Bölümün ortalama okuma süresi 26 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Kanı çekilmiş, kireç gibi bembeyaz bir ten ve simsiyah göz aklarının içinde yüzen altuni renkli bebekler.
Aniden peydahlanan nafâniler ordusu, İmparatorluk Başkenti Lupugana uğruna kıran kırana bir savunma savaşı veren İmparatorluk Ordusu ve İsyancı Ordunun yani her iki tarafın da başından aşağı kelimenin tam anlamıyla kaynar sular dökmüştü.
İmparatorluğun hâkimiyeti için birbirini yiyen canlıların savaşı; farkına bile varılamadan canlılarla ölüler arasında hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş, yaşanan vahşetin yoğunluğu katbekat artmıştı.
???: “Gaaağğğh!——”
Gırtlağını yırtarcasına bağıran asker, havaya kaldırdığı çift elli kılıcı, önündeki düşmanın tam tepesine indirdi.
Karşısındaki düşmanı, nereden bulduğu belli olmayan o hurda kılıcı kaldırıp darbeyi karşılamaya çalıştı ancak nafileydi. Askerin gözü kararttığı bu darbesi, o gevrek kılıcı çiğneyip paramparça ettiği gibi düşmanın kafatasına gömülüverdi.
Kafatası paramparça olmuştu ancak ardından gelen şey, kan ve beyin parçalarının fışkırdığı o bilindik vahşi manzara da değildi; sanki seramik bir vazo kırılmışçasına, bir insanın ölümüne dair hiçbir emare taşımayan parçaların etrafa saçıldığı bir görüntü vuku bulmuştu.
Bu insanlıktan çıkmış şeyler sadece dış görünüşleriyle değil, ölümleriyle bile insan doğasına aykırıydı.
Tuhaf fiziksel özelliklere sahip ırkları görmeye alışkındı İmparatorluğun insanı; kolu fazla olanı da görürdü, göz sayısı farklı olanı da… Ama ne olursa olsun, öldüklerinde hepsi aynıydı.
Can taşıyan her bir varlık, aynı şekilde son nefesini verirdi; doğanın kanunu da buydu. Fakat bu nafânilerde o yoktu. Belki de bu yüzden insanlara karşı bu denli şiddetli bir tiksinti duyuyorlardı.
Savaşla yatıp kalkan, diğer ülkelere kıyasla insan hayatının sudan ucuz olduğu söylenen İmparatorlukta bile bu nafânilerin yaptığı gibi yaşamın kendisini ayaklar altına alan bir varoluş biçimi görülmüş şey değildi çünkü.
General: “Hattı tutun! İmparator Ekselansları’nın ve sivillerin kaçmasını sağlayın!”
Askerler: “OOOHH!——”
Generallerden biri emri verince etraftaki askerler sanki hararetli bir hastalığa tutulmuşçasına kükredi.
Nafâni ordusu ve Bulut Ejderhası’nın kontrolden çıkışı, üstüne bir de Başkent’in kuzeyindeki su haznesinin set duvarlarının yıkılması sonucu İmparator Ekselansları, Başkent’ten vazgeçip topyekûn geri çekilme kararı almıştı.
İmparatorluk Ordusu tek vücut olmuş, tüm gücünü İmparator’un ve başkent halkının tahliyesine adamıştı. Kaderin cilvesine bakın ki bu üçüncü tarafın sahneye çıkışıyla İsyancı Ordu’yla olan savaşın da ucu açık kalmıştı. Şu an nizami ordu ya da asi ayrımı yoktu, dostla düşman sadece canlılarla ölüler olarak ayrılmıştı ve şiddetli çarpışmalar sürüyordu.
Az önce nafâninin tekini haklayan İmparatorluk Askeri de olduğu yerde direnenlerden biriydi. Onla çevresindeki askerler, tek bir nafâni olsa bile oyalayıp onları da beraberlerinde ölüme sürükleyebilmek adına var güçleriyle direniyordu.
Asker: “Bunların ne halt olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama…”
Diğer Asker: “İmparator Ekselansları söz konusu oldu mu!”
Öteki Asker: “Sizlerin kökünüzü kazıyacak bir planı mutlaka bulacaktır!”
Düşman ne olursa olsun, İmparatorluğun zirvesi Vincent Vollachia’ya duyulan güven sarsılmazdı. Askerlerin korkusuzca yerlerinde durabilmelerinin en büyük sebebi buydu.
Vincent şimdiye dek hep sonuç almasını bilmişti. İmparatorluk Askerleri; Vincent’ın düşmanlarına akıttırdığı kanı ve yığdığı ceset dağlarını, ona duydukları güvenin teminatı sayardı.
O mutlak otoritesi düşünüldüğünde keyfi bir isyana kalkışanlarınkiyle bu askerlerin savaş azminin saflığı kıyas bile kabul etmezdi.
Ve bu azim, İmparatorluğu sarsan bu nafânilere karşı da aynen geçerliydi.
General: “——Hık! Tüm birlikler, indirin şunu!”
Generalin tekrar duyulan narası, bu kez cüssesi diğerlerinden çok daha iri bir cesedin vahşi saldırısına karşıydı.
Kel kafalı devasa ceset iki kolunu birden savuruyor, karşısına dikilen İmparatorluk Askerlerini kâğıt parçasıymış gibi fırlatıp atıyordu. O dev cüssenin dilediği gibi hareket etmesine izin verirlerse cephede gedik açılır, binbir zorlukla kurulan savunma hattı oradan çökebilirdi.
Bunu durdurmak adına Generalin emrine uyan askerler hep birlikte deve çullandı.
Asker: “UU, OOOAAAAA!”
İlk atılan askerin yumruk yiyip kafası ezilmiş ölüsünün savrulduğunu gören İmparatorluk askeri, o cesedin altından sıyrılıp alçak bir pozisyonda devin bacağına kılıcını savurdu.
Kesik isabet etti, rakibin dengesi bozuldu. Fakat yaptığı bu küstahça hareketi aşağılayan altuni renkli bebeklerle göz göze geldi ve kimden çaldığı belli olmayan kılıcın ucu donuk bir parıltıyla üzerine indi.
O kılıcın ucunda şişlenmesine ramak kala, İmparatorluk Askerinin önüne bir karaltı girdi.
General: “Ge… beeeeertin… Hık.”
Göğsü delinen ve ağzından kan köpükleri saçarak bağıran kişi Generaldi.
O General tarafından korunan İmparatorluk Askeri nefesini tuttu, hemen onun sırtının arkasından fırladı ve tüm gücüyle kılıcını savurup dev cesedin kafasını ezdi. Darbe o kadar şiddetliydi ki kılıç ortadan kırıldı ama dev, karşı saldırı yapamadan tüm bedeniyle tuzla buz olup dağıldı.
Sırtüstü yere kapaklanan General, dev cesetle birbirlerini götürmüş oldu.
Göğsü delinen Generalin ruhu çoktan bedenini terk etmişti. İmparatorluk Askeri onun cesaretine hayran kalıp överken kırılan kılıcının yerine Generalin elindekini ödünç aldı.
Ve Ardından, bir sonraki düşmanı bulmak için savaş alanına şöyle bi’ bakacaktı ki——
İmparatorluk Askeri: “Hassiktir…”
Dudaklarından bu sözler dökülen asker, başındaki miğferi parmağıyla aşağı çekerken yüzünü buruşturdu.
Ölümden kıl payı kurtulan bu askerin görüş alanına giren sıradaki nafâni—— az önce kendisini korumak için ölen Generalle aynı zırhı giyiyor, aynı yüzü taşıyordu.
Generalin cesedi hemen yanı başında yatıyordu, kendisi de şu an o Generalin kılıcını tutuyordu.
Buna rağmen gözünün önünde o kireç gibi yüzü ve altuni gözleriyle aynı Generalin bizzat kendisi dikiliyordu.
İmparatorluk Askeri: “Hassiktir.”
Silah arkadaşlarının bile ölür ölmez cesede dönüşüp düşman safına geçtiği bir savaş alanıydı burası.
Lanet okuyası gelen bu sular altındaki ölüm diyarındaki İmparatorluk Askeri, kılıcını havaya kaldırdı ve canı çıkana dek savaşmaya devam etti.
△▼△▼△▼△
——İmparatorluk Başkenti Lupugana’dan çekilip Kale Şehri Garkla’ya yol alan körüklü ejder arabası vardı.
O arabanın içinde de Emilia Kampı’yla Vollachia İmparatorluğu’nun kurmayları arasında kurulan tarihî ittifak, hiç beklenmedik bir şekilde sekteye uğramış durumdaydı.
Gerçi, bu sekteye sebep olan şeye bakacak olursak——
Anastasia: “Aşk olsun sana; Natsuki-kun için onca kez endişelenelim, kalkıp ta buralara kadar gelelim… Sonra da sanki davetsiz misafir gelmişçesine surat assın. İnsan üzülüyor valla.”
Subaru: “Öyle bi’ surat falan asmadım ki yahu! Aksine sizi gördüğüme seviniyorum, cidden ya. Hem Anastasia-san’ı hem de o kuul takılan Julius’u gördüğüme.”
Anastasia: “Kuul takılan demeyelim de serinkanlı bir ruh hâlinde değil diyelim. Hele ki karşımızda bizzat senin bu hâlin varken.”
Körüklü ejder arabasına aniden katılan Julius’la Anastasia ikilisi, ufalmış Subaru’yu tepeden tırnağa şöyle bir süzerek bu sözleri sarf etmişti.
Doğal olarak da burada ikisiyle karşılaşmak Subaru için tam anlamıyla hiç beklenmedik bir şoktu.
Bu şaşkınlığın derecesi, Kale Şehri’nde gökten aniden inen Priscilla’nın yarattığı şokla yarışır cinstendi.
Üstelik Subaru, bu ikilinin neden Vollachia İmparatorluğu’nda olduğunu kestiremeyecek kadar da anlayışı kıt biri değildi.
Subaru: “Emilia-tan ve diğerlerinin beni araması iyi hoş da, Anastasia-sanlar bile… Sırf benim için Kararagi üzerinden mi geldiniz?”
Anastasia: “Aynen öyle. Üç ülke devirdiğimiz koca bir macera oldu ya, sorma gitsin. Vollachia sınırını geçmek de öyle kolay iş değildi hani, bayağı pahalıya patlayan lüks bir gezi oldu bize.”
Subaru: “Iğh.”
Anastasia: “Her kuruşun hesabını yapıyormuşum gibi görünmek istemem ama bu yolda harcadığımız paraları bir kenara not edersen sevinirim hani.”
İmparatorluğa savrulmak Subaru’nun elinde olan bir şey değildi ama konu ona duyulan endişeye gelince vicdanı sızlıyordu. Anastasia’nın bakışlarıyla, sözleriyle Subaru’nun omuzlarına devasa bir minnet borcu yüklenmek üzereydi.
Fakat tam o sırada Anastasia’nın boynundan “Ana” diye ona seslenen bir ses duyuldu…
???: “Natsuki-kun’a boş yere yüklenmemelisin. Şu anki dış görünüşü de malûm böyle olunca -nereden bakarsan bak- Ana, küçük bir çocuğu ezen kötü kalpli birisi gibi duruyorsun.”
Subaru: “Eh…”
Bu sesi duyan Subaru kaşlarını kaldırdığında karşı taraf da cevap verircesine beyaz kuyruğunu salladı.
Bu, kimono giymiş Anastasia’nın omuzlarına doladığı tilki görünümlü atkısıydı. Yani, Anastasia’nın yanından bir an olsun ayırmadığı Yapay Ruh Echidna’ydı.
Aynı ismi taşıyan Cadı’nın aksine Pleiades Gözcü Kulesi’ndeki cehennemi birlikte atlattığı bir yoldaş olarak gördüğü Echidna’nın varlığı ve o tek cümlesi, Subaru’ya derin bir “Oh” çektirmişti.
Böylece Pleiades Gözcü Kulesi’nde ayrı düştüğü arkadaşlarından Patrasche’i de bi’ gördü mü Subaru’nun sağ salim yüzünü göstermediği tek kişi Meili kalacaktı.
Her hâlükârda——
Emilia: “Anastasia-san! Julius, siz de sağ salim Vollachia’ya gelebildiniz demek.”
Anastasia: “Emilia-san ve diğerlerinin iyi olmasına çok sevindim. Yoldaki zorluklar mühim değildi… Sadece Natsuki-kun’u Emilia-sanlardan önce bulamadığımız için havamız söndü biraz, o kadar.”
Emilia: “Olur mu öyle şey, bu düşünceniz bile beni çoook ama çoook mutlu etti. Teşekkür ederim.”
Anastasia’nın gelişini Emilia da yanakları gevşeyerek sıcak bir gülümsemeyle karşıladı.
Zaten Vollachia İmparatorluğu’ndaydılar; üstüne iç savaş çıkmış, bir de yetmezmiş gibi Nafânilerin Afeti patlak vermişti. Neyse ki Anastasiagillerle koca Başkent’te birbirlerini teğet geçmemişlerdi, buna şükretmek lazımdı.
Ve bu beklenmedik yeniden buluşmanın sevinci bir nebze durulmuştu ki——
Vincent: “Eski dostlarla hasret giderme faslınız bitti mi? Biliyorsunuzdur ama savaş konseyinin süresi sınırlı.”
Ortama limon sıkan, kollarını küstahça kavuşturmuş olan Abel’di.
Kendisi için mucizevi sayılabilecek bir hoşgörüyle ortamı idare etmişti ama belli ki sessiz kalma kotası dolmuştu. İğneleyici lafını ettikten sonra Abel, yan gözle Subaru’ya baktı.
Vincent: “Yine senin tanıdıklarından biri. Kararagi’ye kadar kolunun uzanacağını düşünmemiştim.”
Subaru: “O konu biraz karışık aslında, Anastasia-sanlar hem Kararagi tarafıyla bağlantılı hem de değil gibi… Peki ya o nasıl burada oluyor?”
Başını yana eğen Subaru’nun bu sorusunun sebebi, Anastasiagillerin yanında dikilen Halibel’in varlığıydı. Subaru’nun bakışları altında ağzındaki kiseruyu aşağı yukarı oynatan kurt adamın, Kararagi Şehir Devletleri’nin en güçlüsü ünvanını taşıyan bu adamın varlığının Anastasiagillerin hangi sıfatla burada bulunduğunu sorgulatıyordu.
Julius: “O açıklamayı ben devralayım. Doğrudan, Uçan Ejder Filosu’na binmemize vesile olan süreci yani.”
Subaru’nun sorusuna, sol gözünün altındaki yarayı parmağıyla dokunarak Julius cevap verdi.
Yakışıklı yüzüne yeni eklenen o beyaz yara izi, üzerindeki alışılmadık Japon tarzı kıyafetlerle birleşince Julius’un o keskin ve asil havasını daha da belirginleştirmişti; Subaru garip bir hisse kapılıyordu.
Bunu hissetmesinde çocuklaşmanın etkisi yok diyemezdi ama muhtemelen asıl sebep, Julius’un tarafındaki değişimdi.
Nedense, eski Julius’a kıyasla şimdiki hâlinde daha bir rahatlık var gibiydi.
Eskiden de “Şövalyelerin En İyisi” olmanın getirdiği bir zarafeti vardı ama bu şimdikinden farklıydı, hatta belki de tam zıddı gibiydi.
Uzun süre kuşandığı zırhı söküp atmış gibi duran bu tavrı, Pleiades Gözcü Kulesi’ndeki tecrübelerinden mi yoksa başka bir sebepten mi kaynaklanıyordu; orası meçhuldü.
Julius: “——İmparator Ekselansları Vincent Vollachia, öncelikle sağ salim olmanıza sevindim. Böylece tekrar huzurunuza çıkma şerefine nail olmak haddime düşmeyen büyük bir onurdur.”
Subaru’nun izlenimlerini bir kenara bırakan Julius, bir adım öne çıkıp saygıyla eğilerek akıcı bir dille konuştu. İri yarı Goz’un koruması altında duran Abel, Julius’un bu selamına biçimli kaşlarını çatarak karşılık verdi.
Subaru da Julius’un “tekrar” deyişine takılmıştı.
Vincent: “ ‘Tekrar’ diyorsun, hım. Fakat ben Şehir Devletleri’nden bir kılıç ustasıyla görüştüğümü de senin yüzünü de hatırlamıyorum. Hangi münasebetle ‘tekrar’ diyorsun?”
Julius: “Haddimi bağışlayın, bir kez göz göze gelme fırsatımız olmuştu. Gerçi, o zaman Şehir Devletleri’nin kılıç ustası olarak değil de Krallığın Şövalyesi olarak huzurunuzdaydım.”
Vincent: “Krallığın——”
Vollachia İmparatoru Abel’in karşısında bile istifini bozmayan Julius, onun bu cevabı karşısında Abel düşünceli bir tavırla siyah gözlerini kıstı ama hafızasında buna dair bir kırıntı bulamadığı belliydi.
Bu kadar kendinden emin bir tavır sergileyen Julius’un yalan söylüyor olması da imkânsızdı. Bu durumda, ikisi gerçekten tanışıyordu ama Abel bunu unutmuştu.
Yani, etrafındakilerin Julius’u unutmasına neden olan “Oburluk”un etkisi henüz geçmemişti——
Vincent: “Bana oyun oynuyorsun desem, tavrın buna uymuyor. ——Berstetz.”
Berstetz: “Evet. Bu kulunuz da o zatı daha önce gördüğünü hatırlamıyor.”
Vincent: “Berstetz’in bulunmadığı bir görüşme nadirdir. Demek ki bu, seninle benim aramdaki bir sorun değil; daha geniş çaplı bir meseleden ötürü.”
Tek bir sözle Berstetz’den Julius’u hatırlayıp hatırlamadığını teyit eden Abel, Julius’la arasındaki algı kopukluğunun altında özel bir durum yattığını şıp diye anlamıştı.
Abel’in bu keskin zekâsı karşısında Subaru, “Bu herif şaka mı ya” diye mırıldanmaktan kendini alamadı.
Subaru: “Normalde insan bu kadar kolay kabullenir mi? Böyle saçma bir şeyi…”
Vincent: “Ölülerin dirildiği, İmparator’un Başkent’ten tahliye edildiği olağanüstü bir hâlin ortasındayız. Olayın büyüklüğüne bakarsan senin vücudunun ufalmış olması da çok farklı değil. Mesele, olasılığı akıl edip edememekte.”
Subaru: “Ben de küçülmemi günlük hayatın bir parçası saymıyorum zaten ama…”
Dünyadaki her türlü garipliği, akla geliyorsa kabul edilebilir sayan bir mantıkla konuşunca insan şıp diye “He, tamam o zaman” deyip ikna olamıyordu.
Subaru kaşlarını çatınca da elini tutan Beatrice diğer eliyle Subaru’nun çatık kaşlarını ovalayıp masaj yapmaya başladı.
Beatrice: “Çok da kafaya takmamak lazım, sanırım. Ayrıca laf dinleyen birine sahip olmak, laftan anlamayan bir odunla uğraşmaktan çok daha iyidir, doğrusu.”
Subaru: “…Orası öyle. Ayrıca yaptığın şey çok hoşuma gitti birden, biraz daha yapıversene.”
Beatrice: “Ragır det, sanırım.”
Beatrice, Subaru’nun kaşlarını ovalamaya devam ederken selamlaşma faslındaki soru işaretleri giderilen Julius da yeniden asıl konuya döndü.
Konu da şuydu——
Julius: “Öncelikle yanımda bulunan hanımefendi Anastasia Hoshin-sama’dır… Anladığım kadarıyla Emilia-sama’nın kimliği de konumu da çoktan açıklanmış, Anastasia-sama da Emilia-sama’yla aynı konumda olan biridir.”
Serena: “Hoho, demek Emilia Hanım’la aynı. Yani Krallığın gelecek kraliyet adayları yabancı bir ülkede bir araya gelmiş durumda. Bu cidden, oldukça eğlenceli ve nadir bir durummuş.”
Keyifle yüzündeki yarayı buruşturan Serena’nın sözlerine, Julius sessizce çenesini indirerek onay verdi. Bu onayın ardından İmparatorluk tarafının bakışları Emilia’ya dönünce Emilia o bakışlara gülümsemeyle karşılık verdi.
Emilia: “Evet, Julius’un söyledikleri doğru. Benle Anastasia-san, ikimiz de Kraliyet Adayıyız ve arkadaşız.”
Anastasia: “Gerçi, arkadaşlık kısmı Kraliyet Seçimi bittikten sonrası için yaptığımız bir sözdü ama neyse. ——Tanıştırıldığım üzere, ben Kararagi’deki Hoshin Ticaret Şirketi’nin temsilcisi ve Lugunica Krallığı’nın Kraliyet Adaylarından biriyim.”
Vincent: “Gösterişli ünvanlara ek olarak yine Krallık’tan bir insan, ha.”
Anastasia: “Ünvanlarımla şaşırttıysam kusura bakmayın ama aslında şu anki ünvanım sadece bunlardan ibaret de değil. Hatta o ünvan, bizim ta oralardan Uçan Ejder Filosu’yla kalkıp gelmemizin asıl sebebi desem?”
Az önce, İmparatorluğun tepesiyle Emilia arasında dostane bir ittifak daha yeni kurulmuştu. İşin içine başka bir Krallık insanının daha girmesiyle yüzünü ekşitmeye hazırlanan Abel’e resmen Anastasia “dur hele” demişti.
Henüz söylenmemiş bir ünvanı daha olduğunu belirten Anastasia’ya karşı Emilia, şaşkın bir yüzle parmağını dudağına götürerek sordu.
Emilia: “Ama Anastasia-san Ticaret Şirketi’nin temsilcisi, Kraliyet Adayı dışında… başka ne ünvanın var ki? Aa, sakın Mimilerin olduğu paralı asker grubunun işvereni olduğunu söyleme?”
Anastasia: “Demir Diş zaten Hoshin Ticaret Şirketi’ne bağlı sayılır, o yüzden onu ayrıca temsilci ünvanına eklemeye gerek duymadım. Bu ondan daha, bambaşka bir konu.”
Emilia: “Bambaşka…”
Anastasia’dan yanlış cevap aldığını duyan Emilia, şirin mi şirin şekilde dertlenerek mırıldanıverdi. Emilia’nın bu hâline acı bir tebessümle bakan Anastasia’nın yanında Julius elini ona doğru uzatarak açıkladı.
Julius: “Bu sefer, Anastasia-sama Kararagi Şehirler Birliği tarafından elçi tayin edilmiş—— bu sıfatla İmparatorluğa gelmiş bulunmaktadır.”
Otto: “——Kararagi Şehirler Birliği mi?!”
Julius’un cevabına sesi çatlayarak tepki veren Otto oldu. İstemeden sessizliğini bozmuş, mahcup bir ifade takınmıştı. O an Subaru, “Şehirler Birliği de ne?” diye sormak için Otto’yu fırsat bildi.
Subaru: “Kararagi’nin Şehir Devletleri adı altında, bir sürü şehrin birleşmesiyle oluşmuş bir ülke olduğunu duymuştum ama…”
Otto: “——Dediklerinde bir yanlışlık yok. Kararagi Şehir Devletleri kabaca, on büyük şehrin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir devlettir. Her şehrin başında o şehri temsil eden belediye başkanı vardır ve bu kişilerin oluşturduğu konseye de ‘Şehirler Birliği’ denir.”
Subaru: “Hı… Priestella’daki Onlu Konsey gibi bir şey yani.”
Otto: “Dediğinden ziyade, Priestella’daki Onlu Konsey’in bizzat Şehirler Birliği’nden esinlendiğini söylemek daha doğru olur. Su Tüyleri Köşkü de aynı şekilde, sınırda bulunan Priestella’ya Kararagi kültürünün etkisi büyüktür.”
Subaru: “Aa, şimdi söyleyince mantıklı geldi…”
Anastasiagillerin davetiyle kaldıkları Su Tüyleri Köşkü, içiyle dışıyla Japon tarzı denilen bir mimariye sahipti ve bunun Kararagi’den geldiği söylenmişti.
Daha da geriye gidersek Kararagi’deki Japon tarzının bizzat Subaru’nun dünyasından gelen bilgilerle oluşturulduğunu düşünüyordu ama şimdilik bu konuyu rafa kaldıralım.
Her hâlükârda——
Subaru: “Krallığın Kraliyet Adayı olmakla kalmayıp bir de Şehirler Birliği’nin elçisi olarak İmparatorluğa giriş yaptıysan bu durum pek hayra alamet değil gibi duruyor.”
Anastasia: “Öyle valla. Lugunica kadar olmasa da Vollachia’nın Kararagi’yle de arası pek gülüm balım sayılmaz. Daha doğrusu, İmparatorluk temelde herkesle kanlı bıçaklı diyebiliriz.”
Subaru: “İmparator çok sivri dilli olduğu içindir o. Bundan sonra belki biraz törpülenir köşeleri, kim bilir.”
Vincent: “Sus.”
Anastasia’nın o patavatsız ama rahatlatıcı üslubuna Subaru da katılınca Abel yüz ifadesini hiç bozmadan Subaru’ya sert bir uyarıda bulundu.
Subaru buna dil çıkardı ama Abel’le bu diyaloğu gören Julius’un gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Şaşkın bakışlarını Subaru’ya dikmişti ama şimdi açıklamaya kalksa uzun süreceği için Subaru Julius’a da sadece dil çıkarmakla yetinip durumu geçiştirdi.
Anastasia: “Vollachia’daki karmaşık durum, Kararagi’de olan bizlerin de kulağına geldi. Ama bundan faydalanmak için buraya damlamadık, bilesiniz.”
Vincent: “Olumlu bir haber. Ancak niyetinizin tamamen bu olmadığına inanmak da güç.”
Anastasia: “Ee tabii, insan biraz uyanık olmazsa hayatta kalamaz. Hem karşılıksız yardım edilince insan kendini daha da borçlu hissetmez mi?”
Vincent: “——Mantıklı.”
Anastasia’nın o muzip bakışları altında Abel’in gözleri bir anlığına Emilia’ya kaydı. Emilia o bakışlara anlam verememiş gibi saf saf bakıyordu ama Abel’le Anastasia gibiler için Emilia’nın o saf iyiliği, hesap kitap yapmaktan çok daha kafa karıştırıcıydı.
Subaru bile “Abelgillere karşılıksız yardım edelim” diyecek kadar ileri gitmezdi, öyle bir şey dese Otto’dan bin yıllık vaaz yerdi muhtemelen.
Tam o sırada boğuk bir ses “Müsaadenizle,” diyerek söz hakkı istedi.
Berstetz, Abel’in sessiz onayını alınca da iplik gibi ince gözlerini Anastasia ve Julius’a çevirerek…
Berstetz: “Biraz garibime gitti doğrusu, Şehirler Devletleri’nin şu anki İmparatorluğa elçi göndermesinin sebebini öğrenebilir miyim? Yoksa İmparatorluğun iç meseleleri ülkenize sıçradı da bunun hesabını sormaya mı geldiniz?”
Anastasia: “ ‘Vakit nakittir’ diyerek ortalıkta gezen Kararagi bile, ortalık yangın yeriyken para konuşmaya gelmez herhâlde. İç işlerine karışmak falan, çok sağlam hazırlık yapmadan girersen sadece zarar yazan işlerdir.”
Vincent: “Lafı dolandırıyorsun. Hâlbuki zaman kısıtlı diye söyleyen sendin.”
Anastasia: “Ne acelecisin. Tamam, anladık, tamam. ——Halibel.”
Halibel: “Hı? Konuşa’m mı?”
Konuyu ilerletmek isteyen İmparatorluk kurmaylarına karşı, Anastasia yanındaki Halibel’e seslendi.
Ejder arabasının duvarına yaslanmış, kiserusundan çıkan dumanlarla halkalar yapan Halibel; çevreden üzerine toplanan bakışlar karşısında çenesindeki tüyleri sıvazladı. Subaru’nun gözüne epey pofuduk ve kaliteli tüyler gibi görünmüştü ama neyse.
Halibel: “Madem öyle anlata’m… Aslında bir süredir, Kararagi’de garip şeyler oluyo’. Şehirler Birliği de ‘şunu çöz’ deyip beni sıkıştırıp duruyo’du.”
Subaru: “Garip şeyler mi?”
Halibel: “Sizin de aklınıza gelmiştir herhâlde? ——Hotoke-sanlar hareketlenmeye başladı.”
Emilia: “Hou-tou-kee?”
Gayet rahat, hatta biraz ağırdan alarak konuşan Halibel’in sözleri karşısında Subaru nefesini tuttu. Ancak bu alışılmadık tabiri duyan Emilia’yla Goz başlarını yana eğmişlerdi.
Bu tepkiyi gören Halibel, “Pardon, pardon” diyerek acı bir şekilde gülümsedi.
Halibel: “Doğru ya, bu laf Kararagi ağzından ötürü size yabancı geliyo’dur. Hotoke-san dediklerim, Kararagi’deki cesetlere denir. Yani demeye çalıştığım şey…”
Subaru: “——Şehir Devletleri’nde de mi nafâni vakaları baş gösterdi?”
Halibel: “Hee öyle bir şey.”
Soğukkanlılıkla başını sallayan Halibel’in cevabıyla Subaru’nun yaşadığı şokun aynısı Emilia ve diğerlerine de yayıldı.
İmparatorluk Başkenti savaşına beklenmedik şekilde dalan nafâni ordusu, aynı şekilde Kararagi’de de ortaya çıktıysa bu olay sadece İmparatorlukla sınırlı kalmayan küresel ölçekli bir felakete evrildiği anlamına gelirdi.
Subaru: “D-Deme ya, o zaman bu iş küresel ölçekli bir sorun mu yani? Kararagi’deki o zombi salgınına ne oldu peki?”
Halibel: “Zombi?”
Subaru: “Hareket eden ölü insanlar işte! İsim takınca anlaması daha kolay oluyor da.”
Halibel: “Hahaa, anladım anladım. Bak sen, bilmediğim bi’ kelime olsa da ağza amma güzel oturuyo’muş yahu.”
Subaru’nun cevabına karşılık kiserusunu oynatan Halibel, keyifli bir şekilde karşılık verdi. Ancak Halibel’in bu gevşekliği Subaru’yu sabırsızlandırıyordu, “Halibel-san!” diye öne atıldı.
Eğer her geçen saniye nafânilerin afeti yayılmaya devam ediyorsa——
Subaru: “Bir saniye bile kaybedemeyiz demektir bu. İmparatorluğa gelecek zaman mı…”
Halibel: “Merak etme, Kararagi’de çıkan zombi mevzusunu ben güzelce hallettim. O yüzden Kararagi için telaş yapmana gerek yok.”
Subaru: “Ah…”
Halibel: “Ne düşünceli bir çocukmuşsun sen öyle, şeker ister misin baka’m? …Tüh, yanımda şeker yokmuş ki.”
Elini kolunu bile kıpırdatmadan, Halibel hafif bir tonla Subaru’yu yatıştırdı. İster istemez, heyecan yaptığı için azar işitmiş gibi hisseden Subaru dudak büktü.
Julius: “Halibel Bey’in araştırmasına göre söz konusu nafânilerin… Hayır, zombilerin verdiği zararın izini sürdüğümüzde bu zararın yavaş yavaş İmparatorluğa doğru kaydığı görülüyor. Bu sebeple Şehirler Birliği, ülke içinde yaşanan bu garip olayın kökünü bulup ülkenizi uyarmak adına——”
Anastasia: “Konuya hâkim olan Halibel’i kiraladık ve ben de Şehirler Birliği’nin elçilik görevini üstlendim. Sınırı geçmemize de bu sayede göz yumdular işte.”
Çat çat diye, Anastasia Şehirler Birliği elçisi olma sürecini özetleyiverdi. Ortamı germemek için özen gösteriyor olabilirdi ama ne yazık ki ne kadar özen gösterirse göstersin konunun ağırlığı değişmiyordu. Özellikle de Kararagi’de nafâni afetinin başladığı gerçeği——
Vincent: “İmparatorluktan önce Şehir Devletleri’nde olaylar başlamış. Öyleyse bu nafâni belasının sizin ülkenizden İmparatorluğa taşındığı da söylenebilir, değil mi?”
Anastasia: “O da bir ihtimal ama bizim başka bir görüşümüz daha var.”
Vincent: “Hoh. Sorumluluktan kaçmak için değilse duyalım bakalım.”
Anastasia: “Kararagi’nin ilk Hotoke-san’ın… zombi vakasının görüldüğü yer olduğu doğrudur. ——Ama asıl hedef her daim Vollachia’ydı, Kararagi sadece ondan önceki antrenman sahasıydı bence.”
Abel’in iğneleyici sözlerine, Anastasia hiç istifini bozmadan cevap verdi.
O zarif tavrının aksine, ortaya attığı hipotez oldukça sertti. Kararagi’nin antrenman, Vollachia’nınsa asıl sahne olduğu görüşü yenilir yutulur cinsten değildi.
Emilia: “Neden böyle düşünüyorsun Anastasia-san? Kararagi’dekilerin ciddi olmayıp asıl amacın Vollachia olduğu kanısına nasıl vardın?”
Anastasia: “Ee tabii, hasarın boyutu yüzünden diyebilirim.”
Subaru’nun aklındaki soruyu dile getiren Emilia’ya, Anastasia böyle cevap verdi. Kendi soluk turkuaz gözlerini Emilia’nın ametist gözlerine dikerek…
Anastasia: “Bilgiler karmakarışıktı ama Başkent’teki hasarın ilk raporları Garkla’ya ulaştı. Kesin rakamlar olmasa da Başkent’in zombiler tarafından ele geçirildiği doğru, değil mi?”
Julius: “Vollachia İmparatorluğu’nun kalbi, Başkent Lupugana’nın düşmesi ve vatandaşların toplu tahliyesi sıradan bir olay değildir. Dolayısıyla bu durumu yaratan ‘Düşman’ın asıl niyetinin İmparatorluk olduğu şüphe götürmezdir.”
Vincent: “Mantığınızda hata yok.”
Anastasia ve Julius’un yürüttüğü mantığa, Abel kısaca böyle karşılık verdi.
Ancak sakin siyah gözlerinin derinliklerinde planlar kuran İmparator, “Yeri gelmişken” diyerek bakışlarını Halibel’e çevirdi.
Vincent: “Şehir Devletleri’nde bastırdığını söylediğin o vakanın içyüzü nedir? İmparatorluğun durumundan bağımsız olarak Şehir Devletleri’nin nafânilerce yok edildiğine dair bir haber de almadık?”
Halibel: “Doğrudur. İş o raddeye gelmeden evvel durdurdum ben… Dedim ya, adamların amacı Kararagi’yi darmaduman etmek değildi, Anacık’ın dediği gibi ısınma turu gibi bir şeydi herhâlde.”
Vincent: “Dediklerin ne anlama geliyor?”
Halibel: “Basitçe anlata’m: Benim karşılaştığım zombiler; şehrin insanlarıyla tamamen yer değiştirmiş, sanki yaşıyorlarmış gibi normal hayatlarına devam ediyorlardı. Yer değiştirdikleri çakılmasın diye.”
Subaru: “Ne…”
Halibel’in açıkladığı gerçek karşısında Subaru nutku tutulmuşçasına donakaldı.
Şaşıran sadece Subaru da değildi. Bilge olanların topladığı bu yerde herkes derin düşüncelere dalarken Subaru gibi şaşırma görevini üstlenenler sesini bile çıkaramaz hâldeydi.
Haklılardı tabii. Halibel’in anlattığı şey, tahminlerin çok ötesindeydi.
Goz: “Sen, sen o cesetlerin canlı varlıkları taklit bile edebildiğini mi söylüyorsun?! Lamia Ekselansları da hayattaykenki hâliyle konuşuyordu ama!.. Yine de bu kadarı!”
Serena: “Canlı görünce rastgele saldıran bir düşman algısı çökmüş oluyor. Sadece zeki olanların varlığı bile belalıyken durum buysa düşman olarak onlara yaklaşımımız tamamen değişir. İşler haddinden fazla komikleşiyor.”
Goz: “Nesi komikmiş bunun, Yüksek Kontes Dracroy! Bu kadar da küstah olunmaz!”
Bu beklenmedik duruma karşı şaşkınlıklarını, Goz ve Serena tartışarak dışa vuruyordu.
Ama ikisinin tepkisi de doğaldı. Aslında Subaru da onlarla aynı fikirdeydi. Sadece savaşarak yenilecek bir düşman değil, bir de hile hurda karıştıran bir düşman söz konusuydu.
Dahası——
Emilia: “Iıı, Halibel-san, şehirdeki herkesin “zonbe” yapıldığını söyledin ama… O şehirde kaç kişi yaşıyordu ki?”
Birinin sorması gereken bir soruydu bu.
Bunu kendisinin değil de Emilia’nın sormasına izin verdiği için Subaru pişman oldu. Bu pişmanlık, Halibel’in cevabını duyunca daha da derinleşip büyüdü.
Çünkü——
Halibel: “——Kabaca, iki bin kişi kadardı.”
Emilia: “O kadar çok…”
Halibel’in cevabıyla felaketin boyutu net bir rakama dökülmüştü.
Hayal edilen felaket tablosu, Emilia’nın yüzünü hüzünle gölgelerken Subaru’nun göğsüne de soğuk ve sivri bir diken gibi saplandı.
Ancak Halibel’in cevabıyla sadece yaralanmakla kalmayıp, ilerisini görenler de vardı.
Vincent: “O denli büyük kalabalık, yaşıyormuş taklidi yaptıysa endişelerimizde haklıyız demektir. İfşa olmalarını sağlayan şey neydi peki?”
Anastasia: “Açığa çıkma sebepleri, şehre giren erzak giriş çıkışlarındandı. Belli bir seviyeye kadar kılıfına uydurmuşlardı ama yaşayan insanla ölü insanın ihtiyaçları tutmazdı. Hotoke-sanların yemeğe de suya da ihtiyacı yok, hesap orada şaşıyor işte.”
Vincent: “Yaşayanla ölünün sınırı ha. ——Anlaşılan bu sınır geçilemez.”
Duygularına yenilip olduğu yerde sayan Subaru’nun aksine, Abel ve Anastasia durmuyordu.
Bu fark karşısında bir eziklik hissetse de bu ezikliği bir kenara bırakması gerektiğini, bunun gerekli olduğunu Abel’e söylediğini unutmamalıydı.
Vincent: “Berstetz, İmparatorluğun batısına bir ordu konuşlandırmıştık, değil mi?”
Dişlerini sıkan Subaru’yu bir kenara bırakan Abel, sorusunu Berstetz’e yöneltti. Berstetz, İmparator’un sorusuna “Evet,” diyerek kısa bir onayla karşılık verdi ve ekledi…
Berstetz: “Batıda, Kararagi sınırında şüpheli hareketlilik olduğuna dair raporlar almıştık. Henüz iç savaş belirtileri büyümeden önceydi ama isyancı orduyla birleşip iki cephe açılmasından korkup gözdağı vermesi için orduyu orada tutmuştuk. ——Kastettiğiniz şey bu olmasa gerek.”
Vincent: “O ordunun komutasındaki kişi Groovy Gumlet olmalı, değil mi?”
İnce iplik gibi gözleri hafifçe aralandı, Berstetz şaşkınlığını gizleyemedi. Başbakanın bu farkındalığını onaylarcasına Abel küçük bir iç geçirdi.
O nefesle ismini andığı kişi, Dokuz İlahi General’den biriydi—— Subaru’nun henüz yüzünü görme fırsatı bulamadığı bir general olması gereken şahıstı.
O kişinin ismini anıp Abel’in gözlerini uyuşuk bir şekilde kısmasının sebebi——
Goz: “Ekselansları! Sakın… sakın bize! Birinci Sınıf General Groovy’nin!..”
Vincent: “Şehir Devletleri sınırında huzursuzluklara gözdağı vermek maksadıyla Başkent’teki büyük savaşa katılmadı ve iş bu raddeye gelmişken hâlâ birleşme hareketi göstermiyorsa en kötüsünü varsaymaktan başka çaremiz de yoktur.”
Serena: “En kötü senaryo, ha? Benim gibi biri bile buna gülemez.”
Goz’un yüzü kıpkırmızı kesilmiş, Serena da dudaklarındaki o ince tebessümü silmişti. İmparatorluğun ağır toplarının bu tepkisine başıyla onay veren Abel, hükmünü verdi.
Vincent: “——Groovy Gumlet ve ordusu, çoktan nafânilerin eline düşmüş durumda. Bundan sonra bizimle birleşmezlerse bu ihtimali hesaba katıp hareket etmeliyiz.”
Goz: “——Hık!”
Abel’in bu sözleri üzerine, Goz bütün vücuduyla titredi ve azı dişlerini sıkarak kırdı.
Mecazen değil, harbiden de dişlerini kırmıştı. Öylesine büyük bir öfke Goz Ralfon gibi bir savaşçının tüm bedenini sarmıştı, silah arkadaşını kaybetmiş olma ihtimali onu derinden sarsıyordu.
Onu şahsen tanımayan Subarugiller için bile sessiz ama ağır bir darbeydi.
Berstetz: “Ekselansları, eğer varsayıldığı gibi cesetler yaşıyormuş gibi taklit yapabiliyorsa…”
Vincent: “Artık, çeşitli bölgelerden gelen raporlar da tek başına güvenilirliğini yitirmiştir. Bilginin doğruluğunu teyit etmeden, Başkenti geri alma savaşına girişmek imkânsıza yakındır.”
Gelen raporların hangisi dost yaşayanlardan, hangisi düşman ölülerden geliyor belli değildi.
Böylesine korkunç bir ihtimalin ortaya atılmasıyla Subaru yutkundu.
Subaru: “Yani, Şehirler Birliği’nin Anastasia-san’ı elçi yapmasının sebebi…”
Anastasia: “Tehlikenin farkına vardınız, değil mi? Böyle bir şeyin yayılmasına asla izin vermemeliyiz. O yüzden sadece güvenilir, küçük bir ekibin önden gitmesine izin vermişlerdi.”
Başını sallayan Anastasia’nın sözlerini, Julius’la Halibel de onayladı.
Nafânilere karşı savaşı başlatmak üzere, güvenilir bireysel güçler olarak seçilmiş iki kişiydi onlar.
Subaru: “Ricardo ve Mimiler nerede?”
Anastasia: “Sınırda Şehirler Birliği’yle ortak savunma hattı kuruyorlar. Prensip olarak İmparatorluğa girmeyecekler. İmparatorlukta durdurulamazsa Kararagi’nin de hazırlıklı olması lazım sonuçta.”
Halibel: “Ağzından yel alsın, kusura bakmayın. Gerçi, Anacık’ın ağzının bozukluğu yeni bir şey de değil.”
Anastasia: “Halibel.”
Mevcut olmayan Demir Diş’in yerini söyleyen Anastasia, gülümseyerek Halibel’e baktı. Zarif bir hareketle elini yanağına koydu, gözlerini Halibel’e dikerek…
Anastasia: “İlkinde görmezden geldim ama şu ‘Anacık’ lafını bıraksan mı artık? Ben artık çocuk değilim ya, ayrıca Kararagi’nin de temsilcisiyim, unuttun mu?”
Halibel: “Çocuk değilsin diyo’n ama çocukluğunla şimdiki hâlin arasında pek de fark yok ki. Eskiden Ricardo’yla yaramazlık yaptığınız zamanlardaki huyun suyun da aynı duruyo’…”
Anastasia: “Halibel.”
Halibel: “Tamam tamam, pardon.”
Elini “tamam” dercesine sallayan Halibel, Anastasia’ya karşı beyaz bayrağı çekti.
İkilinin bu samimi ilişkisi de merak uyandırıcıydı ama karşılarındaki büyük sorunun yanında önemsiz kalıyordu.
Evet, bu eşi benzeri görülmemiş nafâni afetini önlemek zorunda oldukları gerçeği düşünüldüğünde——
Julius: “Tekrarlıyorum, Kararagi Şehirler Birliği’nin düşüncesini iletiyorum. Bu nafâni… Zombi felaketini durdurmak için Şehir Devletleri, İmparatorluğa mümkün olan her türlü desteği sağlamak için hazırdır.”
Vincent: “——Desteğin detaylarını sonraya bırakabiliriz. Sizlerin bu durumu durdurmak için bir yönteminiz veya fikriniz var mı?”
Halibel: “O konuya gelince… Hotoke-sanların durduk yere ayaklanması doğal bir olay ol’cak değil ya? Kesinlikle, birinin o pis parmağı var bu işin içinde. Yani——”
Anastasia: “——Perde arkasındaki o büyücüyü, elebaşını; artık adına ne derseniz o kişiyi etkisiz hâle getirmek gerekiyor.”
Tüm dünyayı sürükleyebilecek bu devasa sorunu durdurmanın yolu buydu işte.
Bu sorunu başlatan asıl suçluyu, şekli şemali belirsiz o “düşman”ı durdurmak; Lugunica Krallığı, Vollachia İmparatorluğu ve Kararagi Şehirler Birliği’nin öncelikli hedefiydi——
Subaru: “——Kimliği belirsiz ‘düşman’.”
Kısık bir sesle o gerçekliği belirsiz “düşman”ı düşünerek mırıldandı Subaru.
Gerçekten de “düşman” nasıl bir şeye benziyordu, nasıl bir düşünceyle böylesine korkunç bir vahşeti hazırlamıştı ki?
O henüz görülmemiş “düşman”ı yenmek için ne kadar büyük zorlukların ve engellerin kendilerini beklediğini düşünmek bile sırtından soğuk terler akıtıyordu.
Fakat——
Subaru: “——Bu kadar insan bir araya gelmişken.”
Korkuya kapılmak üzere olan Subaru’nun yüreğini, yine de etrafındaki yüzler cesaretlendiriyordu.
Subarugilleri aramak için İmparatorluğa kadar gelen Emiliagiller, bu İmparatorluğu korumak adına tek vücut olmaya ant içmiş İmparatorluk kurmayları ve Kararagi’den gelen güvenilir destek kuvvetleri…
Subaru: “ ‘Düşman’ ne planlarsa planlasın, asla yenilmeyeceğiz!——”
Bu, Natsuki Subaru’nun o “düşman”a karşı samimi savaş ilanıydı.
△▼△▼△▼△
——Subaru körüklü ejder arabasının içindeki bu azmi sergilerken hadi zamanı biraz geriye saralım.
Yıkılan setin duvarlarından fışkıran sular şiddetle akıyor, Başkent’i sulara gömüyordu.
Çamurumsu sel sularının binaları sürükleyip götürdüğü, insanları ve ağaçları ayırt etmeksizin parçaladığı manzarayı aşağıda izleyen yüksek bir yere sığınmış mavi saçlı oğlan, elini siper edip manzarayı seyrediyordu.
Oğlan: “Amanın, elimden geldiğince zaman kazandım sanıyordum ama acaba herkes kaçabildi mi ki? Umarım bizim Bossgillerin kan beynine sıçramamıştır da geri çekilme kararında hata yapmamışlardır.”
Böyle kaygısızca mırıldanan, kimono giyip altına zori geçirmiş olan Cecilus’tu.
Bu muazzam Başkent savunma savaşında, durumun değişmesinde her anlamda parmağı olan en büyük baş belasıydı. Doğuştan gelen sezgileriyle, tiyatro kafasıyla olayı çözmüş ve dünyanın ana karakteri olarak sahneye teşrif etmişti.
Aslında, Cecilus’un o başına buyruk hareketi olmasaydı Başkent çok daha erken sulara gömülür, çok daha fazla insan kaçamayıp büyük kayıplar verilirdi.
Bu anlamda da Cecilus’un hareketi herkes için beklenmedik olmuş, aynı zamanda birçok insan için de olumlu bir sonuç doğurmuştu.
Ne var ki olayın faili olan Cecilus için durum öyle değildi.
Aniden ortaya çıkan nafâni ordusu, seyri değişen Başkent savaşı, kaba şekilde müdahaleyle zaferi çalmaya çalışan üçüncü taraf bir “düşman”ı şaşırtmak adına Cecilus dans etmişti.
Tam da dünyayı büyüleyecek bir performans sergilediği için kendiyle gurur duyabileceği bir şekilde.
Buna rağmen——
Cecilus: “Yine de böyle bir şey beklemiyordum.”
Böyle mırıldanan Cecilus, bulanık sulara gömülen Başkent’te kendisi gibi yüksek yerlere kaçan ve hâlâ yaşama olan takıntılarını kaybetmemiş nafânilerin görüntüsüne bakarak parmağıyla yanağını kaşıdı.
Onların sıra dışı varlıklar olduğu ve Cecilus’un da bilmediği bir büyüyle diriltildikleri şüphe götürmezdi.
Hatta onları bu hâle getiren varlıkla da karşılaşmıştı.
Cecilus’un sezgilerinin götürdüğü yere kadar her şey planlandığı gibi gitmişti, buna rağmen——
Cecilus: “——İnanılmaz, söz konusu büyücüyü alaşağı etmeme rağmen durumun düzelmemesi, olacak iş değil yahu!”
Sesini yükselten Cecilus’un ayaklarının dibindeki ölüleri dirilten ve yöneten büyücü yatıyordu.
Pembe güzel saçlarıyla, uzun kulaklarıyla, Cecilus’la da hemen hemen aynı yaşlarda görünen o küçük kız—— Mavi Şimşek Cecilus’la karşı karşıya gelmiş ve çoktan can vermiş olan Cadı’ydı.

#Zombilerle alakalı bu bölüm fazlasıyla bilgi öğrenmiş olduk. İş fazlasıyla zora girmişken Kararagi’nin olaya dahil olmasıyla işimiz biraz olsun kolaylaşmış oldu. Bakalım sonraki bölümlerde ne olacak? Okumaya devam edelim!



Çeviri için teşşekürler
Çeviri için teşekkürler, sonraki bölüm için beklemedeyiz
bu bölüm atılalı bir aydan fazla olmuş, yeni bölüm gelmeyecek mi acaba