
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Setsuna
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can, EuphoriaLux, Efe S, Yiğithan S, The Emre, Arman, Karagürz, Furkan Ş, Kaan Ö, Süleyman Y, Anıl U.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Savaş, sabırsız Roswaal’dan gelen bir tufan ile başlamıştı.
Roswaal: “——Geberiver.”
Ve bu buz gibi sözcüklerin ardından sözcüklere tezat şekilde kavurucu bir cehennem alevi, gökyüzünü yakıp geçercesine püskürdü.
Alevlerin cayır cayır yanışı, karanlık gökyüzünde yayılıyordu. Alevler içindeki gökyüzü, canı pahasına nafânilerle savaşan savaşçılar da dâhil herkesin gözünü almıştı.
Amaç tek bir düşmanı küllere çevirmek olsa da bu, abartıdan başka bir şey değildi.
Beatrice: “Bir odadaki böceği öldürmek için tüm malikâneyi yakmakla yarışır bir barbarlık, sanırım.”
Böyle bir hedef için tüm malikâneyi yakıp kül etmek, tam Petra ve Otto’dan beklenebilirdi.
Eğer içlerindeki kararlılık olmasaydı Yasaklı Kütüphaneden çıkacak cesareti hiçbir zaman bulamayabilirdi. Beatrice bu konuda gizliden gizliye minnettardı fakat yine de aşırıya kaçınıldığını düşünüyordu.
İlk saldırısıyla Roswaal, abartı saldırısının o ikisinden yana aşağı kalmayacağını göstermişti.
Fakat——
???: “Tehdit seviyesi algılandı, Düzenleme: Gerekli.”
Yanan kapkaranlık gökyüzünden atılarak kaçan düşman—— yani Sphinx hâlâ sapasağlam duruyordu.
O kadar malikâneyi yakıp kül ettikten sonra hedefteki böcek ölmeseydi yapılan her şey boş çaba olurdu. Şu anki durumda da Roswaal, gökyüzünü küllere çevirip herkesi korkutmuş ve karşılığında da hiçbir şey elde etmemiş gibi görünüyordu.
Tabii, oradaki tek kişi Roswaal olsaydı durum böyle olurdu.
Beatrice: “El Minya.”
Gökyüzüne atıldığı gibi pembe saçları gökyüzünde özgürce dalgalanmaya başlayan Sphinx, aniden belirmiş koyu mor ışıltılar eşliğinde süzülüyordu. İşte bu hedefin zamanını dondurup parçalama gücüne erişmiş, büyünün zirvesiydi.
Ayrıca nafânilere en çok etkili olduğu onaylanmış ölümcül saldırının ta kendisiydi.
Beatrice: “Yin Büyüsünü Subaru ve ben dışına kimsenin oluşturamaması da pek iyi değil, doğrusu.”
Nafânilere karşı bir savaşta Yin büyücüleriyle dolu bir orduları olsaydı korkulacak hiçbir şey kalmazdı.
Uzun yıllar yaşamış Beatrice bile daha önce on Yin büyücüsünü aynı yerde hiç görmemişti. Hâliyle böyle bir ordunun imkânsız olduğunun farkındaydı.
Tüm bu işe yaramaz düşüncelerle birlikte Beatrice, içindeki tüm tereddüdü bir kenara bıraktı.
——Bıraktı ki karşısındaki Ryuzu Meyer’la aynı yüzü taşıyan o mide bulandırıcı düşmanı yenebilsin.
Beatrice: “Ryuzu…”
Ryuzu Meyer’in gülüşü anlık olarak Beatrice’in zihninden geçti.
Garfiel ve Frederica’nın biricik büyükanneleri Ryuzuların aksine ataları Ryuzu Meyer, Beatrice’in ömür boyu arkadaşıydı.
O zamanlar bunun farkına varamamıştı. Vardığında da artık çok geç olmuştu.
Ama şu an durum bambaşkaydı. Artık Beatrice, onun varlığının ağırlığını tamamıyla kabul ediyordu. Tam da bu yüzden bu görünüşe bürünen bir düşman, Beatrice’in gözünde böyle bir düşman——
Beatrice: “Betty şu an çok sinirli, sanırım!”
Beatrice haykırırken Sphinx’in, attığı mor oklara kafa kafaya girdiğini gördü.
İki elini de yüzüne doğru kaldıran “düşmanın” gözleri yavaşça kısıldı ve her parmağından çıkarttığı beyaz ışıltıları ateşleyerek görüşündeki bütün Minyaları yok etti.
Koyu mor kristaller tek bir parçalanma sesi bile çıkarmadan paramparça olmuşlardı—— Ama bu, Beatrice’i hüsrana uğratmak için yeterli değildi.
Sphinx: “——Hık.”
Sphinx güya tehdidi halletmişti ama yüz ifadesinde hafif bir burukluk vardı.
Bu burukluğun sebebiyse yok ettiği koyu mor kristallerin, paramparça hâlleriyle uçan şarapnel parçalarına dönüşmüş olmasıydı. Bu şarapneller etrafa dağılıp hızlıca uçan Sphinx’i kovalamaya başladılar.
Beatrice: “Büyü; zihnindeki görüntüden ibaret, bitirdiğini düşündüğün anda tamamen mahvolur, doğrusu.”
Fakat önemli olan, kristal parçalarının Minya gibi ok şekline getirilmesi değildi. Asıl önemli olan, o parçaların saplandığı kişinin zamanını dondurabilmesi ve parçalayabilmesiydi.
Tabii ki ok şekline getirilmese bile düşmana saplandığı sürece aynı etkileri uygulayacaktı, şeklin ve boyutun bir önemi yoktu.
Tam da bu yüzden hırsından ışıl ışıl parıldayan Beatrice’in uçan şarapneli, Sphinx’in kaçmasına izin vermeyecekti.
Ve yine——
Sphinx: “Tehdit seviyesi algılandı, Düzenleme: Gerek—”
???: “——Düzenleme için bi’ yüz yıl geç kaldın.”
Sphinx, ona temas ettiği gibi taşa çevirebilecek Minya’dan kaçarken tam yanında yeri tekmeleyen şeytani Garfiel belirmişti.
Gözleri keskin, dişleri apaçıktı. Garfiel vahşi bir canavar gibi kükredi ve zarif kollarını kudretli bir şekilde savurarak Sphinx’e tüm gücüyle vurmaya çalıştı.
Bir anlığına Garfiel ile Sphinx göz göze geldi.
Garfiel’ın büyükannesiyle aynı yüzü taşıyan bir rakibe yumruğunu geçirme konusunda tereddüt etmesi kalbini――
Garfiel: “Kalbinin kokusuyla nineminkinin 5 gram alakası yok lan!”
Böyle alakasız kaygılar Emilia kampının güvenilir Savunma Bakanı için gereksizdi.
Sphinx’in yanağına ilk yumruğu attı. Kızın vücudu havadan direkt olarak yere çakıldı ve yumruk, onu muazzam bir kuvvetle yerde tutmaya devam etti.
Çakılma öyle şiddetliydi ki her yer toz duman içerisindeydi, sanki devasa bir kaya düşmüştü. Beatrice, Garfiel’ın kolunun diğer yanındaki Sphinx’in ağaç yaprağı misali uçtuğunu görebiliyordu.
Garfiel’ın o yumruğunda ne merhametten ne de tereddütten eser vardı, saf öfkeden ibaretti.
Eğer yumruğu Beatrice yeseydi tek bir yumrukta bile ortalıkta manadan başka hiçbir şey kalmazdı. Sphinx, duman bulutunun arkasında yuvarlanırken tüy gibi savruldu.
Roswaal: “Üçlü kuşatma olduk resmen. İyi bir takım olduk, değiiil mi?”
Beatrice: “Diyene bak. Öfkesini ilk tutamayan sensin, sanırım.”
Garfiel: “Senle takım olmak iğrenç lan.”
Roswaal dediklerini hiç umursamadığını gösterircesine omuz silkti. Beatrice ve Garfiel ise hakaretlerle karşılık verdiler.
Bu muamele karşısında da Roswaal, bir kez daha omuz silkti.
Ve yine――
???: “…Yeniden, tehdit seviyesi… algılandı. Düzenleme… Gerekli.”
Ayağa kalkmaya çalıştığı sırada Sphinx, vücudunu yerde yavaş yavaş oynatarak homurdanıyordu.
Yere yapıştırılmış ve üstü toz toprak olmuştu, herhangi bir acı belirtisi göstermese de hasar aldığı sesinin tonundan apaçık belliydi.
Sphinx: “――――”
Buna rağmen altın sarısı gözlerini parlatarak o üçüne dik dik baktı.
Bakışları düşmanlık veya sinir dolu değildi, daha çok onları merakının hedefi belirlemiş canavarımsı bir parıltı vardı.
Garfiel: “Çıh, bu işi sevmedim.”
Beatrice gibi Garfiel da tüm vücudunda bir ürperti hissetti ve dilini şaklattı. Roswaal da sessizlik içinde gözlerini kıstı ve belirgin bir rahatsızlık içinde manasını yoğunlaştırmaya başladı.
Roswaal yine hücum yapsa mı diye düşünerek gözünün ucuyla bakış atarken Beatrice, ayağa kalkan Sphinx’e ters ters baktı ve anında harekete geçti.
Bel bağlanması zor o ikiliyi temsilen, onun gerçek niyetini okumaya çalışacaktı——
Beatrice: “Sphinx, Betty sana meydan okuyor, doğrusu. Ne——”
Planlıyorsun? Sorusunu bitiremeden bir şey olmaya başladı.
Sphinx: “――――”
Şimdiyse ayağa kalkmaya başladı, vücudu titriyorken bakışları göğsüne indi.
Sphinx’in küçük göğsünden bir kılıcın ucu çıkıverdi. Ölümcül kılıç, arkasından saplanarak göğsünü delip geçmişti.
Ve kılıcı tutan kişi ise——
???: “Bu kızda sıkıntılı bir şey var. Hayatta kalması için bir sebep yok.”
Laflarını çok gaddar bir şekilde dile getiren Mizelda, sapladığı hançeri çıkardı ve onu bir kere daha bıçakladı.
Sırtını ve göğsünü delip geçen üç saldırıdan sonra Sphinx’i saçından tutarak kafasını kaldırdı ve elinin tersiyle tuttuğu hançerle boynunu merhametsiz bir şekilde yardı.
O beden nafâniye aitti. Hâliyle hiç kan dökülmemişti fakat ölümcül olduğuna kuşku yoktu.
Sphinx’in bedeni de dizlerinin üstüne düştü ve devamında yüz üstü yığıldı.
Beatrice: “S-S-Sen… Hık.”
Yığılmış Sphinx’in yanındaki Mizelda, hançerine kan bulaşmadığından emin oldu. Tüm bunlara şahitlik edip ağzından gık çıkaramayan Beatrice ise gözleri fal taşı gibi açık hâlde donakalmıştı.
Roswaal ve Garfiel da aynı zamanda Mizelda’nın yaptıklarına bir şey diyememişlerdi.
Mizelda asaleti ve her zamanki gibi güçlü izlenim veren gözleriyle, üçünün de büründüğü hâle bakacak şekilde başını eğdi.
Mizelda: “Onunla anılarınız olduğunun farkındayım. Ama gidin onunla mezarının başında konuşun. Bu, savaş meydanında âdettendir.”
Garfiel: “Yani, haklısın sanırım…”
Dar bir bakış açısıydı ama Garfiel, bunun reddedilemez bir durum olduğu gerçeğine boyun eğdi.
Beatrice Vollachia’daki ahlak anlayışına sık sık şaşıp kalıyordu ancak kendi düşüncelerinin hâlâ fazla saf kaldığını fark ederek onların acımasızlık seviyesine dair algısını değiştirmişti.
Roswaal: “Sphinx.”
Roswaal, Beatrice ve Garfiel’ın kargaşasını takmayarak bir adım öne çıktı. Yığılmış hâldeki Sphinx’e doğru başını eğdi ve duygusuz bir yan bakışla onun ismini andı.
Sphinx’in yaralandığı yerlerin yanı sıra bedeninin harap olma şekli, Mizelda’nın indirdiği o ölümcül darbenin apaçık deliliydi.
Alt vücudunun çoğu çoktan toz olmuştu bile. Ta en baştan çatlakların baş gösterdiği kızın yüzü, un ufak olmaya başlıyordu ve tüm vücudunun parçalara ayrılması pek uzun sürmedi.
Fakat bir nafâni olarak Sphinx’in yaşam gücü hâlâ bitmemişti.
Karşı saldırı yapacak veya boşuna çabalayacak kadar değildi belki ama altın sarısı gözlerini ona doğru bakan Roswaal’a çevirecek gücü bulabilmişti.
Roswaal: “――――”
İçindeki kişilik farklı olabilirdi ama Ryuzu’nun vücudunun toza dönüşmesi yine de kalbine acı bırakmıştı.
Şu an Roswaal’ın hissettikleri muhtemelen Beatrice’in duygusallığından farklıydı ama Mizelda’nın üst düzey gerçekçiliği araya girmiş ve belki de bu duygusallığı hafifletme yollarından onu mahrum bırakmıştı.
Ne olursa olsun Beatrice, Garfiel ve Roswaal’ın ıstıraplarının arkasındaki kişi――
Sphinx: “…Müzakere: Gerekliydi.”
Toza dönüşünün ortasında yüzünde hiçbir acı belirtisi göstermeyen Sphinx’in mırıltısını duyabilmişlerdi.
Beatrice bu kelimeleri güçsüzlüğüne yakındığı için söylediğini sanmıştı.
Sphinx: “――Siz üçünüze.”
Fakat devamında gelen kelimeler kulağa hiç de öyle gelmedi.
Beatrice devamını duyduktan sonra nefesini tuttu ve Garfiel “Ha?” diye homurdandı.
Beatrice de tam olarak ne demek istediğini anlamamıştı. Ama bunların kenara köşeye atılabilecek birkaç laf olmadığını hissedebildi.
Ardından――
Roswaal: “――Siktir!”
Roswaal oyuna gelmişçesine yukarı baktı.
Yüzünde sabırsız, pişmanlık dolu bir bakış vardı ve arkasına döndü. ――Yani Beatrice ile birlikte uçarak geldiği gökyüzüne, dahası, hâlâ ilerlemekte olan körüklü ejder arabalarına doğru.
Aynı şekilde Roswaal gibi terginliğe kapılan Beatrice de o tarafa döndü.
Ve sonra, küçük göğsündeki kargaşayla…
Beatrice: “――Subaru.”
…onun adını andı.
△▼△▼△▼△
Anlıktı, evet, her şey aniden yaşanmıştı.
Dışarıda bir şey gözüne takılmıştı, tam şüphelerini dile getirdiğinde ise her şey beyaz ışığa gömüldü.
Yanındaki Emilia, Rem ve Julius dahi kimse tepki verememişti bile. Hâliyle Subaru da bir şey yapamamıştı ve beyaz ışık her şeyi yutup yok etti.
Natsuki Subaru tüm bunların ne anlama geldiğini hemen kavramıştı.
――Hayatı uzadı ve Ölümden Dönüş kullanıldı.
Buna bir kanıt olarak da――
???: “――Seni seviyorum.”
Onu bir kere bulduğu gibi bir daha asla bırakmayacakmışçasına yakaran o fısıltıyı duydu.
???: “Şey, ilk bir şaşkınlığımı atsam olmaz mı?”
O sesi duyduğu gibi hayret ve yorgunluğun yanında hafif bir sinirle Subaru, “Hazır, UÇ!” tuşuna bastı.
Subaru: “――――”
Etrafını ve bulunduğu durumu doğrulayarak gördüğü yüzlerden şu an tam olarak hangi anda olduğunu kavradı.
Körüklü ejder arabalarının koridorundaydı. Rem, kendisinin Emilia ve Julius ile yaptığı konuşmaya dâhil olmuştu. Sohbetin akışından Subaru’nun çıkarımı “Belki de Priscilla ona Guaral’da boş beleş şeyler söylemiştir…”di ki bunu da Rem’in durumunu gözden geçirerek çıkarmıştı. Körüklü ejder arabalarının önüne doğru Abel, Otto ve birkaç kişi askerî konuda düzenlemeler yapıyorlardı. Beatrice, Roswaal ile epey uzak bir yere gönderilmişti ve nafânilere karşı kullanabilmek için büyülü bir yaklaşım deniyorlardı. İkili Garfiel ve Shudraq halkının savaştığı yere gitmişlerdi ve ayrıca Pleiades Taburu üyeleri de orada onlarla omuz omuza savaşıyor olmalılardı. Kimsenin ciddi yara almaması için edilen duayı andıran bir hisle birlikte “eğer konu onlarsa sorun çıkmaz” düşüncesi, kalbinin gürültülü bir şekilde çarpmasına neden oluyordu.
――Tüm bu düşüncelerle tuşa basan Subaru, o ana kadar olan her şeyi gözden geçirdi.
???: “Subaru?”
Şaşırmış bir tonla Emilia, Subaru’ya seslendi. Subaru’nun gözlerinin hızla dönüp durduğunu bir anlığına fark etmiş olmalıydı.
Ve önceden de olduğu gibi Subaru’nun durumunu gören Tanza, bir şeye dikkat çekmişti.
Tanza: “Schwartz-sama’nın gözleri de hep dönüp dururdu. Nasıl desem, ürkütücüydü.”
Tanza laflarını özenle seçip doğru kelimeleri bulamamış olsa da onun, Subaru’nun Ölümden Dönüş sonrası durumu kavramaya çalışırkenki garip davranışları hakkındaki yorumu böyleydi.
Aynı şeyi gören Emilia’nın tepkisinin çok daha çekingen olması da anlaşılabilir bir durumdu.
Her neyse――
Subaru: “Emilia, dur bi’ saniye.”
Sorulara boğulmaktan kaçınmak için elini kaldıran Subaru’nun bilinci bıçağın sivri ucu gibi keskinleşmişti.
Ölümden sonra denemeye devam etmenin kaçınılmaz olduğu ortamda, Gladyatör Adası’ndaki herkesin hayatta kalmasında hayati önem taşıyan o sezgi Subaru’yu sarıp sarmalamıştı ve ölümüne neden olan şeyi anlayabilmek için odağını tam olarak sınırının ucuna kadar çekmişti.
Vakit “Öldüm mü ben ya?” gibi mıymıntı düşüncelere kafa yorma vakti değildi.
“Şu an öldüysem…” diyerek gerçekliğe yetişmesini sağlayan sezgi olmasaydı asla bir çözüme varamayabilirdi.
O tuşa basmazsa Subaru’nun ve etrafındakilerin çoğu zamanki gibi iki kere hayatını kaybedeceklerini bilmesi onun için şarttı.
Rem: “――? Şey…”
Emilia: “Rem, lütfen.”
Tamamen odaklanmış Subaru’nun yanındaki Rem, kaşları hafifçe çatık bir şekilde sorgulayıcı gözleriyle ona baktı. Fakat Emilia, onu omzundan tutmak istercesine bir el hareketiyle onun soru sormasını engelledi.
Bu sırada da Subaru, Ölümden Dönüş öncesi yaşanan olaylarla ölümü arasındaki bağlantıyı oluşturmuştu――
Subaru: “――――”
Hareket hâlindeki ejder arabasının penceresinden, manzaraya karışmış yabancı cismi bir kez daha gördü.
Hemen sonra Subaru, ejder arabasının penceresine doğru sıçradı ve
Subaru: “――Julius! Dışarı!”
Julius: “Anlaşıldı!”
Emilia ve Rem, Subaru’nun anlık değişimini hissetmişti. Doğal olarak Julius da tabii.
Subaru’nun çağrısının üzerine neredeyse hiç duraksamadan harekete geçmesi de buna bir kanıttı. Pencereye doğru sıçrayan Subaru’nun arkasından Julius, kılıcını çekip çapraz şekilde koridorun duvarını kesti ve uzun bacağını uzatarak tekme attı.
Devamında kolunun altındaki Subaru’yla birçok yer ejderinin Rüzgârdan Sakınma İlahi Korumalarının alanının dışına doğru atladı.
Julius: “İnişi bana bırak!”
Subaru: “Bıraktım gitti.”
İlahi Korumaların alanından çıktıkları gibi şiddetli rüzgârlar ve atalet Subaru ve Julius’u hırpaladı. Ama Subaru, tüm hayatta kalma işini Julius’a bıraktı ki Julius da bunu kendi almıştı zaten.
Sarı ve yeşil renklerindeki iki Yarı Ruh nazikçe Julius’un etrafında belirdi. Biri rüzgârdan bir örtü görevini alırken diğeri ise inişlerini desteklemek için zemini yastığa çevirdi.
Yarı Ruhlarla yenilediği sözleşmesiyle birlikte Julius’un tekniği üst seviyedeydi fakat Subaru’nun dikkati buna azıcık bile çekilmemişti.
Sıçradığı pencere duvarla birlikte kesildiğinde de etraftaki rüzgâr fırtınasıyla birlikte yere şık bir şekilde indiğinde de bakışları tek bir yerde takılı kalmıştı―― havada alçalan o kızda.
Subaru: “Biliyordum, Ryuzu-san’ın aynısı…”
Pembe saçları ve siyah cüppesiyle sevimli yaşlı bayan Ryuzu’nun tıpatıp aynısıydı. Ama Emilia ve diğerleri ne kadar Subaru ve Rem için endişelenmiş olursa olsun Ryuzu’yu asla Vollachia İmparatorluğu’na getirmezlerdi.
Başka bir deyişle oradaki gerçek Ryuzu olamazdı, hatta Ryuzu’yla aynı bedeni taşıyan Pico ve diğerleri gibi kopyaların dahi olma ihtimali bile yoktu.
Onları ayrıştırabilmek için hepsine ayrı saç şekilleri, kendilerine özel kurdeleler ve saç süslemeleri verilmişti. Bunlardan hiçbirinin orada görünmemesi de onun, onlardan biri olmadığı anlamına geliyordu.
Subaru: “Julius! O kız bu! Yakala onu!”
Subaru, daha yere inmeden gökyüzündeki Sahte Ryuzu’yu işaret ederek bağırdı.
Subaru’nun talebini duyan Julius da gece gökyüzüne karışan kızı fark etti. Kimin nesi olduğu veya neyin peşinde olduğu gibi soruları bir kenara bırakarak Şövalyelerin En İyisi, harekete geçti.
Julius, Subaru’yu ayağını bastığı yumuşak toprağa bıraktı ve vücudu rüzgârın örtüsüyle sarıldı, bunu havaya sıçramak için bir basamak olarak kullanıp Sahte Ryuzu’ya doğru düz bir hatta ilerledi.
Olağanüstü hızından dolayı Sahte Ryuzu da onu bir tehdit olarak algıladı.
O anda, Sahte Ryuzu’nun altın sarısı gözlerinin gece ışığında bile parıl parıl parladığını fark etti ve onun bir soluk tenli nafâni olduğunu anladı ki bu, uzaktan görse fark edemeyeceği bir şeydi.
Hiç gecikmeden Sahte Ryuzu ellerini Julius’a doğrulttu ve tam Julius’a menfur bir beyaz ışık göndermek üzereyken――
Julius: “―― İn, Ness, bana gücünüzü bahşedin.”
Ryuzu’nun parmak uçlarındaki parıltıdan farklı beyaz bir ışık, Julius’un bütün bedenini hafifçe ışıldar hâle getirdi ve aynı şekilde kara bir ışık, hafifçe Sahte Ryuzu’nun bütün bedenini sardı.
Yang ile Yin büyüsünün aynı anda iki Yarı Ruh tarafından kullanıldığı anlaşıldığı anda Julius’un kılıcı parıldadı ve Sahte Ryuzu’nun ışık saçan kolunun gücü kesildi.
Sahte Ryuzu: “Açıklama: Gerekli.”
Julius: “Omzunun tendonunu kestim. Muhtemelen birazdan yenilenir tabii…”
Julius, kolundaki güçsüzlüğün sebebini soran Sahte Ryuzu’ya samimi bir şekilde cevap verdi. Cevabı bittikten sonra da Julius, havada dönmeye başladı ve uzun, vahşi bacağını süzülen kıza onu yere vuracak şekilde yapıştırdı.
Sahte Ryuzu’nun düştüğü zemin sarı bir ışık eşliğinde değişmeye başladı. Yapışkan bir hâle bürünen zemin, kızın bedenini yumuşak ve derin bir şekilde yuttu ve sonra da aniden sertleşti.
Bunların sonucunda Sahte Ryuzu, taştan yapılma bir battaniyeye sarılmış hâlde sıkıştı.
Julius: “Direnmemeni tavsiye ederim. Eğer bu uyarıyı takmamaya cüret edersen ister canlı ister ölü ol, seni bir düşman olarak göreceğim.”
Sahte Ryuzu: “――――”
Julius, kılıcını yerde sırtüstü yatan Sahte Ryuzu’ya doğru salladı.
Böylece rakibini etkisiz hâle getiren Julius, durumu bizzat teyit eden Subaru’ya başıyla onay verdi. Olayların gidişatını izlemekten başka çaresi kalmayan Subaru’ya da parmağıyla yanağını kaşımak kaldı.
Subaru: “Ya, sana böyle yap dememiştim ki… Cidden, sen var ya. Eski hâline kıyasla epey güçlenmişsin.”
Yarı Ruhların yardımıyla edindiği savaş stili eskiye kıyasla daha karmaşık ve zarifti.
Altı farklı niteliği olan Yarım Ruhlarla anlaşmalı Ruh Şövalyesi, şövalyelikle büyüyü birleştiren karma savaş stilini konuşturmuştu.
???: “Vay be, göz açıp kapayana kadar haddini bildirdin.”
Ve Subaru’nun arkasından çimen üstünde koşan kişi Emilia’ydı.
Subaru ve Julius’un peşinden ejder arabasına atlamış gibiydi, Julius’un muhteşem yeteneğinden dolayı bir şey yapabilecek fırsatı bulamayınca göz bebekleri büyüdü.
Subaru: “Emilia-tan, Rem nerede?”
Emilia: “Otto-kun’a ve diğerlerine Julius’un atladığını iletmesini söyledim. Ben de acele etmeliydim, bu yüzden sizi takip ettim ama yine de…”
Subaru: “Yok yok, sen yavaş değilsin Emilia-tan. Şu eleman fazla hızlı. Ayrıca Rem’i buraya getirmemekte de iyi etmişsin.”
Eğer her zamanki Rem olsaydı Emilia’yla atlayıp gelebilirdi ama az önceki mantıklı karardan dolayı tehlikeye dahil olmamıştı.
Üstüne bir düşününce fark etti ki eğer oradaki anılarını kaybetmemiş Rem olsaydı kesinlikle atlar gelirdi. Yani Emilia iyi ki ona geride kalmasını söylemişti.
Her neyse――
Emilia: “Bu Ryuzu-san değil, di’ mi?”
Subaru: “Tamamen aynı görünüyorlar ama bunun zombi olduğu şüphesiz. Bir düşüneyim dedim de Beako ya da Ryuzu-san gibi biri zombi olabiliyor muymuş ya?..”
Beatrice ve Ryuzu’nun ölümünü düşünmek istemiyordu ama vücut yapıları normal canlılardan farklı olan bu kadınların zombileşmesinin mümkün olup olmadığı sorusu akla geliyordu.
Aslına bakılırsa onun şeklini alan bir nafâni olduğu için görünüşlerinde mucizevi bir benzerlik söz konusu değilse kökenleri Ryuzu’nunkiyle aynı olmalıydı.
Öyleyse hiç düşünmeden bu konuda bir araştırma yapabilirlerdi; bu yüzden de Subaru ve Emilia, Julius tarafından yakalanmış Sahte Ryuzu’ya yöneldiler.
Julius: “Bu düşünebilen ve konuşabilen bir zombi. Subaru, dikkat et lütfen.
Subaru: “Aynen. Aslına bakarsan görünüşüne kıyasla çok daha tehlikeli olma ihtimali yüksek. Emilia-tan, sen de ayrıca dikkatli olup gözünü dört açar mısın?”
Emilia: “Tabii, bana bırak. Uslu durursan, şey…”
Gözü açık olması tembihlenen Emilia kendini toparladı ama Sahte Ryuzu’ya diyecek hiçbir şey bulamadı.
Yani, bir nafâniye “Direnmezsen sana zarar vermeyiz.” gibi bir şey demek kulağa pek mantıklı gelmiyordu. Yine de gardlarını asla indiremezlerdi.
Uzuvları kenetli olabilirdi ama tamamen sabitlendikleri kesin değildi.
Subaru: “Gafil avlama çabanın işe yaramaması ne utanç verici.”
Sahte Ryuzu: “――Sen…”
Subaru: “Benim adım… Dermişim. Adımı söylemeye şartlandığım için anlık söyleyiverdim ama seninle arkadaş olma gibi bir niyetim yok. Aramızdaki ilişki tehlikeli sen ve planlarına çomak sokan ben olarak kalsa daha iyi olur.”
Sahte Ryuzu: “Anlıyorum, garip bir şekilde yetenekli birisin. İlk bakışta hiç de göze çarpan bir yeteneğin yok gibi ama.”
Sahte Ryuzu yerde uzanıp yatar ve Subaru’ya bakarken bakış açısını ifade etti.
Hafife alınmaya alışmış bir şekilde büyümüştü, bu yüzden de bu değerlendirmeye üzülmemişti. Onun yerine Emilia bir şey söyleyecek gibiydi ama Julius başını sallayarak onu durdurdu.
Her hâlükârda――
Subaru: “Başka zombi gelmiyor. Uçabildiğin için kendi başına mı geldin acaba? Bizi tek başına alabileceğini zannedip alelacele geldiysen şansına küs.”
Aslında o gafil avlama çabası çoktan onu bir kez öldürmüştü ama tabii ki bunun öğrenilmesine izin vermezdi.
Eğer düşmanı kışkırtıp konuşturabilirse kârlı olurdu fakat cildinin soluklaşmaya başlaması gösteriş değil gibiydi ve duygulara dayalı bir cevap da verilmedi.
Ancak bu tür kişilerin amaçlarına aykırı tekrarlayan ifadeleri zekalarını belli etmek için kullanmaları da tam bir klişeydi.
Eğer lazımsa Subaru, hayatı boyunca yapabildiği en aptal çocukça hareketleri yapmaya hazırdı.
Fakat――
Sahte Ryuzu: “――Valga Cromwell.”
Subaru: “Ha?”
Bir anda, yatan kızın dudaklarının arasından alışılmadık bir kavram çıkmıştı.
――Yok, önceden bir yerlerde duymuşlar gibiydi ama Subaru, bunun ne zaman veya ne olduğunu anında hatırlayamamıştı.
Alnını kırıştıran Subaru’nun aksine Emilia ve Julius’un tepkileri farklıydı.
İkisinin de verdiği tepkisi o ismi bildiklerini işaret ediyor gibiydi.
Ama ne Emilia ne de diğerleri Sahte Ryuzu’nun sözlerini sorgulayamadan――
Sahte Ryuzu: “Bu da zamanında onun savaş hilesiydi işte.”
Tabii ki de sahte Ryuzu devam eden kişi olacaktı.
Böylece devamındaki gelişmeler de sorunsuz bir şekilde birbirine sorunsuzca bağlanabilirdi ve sorulması ertelenen sorunun da tekrar sorulmasına fırsat kalmazdı.
Emilia: “Subaru!”
Bir an sonra Subaru, Emilia’nın yüz ifadesinin değişimini gördü ve zorla onun kollarının arasına alındı. Beklenildiği gibi Emilia, dişlerini gıcırdatarak Subaru, Julius ve kendisi etrafında buzdan bir duvar oluşturdu.
Buzdan duvarın içindeki Julius, ayağının dibindeki sahte Ryuzu’ya doğrultacak şekilde kılıcını hazırladı ve kendini altı Yarı Ruhunun yoğunlaştığı rengarenk ışığıyla kuşattı.
Emilia ve Julius gelmekte olan tehlikeye karşı hazırlıklarını bitirmişti
Hâliyle de――
Subaru: “――Ne-”
――Gökyüzünün ötesinden yağan beyaz bir ışık onlarla acımasızca alay edercesine hepsini bir anda yok etti.
△▼△▼△▼△
???: “Şey, ilk bir şaşkınlığımı atsam olmaz mı?”
Subaru: “――Hık.”
Eşit derecede şaşkınlık, yorgunluk ve sinirle karışmış Rem’in sesi duyuldu ve Subaru kısa bir soluk aldı.
Geçen seferkinin aksine bu kez geleceğini bildiği Ölümün gelişine engel olamamanın verdiği vicdan azabı ve beklediği şokun ruhunda yarattığı sarsıntı, Subaru’nun kalbini içten içe parçalıyordu.
――Ölümünün sebebini tamamen yanlış değerlendirmişti.
Bu da en görünür değişikliğe odaklanmanın ve kibirli bir şekilde “önledim, bitti” demenin sonucuydu.
Sahte Ryuzu’nun varlığını fark etmekle ölümün arasında geçen ilk seferde Ölüm öyle kısaydı ki işin aslını kaçırmıştı.
Subaru ve diğerlerini süpürüp geçen saçma derecede güçlü beyaz ışık, Sahte Ryuzu’dan ziyade başka birinden çıkmıştı.
Emilia: “Subaru?”
Subaru: “… Emilia, dur bi’ saniye.”
Subaru’nun düşüncelere dalmış hâlini fark eden Emilia, başıyla onayladı ve Subaru da karşılık olarak elini kaldırdı.
Düşüncelerini bir kenara bırakıp tüm pişmanlıklarını etrafa fırlattı. Düşünebilmek için hâlâ yeri vardı ama pişmanlık, kişinin “keşke yapsaydım” diyerek kendine çektirdiği acıdan başka bir şey değildi.
Eğer bunu yapmasaydı ne acı çektirdiği kendisi ne de görmezden geldiği etraftaki herkes kurtulacaktı.
Tam da bu yüzden izin vermeyecekti. Asla ama asla izin veremezdi.
O anda Sahte Ryuzu “Valga Cromwell” ismini dile getirmişti. Subaru o an bunun ne anlama geldiğini kavrayamamıştı ama Emilia ve Julius kavramış gibiydiler. Belki de onlara danışmalıydı. ――Yok, şu an olmazdı. Valga’nın kim olduğunu bulsa bile sonrasında gelecek beyaz ışığın öfkesinin yok olacak hâli yoktu. O atak sahiden inanılmaz gerçekti ve dahası, Subaru ile diğerlerinin yolundaki aşırı güçlü bir tehlikeydi. Tamam, halledilmesi gerekiyordu ama ateşlenmesini engellemenin bir yolu var mıydı ki? Sahte Ryuzu ile saldırının alakasız olmasına ihtimal yoktu ama nafâni olan o, konuşmaya yanaşır mıydı ki? Eğer o konuşabilen bir nafâniyse müzakereye olan ihtimali çöpe atmak fazla tehlikeli olmaz mıydı? Hayır, mantıklı şeyler yapsaydı zaten tek bir iletişim olmadan onları öldürmeye çalışmazdı. Mantığa bağlansın bağlanmasın konuşma masasına oturabilmek için önce bir masa lazımdı――
Rem: “――? Şey…”
Emilia: “Rem, lütfen.”
Sorulara boğulmuş Subaru’nun yanındaki Emilia, Rem’in sorusunu engelledi.
Olayların akışı öncekiyle aynıydı fakat bu andan itibaren farklı bir yöne yönlendirilmeliydi. Aklında bu düşünceyle yaşananları bir sıraya koydu ve sonu Ölüm olan bu trenden atlayabilmek için şu anki kritik noktada bir değişiklik yapılmalıydı.
Bu yüzden――
Subaru: “――Julius! Dışarı! Emilia, sen de!”
Julius: “Anlaşıldı!”
Emilia: “Tamamdır!”
Pencerenin ötesindeki genç kıza, yani birazdan gelecek Ölümün habercisinin silüetine kısa bir bakış attığı gibi pencereye doğru atıldı ve arkasındaki Emilia ile Julius’a seslendi.
Julius’un kılıcı hiç tereddüt etmeden birbirine körüklü ejder arabalarının duvarını kesti ve duvara tekme attığı gibi Subaru’yla diğer ikisi dışarı atladı. Rüzgârdan Sakınmanın İlahi Koruması’nın alanından çıkmadan tam önce, bağırdı.
Subaru: “――Rem! Bir isteğim var!”
İşte böyle dedi.
△▼△▼△▼△
Uzun bacağını hızla savurdu ve bir tekmeyle Sahte Ryuzu’yu yere yapıştırdı. Yapısı değiştirilmiş zemin nafâninin bedenini yakaladı ve yine, kayamsı bir battaniye bütün bedenini zapt etti.
Julius: “Direnmemeni tavsiye ederim. Eğer bu uyarıyı takmamaya cüret edersen ister canlı ister ölü ol, seni bir düşman olarak göreceğim.”
Sahte Ryuzu: “――――”
Sahte Ryuzu, yerde yatarken hemen yanı başında kılıcını ona doğrultmuş Julius’a gözlerini dikmişti. Onun zarif ustalığına hayret ediyor olmalıydı fakat Julius, Subaru’nun Ölümden Dönüş’ünün sağladığı avantajlardan yararlanmamıştı bile.
Julius’un rakibini saf yeteneğiyle altüst edişine tanıklık eden Subaru, yumruğunu sıktı.
Emilia: “Bu Ryuzu-san değil, di’ mi?”
Yarım saniyede Julius rakibini etkisiz hâle getirdi ve birbirine körüklü ejder arabalarından aynı anda atlamış olan Emilia, ayağının dibindeki Sahte Ryuzu’ya güzel kaşlarını çattı.
Subaru da Sahte Ryuzu’nun kimliğini bilmiyordu. Fakat onun bir nafâni olduğunun ve Subarugillere zarar vermeyi hem istediğini hem de verebileceğinin farkındaydı, bunun dışında da bir şey bilmiyordu.
Subaru: “Görünüşleri aynı ama kendisi ne Ryuzu-san ne Pico ne de diğerlerinden biri. Daha önemlisi, beni bırak ve tetikte ol! Hazırlan, Emilia!”
Emilia: “Tetikte mi olayım? Julius kızı çoktan halletti ama?”
Subaru: “Daha büyük lokma geliyor. Tetikte olmazsak bizi öldürebilecek bir şey hem de.”
Dedikten sonra Subaru, Emilia’nın kollarından atladı.
Atlayış işini bu döngüde Emilia üstlendi ve Julius’dan Sahte Ryuzu’yu zapt etmesi istenmişti. Böylece Subaru şaşırmış Emilia’yı başıyla onayladı ve Sahte Ryuzu’yu dizginleyen Julius’a doğru koştu.
Subaru: “Helal! Ama dahası var! Gökyüzünün ötesinden devasa bir saldırı gelecek! Durduramazsak, yandık!”
Julius: “Gökyüzünden mi?”
Subaru: “Emilia, derin nefes almayı unutma!”
Subaru, küçük detayları bir kenara bırakarak gerisindeki Emilia’ya seslendi.
Orada Emilia; kolları apaçık şekilde yavaş, uzun ve derin nefesler alıyordu. Odağı gelmekte olana karşı hazırlıkları geliştirmekteydi.
Julius başıyla onayladı ve altı farklı renkteki Yarı Ruhlar etrafında toplandı.
Sahte Ryuzu: “――Sen…”
Emilia da Julius da hazırlıklarını çabucak aceleyle tamamladı ve yerde etkisiz hâldeki Sahte Ryuzu gözlerini şüpheci bir tavırla Subaru’ya dikti.
Aralarında geçen son konuşmayla birlikte, kafasının yere çivilenmesinin sebebinin Subaru’nun şipşak zekâsı olduğunu çabucak anladı. Ama Sahte Ryuzu’nun şaşkınlığı burada da bitmemişti.
Subaru: “Valga Cromwell.”
Sahte Ryuzu: “――――”
Subaru: “Askerî taktisyeninin adı bu, değil mi?”
Subaru, tek gözünü kapayarak Sahte Ryuzu’ya planlarını anladığını belli etti.
Aslında ne Sahte Ryuzu’nun planlarını ne de Valga Cromwell’in kim olduğunu biliyordu ama şu anki yaptığı, gerçeği gizleyen bir blöf tekniğiydi.
Sahte Ryuzu’nun ta kendisinden gelen bilgi, şu an sahte Ryuzu’yu hayretlere sokuyordu.
Aslına bakılırsa şimdiye kadar ifadesiz kalabilmişti ama şu anda yanakları kaskatı kesilmişti ve Subaru’ya öncekinden daha şiddetli bir bakışla bakıyordu.
Sahte Ryuzu: “Sadece büyü kullanıcısına ve Ruh Şövalyesi’ne dikkat etsem yeter demiştim ama sana da lazımmış. Dikkat: Gerekli.”
Subaru: “…Oyunların yetti artık. Az ağırbaşlı ol da yenilgini kabul et.”
Subaru blöfüne devam etti. Ama tek bir blöf, Sahte Ryuzu’nun ruhuna etki etmeye yetmeyeceğinden planını tamamen yenileyecekti.
Sahte Ryuzu’nun hain planı, öngörüldüğü zaman başarısız olan planlardan değildi.
Sahte Ryuzu: “Valga’nın planları açığa çıksa bile engellenemez.”
İşte o an, gökyüzünün ötesindeki o beyaz ışık Subaru ve arkadaşlarını hedef aldı―― Bekle, almamıştı.
Beyaz ışık gelmişti ama Subaru ve arkadaşları yerine yerdeki Sahte Ryuzu’yu hedef alarak yüzeydeki her şeyi silip süpürmek üzere serbest bırakılmıştı.
Emilia: “――Subaru!”
Ölümün pek yakın ışığı Subaru’nun varlığını silmeden önce Emilia ellerini uzattı ve onunla şiddetle mücadeleye girmesi için bir buz bariyeri oluşturdu.
Aynı anda Subaru yakasından çekilerek Emilia’nın ayağının yanına düştü. Subaru’nun gözlerinin önünde ışığa Subaru’dan daha yakın olan Sahte Ryuzu, beyaz ışık tarafından yutuldu ve yok oldu.
Belki de öncekilerde de böyle olmuştu.
O beyaz ışık Sahte Ryuzu’yu hedefleyerek ateşlenmişti. Onun varlığı beyaz ışığa bir hedef için bir işaretti ve darbenin ardında bıraktığı yıkım, birbirine körüklü ejder arabalarıyla birlikte Subarugilleri yutup yok etti.
Düşmanın tam ortasına gelerek, ezici güce sahip bir bombardımanın canlı hedefi hâline gelmişti. ――Yok, ölmüş olduğuna göre artık ölü bir hedefti. Öyle ya da böyle, en başında bu fikri ortaya atan kişi kafayı yemiş delinin tekiydi.
Subaru: “Ko’dumun manyağı Valga Cromwell!――”
Julius: “Al Clauseria!”
Subaru’nun yürekten gelen yakarışına, Julius’un kılıcının ucunu ışığa doğrulturken söylediği büyülü sözler karşılık verdi.
Rengarenk bir parıltı doğdu ve zarafeti beyaz ışıkla bir duvar gibi çarpıştı. Işığı, Emilia’nın yarattığı birkaç buz bariyerini parçalamasından alıkoyacak kadar, ucu ucuna zapt edebilmişti.
Yıkımın beyaz ışığına karşı parıltılara bürünmüş koruyucu buz duvarı vardı.
Yeterli hazırlanamadan onunla yüzleşmekten başka çarelerinin olmadığı geçen döngünün aksine, bu kez beyaz ışığa karşı plan yapabilecek vakitleri olmuştu. Emilia ve Julius’un geçen döngünün aksine bu saldırıya karşı koyabilmelerinin sebebi de buydu.
Ama yine de――
Emilia: “Iğh, yaaah―― Hık!”
Julius: “Gıh, kıığ… Hık.”
Seslerinde umutsuzluğun tonlarıyla Emilia ve Julius, beyaz ışığa karşı gelmeye çalıştılar.
Ama o ikisinin böylesine bir araya gelmiş çabalarına rağmen üstesinden gelemediler. Bu şey ne kadar güçlüydü ki? Elinden bir şey gelmeyen Subaru’nun yapabildiği tek şey Emilia’nın arkasından onu destekleyebilmek oldu.
Subaru: “Böyle devam! Siz ikiniz, devam edin!”
Fiziksel olarak yardım edemiyor ve bu yüzden azı dişlerini sıkıyordu ama Subaru en azından zihinsel olarak yardım edebiliyordu.
Bu yardım ikiliye o beyaz ışığı söndürecek gücü verse ne güzel olurdu… Ama işler böyle sorunsuzca gitmezdi.
Ne yapılırsa yapılsın kurtuluş, yokluktan var olup altın tepsiyle sunulmazdı.
Ne kadar istese de dua da etse insan, oyunda sahip olmadığı kartları oynayamazdı.
Tam da bu yüzden――
???: “――Beni çağırarak iyi etmiş’iniz he, övgüye değer.”
Tabii, şu anki acil durumun aksine böyle gamsız bir ses duyunca Subaru nefesini tuttu.
Birisi yanlarına yürümüştü. Sonra bu kişi, koca elleriyle Subaru’nun kafasına hafifçe vurup Emilia ve Julius’un önünden başıboş gezinirmiş gibi yürümeye devam etti.
O ikili de bu kişinin anlık tavrından dolayı şaşırmıştı ama――
???: “Ahanda zayıf noktası.”
Dediği gibi üçlünün önüne geçti ve giysisinin kollarından çıkardığı kolunu savurarak beyaz ışığın içine bir şey fırlattı.
Işık her şeyi yutup toza geçirecek güce sahipti. Emilia ve Julius’un onu tutmak için kullandığı bariyer bile eninde sonunda yutulup silinecekti.
Ya da sadece görünen öyleydi.
Emilia: “İmkânsız…”
Nefesini tutarcasına bir sesle Emilia’nın ametist rengi göz bebekleri büyüdü.
Gözlerinin içine yansıyan görüntüde bir karış uzaklıktaki o beyaz Ölüm yoktu, hatta tamamen yok olmuştu. Onun yerine o ışığın şeklinde oyulmuş yoğun bulutlarla sarmalanan bir gece gökyüzü manzarası vardı.
Aynı şeye tanıklık eden Subaru da Julius da tek kelime edememişti.
Parıltılarla sarmalanmış buzdan duvar da ışıkla birlikte kaybolmuştu. Kendini hedef tahtası olarak kullanmış Sahte Ryuzu da ışıkla birlikte geride hiçbir şey kalmaksızın kayıplara karışmıştı――
???: “Beni gelip çağıran Oni kız sayesinde valla. Ama yalan yok siz üçünüz de iyi iş çıkarmışsınız, ha. Şeker vere’m mi?”
Daha şimdi durdurulamaz Ölümü eliyle yok etmiş kurt insan―― yani şehir devletlerinin en güçlüsü, bunları derken arkasına dönerek dilini yutmuş Subaru ve arkadaşlarına güzelce sırıttı.
Sonra eliyle kıyafetini karıştırdı ve ağzında kiseruyla başını eğerken…
???: “Ee eyvah, yanımda şeker yokmuş la’.”
Bununla birlikte boş elini havada salladı ve yorgun Subaru kıçının üzerine düştü.
#Öncelikle merhaba arkadaşlar! Bendeniz yeni çevirmeniniz. Hemen olaya dalıyorum. Sphinx’le olan olaylar, Sphinx’in aklındaki gizli planlar falan darken 2 kere de Ölümden Dönmüş olduk. Sonda da Halibel baba bizi kurtarmaya geldi. Büyük adam be. Sonraki bölümde görüşmek üzere.




Çeviri için teşekkürler.
Selam sana imparator (hoşgeldin new çevirmen)
😀
Yeni bölümler için her türlü yağcılığa hazırım
Selamm hoş buldum iyi okumalar dilerim
Eline sağlık
teşekkürlerrr
Subarunun elsaya karşı reinharddan yardım istediği zamanı hatırlattı