Bölümün ortalama okuma süresi 31 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Bertiel
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――Priscilla’yla Yorna geri dönmemişti.
Kabindeki diğer insanlardan herhangi bir itiraz gelmemesiyle Subaru, Emilia’nın ağzından dökülen bu şok edici bilgiyi yanlış duymadığını netleştirmişti.
İmparatorluk Başkenti Lupugana kuşatması, İmparatorluğun Askerleriyle onlara başkaldıran isyancılar arasındaki savaşta, Priscilla’yla Yorna’nın bu olayın tam ortasında oynadığı rolün büyüklüğünü hayal etmek bile onlar için zordu.
Aynı anda tek bir gerçeğin idrakiyle Subaru yumruklarını sımsıkı kenetledi.
Subaru: “Demek Tanza’nın o kederli hâlinin sebebi buymuş…”
Subaru, körüklü ejder arabalarındaki yatağında uyandığında Tabur’dan bazı üyeler onu ziyarete gelmişti. Onların arasında Tanza’nın tüm bu süre boyunca kederli görünmesi onu endişelendirmişti.
Subaru, Emilia ve Abelgillerle gelecekte izlenecek yolu tartışmayı, ortalık durulduktan sonra da Tanza’ya durumunu tekrar sormayı planlamıştı. Ancak Subaru bunu fiilen yapamadan Tanza’nın huzursuzluğunun nedeni ortaya çıkıvermişti.
Subaru: “Yani o ikisi geri dönmediği hâlde biz yine de İmparatorluk Başkenti’nden ayrıldık mı!”
Vincent: “…Savaşa katılıp da henüz geri dönmeyenlerin listesi saymakla bitmez. Elbette o kadınla Yorna Mishigure’nin varlığı mühimdir ancak onlara özel muamele gösterecek değiliz.”
Subaru: “Yorna-san gene de!.. Öyle olsa bile! Priscilla’yla da bir çeşit bağın falan yok muydu!..”
Dışarıdaki manzara akıp giderken ejder arabasının penceresinden bakan Subaru, uzaklaşmakta olan İmparatorluk Başkenti’ni düşünerek Abel’e yakardı.
Durumun tüm detaylarını bilmiyordu. Ancak Kale Şehri’ndeki zor durumuna koşan Priscilla, muhtemelen Abel’i korumak için oraya kelimenin tam anlamıyla uçarak gelmişti.
Sonrasında gerçekleşen konuşmalar, birbirlerine kılıç çekiyormuşçasına keskin olsa da birbirini iyi tanıyan iki insan arasında belli bir aşinalık hissi uyandırıyordu.
Priscilla ortadan kaybolmuşken Abel’in huzurlu olması mümkün değildi.
Belki de Subaru’nun kabinindeki o önceki perişan tepkisi, sadece Chisha denilen kişinin ölümüyle de ilgili değildi.
Goz: “Sen… Ekselansları’yla ne cüretle böyle kaba konuşursun!”
Ne var ki Subaru’nun tavrına itiraz eden Abel’in kendisi değil de yanındaki iri yarı adamdı.
Altın zırhlara bürünmüş yüzü yara izleriyle dolu o adam Goz Ralfon’du. Sesi bir yanardağ gibi patlarken sadakat yemini ettiği İmparator’u sıkıştıran çocuğa tepeden bakıyordu.
Goz: “İmparatorluk Başkenti’ndeki duruma bakınca Ekselansları’nın Başkent’i terk etmesi son derece yerindedir! Kalan Generaller de askerler de halk da Ekselansları’nın ayrılmasındaki amacı anlayacaktır!”
Subaru: “Ayrılıp ayrılmanının doğru ya da yanlış olduğundan bahsetmiyorum. Benim söylemeye çalıştığım şey…”
Goz: “SENİ!――”
Vincent: “Goz Ralfon sus. Sessiz kalmak gibi huyları yoktur onun.”
Subaru’nun ısrarı üzerine Goz’un yüzü kıpkırmızı oldu ancak Abel elini kaldırarak onu durdurdu.
Abel’in sakin sesini duyan Goz, yarı açık ağzını kapattı ve saygıyla başını öne eğdi. Subaru’ysa mahcup bir ifadeyle Abel’e baktı.
Subaru: “Yaygara çıkardığım için üzgünüm. Ama sana gene de aynısını söylerdim.”
Vincent: “Durum Goz’un dediği gibi. Mevcut koşullar altında İmparatorluk Başkentinde kalmak resmen hayatlarımızı gelişigüzel çöpe atmakla aynı anlama gelir. Çöpe atacak değildim. Elbette ki Priscilla’yla Yorna Mishigure’nin güvenliği endişe verici…”
Emilia: “Subaru, her şey kötü haberlerden ibaret değil… Iıı, hani derler ya, kötü şeyler süregelirken bile her zaman umut ışığı vardır diye.”
Subaru’nun önünde duran Emilia, çatık kaşlarla elini Subaru’nun omzuna koydu.
O da Subaru gibi Priscilla’yla Yorna hakkında çok endişeliydi. Subaru’nun iyiliği için umudun hâlâ var olduğunu söylüyor olmalıydı.
Subaru: “Umut derken nasıl bir umuttan bahsediyorsun?”
Emilia: “Priscilla’yla Yorna-san geeerçekten de çok güçlüler, evet ama sadece bununla da sınırlı değil, etraflarındakileri etkileyebilecek güçleri de var.”
Subaru: “Etraflarındakileri… ah, evet. Gerçi Priscilla’da da durum aynı mı bilmiyorum.”
İblis Şehri Kaos Alevi’nin hükümdarı Yorna, ruh yoluyla tüm şehir sakinlerini birbirlerine bağlayan Ruh Evliliği Tekniği sayesinde şehrin tüm gücünü artırmıştı.
Bu durum şirin geyik kızın―― Tanza’nın görünüşüne rağmen eşsiz güce sahip olmasını açıklıyordu, Pleiades Taburu’nun aldığı güçlendirmeden farklıydı.
Oldukça güçlü destekleyici etkiye sahipti. Bu etki Kaos Alevi’nden uzaktaki Gladyatör Adası’nda ve hatta İmparatorluk Başkenti kuşatması sırasında bile süregelmişti――
Subaru: “…Tanza’daki güçlendirmeler hâlâ etkin mi?”
Beatrice: “Evet ve buna ek olarak İblis Şehri’nden bize katılanlar üzerindeki etki de devam ediyor, sanırım.”
Ram: “Hâliyle de bu, o mistik sanatın kullanıcısı Birinci Sınıf General Yorna’nın hayatta ve iyi durumda olduğu anlamına geliyor. Bu yüzden Emilia bile paniklemiyor.”
Emilia: “Doğru, paniklemiyorum. Priscilla da aynı durumda.”
Subaru: “Priscilla… da aynı durumda?”
Beatrice ve Ram, Subaru’nun tahminini doğruladılar. Ardından Emilia’nın Yorna’yla Priscilla’nın aynı durumda olduğunu belirten ifadesiyle Subaru kaşlarını çattı.
Bunu olduğu gibi yorumlarsa Priscilla’nın da Yorna’yla aynı tekniklere sahip olduğu anlamına gelirdi.
Subaru: “Ama bu hiç Priscillavari bir yetenek gibi gelmiyor kulağa, ayrıca Abel Ruh Evliliği Tekniği’nin kullanımının gerçekten zor olduğunu söylemişti. Yalan mıydı o?”
Vincent: “Ahmak. Seni kandırmak benim ne işime yarayacak ki? Şu an hakkımda ne düşündüğün umurumda değil ama burada pervasızca düşmanlığı körüklemenin bir anlamı da yok. Kafanı kullan.”
Subaru: “Düşmanlığımı körüklemek için konuşmadıysan sen İmparator olmak için yaratılmamışsın desene.”
Bu sefer olmasa bile yakın gelecekte bu davranış kesinlikle bir isyana yol açardı.
Subaru bu noktaya değindiğinde Goz tekrar öfkelendi ancak yanında duran Berstetz araya girerek büyük bir olayı engelledi.
Otto: “Her hâlükârda Natsuki-san’ın Priscilla-sama’yla ilgili izlenimini anlıyor olsam da kendisi bu sözde Ruh Evliliği Tekniği’nin bir kullanıcısı olduğu doğrudur. Bunu bizzat kendi gözlerimle gördüm.”
Emilia: “Otto-kun haklı, ben de gördüm. Ancak Yorna’nın olağanüstü kullanımının aksine, Priscilla’da bu teknik gözde hizmetkâr-kun’dan ibaretti.”
Subaru: “Gözdesi derken Schult mu?.. Lafı açılmışken ya Al?”
Priscilla’nın dönmemiş olmasıyla bağlantılı olarak konu onun kampına gelince Subaru ne burada ne de körüklü ejder arabalarında görünen demir miğferli adamı sordu.
Al, Priscilla’nın Şövalyesiydi; her ne kadar hem efendisi hem de hizmetkârı bunu hiç onaylamasa da.
O adam da rahat ve ele avuca sığmaz biriydi ama Priscilla’ya sadık olduğu da kesindi. Doğal olarak Al, Priscilla’nın dönmemesinden kendini en çok sorumlu tutan kişi olmalıydı.
Beatrice: “…O adam ejder arabasına binmedi, hatta İmparatorluk Başkenti’nde kaldı, doğrusu. Tıpkı düşündüğün gibi Subaru, Priscilla’yı aramak için harekete geçti, sanırım.”
Subaru: “O salak!.. Yok artık, hem de tek başına mı?”
Ram: “Tek başına, değişen koşullara daha hızlı uyum sağlayacağını düşünüyordu. Ram da bu fikre katılıyor. O koşullar altında İmparatorluk Başkenti’nde bu denli çok insanı bırakmak iyi bir fikir de değildi.”
Subaru: “Siktir, demek bu yüzdendi… Hık.”
Kayıp Al hakkında bir cevap almıştı ama bu gerçek Subaru’nun alnının kırışmasına neden oldu.
Al epey sezgisel hareket eden, kapasitesini aşan durumlarda hayatta kalma konusunda uzmanlaşmış biriydi. Yine de gücünün, gerçekten de “güçlü” olanların bir adım gerisinde olduğuna da şüphe yoktu.
Bunun farkında olmasına rağmen Al, Subaru’yu bir akrabasıymışçasına destek verirdi. İblis Şehri’nde bile o olmasaydı Subaru’nun hayatını kaybedeceği pek çok an olmuştu.
Otto: “Priscilla-sama’nın Kampı’nda Priscilla-sama en tepede. Takipçisi Al-dono ve ona eşlik eden Heinkel-dono kayıplara karışmış. Schult-kun ise bir kabinde dinleniyor.”
Subaru: “Heinkel demek… Her nedense bende inanılmaz nahoş anılar canlandıran bir isim bu…”
Otto: “Ayyaştır.”
Beatrice: “Bu tanım yetersiz kalıyor, doğrusu… O Reinhard’ın babası, sanırım.”
Subaru: “――O siktir boktan herif babası mıymış! O herifin İmparatorluk’ta ne işi var ki?!”
Gözleri fal taşı gibi açılan Subaru, hafızasının derinliklerinden nahoş bir anıyı çekip çıkardı.
Su Geçidi Şehri Pristella’da, herkes huzur içinde otururken ortamın tadını kaçıran o adam Heinkel’di. O olayda Priscilla ve diğerleriyle birlikteydi ama İmparatorlukta da bulunması şaşırtıcıydı.
Bencil ve benmerkezci biri olarak görülen o adamın Vollachia İmparatorluğu’na kadar gelmesinin mümkün olmayacağı düşünülüyordu.
Emilia: “Ama Heinkel-san da kayıp.”
Subaru: “Tıpkı Priscilla’yla Yorna gibi o da dönmedi… Siktir ya, sevinsem mi üzülsem mi bilemedim resmen.”
Elbette ölmesini istemiyordu, ölmesi gerektiğini de düşünmüyordu.
Öte yandan sevip saydığı biri de değildi. Bu yüzden Reinhard veya Wilhelm’ı üzmemek dışında, hayatta kalmasını ummak için bir sebebi de yoktu.
Ancak onun bu savaşa dahil olmasının getireceği sonuçlara dair bir fikri yok değildi.
Subaru: “――――”
Heinkel, Lugunica Krallığı’nın bir vatandaşıyken Kılıç Azizi Reinhard’ın da babasıydı.
Böyle bir adamın Vollachia İmparatorluğu’ndaki bir savaşa sürüklenip hayatını kaybetmesi, onunla anlaşamayan Subaru’nun bile içten içe buruk hissetmesine sebebiyet veriyordu.
Subaru ne pahasına olursa olsun tüm biricik yoldaşlarıyla birlikte Krallığa dönmek zorundaydı.
İşte tam da Subaru azmini pekiştirdiği sırada o olay gerçekleşiverdi.
Otto: “Priscilla-sama’yla Yorna-san’ın ahvali size anlattığım gibidir. Bunun da ötesinde, izlenecek yolu belirleyeceğimiz toplantıya başlamadan evvel kesin bir beyanda bulunmak da isterim.”
Kabin üzerine çöken ağır sessizliğin ardından konuşmaya başlayan kişi Otto’ydu.
Olduğu yerde ayağa kalktı ve etrafındakilerin dikkatini çekmek için işaret parmağını havaya kaldırdı.
Otto: “Bildiğiniz üzere bizler Krallığın vatandaşlarıyız. Sınırı geçmememiz gereken bir zamanda geçtiğimizin sorumluluğunu kabul ederek şunları beyan edeceğim.”
Vincent: “――Söyle.”
Otto: “Evet. ――Amacımıza ulaşmış olduk. Kale Şehri Garkla’ya girer girmez, Kararagi Şehir Devletleri aracılığıyla kuzeye yönelip oradan da Lugunica Krallığı’na geri döneceğiz.”
Vollachia İmparatorluğu’ndaki bu eşi benzeri görülmemiş krizin ortasında, ülkesinin yıkımın eşiğine gelmesi felaketiyle boğuşan Vollachia İmparatoru’nun önünde Otto bunu beyan ediverdi.
△▼△▼△▼△
Otto: “――Natsuki-san ve Emily, lütfen sessiz kalın.”
Subaru’yla Emilia’ya daha ağızlarını bile açamadan söylenen şey buydu, hevesleri kursaklarında kalmıştı.
Bakışlarını onlara çevirmeden konuşan Otto’nun beyanı, Subaru’yla Emilia’yı şiddetle itiraz etmeye başlamadan evvel onları şaşırtmış ve Otto’nun ilk hamleyi yapmasını sağlamıştı.
Yine de Subaru’yla Emilia’nın tepkileri doğaldı.
İmparatorluk Başkenti böylesine bir yıkım hâlindeyken ve Priscilla’yla Yorna’nın güvenliğinden haber alınamazken ülkelerine dönüş planları yapmak fazla uçuk bir karardı.
Ram: “Acımasızca denebilir ama Ram, Otto’nun planlarına katılıyor. Rem’i ve tesadüfen de olsa şu yerden bitme Barusu’yu geri aldık. Sonuçlar tatmin edici.”
Emilia: “Ram!..”
Ram: “Ram’a o yaşlı gözlerle bakmanın bir faydası yok, Emily. Sen de anlamalısın. Ram ve ekibinin hiçbir kayıp vermeden bunu başarmış olması beklenmedik bir durumken daha da ileri gitmek fazlasıyla tehlikeli olacaktır.”
Sessiz olmaları emredilen Subaru’yla Emilia’nın yerine Ram, Otto’nun planını onaylayan görüşünü bildirdi.
Emilia’nın yalvaran bakışlarına soğuk bir cevap veren Ram bir sandalyede oturmuş, dirseklerini kavramış o her zamanki duruşuyla gözlerini kısmen yumdu.
Beklenmedik bir şekilde hiçbir kayıp vermeden başarmışlardı. ――Ram durumu bu şekilde ifade etmekte haklıydı.
Priscilla’yla Yorna’yı geri getirmeyi başaramamışlardı doğrusunu isterseniz. Aynı şeyin Kamplarındaki birinin başına gelmeyeceğinin de garantisi yoktu.
Serena: “Dudley, sen de eşinle hemfikir misin?”
Roswaal: “O eşim değil ama genel hatlarıyla ikisiyle de hemfikirim.”
O atışmayla Roswaal’ı konuya dahil eden, yüzünde belirgin beyaz bir yara izi olan güzel kadın Serena’ydı.
Serena’nın “eşin” diye bahsettiği kişi Ram mıydı diyerek yönelttiği soruya karşın Roswaal bunu reddederken Otto’yla Ram’ı onayladı.
Roswaal: “Sadece hedeflerimizi göz önüne alırsak bunun kusursuz bir başarı olduğunu söyleyebilirim, doğrusu. Bizimkinin kolu bacağı biraz kısaldı, uykuda olması gereken kız da erkek fatmaya dönüştü ama sonuçlar mükemmel. Sanırım buradan Krallığa çekilmek verebileceğimiz en az kayıplı karar olacaktır.”
Ram: “Barusu’nun dişleri henüz tam çıkmamış olsa da Ram kaybın asgari düzeyde kaldığını söylüyor.”
Subaru: “Bütün dişlerim çıktı be benim, siktir ya!..”
Herhangi bir tartışma çıkmamasını uman Ram, Subaru’nun boyuyla dalga geçti. Yine de sohbetin aldığı kötü gidişat yüzünden Subaru’nun gözleri etrafta dolaşıp durdu.
Otto, Ram ve Roswaal; Emilia Kampı’nın pratik zekâlıları olmaları nedeniyle politikaların belirleneceği bu toplantıda güçlü bir karar hakkına sahip olan üç üyeydi.
Emilia Kampı’nın tepesinde olmalarına rağmen Emilia’yla Subaru’nun fikirlerinin kabul görmemesi alışılmadık bir durum değildi. Hatta bu oldukça yaygın desek yeridir.
Subaru: “Yani bizden taraf olan tek kişi Beako mu?..”
Beatrice: “…Üzgünüm Subaru ama Betty de onlardan yana, doğrusu. Subaru küçülmüşken İmparatorlukla daha fazla haşır neşir olmak çok tehlikeli değil mi, sanırım?”
Subaru: “Yok artık yahu, sen de mi ya?!”
Ortağının beklenmedik ihaneti karşısında şok olan Subaru’nun gözleri büyüdü.
Ancak Beatrice mahcup görünse de “Şaka yapıyorum, doğrusu” diyeceğine dair bir işaret de yoktu. Bunu söylüyordu çünkü Subaru’yu gerçekten de önemsiyordu.
Kısacası――
Emilia: “Subaru…”
Subaru: “…Geriye Emilia-tan’la ben kaldım demek.”
Beyaz elini sıkıca sıkan Emilia’nın ametist rengi gözleri titredi. Kızın ismini zikretmesine karşılık boğazını temizledi ve sayıca ezilmelerinden ötürü soğuk terler dökmeye başladı.
En azından burada olmayan diğerleri yanında olaydı durum daha farklı olabilirdi――
Otto: “Bil diye söylüyorum, Petra-chan da bizden yana. Frederica-san pasif kalsa bile o da ülkesine döenmeyi tercih etti… Sizin tarafınızda olan tek kişi Garfiel’dan ibaret.”
Subaru: “Yalnızca Emilia-tan, Garfiel ve ben mi kaldık yani!? Bu nasıl bir şaka lan!”
Emilia: “Iıı… Nedense kendimi geeerçekten de çok çaresiz hissediyorum…”
Subaru’yla Emilia’nın iyimser hayalleri faydacı düşüncelerce yerle bir edilince çaresizlikleri daha da güçlendi.
Kararların yumruklarla alındığı bir toplantı olsaydı bu, Emilia’yla Garfiel’ın varlığı ezici bir avantaj sağlardı ama politikayı içeren toplantılar onlar için hiç mi hiç uygun değildi.
Goz: “Böylesi bir rezilliğe izlemeye tahammül edemiyorum, gökler şahidim olsun ki!”
Subaru’nun grubundaki tartışmalara burnundan soluyarak tepki veren kişi Goz’du.
Daha önce Subaru’nun Abel’e karşı tutumundan şikâyet eden biri olarak grubun tüm söz ve davranışlarının İmparator’a saygısızlık olduğunu hissetmiş olmalıydı.
İleriye doğru büyük bir adım atan Goz, Subaru’yu ensesinden tuttuğu gibi kaldırdı. Gerçekten de dediği gibi yaptı ve iki kalın parmağıyla onu yukarı çekmesiyle Subaru şaşkınlık içinde “Aaa!” diye bağırdı.
Goz: “Bu bir İmparatorluk meselesidir! Eğer İmparatorluk değil de Krallık vatandaşıysanız, belirlediğiniz politika uyarınca bir an evvel sınırı geçmelisiniz! Gücünüze ihtiyacımız yok!”
Subaru: “B-Bi’ saniye dursana ya! Daha tam olarak konuşmamızı bitirmedik…”
Goz: “Sus!――”
Ayakları havada sallanırken muazzam bir ses Subaru’yu sersemletti.
Elleriyle kulaklarını tıkamasına rağmen Goz’un sesi bir silahmışçasına savunmasını delip geçti. Ne var ki Goz’un argümanı, bir İmparatorluk Askeri olmanın verdiği gururdan kaynaklanıyordu ve Subaru’nun buna itaat etmek gibi bir zorunluluğu da yoktu.
Dahası, bu durum Subaru dışındaki yabancılar için de geçerliydi.
Emilia: “Buraya kadar, Goz-san. Önce Subaru’yu yere indiriver, sonra bunu düzgünce konuşalım.”
Ellerini beline koyarak hemen öne atılan kişi Emilia’ydı.
Subaru’yu elinde tutan Goz’a başını kaldırıp bakıp azimle hükmünü ona iletti. Bu tavrı Goz’un kaşlarını derinden çatmasına neden oldu, yara izleriyle dolu yüzüyle Emilia’ya tepeden baktı.
Goz: “Sen de mi? Anlaşılan bu oğlanla aynı fikirdesin! Ancak! İmparatorluğun Kılıç Kurtları merhamet dilemez! Yardımınız gereksiz! Yoldaşlarınıza katılıp derhâl…”
Emilia: “Dediğine! Buna çoook kocaman şekilde itiraz ediyorum!”
Goz: “Ne?!”
Emilia: “Gücümüzün gerekli olmadığını söylüyorsun! Ama! Durumun hiç de öyle olmadığını biliyorum!”
Beatrice: “Heyecandan sesi gürledi, doğrusu.”
Goz’un hiddeti karşısında altta kalmak istemeyen Emilia’nın gümüşi bir çanın tınısını andıran sesi giderek yükseldi.
Güzelliğinden bir şey kaybetmemişti ama Emilia’nın sesi sıradan bir çandan ziyade dev bir çanın gümbürtüsü gibi çınlıyordu, kendisine doğrudan meydan okunan Goz’un ifadesi çarpıldı.
Yüzü buruşmuş Goz’a parmağını doğrultan Emilia devam etti.
Emilia: “Ne de olsa! İmparatorluk Başkenti savaşında bile ben, Priscilla ve diğerleri olmasaydı herkes çoook ama çoook daha fazla zorlanırdı!”
(Ç.N: Bundan sonra İngilizcede kullanılan “reaaally” yani “geeerçekten de” cümlesi yerine bazen “çoook” kelimesini de kullanacağız. Zaten Japoncanın orijinalinde “çoook” kullanıyor, bundan sonra cümleye hangisi uyarsa onu kullanacağız.)
Goz: “――Hık!”
Emilia: “Her birimiz! Epey güçlüydü, değil mi Berstetz-san?!”
Yüksek sesle konuşan Emilia, lafı Berstetz’e çevirdi.
Gözleri iplik gibi kısılmış yaşlı adam, bu ani pas karşısında istifini bozmadı. “Haklısınız, doğrudur” diye cevap verirken parmaklarıyla bıyığını sıvazladı.
Berstetz: “Kendi adıma konuşmam gerekirse Birinci Sınıf Generallerin bozguna uğratılmalarını hiç beklemiyordum. Bu hanımların katkısı olmasaydı…”
Serena: “Olayları bizim açımızdan konuşmak garip hissettiriyor ama Saray’dan ateşlenen o beyaz ışık… şuradaki elbiseli kızca dağıtılmıştı.”
Berstetz: “――Demek öyle.”
Çenesini kaldıran Serena, Beatrice’in başarısından bahsetti. Bunu duyan Berstetz, Beatrice’in o ışığa ne yaptığını merak edercesine yüz ifadesi hafifçe gerildi.
Subarugillerin savaş alanına varmasından hemen önce, tek bir atış neredeyse savaşın kaderini belirleyecekti―― Beatrice’in o atışı yok etme başarısından bahsedilmesi, ortağı olarak Subaru’yu gururlandırmıştı.
Subaru: “Eee, Goz-san, artık bir olsun durumlar farklı, değil mi? Yardımımıza ihtiyacınız olmadığını söylüyorsunuz ama biz olmasaydık vaziyet çok daha vahim olurdu.”
Emilia: “Evet! Nasıl olurdu bilmiyorum da vaziyet çok daha vahim olurdu!”
Beatrice: “Emily, valyumunu kısmanın vakti geldi, sanırım.”
Subaru’yla Emilia dalga dalga saldırırken Serena ve ardından Berstetz’in de destek vermesiyle Goz’un dudaklarının seğirmesine neden oldu.
Subarugiller ısrar etseydi işleri zor olurdu ancak bu durumda böylesi üst düzey toplantıya katılan Serena ve meslektaşları tarafından da onaylanmak, askeriyede tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş biri olan Goz üzerinde oldukça etkili görünüyordu.
Ancak――
Goz: “…Katkılarınızı kesinlikle kabul ediyorum. Ancak! Siz daha kendi aranızdaki en mühim tartışmaları bile sonuçlandırmamışken!”
Subaru: “Bu!”
Emilia: “Çok da yanlış sayılmaz…”
Onlara makûl bir karşı argüman sunmasıyla Subaru’yla Emilia’nın hevesi kursağında kaldı.
Bu noktada Goz’un üstesinden gelseler bile kolay bir rakibi yenmiş olacaklardı, Subaru ve müttefiklerinin fikirlerinin sorgusuz sualsiz kabul edileceği anlamına gelmiyordu.
Aksine, Goz’a kıyasla ikna edilmesi daha zor insanlar vardı.
Otto: “Kulağa gaddarca geldiğini biliyorum ama izin verin de söyleyeyim.”
Subaru rakibini yeniden tanıdığı anda o rakip sanki bunu bekliyormuşçasına söze giriverdi.
Kötü bir sezgi uyandıran bir tonda konuşmaya başlayan Otto, yakalanan Subaru’yla onu yakalayan Goz arasında bakışlarını sabitledi ve…
Otto: “Birinci Sınıf General Goz’un dediği gibi bu İmparatorluğun meselesidir. Başımıza gelen durumun zorunluluğunun aksine, bu noktadan sonra aktif olarak müdahil olmak… başka ülkelerin iç işlerine karışmak anlamına gelen uluslararası krize de dönüşebilir.”
Subaru: “Gığh… Hık.”
Otto: “Öncelikle, Natsuki-san’ın bu işe burnunu sokmak için bu kadar yırtınmasının sebebi ne? Herhalde, bu İmparatorlukta bugüne kadar tanıştığı insanlara duyduğu minnet ya da sempati falan filandır, değil mi?”
Subaru: “Sanki her şeyi biliyormuşsun, anlamışsın gibi konuşup durma! Ne var bunda, kötü mü yani!”
Otto: “Kötü değil ama şöyle bir ikna yöntemi de var. ——Şey, Natsuki-san’ın arkasını dönüp gidemeyeceği o insanların hepsini, İmparatorluğun dışına çıkarsak ya.”
Sorunları saf mantıkla çözmeye çalışan Otto, benimsediği ilkenin en büyük kozunu oynamış, ortaya attığı bu akılalmaz teklif karşısında Subaru’nun gözlerini yuvalarından fırlatmıştı. En az onun kadar şaşırmış olacak ki Goz da parmaklarının arasındaki hâkimiyeti kaybedip Subaru’yu pat diye yere düşürüverdi.
Elbette bu durum Emilia’yı da şaşkına çevirmişti. Popo üstü yere çakılan Subaru’ya elini uzatırken “Otto-kun?” diyerek ona baktı ve…
Emilia: “Bu da ne demek şimdi? Yoksa, gerçekten…”
Otto: “Laf cambazlığı yapmıyorum, gayet olduğu gibi dümdüz bir teklif bu. Durum ortadayken bari gönüllü olanları toplayıp buradan çıkarma çılgınlığını yapıverelim. Şansımıza, karar yetkisi elimizde.”
Otto’nun bakışları, bir anlığına Roswaal’a kaydı.
İmparatorlukta kimliğini gizliyor gibi görünse de Roswaal’ın Emilia Kampı’ndaki en büyük otorite olduğu su götürmez bir gerçekti. Otto’nun fikri kabul edilirse sığınma taleplerini garanti edecek kişi Roswaal olacaktı.
Ve Otto’nun bu meydan okuyan tavrı karşısında Roswaal, o sarı gözünü açıkta bırakacak şekilde tek gözünü kıstı.
Roswaal: “En azından işverenimin bunu reddedeceğini sanmıyorum. Böylece alınması gerekmeyen risklere girmekten kurtulacaksak bu kadarı gerekli bir masraf diyebiliriz.”
Ram: “Kafası çocuktan farksız çalışan Barusu’dan bahsediyorsak aklının takıldığı insanların çoğu savaşacak gücü olmayan tiplerdir kesin. İmparatorluk onları elden çıkarsa bile kendilerini üzülmeyecek tipler yani.”
Dehşet verici bir pazarlık dönüyordu. Subaru ve diğerleri bir kenara itilmiş, konu onlarsız tatlıya bağlanıyordu.
Roswaal’ın o devasa ölçekli kendini sağlama alma dürtüsünden, Ram’ın Subaru’nun karakterini ciğerine kadar bilerek yaptığı tahminlerden ötürü araya girecek bir boşluk bulamıyordu. O bocalarken mevzu alıp başını gidiyordu.
Otto: “Siz ne dersiniz, İmparator Ekselansları? Ülkenizdeki kayıpların sayısını biraz olsun azaltabileceksek bu teklif o kadar da fena sayılmaz, değil mi?”
Vincent: “——Enine boyuna, gayet iyi düşünülmüş bir teklif. Öyle kolay kolay reddedilemeyecek türden.”
Otto: “Teveccühünüz*.”
(Ç.N: Günümüzde kaybolup gitse de Osmanlı zamanında padişah başarınızı överse bu sözü söylerdiniz. Yani genel olarak “aman efendim, ben kimim de beni övüyorsunuz” gibi gibi. Burada İngilizce “teşekkür ederim” diyerek tam anlamıyla yanlış çevirmiştir. Doğrusu budur.)
Abel’in ağzından da teklifin “apaçık” olduğu onayı gelince de Otto diplomatik bir nezaketle hafifçe eğildi. Gerçi, Otto’nun içinden dil çıkardığına kalıbımı basabilirim.
İmparatorluğun mantığıyla Otto’nun kimyası hiç uyuşmuyordu. Yetenek olarak değil de karakter olarak.
Subaru gibi Otto da İmparatorluktan nefret ediyordu muhtemelen.
Bu konuda hemfikirlerdi. Otto sadece bu nefretin üzerine neyin önemli olduğunu ayırt edip mantığını koyabiliyordu, o kadardı.
Subaru: “Gıh…”
Sanki binmesi gereken gemideki delik başkalarınca onarılmış ama gemi bambaşka bir şeye evrilmiş gibiydi.
O gemi de Subaru’nun arzu ettiğinden farklı bir yöne yelken açıyordu ama yine de Subaru’nun değer verdiği insanların hayatını korumak uğruna akıntıda sürüklenip karşı kıyıya ulaşmayı hedefliyordu.
Bu planın Subarugiller için inceden inceye düşünülmüş bir plan olduğunu biliyordu.
Biliyordu bilmesine ama yine de…
Otto: “Ne diyorsun, Natsuki-san? Bu yapabileceğim en büyük taviz ve incelik.”
Subaru’nun fikrini kestirip atmak yerine, olabildiğince onun isteklerini toparlayıp bunun üzerine güvenliği de sağlamaya çalışan bir Otto vardı karşısında.
Güvenilir bir adam olduğunu sanırdı ama meğerki fikir ayrılığına düşünce başa çıkılması imkânsız, baş belası bir herifin tekiymiş. Şu konuşmadan önce ona zorla içki içirip körkütük sarhoş etmek lazımmış.
Otto’nun bu tepeden tırnağa zırhlı mantığı karşısında, elinde sadece bir tahta sopayla kalan Subaru ne yapabilirdi ki——.
Emilia: “——Iıı, Abel, sana sormak istediğim bir şey var da.”
Subaru: “Emilia-tan?”
Aniden Subaru’yla aynı fikirde olmasına rağmen Subaru gibi köşeye sıkıştırıldığı için kahrolması gereken Emilia, Abel’e seslendi.
Onun profilini gören Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı.
Lafın altında kalıp bir çıkış yolu bulmak için kıvranan o hırslı ve üzgün Subaru’nun aksine, Emilia’nın ne gözlerinde ne de duruşunda bir yenilgi havası vardı.
O asil ve cesur Emilia’nın seslenişi üzerine Abel’in kara gözleri ona döndü.
Sessizce devam etmesi beklenirken Emilia’nın ince dudakları kıpırdadı…
Emilia: “Vollachia İmparatorluğu’nda toplamda ne kadar insan yaşıyor?”
Vincent: “——Son bir aydır süren iç savaş yüzünden sayılar epey azalmıştır ama ondan önceki durumu baz alırsak aşağı yukarı elli milyon civarı olsa gerek.”
Emilia: “Öyle mi…”
Kaşlarını çatan Abel, Emilia’nın sorusuna böyle cevap verdi. Bu cevabı duyan Emilia kısa bir iç çekti, ardından işaret parmağını dudağına götürüp Subaru’ya baktı.
Ve ardından da——
Emilia: “Öyleymiş, Subaru.”
Subaru: “――――”
Evet, Emilia Subaru’ya tam olarak bunu söyledi.
Bir an, kızın kendisine attığı pasın ne anlama geldiğini kavrayamadı; hemen ardından Subaru’nun gözleri şaşkınlıkla açıldı, yanakları gerildi.
Kaskatı kesilen yüzüyle ne yapması gerektiğine dair bir anlık tereddüt yaşadı ve…
Beatrice: “Subaru, Betty fikrini söyledi, doğrusu. Ama…”
Subaru: “Beatrice…”
Beatrice: “Betty, her zaman Subaru’nun tarafındadır, sanırım.”
Tereddüt eden Subaru’nun elini kavrayan Beatrice, bedeniyle onun yanına sokuldu.
Neredeyse Subaru’yla aynı boyda olan Beatrice, her zamankinden çok daha yakın olan gözleriyle ona dik dik bakarken Subaru derin bir nefes alıp verdi.
Emilia’nın beklenti dolu bakışları üzerindeyken Subaru başını çevirip Otto’ya baktı.
Ona, aşağıdan yukarıya doğru bakarak konuştu.
Subaru: “Elli milyon.”
Otto: “…Efendim?”
Ağzından dökülen bu söze karşılık Otto, o düzgün şekilli kaşlarını çatıp tekrar sordu.
Soruya soruyla karşılık verilince Subaru göğsünü kabarttı, yanağını çarpık bir gülümsemeyle büküp üzerine basa basa ilan etti.
Subaru: “Sen… az önce demiştin ya. Arkamı dönüp gidemeyeceğim herkesi Krallığa götüreceğiz diye. Mademki öyle! Benim arkamı dönüp gidemeyeceğim insan sayısı tam tamına elli milyon!”
Otto: “——Hık, Natsuki-san!”
Subaru: “Biliyorum! Sen çok ama çok daha fazla haklısın! Hatta dediğim saçmalığın daniskası! Herkesin beni ve Rem’i kurtarmaya geldiğini, ‘ne saçmalıyorsun’ dediğinizi biliyorum! Ama!”
Kaşlarını kaldıran Otto’ya elini uzatan Subaru, kendiyle dalga geçerken bir yandan da frene basmıyordu.
Mantıkla köşeye sıkıştırıldığında Otto, Ram ve Roswaal’ı yenmesine imkân yoktu. O zaman Subaru da Emilia’yla Garfiel yanındayken en iyi bildiği şeyi yapacaktı.
Mantığa karşı mızmızlanıp duygu seli yaratacaktı.
Subaru: “Durum akılalmaz derecede boka sarmış hâlde! Biz aradan çekilirsek ve bu yüzden İmparatorluk yerle bir olursa ne olacak? Düşüncesi bile boğazımdan tek bir lokma geçmemesine yetiyor yeminle!”
Otto: “Peki bizim üstleneceğimiz risk ne olacak? Hiç tanımadığımız elli milyonu kurtaracağız diye, bizimkilerden biri ölürse ya da iyileşmez bir yara alırsa çok daha fazla acı çekersiniz.”
Subaru: “Bizimkilerden kimsenin ölmesine izin vermeyeceğim, kimseye öyle bir bedel de ödetmeyeceğim. O kesin! Bu ‘kesin’ diye bir kenara koyduktan sonra da onun ötesinde konuşuyoruz işte.”
Alçak sesle sakince onu köşeye sıkıştıran Otto’ya cevabı yapıştıran Subaru, ardından Otto’ya değil de onun hemen yanında tek gözünü kısmış duran Roswaal’a baktı.
Subaru: “Roswaal! Senin anlaman lazım. ‘Kesin’ dediğim şeyin, kesin olduğunu.”
Roswaal: “…Dudley benim ismim, Subaru-kun. Yine de senin ‘kesin’ine bel bağlayan benim bu soruya baş sallamamam, fazla samimiyetsiz kaçardı, değil mi?”
Lafı dolandırsa da Roswaal iki elini havaya kaldırıp Subaru’nun fikrine teslim oldu.
“Ölümden Dönüş”ü bilmese de Subaru’nun “Otorite”sinden haberdar olan Roswaal, o “Otorite”ye bel bağladığı ölçüde Subaru’nun keyfini kaçırmayı göze alamazdı.
Zaten burada Roswaal’ın laf cambazlığına kanarsa “Mabet”teki yemine ne olacaktı ki?
Emilia: “Ram, ne olur…”
Ram: “…Emily, en azından Ram’ı ikna edecek bir şeyin yok mu?”
Emilia: “Elimden gelenin en iyisi yapıp herkese yardım etmek istiyorum… O yüzden, lütfen.”
Öbür tarafta Emilia, Ram’a karşı inanılmaz “güç kullanımıyla” ricada bulunuyordu.
Subaru aynı şeyi yapsa acımasız sözlü tokatlarla onu yerden yere vuracak olan Ram, Emilia’nın bu baskısı karşısında etkili bir cevap veremiyordu.
Sonunda Ram, hafifçe iç geçirerek…
Ram: “Ram için Rem geri getirilebildiği sürece sorun yok. Rem’in şu anki hâline bakacak olursak İmparatorluk insanlarıyla bayağı bir samimi olduğunu söyleyebiliriz… Onları öylece bırakıp gidersek daha yeni abla olduğumu idrak etmişken ablalık onurum zedelenir.”
Emilia: “Ram!..”
Ram: “Bırak beni, yapışma.”
Gözlerini kapatıp uzlaşmak için kendi kendine bir sebep bulan Ram’a Emilia sıkıca sarıldı. Emilia’nın bu taşkın kucaklamasına Ram, yüzünü buruşturarak karşılık verdi.
Böylece kaba kuvvetten farksız yöntemlerle Roswaal ve Ram düşmüş oldu.
Ancak——
Subaru: “Otto, ne olur!..”
Otto: “Emily’yle aynı duygu sömürüsünü mü yapacaksın? Maalesef ki ben Ram-san’dan farklıyım. Ödenecek bedeli bilmeden bir sözleşmeyi saynlayacak kadar aptal değilim.”
Subaru “Beako’nun hatırına ne olur!..”
Beatrice: “B-Betty de rica ediyor, doğrusu.”
Otto: “İster iki kişi ister üç kişi gelin, gene de olmaz.”
Subaru Beatrice’i öne sürünce Ram’a sarılmış olan Emilia da katılmaya yeltendi ama Otto yine herkesten önce davranıp onları durdurdu.
Duygularla hareket etmemeye kesin karar vermiş bir yüz ifadesi vardı Otto’da; bu inatçılık, sanki saplantılı bir çılgınlığa tutulmuş olan Roswaal’la uğraşmak kadar zorluydu. Hatta şu anki Otto’ya bu izlenimi aktarmak gibi bir hakaret bile işlemezdi.
Otto: “Sadece risk alıp duruyoruz, Natsuki-sanların düşüncesinde hiçbir kazanç yok. Duygu sömürüsünün şartlarını bile sağlamıyorsunuz. Ram-san da Dudley de lütfen şu ikisini şımartmayın.”
Roswaal: “Oya, oya azar işittik.”
Ram: “Otto haddini aşıp ukalalık ediyor.”
Otto sertçe çıkışınca Roswaal omuzlarını silkti, Ram kaşlarını çattı. Ama Otto’nun fikrine itirazları yoktu ki ikisi de daha fazla laf etmedi.
Gerçekten de Otto kalesi yıkılmazsa durumu lehlerine çevirmeleri mümkün değildi.
Herkesin içine sinmeyen bir durumu, sırf statü farkıyla tepeden dayatmayı ne Emilia ne de Emilia Kampı doğru bulurdu çünkü.
Tam o sırada——
Vincent: “——Kazanç yok dedin. O hâlde, ortada bir kazanç olursa işin rengi değişir.”
Otto: “――――”
Araya giren kişi ne Subaru ne de Emilia’ydı aksine Abel’di.
İmparator’un söze karışmasıyla Otto’nun bakışları keskinleşti. Subaru’nun gevşek ağızlılığının aksine, Otto İmparator’a gerçekten saygısız sayılabilecek dik bir bakış fırlattı.
Otto: “Kazanç olursa evet. Ne yapmayı düşünüyorsunuz peki? Şunu baştan söyleyeyim, ödül falan verseniz bile bunun karşılığını ödemeye asla…”
Vincent: “——Lugunica Krallığı’nın Kraliyet Adayı’ndan, resmî olarak iş birliği talep ediyorum.”
Otto: “——Hık.”
Abel’in sunduğu bu teklif karşısında Otto’nun yüzü kaskatı kesildi, gırtlağından bir hırıltı yükseldi.
Aynı anda yüzlerinde deprem etkisi yaratanlar, Subarulardan çok İmparatorluk tarafındakilerdi. Bu sözler üzerine Serena gülümsedi, Berstetz o çekik iplik gibi gözlerini hafifçe araladı.
Ve yüzüne dehşet yapışmış olan Goz, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi iki elini iki yana açarak…
Goz: “Bekleyin, Ekselansları! Krallıktan iş birliği talep etmek de ne demek… Böyle bir şey! Kutsal Vollachia İmparatorluğu tarihinde görülmemiş bir şeydir!”
Vincent: “Görülmemiş olması neyi değiştirir ki? Onu dert edeceksen İmparatorluk Başkenti’ni o soysuzlara kaptıran ve böyle tıpış tıpış geri çekilen aciz bir İmparator örneği var mıydı önceden sanki? Saçma sapan takıntılar bunlar.”
Goz: “AMA! Başka bir ülkeye bel bağlarsa gücünün yetmediği, Kılıç Kurdu’na yakışmayan bir karar verdiği konuşulur askerler ve halk arasında! Haddim olmayarak söylüyorum, İmparator Ekselansları’nın otoritesi gölgelenir!”
Vincent: “Otorite gölgelenirmiş… Yersiz endişeler.”
Sesini yükselten Goz’un yakarışına Abel başını iki yana sallayarak cevap verdi.
Sözü kesilip atılan Goz, donuk gözlerle bakakaldı. Ona karşılık veren Abel, “Goz Ralfon” diyerek sadık kulunun adını andı.
Vincent: “Şu an bize gereken içi boş, kof bir otorite mi? ——Hayır. Şu an bu İmparatorluğun arzuladığı şey zaferdir. Düşmanın gırtlağını söküp atarak, kanla yıkanarak, can alarak elde edilen o zaferdir İmparatorluğun yarınını şekillendirecek olandır.”
Goz: “E-Ekselansları…”
Vincent: “Her kim dişleri geçirmeme engel olacaksa -her ne olursa olsun- bu Vincent Vollachia’nın koyduğu demir ve kan yasasının ‘düşmanı’ demektir. İyice düşün de cevap ver, Goz Ralfon.”
Goz: “――――”
Vincent: “——Sen… benim ‘düşmanım’ mısın?”
Böyle sessizce sorulunca Goz’un bütün vücudu titredi.
O odada Subaru’yla itişip kakıştığına dair hiçbir iz yoktu, dimdik duran ve İmparatorluk heybetini sergileyen Abel’in muazzam bir gücü vardı.
Bakışlarında, sesinde, varlığının ta kendisinde başkalarını ezen bir güç vardı ve Goz, bunu en yakınından, tam karşından, tek başına göğüslemek zorundaydı.
Ve Goz, toplasan beş saniye bile sürmeyen bir düşünme sürecinin ardından——
Goz: “Ekselansları’nın vaktini alarak büyük bir saygısızlık ettim. ——Bendeniz Goz Ralfon! Ekselansları’nın önünde duran engelleri paramparça edecek savaş çekiciyim! Asla ve asla! Ekselansları’nın ‘düşmanı’ değilim!!”
Vincent: “Öyleyse sorun yok. Çabalarına güveniyorum. Daha çok gayret et.”
Goz: “Emredersiniz!! …Emredersiniz?”
Goz’un o gür sesiyle verdiği cevabı başıyla onaylayan Abel, kulunun çabasına güvendiğini belirtti. Bunu tüm gücüyle kabul ettikten sonra Goz, sanki üzerine yıldırım düşmüş gibi bir ses çıkardı.
Muhtemelen şaşkınlığının sebebi, Abel’in sona eklediği o cümleydi.
Goz: “——hık, var gücümle çalışacağım!!”
Hemen ardından gözlerinden yaşlar boşalan Goz, o kalın koluyla yüzünü silerek titrek bir sesle Abel’e yeniden yemin etti.
Onu göz ucuyla süzen Abel, bakışlarını Serena ve Berstetz ikilisine çevirdi.
Vincent: “Sizin de bir itirazınız yok sanırım.”
Serena: “Yok. Tam benim zevkime uygun bir surat ifadesiydi, Ekselansları’na olan sadakatim daha bir arttı sanki.”
Berstetz: “Bu kulunuzun da itirazı yok. Beklediğimden biraz fazla şaşırdım, orası ayrı.”
Vincent: “Hımm.”
Gülümseyen Serena’yla iplik gözlü Berstetz’e karşı tavrını burnundan bir ses çıkararak veren Abel, ardından ilerleyip Emilia’nın tam karşısında durdu.
Ve gözlerini kırpıştırıp duran Emilia’ya dik dik bakarak…
Vincent: “Aynen duyduğun gibi Kraliyet Adayı. Vollachia İmparatorluğu, durumu kontrol altına almak için resmen Lugunica Krallığı’ndan iş birliği talep ediyor. ——Bize gücünü bahşet.”
Emilia: “…Iııı, Abel. Sana gerçekten de yardımcı olmak istiyorum. Ama ben Kraliyet Adayı gibi şeylerden falan hiiiiç mi hiç anlamam ki.”
Subaru: “Emilia-tan, yanlış anladın! Burası, kimliğini açık etmen gereken yer!”
Emilia: “Eeh! Öyle mi?!”
Abel’in teklifi karşısında gerçekten mahcup görünen Emilia gözlerini kocaman açtı.
Subaru’yla Beatrice ona defalarca kafa sallayınca da Emilia daha da emin olmak için sarıldığı Ram’a baktı.
Bunun üzerine Ram, Emilia’nın kollarından kurtulup tam tersine onu sırtından itti.
Ram: “Aynen öyle. ——Buyurun, keyfinize bakın, Emilia-sama.”
Emilia: “——Aa.”
Ram’ın ağzından “Emilia” adını duyan Emilia şaşırdıktan sonra gözleri ışıldadı. Sonra o sevincini bir göz kırpışıyla göz kapaklarının ardına saklayıp yeniden Abel’e döndü.
Hafifçe kaşlarını çatmış hâlde sahnenin toparlanmasını bekleyen Emilia, Abel’e “Öhöm” diye boğazını temizleyerek karşılık verdi.
Emilia: “Ben Emilia, yalnızca Emilia. Lugunica Krallığı’nın bir sonraki kralını belirlemek için seçilen Kraliyet Adaylarından biriyim. Ve şu an, tehlikedeki İmparatorluğa yardım etmek isteyen biriyim.”
Vincent: “——Resmî olarak talep ediyorum. Vollachia İmparatorluğu’nun başka bir ülke insanından, hele ki ağır sorumluluk taşıyan birinden yardım dilendiği görülmüş şey değildir. Yani, bu gerçek kamuoyuna açıklanırsa Krallıktaki taht yarışında rüzgârı da arkana…”
Emilia: “Ay, tamam ya! Öyle şeyler sonraki iş! Şu an yapmak istediğim şey bu!”
Uzun uzadıya, o resmî mantıkları sıralamaya kalkan Abel’e Emilia yanaklarını şişirerek tepki gösterdi. O tatlı somurtkan ifadesiyle Emilia’nın Abel’e gösterdiği şey kendi eliydi.
Kaldırdığı elini yavaşça indiren Emilia, onu Abel’e uzatarak…
Emilia: “İmparatorluğunu kurtarmamıza izin ver.”
Sonuçta konuyu açan tarafın tepetaklak olması tam Emilia’ya göre bir hareketti. Emilia’nın uzattığı o ele tepeden bakan Abel, bir anlığına Subaru’ya baktı.
O kara gözlerinde beliren hafif şaşkınlığa, Subaru şeytani bir sırıtışla karşılık verip başını salladı.
Subaru: “Buyurun, İmparator Ekselansları. Biricik Emilia-tan’ımın elini sıkmana müsaade ediyorum.”
Emilia: “İşte o yüzden Subaru ‘benim’ derim hep.”
Subaru’nun gevşekliğine Emilia alaycı cevap verirken ikisinin bu atışması karşısında Abel tek gözünü kapatıp iç geçirdi.
Ardından eli yavaşça, Emilia’nın uzattığı eli kavradı ve…
Vincent: “——Pekâlâ. Yardımlarınızı kabul edeceğim.”
Bu da sonuçta Abel’e has bir üslup olsa da iki ülke arasındaki iş birliği işte böyle kurulmuş oldu.
△▼△▼△▼△
——Böylece Emilia ve Abel el sıkıştı, buraya Lugunica Krallığı’yla Vollachia İmparatorluğu arasındaki o tarihî an kazınmış oldu.
Subaru: “Eee, Otto-san, sonuç sizi tatmin etti mi acaba?..”
Emilia tarafıyla Abel tarafı zirveye ulaşıp sonunda el sıkışmaya kadar varmışlardı ama en başta bu işi ortaya atan Otto orada öylece kalakalmıştı.
Roswaal’la Ram orta yol bulmuştu ama öyle olmayan Otto’yu bir kenara bırakıp konuyu ilerlettikleri için Subaru tir tir titriyordu.
Çok ama çok ayıp ettiklerinin farkında olduğu için istemsizce kibar bir dille ve ellerini ovuştura ovuştura nabız yokluyorlardı.
Otto: “――――”
Subaru’nun o ürkek sorusuna Otto’dan cevap gelmemişti.
Korkudan adamın yüzüne bakamayan Subaru, sessizliği cevap sayıp dertlendi. İstemeden yanındaki Beatrice’i kucaklayıp yanaklarını birbirine bastırarak…
Subaru: “N-Ne yapacağız Beako… Otto ağzını bıçak açmıyor…”
Beatrice: “Az çok onu anlıyorum, sanırım. Otto açısından bakacak olursak fena hâlde dalga konusu olduğunu düşünüyordur, doğrusu. Kendi düşünceleri yerle bir edildi, tam anlamıyla palyaçoya döndü desek yeridir.”
Subaru: “Palyaço mu… keşke Roswaal’a benzetmeseydin…”
Beatrice: “Öyle deme, doğrusu! Öyle büyük bir hakaret onu daha da kızdırmaktan başka işe yaramaz, sanırım!”
Telaşla çırpınan Subaru, Beatrice’le bir çıkış yolu arıyordu.
Bir şekilde Otto’nun karizmasını çizdikleri gerçeğini telafi etmek istiyordu ama ne yapsa ne etse bilemiyordu.
Subaru: “Omuzlarını ya da bacaklarını falan mı ovsak?..”
Beatrice: “Pişmanlığın resmen babasını kızdırmış bir çocuk gibi…”
Subaru: “Ne yapayım be, aklıma başka bir şey gelmiyor ki! Otto, kurbanın olayım… Hık!”
Doğru düzgün bir öneri bulamayan Subaru’nun önünde o ana kadar sessizce dikilen Otto aniden bir sandalye çekip oraya gürültülü bir şekilde çöktü.
Bu ani hareket karşısında irkilen Subaru, Beatrice’le birbirlerine sarılmış hâlde geriye sıçradı. Herhâlde sandalyeye oturması Subaru’ya omuzlarını ovdurmak için değildir.
Diye panikleyen Subaru’yla Beatrice’in karşısında duran Otto, elini alnına götürdü ve——
Otto: “…Neyse, istediğim orta yola gayet güzel vardık.”
Subaru: “Eh?..”
Uzun ve derin bir nefes verip gözlerini ovmaya başlayan Otto. Onun ağzından çıkan bu sözler üzerine Subaru önce donup kaldı, sonra “Yok artık” dercesine gözlerini kırpıştırdı.
Subaru: “Yoksa sen, en başından beri böyle olacağını düşünerek mi…”
Otto: “Böyle olacağını değil de en azından buraya kadar getiririm azmiyle hamle yapmıştım. Tabii İmparator Vincent’ın ne kadar taviz vereceğini kestiremiyordum. Ancak nasılsa Natsuki-san’la Emilia-sama fikirlerinden bir türlü dönmez oldular, o yüzden de orta yol düşünmek zorunda kaldım.”
Subaru: “A, o, u, e, a, o, u…”
Düz bir sesle cevap veren Otto karşısında Subaru’nun ağzı bir karış açık kaldı, balık gibi açıp kapadı. İnanamıyorum diye düşünerek arkasına döndüğündeyse Roswaal ve Ram’la göz göze geldi.
Ve o ikisi de aşağı yukarı her şeyi, bütün planı biliyormuş gibi bakıyorlardı.
Subaru: “Sizden var ya, sizden harbiden de KORKULUR yahuuuu!!——”
Otto: “Aşk olsun! Esas Natsuki-sanlar laftan anlamadığı için böyle oldu, unuttun mu ha!”
Subaru: “Oha ya, ben artık Beako’yla Emilia-tan’dan başkasına güvenmem bilesin!.. Bir de Rem! Louis! Tanza, Taburdakiler, Flopgiller ve Mizeldagiller; o kadarcık!”
Beatrice: “Yine de bayağı kişi yok mu sence de, sanırım!”
Sımsıkı Beatrice’e sarılan Subaru, Otto ve diğer beyin takımının bu şeytani hazırlığı karşısında dehşete düşmekten başka bir şey yapamıyordu. Belki de Abel bile belli bir ölçüde bizimkilerin düşüncesini hesaba katarak hareket etmişti ama yine de bu kadarı fazlaydı be.
Subaru: “Harbiden korkulur ya sizden, harbi sizle yapamam ben. Bundan sonra duygusal ilerleyeceğim.”
Beatrice: “Nasıl bir sonuca vardın anlayamadım ama Betty de Subaru’nun kalbine karşı dürüst olmasının daha iyi olduğunu düşünüyor. Böylesi daha tutkulu, Betty de sever, sanırım.”
Subaru: “Ah, ben de seni seviyorum. Vallahi, gerçekten de——”
Nihayet az önceki Otto şoku hafiflemeye başlamış, Subaru da biraz olsun rahatlamıştı.
Tam böyle duyguları yatıştırmıştı ki.
——Aniden, odada alkış sesleri yankılandı.
???: “——Yok artık… fena eğlendim yahu. Vallahi, bayağı bayağı iyi bir şey izledim.”
Gür alkış sesini duyunca istemsizce kim alkışlıyor diye etrafa bakınan Subaru, orada tanımadığı bir silüet görüp nefesini tuttu.
Kimsenin olmadığı odanın köşesinde ne ara geldiği belli olmayan uzun boylu bir karartı dikiliyordu. O kişi ellerini çırpıp alkışlarken o âna kadar dönen muhabbeti keyifle izliyordu.
——Üstelik odadaki hiç kimseye varlığını hissettirmeden.
Goz: “Sen de kimsin?! Nasıl girdin buraya!..”
???: “Aa, eyvahlar olsun… doğru ya. Davet edilmeme rağmen kendimi tutamayıp alkışlayıverdim. Hiç olmadı bu. Ama n’apayım ki methedilesi bir çocuk gördüm mü içim gidiyor, dayanamayıp methedip durmak gibi kötü huylarım var da.”
O an Emilia’yla Abel’i arkasına alıp koruyan Goz savaş pozisyonuna geçti.
Öldürücü bir öfkeyle bakan Goz’un önünde o kişi gayet rahat tavrını koruyarak koynundan çıkardığı altın rengi kiserusunu ağzına götürdü ve ustaca sırıttı.
Ortama hiç uymayan bu kişi, görünüşüyle de bambaşka bir hava yayıyordu.
İki metreye yakın boyuyla, vücudundaki kara tüylerle, umursamazca gülen yüzündeki çekicilikle dağınık uzamış tüyleri birleşince karşısındakine nazik bir kara köpek insan izlenim veriyordu.
Kimonosuyla, ağzındaki kiserusuyla İmparatorluğun en önemli isimlerinin toplandığı bu ejder arabasında bir anda beliren varlık; doğal olarak herkesin dikkatini üzerine çekmişti.

???: “Vay vay… bakıyorum da herkes bana epey merak sarmış.”
Emilia: “Sen de kimsin? Burada ne işin var?”
Bakışların hedefindeki köpek insan kafasını kaşıdı. O köpek insana, Goz’un arkasında korunan Emilia böylece soruverdi.
Bu soru üzerine köpek insan başını yana eğdi, dişlerinin sıralandığı ağzını bir gülümsemeyle çarpıtıp şöyle dedi…
???: “Bana Halibel derler. Bi’ selam verip çıkacaktım da… müsaade var mı acep?”
Diyerek konuştu.



Çeviri için çok teşekkürler
Çeviri için teşekkürler.
Elinize sağlık
lan hallibel ne alaka, o kararagi de değil miydi