 2026 01:19

İyi okumalar dileriz! :emi_heart:

hasanymc7878
Üye
10 Ekim 2026 02:24

Başlıyorum nasılmış bakalım