Bildirimler Tümünü Okundu Say
Yükleniyor...
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VIII, Bölüm 20 – “İki Işık”

Kısım VIII, Bölüm 20 – “İki Işık”

23 Haziran 2026 405Okunma 35 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Setsuna

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can, EuphoriaLux, Efe S, Yiğithan S, The Emre, Arman, Karagürz, Furkan Ş, Kaan Ö, Süleyman Y, Anıl U, Hydra, Bayram Ö, Sweet, Rayko Nora, Rüzgar Yağız C, Alperen’in Gözünden, Melih Kaan K, Beratcan S.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “――Düşmanın kimliği belirlendi. Bir zamanlar krallığa saldıran, Cadının yüz karası… İsmi de Sphinx, canavarların en kötü türünden.

Körüklü ejder arabalarında yine bir acil durum toplantısı yapılıyordu ve savaş alanından buraya hızlıca gelen Roswaal, toplanan herkese bakarak böyle bir açıklama yapmıştı.

Sphinx―― Subarugillerin karşılaştığı düşmanın ismi buydu işte.

Ayrıca――

???: “Krallığa saldıran dedin, ne zaman oldu ki bu?”

Roswaal: “――Yaklaşık kırk yıl önce, Yarı İnsan Savaşı süregelirken.”

???: “――Hık!”

Roswaal’ın cevabını duyan Subaru, gözlerini şaşkınlık içinde pörtletti.

Yarı İnsan Savaşı sık sık dile gelen bir vakaydı fakat iç savaş, yalnızca savaşın göbeği olan Lugunica’da yaşanmıştı. Vollachia İmparatorluğu’nda bile onu duymak epey şaşırtıcıydı.

???: “Kayıtlara göre Yarı İnsan Savaşı’nda Sphinx, yarı insan tarafında en çok dikkat edilmesi gereken üçlüden biriydi. Duyduğum kadarıyla büyü hakkındaki derin bilgileri Yarı İnsan Savaşı’na dair korkuları önemli ölçüde körüklemiş.”

???: “Bu isme Krallığın tarihini araştırırken rastlamıştım sanırım. Hem o hem de Subaru’nun dile getirdiği o isim… Valga Cromwell, değil mi?”

???: “――. Aynen öyle. O isim de dikkat edilmesi gerekenlerden birine aitti.”

Sahte Ryuzu―― yani Sphinx’le yüzleştikten ve onun oluşturduğu tehdidi deneyimledikten sonra Emilia ve Julius da az önce söz edilen isme atıfta bulundular.

Onların gözünde Subaru birdenbire o ismi ortaya atıvermiş olmalıydı ancak Sphinx’in tepkisine bakınca onunla adı geçen kişi arasında bir bağlantı olduğunu fark ettiler.

Ve yine, Subaru’nun ta kendisi de bu ismin Yarı İnsan Savaşı’yla alakalı olduğundan haberdar değildi.

Subaru: “Başka bir deyişle düşmanlarımız Sphinx ile Valga Cromwell denen eleman yani ve neden Yarı İnsan Savaşı’ndaki isyancılar şimdi İmparatorlukta isyan çıkarıyorlar? Anlayamıyorum cidden…”

???: “Yarı İnsan Savaşı geçeli 40 yıldan fazla oldu. Krallığın tarihini ben de araştırdım ve şu yarı insanların ne şeyine isyan çıkarttıklarını biliyo’m… Durum böyle çözülemeyecek gibi.”

Subaru: “Aynen. Her neyse, çok şükür Beakolar sağ salim kurtuldu ama…”

Geçmişte Sphinx ve Valga, Krallıkta isyan çıkarmış olabilirdi ama bu ikilinin şu an İmparatorlukta taşkınlık yapması mantıksız olurdu. Bunu düşünen Subaru ve Anastasia da başlarını kuşku içinde eğdi.

Bu gidişle iç savaştaki sakınılması gereken üçlüden sonuncusu da başlarına düşman olarak çıkagelebilirdi.

???: “Buna imkân yok, doğrusu. Sonuncu kişinin ismi… Libre Fermi’ydi ki Pleiades Gözcü Kulesi kütüphanesinde de ismi vardı, sanırım. Ölü olduğu su götürmez bir gerçek, doğrusu.”

Subaru’ya sokulan Beatrice, düşüncesini dile getirdi.

Roswaal ile ciddi anlamda uçarak gelen Beatrice, Subaruların içine düştüğü tatsız durumu duyduğundan beri Subaru’nun yanından katiyen ayrılmamaya karar vermişti.

Subaru için de onu savaş alanına göndermek yürek burkucuydu, hâliyle Beatrice’in tatlış kararını seve seve kabul etti.

Her neyse――

Subaru: “Yani Ölü Kitabında adı varsa rahatlayabiliriz―― de bunu söylemek sahiden mantıklı mı ki? Zombilerle uğraşıyoruz ya, burada çıkıverse garipsemeyecek gibiyim.”

Julius: “Eğer durum böyleyse korkunç olur. Sadece sıradan zombilerle değil de ismi tarihe kazınmış kahramanlar veya hainlerle uğraşıyor olmamız yani.”

Subaru: “İsmi tarihe kazınmış kahramanlar, ha?.. Hop, çok heyecan yapmazsın, di’ mi?”

Julius: “Ne yazık ki Reid Astrea ile çoktan yüzleştim. Bu yüzden hayalî beklentilere girmemek için kendimi terbiye ediyorum.”

Julius omuz silkerken Subaru ona kuşkulu bir bakış attı.

Aslında kulede konu Reid’e dönünce Julius’un bir tarih meraklısı olduğu belli olmuştu. Ayrıca Reid’le olan meseleyi de düzgünce çözmüştü. Geride kalacak bir adam değildi ama Subaru, karşılarına önemli bir şahsiyet çıksa Julius’un soğukkanlılığını koruyabileceğinden pek de emin değildi.

???: “Şu an bu konuların vakti değil… Şimdilik Natsuki-sanlar rakibimizin kozlarından birini kusursuz bir şekilde olmasa da durdurabilmeyi başardı. İyi haber şu ki zorlu bir rakip gibi görünen Sphinx şimdiden kadrodan çıktı bile ama…”

???: “Otto abi üzgünüm ama… Onu kesin olarak söylemezdim valla.”

Otto: “Ha?”

Garfiel kollarını kavuşturmuş, dişlerini gıcırdatırken kötü bir telaffuzla böyle söyledi ve Otto’nun gözleri pörtledi. Otto’ya dik dik bakan Garfiel vücudu toz çamur içinde savaş alanından dönmüştü ve elleriyle Beatrice ile Roswaal’ı işaret etti.

Garfiel: “Şu Sphinx piçi; muhteşem benli’m, Beatrice ve şu şerefsizin karşısındaydı. O yüzü var ya hele delirtti beni. Taşak geçiyo’ la’ resmen…”

Emilia: “Aynen, dediklerin doğru. Yüzü Ryuzu-san’la aynıydı. Garfiel için çoook zor bir durum olmuş olmalı.”

Garfiel: “Yani, ne kadar benzerse benzesin ninem değilse değildir. Tam da bu yüzden onunla savaşmaya hiç tereddüt etmedim. Sıkıntı sonrasında.”

Emilia: “Sonrası mı?”

Emilia başını yana eğdi ve Garfiel da içtenlikle kafa salladı.

Cesur yüz ifadesi alışılmadık bir şekilde buğulandı ve bir iç çekişle:

Garfiel: “――Şu Sphinx’i muhteşem bizim yendiğimize kuşku yok. Parçalara ayrıldığını kendi gözlerimle gördüm. O ana kadar ‘Rigirigi’nin Son Kozu’ gibiydi. Bu da…”

Beatrice: “Bu da Sphinx’in hedefiydi, sanırım.”

Garfiel’ın çıkarımını devralan Beatrice Subaru’nun ellerini sımsıkı tuttu.

Subaru’nun parmaklarını öyle sıktı ki bembeyaz oldular, bu da Sphinx’in hedefinin Beatrice’e yarattığı şokun boyutunu gösteriyordu.

Beatrrice’e şefkatle bakan Roswaal, devam etti, “Bir özetleyeyim.”

Roswaal: “Sphinx kesinlikle gözümüzün önünde öldü fakat devamında Subaru-kunların önünde de öldü. Buradan anlaşılacak şey apaçık ve basit… Sphinx defalarca ölebiliyor ve her ölüşünde zombi olarak geri diriliyor.”

Subaru: “Ne?!.”

Roswaal: “Bu kulağa daha da kötü gelebilir ama her zombi olarak geri dirildiğinde önceki ölümünü ve ölümüne sebep olan olayları hatırlıyor olabilir. Başka bir deyişle Subaru-kun’un ve Halibel-dono’nun körüklü ejder arabalarını patlatma planını durduran asıl sebep olduklarını biliyor olabilir.”

Herkes: “――――”

Bu sadece bir varsayımdı ama neticede Roswaal’ın açıklamaları korkunçtu.

Tabii, kesinlikle katılacakları noktaları da vardı. Gökten yağan yıkım getiren ışığa karşı Sphinx, kendisini toz duman yapacak bir darbe yiyecek olmasına rağmen hiç de dehşete düşmüş durmuyordu.

Ölümleriyle yüzleşirken bile hiç tepki vermeyen insanlar da vardı tabii.

Ama Sphinx’in ölümüne tepki vermemesinin nedeni o şeyi ölüm olarak algılamamasıysa bu Subaru’ya garip bir şekilde mantıklı gelirdi.

Subaru: “Şey gibi…”

――Ölümden Dönüş, diye düşündü Subaru. Tabii sesli bir şekilde söyleyememişti.

Kişinin hayatını kaybetmesi ziyandan çok, yıkıcı bir saldırı uğruna kullanılan bir silah olabilirdi. Aradaki işlevsel fark, Ölüm gerçekliğinin yok olmayacak olmasıydı.

Bir düşününce Subaru’nun Ölümden Dönüş’ü yerine zamanında savaştığı Petelgeuse’un sıkıntılı “ele geçirme” yeteneği daha uygun bir benzetme olabilirdi.

Julius: “Ne kadar yenilirlerse yenilsinler demek, hım?”

Belki de Julius da Subaru gibi Sphinx’in sıkıntılı doğasını Petelguese ile karşılaştırmıştı. Tabii Petelgeuse’un aksine Sphinx, başkaların bedenini “ele geçirmiyordu”, bu yüzden de adı “Ölümden Kaçış” koyulabilirdi――

Subaru: “Madem ne kadar denemene rağmen yenilmiyor, böyle birini yenmenin tek kesin bir yolu var: sıpeyr layvları bitene kadar öldür gitsin, bu kadar!”

Emilia: “Sıpeyır layvları mı? Hıı, şey…”

Subaru: “Yeniden canlanma haklarının ne kadar kaldığı anlamına geliyor. Rakibimiz ne kadar tehlikeli olursa olsun ölüm hakkının illaki bir sınırı olması lazım. Haksız mıyım?”

Böyle laubali konuşması ironikti ama eninde sonunda kalan dirilme hakları bitecek olmalıydı.

Ölemeyeceğini düşünen Sphinx’i hakları bitene kadar öldürüp dururlarsa yüzündeki o sakin ifade geçerliliğini yitirirdi.

Subaru: “Tam da bu yüzden moral bozmaya gerek yok. Biraz olsun onları yenerek hadlerini bildirdiğimiz için sevinelim! Teşekkürler, Rem!”

Rem: “――! B-Ben kayda değer bir şey yapmadım ki.”

Laf bir anda kendisine dönünce Rem, başını salladı. Kayda değer bir şey yapmadığını söylemesi de ne mütevazıydı.

Ölümden Dönüş’ün hemen üstüne Subaru; Emilia ve Julius’un eşlik ettiği körüklü ejder arabalarından çıkmıştı, sonrasında içeride kalan Emilia’dan içeridekilere bir mesaj iletmesini istemişti. ――Ki o mesaj da Kararagi’nin en güçlüsüneydi.

Subaru: “Rem, Halibel-san’ı getirmeseydi Emilia da Julius da ben de körüklü ejder arabasında da ne var ne yoksa şu an toza dönmüş olurdu. Sonrasında da beni kaybeden Beako dul kalırdı ve benim adıma sonsuza kadar yas tutan bir rahibe oluverirdi.”

Beatrice: “Gidip de en kötü ihtimali öylesine söylemesene, doğrusu! Akla hayale sığmaz bir şey bu! Gidip de ölüp Betty’i geride bırakırsan Betty sahiden de o rehibeye dönüşür, sanırım!”

Emilia: “Hım, Beatrice’in o rehibeye dönüşmemesi de böyle konuşabiliyor olmamız da Rem’in sayesinde sanırım. Teşekkür ederiz.”

Rem: “…A-Anlıyorum. Yani, sanırım.”

Rem, göz yaşlarına boğulmak üzere olan Beatrice’in de gülümseyen Emilia’nın da teşekkürlerini kabul etmekte biraz güçlük çekti.

Emilia’yı, Beatrice’i ve Rem’i yeniden hep birlikte görebilmek Subaru’nun kalbini duygu şelalesine soktu. Sonrasında gözlerini orada dikilen uzun şahsa çevirdi,

Subaru: “Tabii ki sen de sağ olasın Halibel-san. Dürüst olmak gerekirse adınızın şanına güvenerek bir şey yapıp yapmayacağınızı görmek istedim.”

Halibel: “Hahaha, dürüst olmak da ne iyi şey he. Valla ben de bir anda genç Maviş Oni kız tarafından çağrılınca şaştım zaten. Ne var ne yok bilmeden bir anda vurulsam ben de ölürdüm la’ harbiden. Aslına bakarsan o söyledi diye ölümü kıl payı atlatmış gibi hissediyo’m.”

Halibel başarılarına pek de yakışmayacak bir tutumla güldü.

Gamsız tavrı ivedilik duygusundan yoksundu ama o olmasaydı Subarular çoktan silinip gitmişlerdi. Subaru’nun ikinci seferde onu çağırması iyi bir karardı ama onun körüklü ejder arabalarında olmama ihtimalini düşünmek bile korkunçtu.

Bu kısa süre zarfında ejder arabasındaki savaşabilecekleri toplayıp ve en mantıklı çözümü bulmak zorunda bırakılmıştı. Bu yaptıklarıyla bile iş çözülemeyebilirdi ki bunun sebebi de Şehir Devletlerinin en güçlüsüydü.

Anastasia: “Öyle diyo’n da sahiden nasıl yaptın bunu ya?”

Emilia: “Sahiden, Julius ve ben elimizden geleni yaptık ama o bile yetmedi. Geeerçekten, Anastasia-san ve Halibel-san iyi ki bizim tarafımızdasınız.”

Anastasia: “Hıı, öyle demek. Onu getirmek için bunca parayı harcamaya değdi o zaman.”

Emilia ve Anastasia da sessizce ivedilik duygusundan yoksun Halibel’i yeniden değerlendirdiler, her halükârda herkes bu durum için en doğru adımı attığı için olan biteni düşünüp taşınacak fırsatı bulabilmişlerdi.

Subaru’nun az önceki saldırıdan çıkardığı sonuç buydu――

Subaru: “Az önceki karmaşıklık böyle çözüldü yani. Şey, bayağı hızlı oldu ama hepimiz herkesin canını kurtarabilmek için elimizden geleni yaptık sonuçta. Ha tabii, senin buna da diyecek bir şeyin vardır, di’ mi?”

???: “İyi iş.”

Subaru: “Şerefsiz!..”

Haberleri sessizce dinleyen İmparator Abel, minnetini gösterince Natsuki Subaru avcunu sıkıca sıktı.

△▼△▼△▼△

Sphinx’in körüklü ejder arabalarına yaptığı saldırıda kullandığı Ölümden Kaçış taktiğinin daha ne olduğunu bile anlayamadan kendini olayın içinde bulan İmparatorluk öncüleriyle paylaşılması doğal olarak şarttı.

O körüklü ejder arabasının Vollachia İmparatorluğuna özgü, son derece önemli ve çok gizli bir sır olması gerekiyordu. Hâliyle böyle değerli bir araca zarar vermek zorunda kaldıkları için ortaya somut bir açıklama gerekliydi.

Durum ne olursa olsun――

Subaru: “O kadar olaya nokta koyduk, hâlâ ‘iyi iş’ diye geçiştiriyorsun…”

???: “Natsuki-dono, ne anlatıyorsun! Ne demek Ekselanslarından gelen bir övgüden daha büyük bir ödül istersin! Ekselanslarının yönettiği İmparatorluğun bir vatandaşı olarak utan kendinden!”

Emilia: “Goz-san! Yanlış anlaşılma var! Subaru İmparatorluğun vatandaşı falan değil, biz gibi Krallıktan!”

Subaru: “Emilia, sesini yine çok yükselttin.”

Abel’in minnet sözleri, sadakati tam İmparatorluk Askerlerinin aksine Subaru’ya hiç de yetmemişti.

Gerçi aynı sözler sesini Goz’unkine yetirebilmek için yükselten Emilia’dan çıksaydı Subaru’nun hoşnutsuzluğu belki de ortadan kalkıverirdi.

Vincent: “Şimdilik İmparatorluğun Başkentinden kovulmuş bulunmaktayız ve durumla başa çıkabilmeye fırsat yaratmak için yoldayız. Başarına dair bir ödül bekliyor olsan bile sana arkası boş sözler veremem. Bunun sonucu olarak da sana verebileceğim tek şey sözlerden ibaret.”

Subaru: “Elin cebin bomboşken böyle gururlu gururlu demesene şunları!.. Hüüüüü, Anastasia-saaan!”

Anastasia: “Aynen aynen, öyle çok hayal kırıklığına uğrama. Sana, Julius’a ve Emilia-san’a İmparatorluktan hak ettiğiniz payları fazlasıyla dağıttığıma emin olaca’m.”

Subaru: “Ollleeey! Soyalım onları!”

Subaru, Anastasia’nın güvenilirliğine karşı gözlerinde yaşlarla ellerini kaldırdı ve Abel kaşlarını çatıp iç çekti. Sonrasında konuyu aslına çekerek “Peki” dedi.

Vincent: “Şu mevzubahis nafâni… Sphinx’in, Büyük Felaketin merkezindeki güç olduğunu mu söylüyorsunuz?”

Roswaal: “Hiç yoksa bu bir sürüüü~ zombiyi canlandıran tekniği oluşturan kişi o olmalı. Hâlihazırda olan teknikleri değiştirip geliştirmek, anca öyle bir fiyaskonun altından çıkar.”

Emilia: “Roswaal, ondan nefret ettiğinin farkındayım ama lütfen böyle kötü bir dille konuşma.”

Roswaal’ın Abel’e cevabını duyunca Emilia kaşlarını hafifçe kaldırdı. Nazik ametist gözleri sertleşti ve bakışlarını Roswaal’a dikti.

Emilia: “Pis ağızlarla konuşmak istemeyiz, değil mi? İyi şeyler yapsan bile sürekli çirkin sözler söylersen kimse senin gerçek hislerini dinlemeye tenezzül etmez.”

Roswaal: “――. Peki, aklımda bulunduracağım.

Emilia: “Evet, lütfen.”

Roswaal, gülümseyen Emilia’nın şikayetine itaatkâr bir şekilde başını sallarken yüzüne alaycı bir gülümseme takındı.

Nazik doğası değişmemişti belki ama Subaru, Emilia’nın düşünce tarzının daha da karışık olduğunu hissedebilmişti. Aynı şeyi Roswaal da hissetmiş olsa iyi olurdu.

Peki, Subaru’nun düşünceleri bir yana――

Vincent: “Duyduğuma göre Sphinx, Krallığın iç savaşında başkaldıranlardanmış. O işin sonu nereye bağlandı?”

Julius: “Kraliyet kayıtlarına göre Sphinx, Valga Cromwell ve Libre Fermi iç savaş bitmeden önce katledildiler. O üçünün sonu da yarı insan tarafının aleyhine olmuş… Hatırladıklarım bu kadar.”

Vincent: “Anlıyorum. ――Fakat bu nafânilerin hiçbir şey yokken dünyanın bir tarafından fırlamalarına imkân yok. Onların nafâniye dönüşmesi ve İmparatorluğun uçsuz bucaksız topraklarını kasıp kavurmaları Krallığınızın suçu değil mi sizce de?”

Roswaal: “Bak sen, Ekselansları İmparator Vincent gibi biri ne saçmaaa~ şeyler söylüyor.”

Abel az önceki sorusunu bir gözü kapalı sorarken Roswaal gülümseyerek omuz silkti.

Sonrasında eliyle pencerenin dışını işaret ederek

Roswaal: “Ne planladıkları hâlâ belirsiz ama yenilgi dolu anılarının merkezi Krallıktan ziyade İmparatorluğa yıkım getiriyorlar, niyetlerinin eskinin aksine değişmiş olduğu bariz. Kırk yıldır kabuklarına çekildiklerine bakılacak olursa Krallık kayıtlarının hatalı olduğunu söylemek saçma olur.”

Tüm bunları söyledikten sonra Roswaal, dışarıyı işaret eden parmağını geri çekti ve parmağını kaldırarak, “Ama yine de”

Roswaal: “Ekselanslarının dediği gibi Yarı İnsan Savaşına katılan, Sphinx’i öldürecek fırsatı bulup da öldürememiş birileri varsa da kabahat onlaaarda~.”

Vincent: “Ahmak. İç savaş kırk yıl önce olmuş, savaşın sonucunu kimin belirlediğini ihtiyar bir askere sormak tartışmaya bile değmez.”

Subaru: “Yani, orası öyle. En azından saçma sapan isteklerde bulunan elemanın teki değilmişsin… Ha? Sorun ne Beako? Çirkin bir yüz yapmışsın.”

Beatrice: “…Betty’nin yüzü her zaman sevimli, sanırım.”

Abel, Roswaal’ın argümanın sağlam olduğunu çabucak kabul etti ve lafını geri aldı.

Kendini böyle dizginlemesi bir alışkanlıktı ama kötü bir alışkanlık denebilirdi, hâliyle bundan kurtulsa daha iyi olurdu. Subaru kendi kendine bunları düşünürken Beatrice nedense surat asıyordu.

Yine de sevimli olduğu doğruydu ama şu anki konuşmada Beatrice’in aklına takılan bir şey olmalıydı. Belki de Beatrice’in bu yüz ifadesi Roswaal ile alakalıydı.

Vincent: “Peki, başka ne buldunuz? Eğer ejder arabasında oturanlarla aynı şeyi elde ettiyseniz öyle şov yaparak dışarı atlamanın hiçbir marifeti yok.”

Beatrice: “İşi şova döken Bettylerin aksine Subaruydu, doğrusu. Fakat Subaru’nun şovu için sorumluluk almak da Betty’nin görevi, sanırım.”

Roswaal: “Emeklerimizin meyvesiiini~ de aldık tabii. Zombiler hakkında pek bir şey yok ama birkaç şey öğrendiiik~.”

Beatrice ve Roswaal, Abel’in sorusunu özgüvenle yanıtladı.

Subaru, ikiliye parmaklarını şıklattı ve “Tam da sizden beklenildiği gibi.” dedi.

Subaru: “Ee, ee? Zombilerin zayıf yönünü bulabildiniz mi? Bulabildiyseniz Sphinx yeniden karşımıza çıkarsa korkmamıza gerek kalmaz.”

Otto: “Natsuki-san, beklentileri çok yükseltme lütfen. Ne yaparsan yap böyle etkileyici bir sonuç…”

Beatrice: “Betty ve Roswaal’ı çok hafife alıyorsun, doğrusu. Tabii ki de bulduk, sanırım.”

Otto: “Haaa?!”

Subaru: “Harbi mi?!”

Subaru ve Otto, Beatrice’in sözlerine karşı hayrete kapıldılar. Yüzünde şımarık bir gülümsemeyle göğsünü kabartan Beatrice ise bu tepkilerden tatmin olmuştu. Gülümseyerek “Elbette, sanırım.” dedi.”

Beatrice: “İpucu Garfiel’ın sezgisinden, sanırım. Betty ve Roswaal daha gelmeden savaş alanını kasıp kavuran Garfiel, garip bir şey fark etti, doğrusu.”

Garfiel: “Öyle diyo’n ama Beatrice ve şu şerefsiz gelmeyeydi unutabilirdim.”

Roswaal: “Böyle üstün sezgilere sahip olmana rağmen onlara güvenmemen ne kayıp… Aman? Seni öveyim demiştim ama…”

Garfiel: “Öv ya da göm ikisi de sikimde değil.”

Garfiel azarlayıp dilini şaklatırken Roswaal bir gözünü kapatarak omuz silkti.

Her zamanki atışmalarını bir yana bırakarak Beatrice, devam etti.

Beatrice: “Garfiel’ın fark ettiği şey zombiler arasındaki dayanıklılık tutarsızlığıydı, sanırım. Bazı zombiler tek oka ölürken on okla delindikten sonra hâlâ canlı olanlar bile vardı. Tutarsızlık da burada işte, doğrusu.”

Emilia: “Bunun sebebi her ‘zumbinin’ gücünün farklı olması değil mi ama? Ben Subaru’dan güçlüyüm, bu da bir tutarsızlık sayılır.”

Beatrice: “Olay o değil, sanırım. Aradaki güç tutarsızlığı, Subaru’yla Anastasia’nınki kadar olsa bile bir okla on ok arasındaki saçma uçurum açıklanamaz, doğrusu.”

Anastasia: “Benimle karşılaştırılmak da… Natsuki-kun her zamanki gibi acınası.”

Anastasia; yüzünde zarif, alaycı bir gülümsemeyle Subaru’ya baktı. Subaru da çocuklaştırılmıştı tabii, bu iddiayı da reddedememişti. Anastasia’nın endişesini elini sallayarak cevapladı.

Fakat Beatrice’in bahsettiği bu tutarsızlık, kesinlikle ilgisini çekmişti. Ayrıca Beatrice ve Roswaal’ın bu tutarsızlık olayının arkasındaki gerçeği ortaya çıkarması da takdire şayandı.

Sonuç ise――

Vincent: “Sadede gel. Nafâniler arası bu farkın sebebi ne?”

Beatrice: “――Böcekler, sanırım.”

Subaru: “Böcek derken?..”

Abel’in sorusunun cevaplanınca Subaru, bu cevabın içeriği karşısında alnını kırıştırdı.

Devamında Beatrice Roswaal’a baktı ve başını salladı. Roswaal da işareti alınca cebinden bir şey çıkardı ve――

Roswaal: “Millet, lütfen son derece dikkatli olun. Faaliyetini gerçekleştiremeyecek şekilde donduruldu ama buz kırılırsa zombi de burada doğuvereceeek~ demektir.

Subaru: “Ne diyorsun ya… Hop, hop, hop bu ne lan?!”

Roswaal: “Beatrice söylemişti aslında. Böcek işte. Hatta Özcek diye adlandırma adımını da atarım.”

Ç.N: İngilizcede Öz ve Böcek anlamına gelen Core ve Bug kelimelerinin birleşimi olan Corebug kullanılmış. Ben de birleştirerek Özcek yazdım.

Roswaal bunları söylerken elinde parmaklarıyla sıkıştırdığı bir buz bloğu vardı, ebatı da madeni para kadardı. İçindeyse kırmızı, yuvarlak bir şey vardı.

Yakından bakınca tırtıla benzeyen küçük, yuvarlak bir böcek olduğu anlaşılıyordu――.

Roswaal: “Bu Özcek, her zombinin bedeninde geziniyor. Ayrıca bu kurtçuk zombinin yaşam dayanağı… Başka bir deyişle, hiç şüphesiz onların özü.”

Subaru: “Bu böcekler onların özü yani, bu da demektir ki…”

Julius: “――Anlıyorum. Yani Garfiel’in hissettiği tutarsızlık okun, zombinin bedenindeki Özceği öldürdüğü noktalar arasındaki farktı.”

Subaru’nun böcekten dolayı gelen şoku daha bitememişken Julius detayları hemencecik kavramıştı.

Julius’un dediklerinden sonra da herkes bir kanıya varmıştı. Tabii Subaru da böceklerin varoluş sebebini anlamakta geri kalmamıştı――

Subaru: “Bu Özcek temelde zombinin kalbi mi diyorsun yani?”

Roswaal: “Tekniğin detaylarını daha da derinlemesine incelemek için çalışıyor olacağız ama bu Özcek, bedenine girdiği zombinin verilerini alıyor ve ardından topraktan bir kap yaparak asıl formunu yeniden yapılandırıyor… Çıkarımımız böyle.”

Beatrice: “Aynen öyle, doğrusu.”

Beatrice Roswaal’ın çıkarımı karşısında hiç itiraz etmeden onaylar şekilde başını salladı.

Ama Subaru, ikilinin vardığı çıkarıma tamamıyla şaşakalmıştı.

Zombiler büyüyle oluşturuluyor olsalardı hayal ürünü deyip kabullenebilirdi. Fakat olay zombi oluşturmak için büyülü böcek kullanmak olunca iğrenme duyusu galip gelmişti.

Subaru: “Küçükken böcek yakalardım bir de. Ne yazık…”

Otto: “Odaklanmamız gereken yerin bu olduğunu zannetmiyorum ama. ――Her neyse, bizimkiler iyi sonuçlarla geldiler. Beğendirebildik mi, İmparator Hazretleri?”

Vincent: “En azından büyük konuşup elinden hiçbir şey gelmeyen beceriksiz bir grup olmadığınızı kanıtlayabildiniz.”

Otto: “…Sormasam daha iyiydi sanırım.”

Bu “övgü dolu” sözler İmparatorluk halkı bir yana Subaru da dahil Krallık insanına saygısızlıktı.

Her neyse, Otto sözleriyle onu köşeye sıkıştırırken dik kafalı Abel’in bile Beatrice ve Roswaal’ın getirdiği sonuçları kabullenmekten başka çaresi kalmadı.

İçten içe muhtemelen homurdanıyordu “hırrr”.

Subaru: “İyi iş çıkardın, işte benim Beako’m.”

Beatrice: “Bir zahmet, sanırım. Subaru’nun ortağının yetkinliği budur işte, doğrusu. Subaru’yla sadece az biraz zorluk yaşamış geyik kızın aksine, sanırım.”

Subaru: “Tanza’ya içerlemek yerine onunla iyi geçinmen gerekmiyor mu ya?! Emilia-tan da çirkin sözler yok demişti hem!”

Rekabet gücünü tuhaf bir şekilde gösteren Beatrice’i sakinleştirirken Subaru, moralini yerine getirmek için başını yüz kere okşayacağına söz verdi ve sonra gözünü Abellere çevirdi.

Abel bakışlarına yanıt verince de Subaru, göğsünü kabartarak “Ee?” dedi ve

Subaru: “Bunlar benim güvenilir dostlarım işte. Büyük sözlerim gerçekmiş, değil mi?”

Vincent: “Ejder arabasına olan az önceki saldırıyı savunabilme başarını takdir ediyorum. Fakat neden tatmin olmak uğruna muvaffakiyetini yüzüme vurup duruyorsun? Başarıların göze görülebilir durumda.”

Subaru: “Hah, ne dersen de eziğin teki gibi görünüyorsun. Neyse, şu an müthiş hissediyorum sonuçta.”

Subaru Abel’in memnuniyetsiz cevabına güzelce homurdandı. Emilia da ona tutumundan dolayı “Ayıp!” demiş, sinirlenmişti. Fakat Subaru da kendi hislerini saklayamamıştı.

Sonrasında Subaru ve ekibinin başarılarını yediremeyen İmparatorluk Liderleri―― yani Berstetz ve Serena kelime alışverişinde bulundular ve Abel, gözünü onlara dikti.

Serena: “Ekselansları, Krallığın insanları… Tanıdığımız Uçbeyi Mathers ve eşlikçileri böylesine başarılara imza atmasına rağmen tarafımızın faydalı bir yanıt üretmemesi saygısızlık olmaz mıydı?”

Vincent: “Yüksek Sınıf Kontes Dracroy, neden bu kadar mutlu olduğunu sorabilir miyim?”

Serena: “Mutlu mu? Özrümü iletirim, Ekselansları. Kendimden geçmişim ama belki de İmparatorluk soyluluğundan gelen haysiyetimin sınandığını hissetmemdendir, ne de olsa onurumuzu sürdürebilmek için İmparatorluk prestijini sergilememiz gereken bir durumdayız.”

Vincent: “――――”

Elini dolgun göğüslerine koyan Serena, yüzündeki beyaz yara buruşurken yanıt verdi.

Gülümsemiyordu belki ama sesinin tonu ve gözlerindeki yoğunluk gayet gülümser gibiydi. Kesinlikle üst rütbe olmadığı bu durumda, İmparatorla böyle bir tonla konuşarak olağanüstü metanetini sergiledi.

Subaru: “Şu pek tehlikeli Serena-san, o olabilir mi acaba?”

Garfiel: “Kötü mü değil mi bilmiyo’m ama Roswaal’la kankalar.”

Subaru: “Ah~.”

Pek az iletişim kurduğu Serena hakkında bilgi ararken ortaya atılan ilk şok bilgiyle şüphe duvarı yıkılıverdi.

Fakat arkadaşlığı ilk Roswaal mı kurdu Serena mı kurdu, söylemesi zordu. Sonuçta sınır ötesi arkadaşlıklarının Emiliagillerin Subaru ve diğerleri için ta İmparatorluğa kadar gelebilmelerinin sebebi olduğu gün gibi ortadaydı.

Aslında bir düşününce Roswaal da Kraliyet Seçimi töreninde epey saygısız davranmıştı.

Abel’e bu tutumu gösteren Serena’yla arkadaş olması mantıklı olurdu.

Anastasia: “Çok zaman geçti, yarası kalmamıştır herhalde ama Natsuki-kun da o zamanlar böyleydi, di’ mi?”

Subaru: “Kim konuşuyor, duymuyorum, duymuyorum…”

Subaru kulaklarını kapadı ve nahoş geçmişini duymamak için kaçtı. Bir zamanlar “Geçmişte yaptıkların öylece silinip gitmez” diye öğüt veren kişinin kayıtsız gözleri şimdi ona bıçak gibi saplanıyordu.

Ve aynı kayıtsız gözlerle Serena, zarif bir şekilde İmparatorla yüzleşerek onu istediğine ikna etmeye devam etmişti.

Serena: “Her neyse, Ekselansları bu şeylerin faydalı olduğu kanaatinde olmalı. Onları yanınızda tutma sebebiniz de tam olarak bu, gerçi bunlar benim gibi bir kadının kafasındaki kuruntularından ibaret.”

Vincent: “Yeter. Kurnazca kelimeler seçmesen de anlayabilirdim.”

Abel homurdanarak eliyle Serena’nın bakışlarını engelledi. Ardından tüm tereddüt izlerini sildi ve Serena’nın kendisini teşvik ettiği şeyi ortaya çıkardı.

O şey ise――

Vincent: “――Burada bu Büyük Felaket’e karşı koyarken işe yarayıp yaramayacağı kesin olmayan bilgilere sahip biri var. Surlarla Çevrili Şehre varmadan önce o kişiye bir kulak vermemiz gerekiyor.”

△▼△▼△▼△

???: “Tanrım, tanrım! Sonunda beni dinleyecek misiniz? Eğer öyleyse büyük mutluluk duyarım Ekselansları.”

Ejder arabalarındaki iyice kitlenmiş kabinin ardında hapsolduğu söylenen kişi Abel’in endamını görünce cana yakın bir gülümseme sergiledi.

Fakat ona göre, böyle bir hapis durumu gülünüp geçilecek bir şey olmamalıydı.

Ne de olsa tüm vücudu zincirlenmiş, kaçmasına asla izin verilmemesi için sandalyeye bağlanmıştı.

Subaru: “Oyoy Abel, şuna nereden bakarsan bak bu…”

Vincent: “Gerekli bir önlem. Öyle ya da böyle, bu adamı kaybetmek tarafımıza büyük bir kayıp olur. Seni uyarayım, zincirleri çıkarılırsa hiç düşünmeden kendi ölümüne koşacaktır.”

???: “Gidip de ölürüm sanki, ne saçmaaa~! Ne yaptıysam bu Büyük Felaket’i durdurmak içindi… Eğer amaç oysa ölsem bile umrumda değil.”

Subaru: “Hıı…”

Kafası bomboşmuşcasına gülümseyen narin adam, bağlı olduğu sandalyede ileri geri sallandı.

Konuşma şeklinde delilik hissi alan Subaru, Abel’in argümanının hiç de abartı olmadığını anlayabilmişti.

Fakat her ne kadar şüpheli görünseler de――

Subaru: “Bu Yıldız Gözlemcisi… Ubilk-san’dı, değil mi? Bu adama mı güveneceğiz demiştin?”

Ubilk: “Bu ne yaaa~, şüphe duyulmam ne üzücü… Bekle, bir yakından baktım da sen Kaos Alevi’nde karşılaştığım Krallıktan gelme Yıldız Gözlemcisi-san değil misin?”

Subaru: “Tamamen yanılıyorsun. Ha! Yoksa benim Yıldız Gözlemcisi olduğum fikrini şu elemanın kafasına sen mi soktun?! Yumruk yumruğa giriştik bu yüzden lan!”

Yüzü parlayan narin adam―― yani Ubilk, Subaru’yu küplere bindiren düşüncesiz bir söz sarf etmişti.

Subaru için şüpheli bir meslek olan Yıldız Gözlemcisi muamelesi görmek son derece can sıkıcıydı. Yıldız Gözlemcileri kahinimsi türden bir rol üstlendikleri için Ölümden Dönüş’ü kullanabilen Subaru, kendisinin de onlar gibi görünebileceği riskinin farkındaydı. Yine de bu son derece can sıkıcı bir durumdu.

Her hâlükarda――

Subaru: “Ben senden farklıyım. Aklına yaz bunu.”

Ubilk: “Haaa~? Epey tuhaf. Sen de öylesin diye duymuştum ama…”

Subaru: “Yıldızlardan mı geldi? Peki o zaman, Abel, biz bu adama güvenemeyiz.”

Yıldızların yanlış cevap vermesi gibi bir durumun ortaya çıkması maalesef ki şimdilik kaçınmak isteyeceği bir şeydi.

Şimdilik en önemli şey, ıvır zıvır bile olsa yıldızlardan doğru bilgi almaktı. Barnum eskisi gibi iki şekilde yorumlanabilecek anlaşılmaz kehanetlere hiç gerek yoktu.

Bu nedenle hiç gecikmeden geriye döndü. Ancak――

Ubilk: “Bekle bekle, n’olur bekleee~! Tamam, tamaaam~! Yıldız Gözlemcisi değilsiiin~! Bana hiç, hiç de fark etmez!

Subaru: “Konuşma şeklin beni rahatsız ediyor ama laflarını geri alsan bile itibarının aniden düzeleceği yok…”

Ubilk: “Beni burada kilitli tutsaaan~ bile umurumda değil. Yeter ki yıldızlardan ne gözlemlediğime bir kulak ver. Bunu yapsan yeter de artar!”

Subaru: “――――”

Ani bir güç patlamasıyla oturduğu yerde dönüp duran Ubilk, gözleri alevlenircesine yalvardı. Böyle bir kuvvetle patlayınca kendine sarılmış zincirler derisini aşındırdı ve kanları acımasızca akmaya başladı.

Acısını takmadı bile ve bir Yıldız Gözlemcisi olarak yıldızlardan aldığı bilgileri onlara aktarma yakarışlarına devam etti. Eğer aktarabilecektiyse yaraların hiçbir önemi olmazdı.

Yaşamı bir gram umurunda gibi bile gözükmüyordu.

Subaru: “Abel, bu Yıldız Gözlemcileri…”

Vincent: “Fikirlerini kendine sakla. Diyeceklerini dinle ve üzerine düşünmeye değer mi karar ver.”

Yıldızlara olan bu yoğun saplantı Subaru’ya nahoş bir dejavu yaşattı. Ama Abel, Subaru’nun bu düşüncelerine katılmadı ve Ubilk’e temkinli olarak gözünü dikti.

Abel’in dinlemeye dair isteğini gören Ubilk ise kıvranmayı bıraktı ve nazik yüzüne bir gülümseme takındı.

Ubilk: “İçiniz rahat olsun, Ekselansları. Büyük Felaket ne kadar kudretli olursa olsun yıldızlaaar~ hep sizinle olacak, Ekselansları.”

Vincent: “Hangi Vincent Vollachia’nın geride kaldığını gözetmeyen aynı gaddar yıldızlar demek, hım? Güldürme beni. ――Söyle. Neyi iletmeye mükellefsin?”

Ubilk: “İki, iki tane var.”

Abel kollarını kavuşturarak poz verirken Ubilk de bu kısa cevabı iletti.

Bunu duyan Subaru, kendi kendine “iki” diye mırıldandı ve Abel onu sessizliğini bozarak devam etmeye teşvik etti.

Subaru, ona güven duyup duymamak konusunda hiç de emin değildi ama bu Yıldız Gözlemcisi en azından Büyük Felaket’in ta kendisini öngörebilmişti ve tam olarak şu an, çalkalanan İmparatorluğun lehine bilgi alabilirlerdi.

O bilgi ise――

Ubilk: “Büyük Felaket vahametini alaşağı edecek iki ışık var. İlki, Krallığın Yıldız Gözlemcisi tarafından indirilecek… Daha doğrusu, o kişi olmayan bir çocuk tarafından. Kelimeleri kullanamayan bir kız tarafından.”

Subaru: “…Ne?”

Ubilk, bakışlarını Subaru’ya çevirdi ve Subaru, söylenilenler karşısında kaskatı kesilmiş hâlde gözlerini fal taşı gibi açtı.

Ubilk’in sözlerine tamamıyla inanmalı mı diye sorguluyordu ama söyledikleri, ona inanabilmek için herhangi bir nedeni akla bile getirmiyordu.

Sonuçta burada Ubilk’in anlattığı özelliklere uyan tek bir kişi vardı.

Ubilk, az önceki etkiye soluklanmaya bile ara bırakmadan devam etti.

O sözde iki ışığı ortaya koyan aynı dudaklarla diğer ışığı anlatmaya devam etti.

O ışık ise――

Ubilk: “――Bu İmparatorlukta lanetlerin en bilgilisi, dokuz zirveye karşı durabilen hayvan adamın ta kendisi.”

△▼△▼△▼△

Nefes nefese muazzam bir kuvvetle yeri tekmeleyerek kayalık dağa çıkıyordu.

???: “Siktir siktir siktir siktir! Amına koyduğumun aptal piçleri!..”

Sözlerindeki canlılık bile zayıflamıştı, kendini paraladığının farkındaydı.

Ovaları aşarak savaşmaya dur durak bilmeden devam etmek, çocukluğundan beri İmparatorluğun geniş topraklarında hayatta kalmak için hep yaptığı bir şeydi.

Ancak on gündür midesine ne yemek ne de içecek girmemesi tamamıyla başka bir dünyaydı.

???: “――Hık.”

Burun çekti, burnuyla toprak kokusuna karışmış garip bir koku alınca öfkeyle uzuvlarını savurmaya başladı.

Ne gözleriyle görür ne de kulaklarıyla dinlerdi. Burnuyla koklayarak tüm dünyayı kavrayabilirdi. Düşmanlarının konumu, sayıları ya da genel teçhizatları fark etmezdi.

Bu yüzden de yüz kişilik bir ordu tarafından sarıldığını anlamıştı. Hâliyle sayılarını ne kadar azaltırsa azaltsın durumun umutsuz olduğunun da farkındaydı ve burnunun aklını kaçırdığını düşünmek istedi.

???: “SİKTİĞİMİN GÖTVERENLERİ!”

Fakat bu düşünceleri hemen defetti ve silahını toprağın kokusuna yapıştırdı.

Biri, ikisi, üçü; düşmanlarının bedenleri kesin vuruşlarla parçalara ayrılıyordu ve darbelerinin etkisi ötedeki rakiplere kadar uzanarak kuşatmayı zorla yarıp kaçabilmesine olanak sağladı.

Kaç tanesini indirirse indirsin solgun toprak kuklalar durmaksızın yeniden ortaya çıkıyordu.

Bu kötü işçiliğin ürünü kâbusvari şeyler şüphesiz onun hayatına göz dikmişlerdi.

Komutada olduğu ordu yok edilmişti ve bunu fark ettiğinde iş işten geçmişti. Bir General olarak hünerlerini sorgularken doğuya doğru, doğunun da ötesine, biricik karısına sarılmak uğruna koşmaya devam ediyordu.

Nereye yönelse yollar kapanmaya devam ediyordu. Sadece aç ve susuz da değildi, en son yaşayan bir insanla teması kumandan yardımcısıylaydı.

Hiç yoksa birkaç astı hayatta kalsa kötü olmazdı.

???: “Çıh――!”

Düşünceleri konu dışına saptığı gibi düşman saldırılarına verdiği tepki gecikmeye başlıyordu.

Darbe omzunu sıyırıp geçerken omuzluğu onu korudu ve darbeden kurtulmayı fırsat bilerek dağ yolunun zemininden güç alarak sıçradı. O engel dolu dar patikada ilerlemeye çalışmak yerine uçurumun kenarından aşağı kaymak çok daha mantıklı bir seçenekti.

Bu kanaate vararak dimdik uçurumdan aşağı koşmaya başladı ve peşindeki düşmanı daha hızlı püskürtmeyi başardı.

Üzerine yığılan düşmanların sayısı onu köşeye sıkıştıracak bile olsa kısa bir soluklanma yine de faydalı olurdu.

Bunu umut ederek koştu, koştu, koşuşturdu――

???: “――Hık, bu koku…”

Toprağın, bitkilerin ve biraz da çiçeklerin güzel kokularının arasında yaşamın kokusu burun yollarına temas etti.

Peşindekilerin silahlarından gelen çeliğinin kokusu değildi bu, tüm düşünceleri bir anlığına darmadağın oldu fakat hemen olayı kavradı ve yaşamın kokusunu kovaladı.

Diğer insanları düşmanlarıyla olan savaşına sürükleme konusunda tereddüt ediyordu.

Fakat oraya gitmekten kaçınsaydı da açlık ve susuzluktan dolayı tüm gücünü kaybedecekti. Gitmemek varacağı en aptalca, salaklara yaraşır sonuç olurdu.

???: “…Siktir, gizli bir köy mü bu?”

Yaşamın kokusu yolunda dağların arasında izole olmuş bir yerleşim yerine girmişti.

İmparatorlukta vergilerden kaçabilmek için topraklarını bırakıp giden hatırı sayılır derecede insan vardı ve genelde ya haydut olur ya da dağlarda, ormanlarda yaşarlardı. Bu yerleşim yeri de o gizli köylerden biri olmalıydı.

İmparatorluk Generali olarak böyle gizli bir köyün varlığını tabii ki görmezden gelemezdi ama――

???: “Acil durum bu amına koyayım! Bir şey olmaz! Daha önemlisi…”

Birileri var mı diye tüm yerleşim yerine göz gezdirdi ve görüşüne kimse girmeyince de burnunu kullandı.

Yaşamın kokusunun kaynağı burasıydı fakat burnuna yoğun derecede nüfuz eden pis koku, kalıcı bir şeyden ziyade şu an burada olan birinden kaynaklanıyordu.

O tarafa doğru ilerledi. Savaşabilecek birini bulursa yardım isteyecekti.

Ona biraz da olsa zaman kazandırabilirlerse yemek ve suyla gücünü geri kazanabilecekti.

Kokuya bel bağlayarak kalbini solup yok olmadan önce canlandırdı ve yerleşim yerindeki büyük binaya doğru yöneldi.

Girişe yaklaştı ve içeri daldı.

???: “Oy! Kimsin bilmiyo’m ama şu siktiğimin piçlerine bir el atsan olur mu――”

――Tam o an, onun gelişini karşılamak üzere iki rüzgâr sütunu şiddetle çaktı.

???: “YAKINDI AMINA KOYAYIM BE!”

Anında başını ve kalçasını eğerek kaçmaya çalıştı. Atılan şeylerin bıçak keskinliğinde saldırılar olduğunu anlamakta geç kalmıştı.

Yardım istemeye gelmişti ama aksine öldürülmeye çalışılmıştı. Dişlerini gıcırdattı ve ona bu ahmakça hareketi yapan rakibine gözünü dikti.

Sonrasında――

???: “Oo? İşte buna tuhaf derim! Sıradaki ölü adam mı kadın mı olur diye düşünürken yaşayan birinin girmesi inanılmaz… Kızıl kafa! İddiayı ben kazandım gibi he!”

???: “O çeneni kapa, sessiz ol ve geberip siktir ol. Kazanmakmış kaybetmekmiş, bunların hiçbir önemi yok…”

Keskin bakışlarını etrafa çevirdiğinde karşısındaki manzara, iki orta yaşlı adamın yuvarlak bir masanın etrafına oturduğu geniş bir binanın içiydi―― Dahası, bu iki adam leş içki kokuyordu.

Birinde katana, diğerinde Şövalye kılıcı vardı. İkilinin sarhoş olduğunu görünce içinde bir öfke belirdi ve bir anlığına tüm boş karnını ve kuru boğazını bir kenara atarak――

???: “Orospu çocukları, İmparatorluğun hâline bakın, içip sarhoş olma zamanı mı lan şu an, amına koyduklarım!”

Lanet Araçları Ustası Groovy Gumlet, son derece açık sözlü bir şekilde böyle haykırdı.

#Tekrardan selamlar dostlar! Bölümümüz nafâniler hakkında önemli bir bilgiyle başladı. Vincent ve Subaru arasındaki her zamanki küçük atışmalarla devam ederken iki ışık bilgisi geldi derken kendimizi bir anda Groovy Gumlet’in bakış açısında bulduk. Buraları çevirmek sebebini anlarsınız ki benim için sahiden eğlenceliydi. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

5 2 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
3 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
edet
Üye
24 Haziran 2026 07:37

Çeviri için teşekkürler.

Efe
Efe
Üye
Yanıtla  edet
25 Haziran 2026 11:06

ricalar ederiz efenimm

Kaan_
Üye
24 Haziran 2026 11:47

Gladyatör adasındaki laneti yapanın biraz daha farklı çıkmasını beklerdim