Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VIII, Bölüm 15 – “Methetme”

Kısım VIII, Bölüm 15 – “Methetme”

30 Ocak 2026 629 Okunma 22 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 16 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Bertiel

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Ağzında altın kiseruyla başını kaşıyarak rahat bir tavırla sırıtan o canavar adam karşılarındaydı.

Uzunca siyah tüyleriyle insana kendini sevdirecek, cana yakın bir yüz ifadesi vardı. O yumuşak konuşma tarzında en ufak bir kötülük sezilmiyordu, o gevşek duruşuna bakıp da ona karşı tetikte olmak insanın aklının ucundan bile geçmezdi.

Tabii şayet bu adamın durmaksızın yol alan körüklü ejderha arabasının içine, Krallık ile İmparatorluğun en önemli isimlerinin toplantı yaptığı o odaya kadar sızıp içerideki onca güç abidesine rağmen varlığını kimseye hissettirmediği gerçeğini unutursanız.

Goz: “Halibel mi?..”

Evet, o heybetli sesine korkunun titreyişlerini katarak mırıldanan kişi bu varlığa karşı en büyük alarmı veren, koruması gereken efendisini ve müttefikini sırtına alıp siper olan Goz’du.

Kendisi de “Dokuz İlahi General”den biriydi, savaşçılarla dolu İmparatorlukta en güçlüler arasında adı geçen bir savaşçıydı. İşte o Goz bile burnunun dibindeki bu canavar adamın gizlice sızışını fark edememişti.

Ama sesindeki sertliğin tek sebebi bu gerçek de değildi.

Vincent: “——‘Metheden’ demek. Şehir Devletleri’nin kilit taşının burada ne işi var?”

Goz’un arkasında korumaya alınan Abel, o devasa cüssenin üzerinden canavar adama—— Halibel’e bakarak sordu.

Sorunun başına eklediği o lakap, o köpek insanın ünvanı mıydı acaba? Diyerek düşünen Subaru, sanki bir yerlerden tanıdık geliyormuş gibi şaşkınlığın altüst ettiği hafızasının çekmecesini gelişigüzel yokladı.

Bunun üzerine Halibel de kaşlarını çatan Subaru’ya gülümsemekten çizgi hâlini almış gözlerini çevirdi.

Halibel: “Öyle canını dişine takarcasına düşünmene lüzum yok, ahım şahım bir isim değil zaten. Milleti methedip göklere çıkarmayı seviyo’m diye öyle derler, yoksa ‘kilit taşı’ olmam falan… beni gözünüzde baya’ fazla büyütüyorsunuz.”

Subaru: “Gözümüzde mi büyütüyoruz…”

Halibel: “Aynen aynen. Alt tarafı Kararagi’de benden daha güçlüsü yok yahu, hepsi bu kadarcık.”

Halibel, sanki havadan sudan bahsediyormuş gibi gayet sakin bir şekilde cevap verdi.

Onun bu sözleriyle Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı ve beyni ‘Kararagi’ kelimesiyle bağlantıyı kurduğu anda da az önceki takılmasının sebebini anlayıp zihninde şimşekler çaktı.

Kararagi Şehir Devletleri’nin ‘Metheden’i… Bu ünvanın anlamı da——

Goz: “Kararagi Şehir Devletleri’nin en güçlü shinobisi! Hangi sebeple ejder arabasına bindin!!”

Bir sonraki saniye, ejder arabasının zeminini patlatırcasına bir kuvvetle ileri atılan Goz elindeki gürzü olduğu yerde dikilen Halibel’e doğrulttu.

Goz’un silahı kendine has şekli olan bir gürzdü, uzun sapın ucuna vurmak adına tasarlanmış dikenli bir gülle takılmış gibiydi. Rem’in o çok sevdiği ve kullandığı silah olan “Sabah Yıldızı”na benziyordu ama büyüklüğü ve ağırlığı kıyaslanamayacak kadar ezici bir şekilde Goz’dan yanaydı.

Her hâlükârda aniden ortaya çıkan Şehir Devletleri’nin en güçlüsüne, İmparatorluğun bir savaşçısı silah çekmiş durumdaydı. Belki de işler, bir kıvılcımla patlayıp kontrolden çıkacaktı.

Ancak——

Halibel: “Böylece gelip sizi korkutan ben olduğum için bunu söylemek bana düşmez ama… şu harareti bıraksak da bi’ oturup konuşsak olmaz mı?”

Goz: “Gıh, ığğğ!..”

Burnunun dibine sokulan topuzun üzerinden Halibel hafifçe başını eğip seslendi. Halibel’in bu sözleriyle yüzü kaskatı kesilen Goz’un tüm gücünü verdiği kolu titremeye başladı.

Goz’un elindeki o altın topuzun ucuna Halibel de aynı şekilde kendi altın kiserusunu dayamıştı. Sadece bu kadarcık bir hareketle Goz silahını milimcik bile kımıldatamaz hâle gelmişti.

Goz: “――――”

Muhtemelen Halibel, dayadığı kiserusuyla güç dengesini o kadar kusursuz bir şekilde kontrol ediyordu ki Goz görüzünü ne yukarı ne aşağı, ne sağa ne de sola… hatta ileri saplayacak gücü bile yetmeyecek şekilde kilitlenmişti.

Goz silahı ne tarafa hareket ettirmeye çalışsa tam tersi yönden kiseruyla itilip durduruluyordu. Bu basit bir kaba kuvvetten çok, güç akışını tam anlamıyla kontrol altına alan ustalığın da ustalığıydı.

Goz: “Seni… hık!..”

Yüzü kıpkırmızı olan Goz dişlerini gıcırdattı, çıkan ses odada yankılandı. Fakat Halibel’in sergilediği bu hareketler silsilesi, Goz’un diş gıcırtısına kıyasla bile fazla sessizdi.

Sırf bu durum bile Halibel denen varlığın bu ortamdaki seviyesini çoktan belirlemişti.

Vincent: “Bırak, Goz. Ayrıca bize zarar verme niyeti olsaydı alkış tutup kendini belli etmeden evvel hepimizin kellesi yere düşmüş olurdu.”

Emilia: “Öyle yapmadığına göre düşmanımız değilsin… di’ mi?”

Goz’la Halibel’in bu sessiz savaşına, Abel’le Emilia ikilisi müdahale etti.

İkisinin de dediği gibi gerçekten de Halibel isteseydi arabadaki herkes daha onun varlığını fark edemeden nalları dikmiş olurdu.

Bu tespite karşılık Halibel, koca ağzını gevşetip gülümsemeyle…

Halibel: “Aynen aynen, beni anladığınıza sevindim valla. İmparator-san bir yana, yarı şeytan kızımız ne kadar dürüst ne kadar iyi bir kızcağızmış. Tıpkı benim gibi başkaları senden nefret etse bile her daim dürüst olmayı bilerek büyütülmüşsün… Anan da baban da epey kıymetli insanlarmış demek ki.”

Emilia: “Teşekkür ederim. Ben de Puck, Kaa-sama ve Juice’un beni büyütmesinden ötürü kendimi çok şanslı hissediyorum.”

Elini göğsüne koyup teşekkür eden Emilia’ya başıyla onay veren Halibel, kiserusunu geri çekti. O anda silahı serbest kalan Goz, yine de olduğu yerde durdu; körü körüne saldırmak gibi bir ahmaklığa kalkışmadı.

Yine de hırsından çatlayacak gibiydi, Halibel’e karşı tetikte bekleyerek…

Goz: “Sözünden dönecek olursan canıma mâl olsa dahi kellenizi alırım. Aklına yaz bunu.”

Halibel: “Yapmam öyle bir şey, harbi diyo’m. Görmüyo’n mu, öylece oturup uslu uslu duruyo’m işte.”

Ellerini “gerek yok” dercesine sallayan Halibel, kuyruğuyla yanındaki sandalyeyi çekip üzerine tek dizini kucaklar gibi büzülerek tünedi.

Goz kadar uzun boylu birisiydi ama o zayıf bedenini böyle yuvarlayınca insanda daha çok kocaman bir köpekmiş izlenimi bırakıyordu. “Uslu uslu” derken de dalga geçiyor gibi görünmüyordu hani.

Roswaal: “Yine de Kararagi’nin burada devreye girmiş olması… Krallık ile İmparatorluk kadar olmasa da Şehir Devletleri’nin de İmparatorlukla can ciğer kuzu sarması olduğunu duymamıştım. Hele ki senin bizlere açıkladığın konumu düşünürsek durum daha da ilginçleşiyor.”

Halibel: “Ooo, herkes de beni tanıyor muymuş yahu? Ünlü biriymişim gibi utandım şimdi be.”

Subaru: “Roswaal, o adamın açıkladığı konum derken…”

Ram: “Yaraşır şekilde cahilsin Barusu, Ram sana izah etsin o zaman; ‘Metheden’ Halibel bir kurt adam.”

Kurt adam Ram’dan bu açıklamayı duyan Subaru’nun kalbi ve bedeni bir anlığına titredi. Ancak bu titreme karşısındaki Halibel’e yönelik değil, başka bir sebepten kaynaklanıyordu. Ram’ın verdiği bilgiye dair Subaru’nun aklına gelen pek bir şey yoktu.

Fakat Subaru’nun anlayışını bir kenara bırakarak konuşma “herkesin bildiği gerçekler” üzerinden ilerledi.

Vincent: “İmparatorluğun kurt adamlara karşı tutumunu biliyor olmalısın. Buna rağmen sınırı geçip buralara kadar adım atmışsın… epey canına susamış gibisin.”

Halibel: “Ee tabii, ben de biliyorum bunu; pek de hoşuma giden bir durum değil hani. Ama kurt adam olduğumu saklamamamın sebebi -sizin de bildiğiniz gibi- kimsenin beni öldüremeyecek olmasından ötürü. Gördüğüm kadarıyla ortalıkta Cecilus da yok zaten.”

Subaru: “——Oy, Ceci’yi de mi tanıyorsun?!”

Halibel: “Hım? Ooo, tanımaz olur muyum hiç. Vaktiyle beni öldürmeye gelmişti çünkü. Ama biraz kapışınca ‘Kapanış için uygun bir vakit değilmiş!’ falan deyip çekip gitti niyeyse.”

Konu kurt adamlardan sapmıştı ama Subaru’nun sorusuna Halibel hiç çekinmeden cevap verdi.

Beklenmedik bir cevap, beklenmedik bir bağlantıydı bu. Cecilus’la Halibel birbirini öldürmeye çalışmışlardı ve anlatılana bakılırsa kavgayı başlatan Cecilus tarafıydı ki bu da kulağa son derece mantıklı geliyordu.

Bunun üzerine——

Berstetz: “Kurt adamlara karşı kesin bir tavır sergileyen Vollachia İmparatorluğu’na, Kararagi Şehir Devletleri’nin en bilinen güç abidesi bir anda çıkageliyor. Hem de -haddimi aşarak- Vincent Ekselansları’nın bulunduğu yolcu vagonuna geliyor.”

Serena: “Şunu da ekleyelim, ülkemizle Krallık arasındaki o çok mühim toplantının içeriğini de öğrendi. Vay vay, bu durum ‘Mavi Şimşek’i kışkırtıp kellesini vurdurmayı gerektirecek bir mesele değil midir?”

Roswaal: “…Serena, o kötü zevklerinle buradaki herkesin hayatını tehlikeye atmasan olur mu?”

Durumu özetleyen Berstetz’e katılan Serena, keyifli bir şekilde kanlı bir fikir ortaya attı. İçeriğin aşırılığı, Roswaal’ın bile dayanamayıp onu kendi doğal tonuyla uyarmasına neden oldu.

Böylece Halibel’in ortaya çıkışının yarattığı ilk şok ve hararet biraz olsun dinince nihayet en baştaki soruya geri dönüldü.

Vincent: “Üçüncü kez sormam. Ne amaçla geldin, ‘Metheden’?”

Mevcut askerî güçle rakip ezici üstünlüğe sahip olsa bile “alttan almak” kelimeleri Abel’in sözlüğünde yazmazdı. O, bilerek tevazu göstermelik kelimelerin üzerini karaladığı sözlüğün yegâne sahibiydi; Subaru, Halibel’in buna nasıl tepki vereceğini düşünürken nefesini tuttu.

Fakat artan gerilimin aksine, Halibel oturduğu yerden masaya yanağını dayayarak…

Halibel: “Öyle hemen gerilmeyin canım, niye geldiğimi en başta söyledim ya? Şöyle bi’ selam vere’m dedim.”

Subaru: “Selam niyetine kalbimizi söküp almak falan mı istiyorsunuz acaba?..”

Halibel: “Yuh be! Amma da korkunç şeyler düşünüyor bu çocuk yahu. Öyle bir şey yapar mıyım hiç.”

Beatrice: “Öyleyse gerçekten amacın sadece selam verip yüzünü göstermek mi, sanırım?”

Halibel: “Hee, valla öyle?”

Korkuyla karışık bir şekilde shinobi tarzı selamlaşmanın altını deşmeye çalışan Subaru’ya itiraz eden Halibel, ardından gelen Beatrice’in sorusuna da gayet rahat bir şekilde cevap verdi.

İş bu noktaya gelince Halibel’in gerçekten de kaba kuvvete başvurma gibi bir niyeti yokmuş gibiydi.

Otto: “Zaten, dolambaçlı yollara girmeden de bizi öldürebilecek bir rakip. Bu kadar bizimle oynayıp sonra canımızı almak fazla vizyonsuzluk olmaz mı?”

Subaru: “Benim de ödüm patladı. Ama her ihtimale karşı sen gene de vizyonsuz falan demesen olur mu… öyleyse…”

Emilia:Öyleyse mi? Bir şey mi geldi aklına, Subaru?”

Subaru gürültülü bir şekilde yutkundu, Halibel’in tavrı karşısında korkunç şeyler düşündü. Emilia’nın sorusu üzerine Halibel’in anlattığı o kişiyi düşününce——

Subaru: “Reinhard’la bu adam doğruları söylüyorsa Ceci’yle yaşadıkları o zor durumlar…”

Vincent: “Eşeleme, Natsuki Subaru. İş birliği talep etmiş olabiliriz ama ülkemizin rezilliklerini eşelemenize müsaade ettiğimi hatırlamıyorum.”

Berstetz: “Rezillikler demek… Birinci General Cecilus söz konusu oldu mu bu aciz kulunuz olan ben bile aksini iddia edemez.”

Cecilus’un garip oluşuna -Subaru’yla Abel bir yana- Berstetz bile hemfikirdi. Burada olmamasına rağmen yerden yere vurulan Cecilus, muhtemelen burada olsaydı da yüzüne karşı aynı şeyler söylenirdi, Subaru bundan emindi.

Güçlülerin güçlerine yaraşır davranması gerektiğine dair bir fantezisi olan Subaru’ya göre Reinhard veya Halibel’in tavırları çok daha idealdi, doğrusu. Öte yandan Gladyatör Adası’nda Cecilus olmasaydı işlerin bu kadar yolunda gitmeyeceğine dair bir inancı da vardı; yani her işte bir hayır, her hayırda da bir şer vardı.

Emilia: “Ee, Sonuç olarak selamlamandaki amaç neydi? Ejder arabası kuzeye gidiyor ama Kararagi sınırı daha ileride… senin alarm durumuna geçmeni gerektirecek bir durum yok, di’ mi?”

Halibel: “Hımm~, o meseleleri bana değil de işverenime sormanız daha hızlı olur aslında. Yanlışlıkla alkışlayıp işleri karıştırdım ya hani… Aa, bak, çok da dakikmiş doğrusu.”

Emilia: “Dakik mi…”

Gözlerini hafifçe kısıp mahcup bir ifade takınan Halibel, birden bir şeyi fark edip başını kaldırdı; Subaru da ister istemez onun bakışlarını takip etti.

O kurt suratının döndüğü yer, yan vagonu birbirine bağlayan kapıydı. O kapı da tam bir saniye sonra, öbür taraftan tıklandı.

???: “——Toplantınızı böldüğüm için özürlerimi sunarım. Ancak iletmem gereken bir husus var.”

Tanıdık bir ses rapor verdi. Abel de sessizce “Gir” diye emredince açılan kapıdan kıvırcık saçlı, ufak tefek bir adam göründü.

Onu görür görmez Subaru’nun gözleri büyüdü.

Subaru: “Zikr-san! Çok şükür, iyisin demek!”

Zikr: “Evet, endişelenmenize lüzum yok. Asıl siz iyisiniz ya, bu her şeyden önemli, Natsumi Hanım.”

Subaru: “Bu hâldeyken bile bana hâlâ böyle hitap ediyorsun ya…”

Tanıştıklarında da ayrıldıklarında da kadın kılığında olduğu Subaru’ya gülümseyen adamın -İmparatorluğun İkinci Generali Zikr Osman’ın- sapasağlam karşısında olması, Subaru’ya derin bir oh çektirdi.

Bunun üzerine Zikr, gülümsemesini ciddiyete dönüştürerek…

Zikr: “Ekselansları, iletmem gereken bir husus var… ancak oradaki kişi.”

Vincent: “Onu şimdilik görmezden gel. Muhtemelen senin raporunla alakasız değildir.”

Odanın köşesindeki Halibel’in varlığını fark eden Zikr’e karşı Abel pek de cana yakın değildi. Ancak Zikr, İmparator’un az ve öz konuşmasına alışkın bir tavırla “Emredersiniz” diyerek başını salladı.

Zikr: “Yüksek Kontes Dracroy’un uçan ejder filosu geri döndü. Surlarla Çevrili Garkla’nın ileri gelenleriyle Şehir Devletleri’nden bir misafiri de yanlarında getirerek.”

Vincent: “——Şehir Devletleri’nden bir misafir demek.”

Abel, kara gözlerini öylece Halibel’e çevirerek mırıldandı.

Körüklü ejder arabasının varış noktası Surlarla Çevrili Garkla olduğuna göre oranın yetkililerinin uçan ejderlerle gelmesi doğaldı. Tam o sırada Kararagi’den birinin de onlara eşlik ediyor oluşu, Halibel’den bağımsız olması da imkânsızdı.

Yani——

Emilia: “Halibel-san, o insanlardan önce mi geldiniz?”

Halibel: “Yüksek yerleri pek sevmem de.”

Cevap desen cevap değil ama şirin bir laf ederek Zikr’in getirdiği bilgiyle kendisinin bağlantılı olduğunu resmen doğruladı.

Yükseklik korkusu yüzünden uçan ejder filosuna binemediği anlaşılır bir şeydi ama “Bu yüzden uçan filodan bile hızlı geldim” kısmı pek de mantığa sığmıyordu, gerçi bu dünyanın süpermenlerine laf anlatmak nafileydi. Cecilus da uçan birinden daha hızlı koşuyordu, al birini vur ötekine.

Her hâlükârda——

Serena: “Kalkıp uçan ejder filoma binmeyi dahi zahmet ettiklerine göre. Epey büyük bir isim, epey önemli bir mesele için gelmiş olsa gerek, değil mi?”

Zikr: “En azından o zarif mi zarif misafirimiz bizzat öyle buyurdu.”

Vincent: “Senin bu ifadenden yola çıkarsak gelen bir kadın olsa gerek.”

Zikr’in raporu gayet açıktı, Kararagi Şehir Devletleri’nden bir kadın gelmişti.

Bu içerik karşısında Subaru sadece başını eğmekle yetindi ama diğerleri niyeyse farklı tepki vermişti. Elini tutan Beatrice’in parmakları sıkılaştı ve Emilia’ya bakarak…

Beatrice: “Emilia, Kararagi’den bir misafir gelmiş, doğrusu.”

Emilia: “Evet, öyle diyor. Bu kişi acaba——”

Subaru: “Eh? Ehh? Sanki ikinizin aklına da birisi…”

Gelmiş gibi? Diyerek soracaktı ki sorusunu bitiremeden…

???: “——Aşk olsun sana, insan bunca zahmete girip ta İmparatorluğun bir ucuna kadar uçup geliyor, senin söylediğin şu vefasız laflara dön de bi’ bak, Natsuki-kun.”

Subaru: “――――”

Aniden araya giren o ses şirin mi şirin, şarkı söylermiş gibi bir tınıyla Zikr’in arkasından duyuldu.

Anlaşılan o misafir, yan vagonun körüklü kısmında bekletiliyordu ama konuşmamıza dahil olduğuna göre kulakları radar gibiydi. Ama böylesi keskin kulaklara sahip olması hiç de şaşırtıcı değildi.

Çünkü bir tüccar, kâr getirecek bir fırsatın kokusunu almak adına her daim kulaklarını dört açardı.

Berstetz: “Ekselansları, ne buyurursunuz?”

Duyulan sesin konuşmalarımızı dinlediği gerçeği üzerine, Berstetz Abel’in ne buyurduğunu sordu. Bu soruyla Abel’in bir bakışı Subaru’ya yöneldi, yüz ifadesini kontrol etti.

Ardından Abel, sesin geldiği kapıya bakarak…

Vincent: “Anlaşılan sadece densiz, saygısız birtakım insanlardan ibaret değillermiş. Gelip kendilerini tanıtsınlar.”

Ziyaretçi: “Öyleyse müsaadenizle.”

İmparatorun iznini alınca sesin sahibi nazikçe cevap verdi. Ve ne ara olduğunu anlamadan kapının yanına bitiveren Halibel, eliyle vagonun kapısını açıp misafiri içeri davet etti.

Halibel’in bu jestine karşılık, beliren kişi “Teşekkürler” diyerek gülümsedi ve ardından——

Ziyaretçi: “Görüşmeyeli epey oldu ama keyfiniz yerinde gibi, ne güzel.”

Subaru: “Aa…”

Ziyaretçi: “Yine de Emilia-san’la kampı belayı çekmekte doğuştan yetenekli gibi. Gene bizim gücümüze ihtiyacınız var gibi duruyor, haksız mıyım?”

Gayriresmî bir ses tonuyla, tebessümle böylece acımasızca konuşan kişi; soluk mor saçlarıyla, kimonosuyla ve boynundaki tilki kürklü atkısıyla oracıkta duran o kadın—— Anastasia Hoshin’di.

Onun yanındaysa hizmetkârı, Japon tarzı kıyafetler giymiş genç bir adam eşlik ediyordu.

Subaru: “Anastasia-san’la… Julius mu?!”

Burada karşılaşacağını hiç düşünmediği bu ikiliyi görünce Subaru hayretten donakaldı.

Subaru’nun çatallanan sesine Anastasia ağzını eliyle kapatıp kıkırdarken ismi söylenen genç adam—— Julius da sol gözünün altındaki o sert yara izini parmağıyla takip ederek Subaru’ya baktı.

Ardından da——

Julius: “——‘Sağ salim olduğunuza sevindim’, demek isterdim ama nasıl oluyor da her daim başını belaya sokuyorsun ki?”

Subaru: “Sanki her seferinde küçülmeme sebep olan trabılları ben çıkarıyormuşum gibi konuşmasana lan!!”

İşte böylece yeniden buluşmanın sevincinden çok, patlayan bir öfke yankılanıverdi.

△▼△▼△▼△

Dizlerimin bağı çözülmüştü. O ıssız ve çorak arazinin ortasına yüzüstü kapaklanıverdim.

Vücudumu ayakta tutacak tâkatim bile kalmadığından, resmen suratım acımasızca toprağa çarptı. Burnum o ezilme acısıyla yanarken patlayan dudağımdan kanlar da sızmaya başladı.

Akan kanları dilimle yaladım; kupkuru, çölleşmiş ağzım o demir tadıyla az da olsa nemlenmişti.

???: “――――”

Vücudumda en ufak derman dahi kalmamıştı. Ruhumun pes etmesiyle bedenimin iflas bayrağını çekmesi de uzun sürmemişti. İkisi de tükendiğine göre burada çürüyüp gitmek kaderimdi artık.

Her şey ama her şey beyhude bir çabanın ürünüydü.

Yapmaya çalıştıklarım da, “yapmalıyım” diyerek kendimi yiyip bitirdiklerim de, sırf başladım diye alışkanlıktan sürdürdüğüm her şey de… Hepsi ama hepsi koca bir hiçti.

Neticede ben, “ben”den ibarettim. Meğerki cehennem insanın direkt kendi içindeymiş.

Öyleyse ondan kaçmama imkân dahi yoktu. Kimsecikler kaçamazdı. “Ben” denen o cehennemden.

???: “Hay… sikeyim…”

Dudaklarımdan kurumuş bir hışırtı gibi döküldü bıkkınlığım.

Artık gözyaşlarım bile akmıyordu. Ne dermanım kalmıştı ne de vasfım.

Her şey çarpıktı. Hepsi boyumu aşan şeylerdi. Ulaşamayacağım şeylere elimi uzatıp durdum; hayatımın en büyük hatasını bu yüzden yapmıştım, yine gittim aynı haltı yedim.

Ders almıyordum ki. Elimde kalan tek şey pişmanlığımdı.

Kendimi sevmem zaten mümkün değildi, kendimden tiksiniyordum ama iş artık öyle bir raddeye varmıştı ki âdeta nefrete dönüşmüştü.

Sevdiklerimi dahi sevmeyi beceremiyor oldum. Benim gibi defolu bir malın çok daha önceden——

???: “——Oo? Cesettir diye donuna kadar soyayım diyordum ama meğersem nefes alıyormuşsun. Alkışı hak ediyorsun, helal olsun!”

Aniden yığılıp kalmış bedenimin tepesinde bir ses yankılandı.

Kımıldayacak hâli olmayan bedenime elini uzattı ve beni bir çuval gibi kolayca ters çeviriverdi. O anda görüş alanıma masmavi gökyüzünün kör edici parlaklığı doldu, dudaklarımdan istemsizce bir “Iğh” iniltisi kaçtı.

Utançtan ya da pişmanlıktan akmayan gözyaşlarım, güneşin yakıcılığıyla gözlerimden sızmaya başladı.

Bu durum da resmen kanıma dokundu. Siktiğimin bu bedeninin her bir zerresi, baştan aşağı her noktası sadece kendi canını korumaya mı programlıydı yani?

Yabancı: “Neye bu denli içerledin, yolun ortasında yığılıp kalmış olan? Vücudunun her bir zerresi yaşadığının ispatı işte la’, fena mı?”

???: “Yaşıyorum diye mi…”

Yabancı: “Ooo, yaşamaktan bezen tayfadan mıyız yoksa? Vah anam vah… Bildiğim kadarıyla o karanlık düşüncelerle savaşmanın tek bir yolu var.”

???: “――――”

Adamın güldüğünü hissediyordum. Mavi gökyüzünün kapladığı manzarama tepetaklak duran bir surat giriverdi. Ters ışıktan yüzü tam seçilmiyordu ama herifin pişmiş kelle gibi sırıttığı belliydi.

Yalnız bu sırıtış benimle alay eden türden değildi.

Tam da bundan ötürü sebebini kavrayamadığım bir sırıtıştı bu.

Yine de——

???: “Ne… yapmalıyım peki?”

Kendi kendime cevabı bulamıyorken bari bu anlaşılmaz adamın fikrini duyayım dedim.

En azından benden daha mantıklı bir cevap verir belki diye, hâlâ kurtarılmayı uman o yanıma söve söve sordum. Bu sorum üzerine adam, aradığı fırsatı bulmuşçasına sırıtışını genişletti ve…

Yabancı: “Belli değil mi yahu? ——Kana kana, küfelik olana değin içeceksin.”

Cevabı yapıştırır yapıştırmaz yakama yapıştı, beni zorla sürüklemeye başladı. Bacaklarımın yerlerde sürünmesine aldırmadan o çorak arazide sanki yük taşıyormuş gibi paldır küldür ilerledi. Karşı koyamayışımı fırsat bilen adam, beni çekiştirirken bir de keyifli keyifli ıslık çalıp mırıldanıyordu.

Yabancı: “Bana Rowan derler, çulsuz roninin* tekiyim. Ya sen?”

(Ç.N: Ronin, Japonya’da efendisiz kalmış samuraylara denir. Kelime anlamı olarak da oradan oraya savrulup duran ve kontrol edilmeyen kimseleri temsil eder. Roninler genellikle asi ve huzur kaçıran birileri olarak da bilinir.)

???: “――――”

Rowan: “İllaki bir ismin vardır herhâlde. Söylesen bir yerin eksilmez ya.”

Kendine Rowan deyip senli benli konuşan laubali tavırlı o adama derin, bezgin bir nefesle karşılık verdim.

Cevap vermek için borçlu hissetmiyordum ama reddetmek için de özel bir sebebim yoktu, artık ne olacaksa olsun diyerek——

???: “…Heinkel.”

Böylece birbirlerinin kim olduklarını dahi bilmeden “Heinkel Astrea” adını söyleyiverdi.

Henüz bilmiyordu. ——Tesadüflerin de kaçınılmazlıkların da kaderin en sevdiği o klişe numaralardan ibaret olduğunu.

#Herkese tekrardan selamlar uzun bir aradan sonra iki bölümle birlikte dönüş yaptım. Tekrardan bölümlerde hızlanacağım. Heinkel’in diyalogları geeerçekten de harikaydı, umarım bunu sizlere güzel şekilde yansıtabilmişimdir.

#Mangayı da çevirme başladık, Kısım 1 ile başlıyoruz! Neden novel değil de manga diyorsanız o novel çevirecek kadar insan gücümüz yok :(, bari mangayı yapalım dedik.

#Eğer ki çevirilerimizi iyi buluyorsanız ve daha hızlı gelmesini istiyorsanız bağış yaparak bizleri desteklemekten çekinmeyin! Yukarıdaki “Bilgi” menüsünden “Destekleyin” kısmını kullanabilirsiniz. Google ile kolaylıkla bağış yapabilirsiniz. Şimdiden sonsuz teşekkürler!



5 2 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
5 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
yosukou61
30 Ocak 2026 12:54

Çeviri için çok teşekkürler, mangayı da, sonraki bölümü de sabırsızlıkla bekliyoruz .D

Ali Arda
30 Ocak 2026 18:45

Çeviri İçin çok teşekkürler

yato zero
31 Ocak 2026 19:39

Bölüm için teşekkürler

Cantuz
31 Ocak 2026 22:00

Yanlış hatırlamıyorsan bu rowan subarunun tutmaya çalıştığı elemandı.

bzkrtemin10__
9 Mart 2026 11:18

Bu rowan subarunun döngülerinden birinde todd tarafından öldürülmüştü herhalde.