Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 86 – “Beş Kale”

Kısım VII, Bölüm 86 – “Beş Kale”

17 Şubat 2025 4.169Okunma 26 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 21 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

ㅤㅤㅤㅤ

Çevirmen: Bertiel

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Kyooko, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus

ㅤㅤㅤㅤ

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

ㅤㅤㅤㅤ

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――“Dev Göz” İzmail, Tepegöz Kabilesi’nin yiğit bir savaşçısı, klanının umuduydu.

Yiğit yüzünün tam ortasında dev mavi bir göz, bakışlarını hiç tereddüt etmeksizin istikbale dikmişti.

Adından da anlaşılacağı üzere, Tepegöz Kabilesi tek bir gözden fazlasına sahip olamayan bir ırktı. Çoğu ırkın bir çift gözle doğduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, tek bir gözün hayatta kalma açısından neredeyse hiçbir avantajı olamazdı.

Bu bağlamda, Tepegöz Kabilesi hayatta kalma becerisi yetersiz, zavallı bir ırk mıydı?

――Kesinlikle, bu inkâr edilebilirdi.

Tek bir göz küresine sahip olan Tepegöz Kabilesi için, tek gözün yokluğuyla azalan hayatta kalma becerilerinin zayıflığına karşın, o tek göz küresinin pek çok özelliği vardı.

Diğer ırklara nazaran çok daha uzağı görebilen bir görme yetisinin yanı sıra, kişiden kişiye değişmekle beraber, mana veya ısının yoğunluğunu da anlayabilenler ya da hareket algılamada anormal derecede üstün olanlar vardı.

Kem Göz Kabilesi de kendine has özelliklere sahip gözleri olan bir başka ırk olsa da eşsiz yeteneklerine karşılık, genellikle zayıf bedenlerle doğan bu ırktan farklı olarak Tepegöz Kabilesi fiziksel olarak da güçlüydü.

Yani bir anlamda “Göz” savaştaki diğer tüm yeteneklerden daha üstündü.

Gündelik hayatta, insanın görebileceklerinden elde edebileceği bilgi miktarı algının büyük bir kısmını oluştururken, bunun hayatta kalmaya doğrudan bağlı olduğu harp alanında daha da belirgin hâle geldiğini söylemeye gerek yok.

Bu bağlamda, Tepegöz Kabilesi mükemmel savaşçılar yaratmak için gerekli donanımlara sahip üstün bir ırk olarak adlandırılabilir.

Esas konumuza dönecek olursak “Dev Göz” İzmail’den bahsedelim.

Henüz yirmi bir yaşlarında olan İzmail, eğitimli bedeniyle muazzam savaş baltasını kullanabilen bir savaşçıydı. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, yüzünün tam ortasında göz kırpan tek bir mavi gözü, hem Tepegöz Kabilesi mensuplarının mükemmelliğinden hem de diğer kabile mensuplarının tehditkâr havasından dolayı tir tir titrediği bir şey hâline gelmişti.

Tepegöz Kabilesi’nin güzellik anlayışına göre gözün şekli ve iriliğinin yanı sıra, gözün rengi ve parlaklığı da pek çok puanlamaya tâbi tutuluyordu ancak İzmail’in gözü her açıdan son derece birinci sınıftı.

Doğar doğmaz iri mavi gözüyle sıradanlardan farklı bir yol çizeceği düşünülerek küçük yaştan itibaren “Dev Göz” lakabıyla anılan İzmail, kabilesinin tüm umutlarını da yeşerten bir çocuktu, büyüyüp genç bir delikanlı olurken, aynı zamanda da bir savaşçı oluvermişti.

Kendisinden daha uzun bir savaş baltası kullanan “Dev Göz”, harp meydanında tozu dumana katardı―― Vollachia İmparatorluğu’nda savaşların patlak verdiği bir çağda yaşıyor olsaydı bu lakap sadece klanında değil, tüm ülke çapında ünlenirdi.

Gelgelelim, devir onun büyüyüp adam olmasını bekleyememişti, o da rehavete kapılarak durgunluk ve rahatlama ortamına giriverdi.

Birçok kişi İzmail’in bu talihsizliğine lanet okuyordu. Yine de kaderi onu yüzüstü bırakmamıştı.

Doğu’da patlak veren isyan alevleri çok geçmeden tüm Vollachia’ya yayılarak, savaşma olanağından yoksun İzmail’i de harp meydanına çağırdı.

İzmail: “Savaşma şansım oldukça――”

Bu savaş baltasıyla savaşta kimsenin yapamayacağı işler başaracağım.

Bu İzmail’in en büyük gururuydu, klandaki herkesin sorgusuz sualsiz inandığı gelecek vizyonuydu. İmparatorlukta, askerî yeteneklerin zirvesindekiler Dokuz İlahi General adıyla bilinen kişilerdi ancak bu kişilere bahşedilen şansın aynıları kendisine de bahşedilmiş olsaydı hepsini hayrete düşürebilirdi.

Bu nedenle “Dev Göz” İzmail İmparator’un mutlaka devrilmesi gerektiğini haykırdığında, kabilesindeki tek bir kişi bile buna karşı çıkmamış ve siyah saçlı çocuğun bulunmasına katkıda bulunmuşlardı.

Nasıl ki isyanın ayak sesleri tüm İmparatorluğa yayıldıysa siyah saçlı Veliaht Prens’in varlığı da aynı şekilde yayılmıştı―― Mesele onun gerçekten var olup olmaması değil, ortada meşru bir iddianın olmasıydı.

Basitçe söylemek gerekirse siyah saçlı bir çocuğa sahip olmaları, Vollachia İmparatorluğu’nda başlayan büyük isyana katılmak için yeterliydi ve bu fırsatı fark edemeyenler o anda katıldıkları haklı davayı baltalamış oluyorlardı.

Bu durumu sessizce izleyenler, üstünlük mücadelesine dışarıdan bakıp seyredenler, İmparatorluğun geleneklerine karşı geliyorlardı.

――İmparatorluk halkı güçlü olmalıdır.

Bu, o günden bu yana İmparatorluğun dört bir yanına, hatta başkentle bağlantısı bile olmayan insanlara dahi yayılmış bir ilkeydi. Bu ilkeyi anlayamayanlar ne bu büyük isyana katılmaya ne de ardından İmparatorlukta yaşamaya hak kazanmışlardı.

İzmail emellerine kavuştuğunda hepsinin kökünü kazıyıp daha güçlü bir ulus yaratacaktı.

Bu amaçla da――

İzmail: “――Bu Vollachia İmparatorluğunda hüküm sürecek kişi benim!”

Ayaklarının uçlarıyla devasa taş surun dibine basıp havalandığında, İzmail’in bedeni göklere yükseldi.

Dışarıdakiler için muhtemelen yıkılmaz olduğu sanılan, içeridekiler içinse hiçbir surette düşmanın aşamayacağı bir surun üzerinden kolayca geçip ayaklarını surun üzerine dayadı.

Surların tepesine inen İzmail’i görünce yaylarını çekmiş olan askerler paniğe kapılıp bellerindeki kılıçları çekmeye çalışsalar da çok yavaş davranmışlardı.

İzmail: “İmparatorluğun askerleri için ne kadar utanç verici!”

Sırtında taşıdığı savaş baltasının kabzasını kavramasıyla da sağ kolundaki kaslar şişiverdi ve ardından bir flaş patladı.

Havaya savrulan devasa balta hiç ses çıkarmadan havada süzülürken önüne çıkan beş askerin üst bedenleri de aynı anda tuzla buz oldu. Bellerinden yukarısını kaybedenlerin alt bedenleri ağırca yere yığılıp kaldı, oluk oluk kan boşalırken çevresindeki askerler de feryat edip bağırmaya başladı.

Kulak zarları, bu insanların yoğun bir endişe ve yeterli bir korkuyla kaplı olduklarını sezince…

İzmail: “Yazık.”

Tetikte ve endişeli savaşçılardan ziyade, korkaklıklarına yenik düşenler fazlasıyla hayal kırıklığı yaratıyordu. İzmail mavi gözünü bir kez kırparak gördüğü dünyayı değiştiriverdi.

O anda capcanlı renklerle sarılı dünyasından parlak renklerin silinip gittiğini ve görüş alanının koyu renklerle kaplandığını gördü. ――Yo, sadece koyu renkler de değil. Karanlığın içerisinden kırmızı, sarı ve de mavi ışıltılar belirdi. Bunlar canlıların taşıdığı duygulardı, onları birer renk olarak algılamak da İzmail’in gözüne has bir özellikti.

Gözünün gücüyle İzmail, düşmanın savaşma isteğine sahip olup olmadığını, ne tür becerilerde ustalaştığını ve bir savaşçı olarak geçmişine dair bir fikir edinebilirdi.

Gözünün eleyip seçtiği renklere ait görüş alanıyla beraber, İzmail düşmanlarını seçti.

Yani――

İzmail: “Yok olun ey korkaklar!”

İleriye doğru hamle yapan savaş baltası; mavi ışıltıyla parlayan, zihinleri harp meydanından çoktan kopmuş, önceliklerini kendilerini korumaya veren bu vasat insanlara doğru savruldu.

Kendisine sırtını çevirenleri biçerek, koşup kaçmaya çalışan bacakları yok sayarak, canını kurtarmak için yalvaranların yüzlerini paramparça ederek surun tepesine ölüm ve kan yağdırdı.

Ve işte böylece öfkeleniyor, mavi ışıltıların birbiri ardına arttığını gördükçe de hayal kırıklıkları daha da büyüyüp yoğunlaşıyordu.

İzmail: “Bu nasıl bir saçmalıktır? Burası İmparatorluk Başkenti, Vollachia İmparatorluğunun Yüce İmparatorunun bölgesi!”

Savaş baltasını surların iç tarafına doğru çeviren İzmail, surun tepesinden öfkesini kusuyordu.

Uzaklarda, hiç kimsenin yenemediği güçlü bir ulusun sembolü olan Vollachia İmparatorluğu’nun merkezindeki, dünyanın en güzel kalesi olarak kabul edilen Kristal Saray görülebiliyordu ve İzmail birkaç dakikadan daha kısa bir sürede oraya ulaşabilirdi.

Kristal Saray’a dalacak, orada dizilen askerleri yenip tahtta oturan İmparator’un kellesini alacaktı.

İzmail’in istediği şey de buydu. Ancak bu――

İzmail: “Böylesine korkak askerlere zulmederek kazanılabilecek kadar ucuz bir şeref değil ki bu!”

İnançlarına yapılan ihaneti hisseden İzmail’in öfkeli sesi âdeta bir yakarış gibiydi.

Yine de titizlikle işlenmiş savaş baltası tam olarak düşmanın hayatını hedef alıyordu, her adımında hayatları yok ediyor, “Dev Göz”ün içindeki hayal kırıklığı daha da şiddetleniyordu.

İzmail’in ardından aynı Tepegöz Kabilesi’nin savaşçıları peş peşe surların tepesine ulaştı. Onlar da silahlarıyla kaçan askerleri kovalayıp, yere serip canlarını aldılar.

Bununla gurur duymak istemişti. Tepegöz Kabilesi’nin artık burada olduğunu herkese göstermek istiyordu.

İzmail: “Ama rakibimiz sizseniz böyle bir şey olmaz ki…”

???: “D-Dur! Lütfen!..”

İzmail’in kederli bakışlarının hedefi olan adam yere kapaklandı.

Savaşçılardan kaçıp uzaklaşan ve en tehlikeli kişinin önüne düşen adam, İzmail’i yüzünde küçümseyici bir ifadeyle görünce titrek bir sesle “Aah!” diye inledi.

Her iki elini de uzatarak kıçının üzerinde geri geri kaçarken bir yandan da isteksizce İzmail’e başını iki yana salladı.

Asker: “Öldürme beni! Ölmek istemiyorum, istemiyorum!”

İzmail: “――Kes artık. Bu kadar onursuz biçimde daha fazla yaşama.”

Asker: “Ah, aaaaa!”

İzmail: “Yeter artık.”

Askerin bu zavallı ve acınası tavrı karşısında İzmail’in yüzü buruşuverdi. Artık daha fazla şey duyamayacak kadar mide bulantısıyla dolduğunda, elindeki savaş baltasını havaya kaldırdı.

Kana bulanarak parlayan balta ışıldarken askerin gözleri çaresizlikle boyandı.

İzmail: “Madem bir savaşçısın, bari sana yaraşır bir son sunayım――”

Asker: “Y-Yanılıyorsun! Ben bir savaşçı da değilim! Asker hiç değilim!”

İzmail: “Ne?”

Savaş baltasını aşağı doğru savururken, rakibinin hayatını kafatasıyla beraber yarmak üzereyken eli havada durdu. Balta bir hışırtıyla başındaki deriye değmeden durdu, adam da buna karşın gevşeyerek bir “Oh” çekti.

Yine de bu, onun hayatını bir hevesle bağışladığından falan değildi. Az önce yaptığı kısa açıklama, onu durduran şeydi.

İzmail: “Asker değilim, derken ne demek istedin? Şu anda tam donanımlı bir asker gibisin.”

Asker: “Bana zorla giydirdiler! Bunu giyip, başını kaldır ve savaş! Dediler, bunu yaparsam da…”

İzmail: “Yaparsan?”

Asker: “Affedilecekmişim! Salıverecekler beni, ben de sonunda hapishaneden kurtulacaktım…”

İzmail: “――――”

Gözlerini çaresiz adamın yüzüne dikip baktı. Adamın solgun ve soğuk cildinde yalanın izi yoktu.

Yalan söyleyip size komplo kurmaya kalkışan birinin karşısında belli bir titreme oluşurdu. İzmail’in bu işin inceliklerini gözden kaçırmayan gözü herhangi bir aldatmacaya rastlamadı.

İzmail: “Mümkün değil.”

Az önce gördüklerini sindiren İzmail surun tepesinden etrafına bakındı.

Duvara tırmanmış olan Tepegöz Kabilesi tarafından takip edilen İmparatorluk Askerleri duvarın tepesinde perişan bir hale düşmüşlerdi―― Hepsinin de gözlerini yummak isteyeceği bir korkaklıkları vardı ama ne kadar direnseler de bu asla kâfi değildi.

İmparatorluk Başkentine taarruz ederken, garnizonun mızraklı askerleri bile, daha iyi mücadele vermişlerdi. İzmail, Başkent’in savunmasından sorumlu düzenli askerlerin bu hâlde olmasından dolayı hayal kırıklığına uğramıştı.

Acaba onlar düzenli askerler değil de, kendilerine teçhizat temin edilmiş olan suçlular mıydı?

Şayet öyleyse ne amaçla――

İzmail: “――――”

İzmail biraz kafa yorduktan sonra cevabı birdenbire fark ediverdi.

Aklından geçenler doğruysa, şu anda surların tepesinde bulunanlar sadece liderliğini üstlendiği Tepegöz Kabilesi’nin savaşçılarıyla onların savaştığı suçlulardı.

Başka bir deyişle――

???: “――Tümünü tek hamlede kül et.”

Öfkeli haykırışlar ve çığlıklarla yankılanan gökyüzünün ortasında birdenbire sessiz bir ses çınladı, İzmail’in kulak zarlarında.

İşitilmemesi gereken sesin düzeyi, hatta işitilmiş olması bile tüm bedenini alarma geçirmişti. Harp meydanında eşine az rastlanır bir fenomendi, hatta güçlü bir varlığın sesiyle dahi gücün açığa çıkabileceği bir şeydi.

Ciddiyetten yoksun gibi gözüken biraz da aptalca bir ses “Dev Göz”ün kulaklarına ulaştı.

İzmail: “――――”

Büyük tek gözünü aralayan İzmail, İmparatorluk Başkentinin gökyüzüne baktı.

Binaların düzenli bir şekilde sıralandığı, sağlam duvarlarla korunan şehrin surlarının içinde, kahverengi tenli bir kadın, bacakları âdeta ateşe dönüşmüş bir hâlde gökyüzünde süzülüyordu.

Tek gözünü bir göz bandıyla kapatmış olan kadın, kan kırmızısı gözlerini adama doğru çevirdi ve kadın――

İzmail: “RAAAAAĞĞHHH!――”

İzmail kadını görür görmez bir savaş çığlığı atıp surlardan destek alarak havalandı.

Kocaman savaş baltasını savurarak öfkeyle gökyüzündeki kadının üzerine çullandı. Bu öylesine güçlü bir darbeydi ki, hayati bir noktaya isabet etmese bile, vücudunun yalnızca bir kısmını sıyırsa bile, tüm vücuduna acı dolu bir darbe indirecekti.

Vücudundaki her hücre, tüm var gücüyle bir vuruş yapması gerektiğini, duvarın üzerindeki korkak rakibine yaptığından çok daha farklı bir vuruş yapması gerektiğini ve bunu yapmadan kazanamayacağını haykırıyordu.

Hiç vakit kaybetmeden silahını gökyüzünde süzülen kadının incecik bedenine sapladı――

???: “Kaybol.”

Kadının tek kelimelik sözünün ardından bir ışık İzmail’in tüm dünyasını sararak görüşünü beyaza boyadı.

△▼△▼△▼△

???: “Kağh… ıh… hağh… hık…”

Öksürdü ve tüm vücudunda bir yanma hissiyle acı çekerken doğrulmaya çalıştı.

Boğazı alev alev yanıyordu ve elini hızla boğazına götürdüğünde yırtık dökük, kömürleşmiş derisiyle parmakları dökülmeye başladı. Verdiği hasarı gördüğünde, hayatta kalmasının bir mucize olduğunu fark etti.

――Yo, bu hiç de mucize değildi.

O anda, yaklaşan alevlerden kendini korumak için savaş baltasını kalkan olarak kullanmıştı. Bu bile, yoluna çıkan her şey ama her şeyi kül edecekmiş gibi hissettiren kavurucu sıcaklık yüzünden mümkün olmuştu.

Ancak İzmail, muhtemelen hayatta kalmayı zar zor başaran tek kişinin kendisi olduğunu da anlamıştı.

İzmail: “――――”

Tir tir titreyen göz kapağını zorla aralayıp yukarı baktığında, İmparatorluk Başkentinin surlarının kıpkırmızı kızgın alevlerle parladığını ve acımasızca savaşan Tepegöz Kabilesi savaşçılarının yanı sıra silahlandırılmış suçluların da bir anda yanıp kül olduğunu gördü.

Hiç şüphe yok ki çoğu ne olduğunu bile anlamadan alevler tarafından yutulmuştu. Ya da belki de ne olduğunu anlamış olanların, karşılık verebilenlerin acıları uzadıkça uzadı.

Istırap çekiyorken, hâlâ hayatta kalan tek kişiyken bu ölüm zalimce bir ölümdü.

Hepsinden daha zalimi de…

???: “――Ne, hâlâ hayatta kalanlar mı var? İyi bir şansın varmış… yo, yoksa kötü mü demeliyim? Sen kesin kötü bir adamsın.”

Yanan bitkilerin ve insan etlerinin yaydığı kokunun ortasında, kül ve isle kaplanmış zemine basan yalnız bir adam belirdi.

Omzunda baltasıyla yürüyen adam başını eğip yanmış arazideki İzmail’e baktı. Adamın korkunç, soğuk ve kavurucu gözlerine bakan İzmail bir içgüdüyle doldu.

Suçluları surlara yerleştirip İzmail’le, hatta onlarla savaşan diğerleriyle beraber yakan bu adam, bu acımasız stratejiyi yürüten kişiydi.

İzmail: “S-Sen… herkesi…”

???: “――Saçmalama, onları yakan kişi ben değilim. Böylesine uçuk bir şeyi yapmam. Bu işi becerebilen bir canavar yaptı. Kin tutacaksan da ona karşı tut.”

İzmail adamın ses tonunu duyduğunda nefesini tutmuştu, ne alaycı ne de espriliydi ama sanki yürekten buna inanıyormuş gibiydi. Ardından hızla tek gözünün görüşünü değiştirip adamın içini görebilmek için yoğunlaştı.

Ancak İzmail ardından hayrete düştü. ――Maviydi.

Güçlü bir savaşçı ruhuna sahip olanlar kırmızı, yüksek derecede gerginlik ve endişe duyanlar sarı, paniğe ya da korkuya kapılarak savaşa sırtını çevirenlerse mavi renkte olurlardı.

İzmail ve diğerlerini başarıyla tuzağa düşürüp toplamayı başarmış olmasına rağmen maviydi.

Bu adam savaşçı bile değildi. Hatta korkağın teki bile değildi. O çok daha dehşet verici bir varlıktı.

İzmail: “Yaşamana izin veremem!――”

Gerçekten de İzmail, hem sezgilerinin hem de tek gözüyle gördüğü dünyanın verdiği güçle yerinden fırladı.

Üzerine yağdırılan alevler iç organlarını yakıp kavururken, sol kolu da omzundan başlayarak tamamen alevler içerisinde kalmıştı. Tüm vücuduna yayılan yaralardan dolayı hareket kabiliyeti en iyi durumda olmasına kıyasla daha yavaştı. Yine de, yanı başında yatan eriyip şekilsizleşmiş savaş baltası bile rakibini öldürmek için yeterliydi.

Tüm gücüyle savaş baltasını doğrudan adama doğru savururken, yanık kolunun çatırtısını ve etinin parçalanışını işitti.

???: “Seni hayatta tutamayacağımıza ben de katılıyorum. Üstelik bu epeydir aklımı kurcalıyordu ama…”

İzmail: “――Hık!?”

???: “Tek gözlü bir adamın bu denli güçlü olmasına imkân yok.”

Hücuma geçen İzmail’in bakışları altında adam belinden çıkardığı küçük bir paketi fırlatıverdi. Havadayken paket açılıp içindeki siyah barut saçıldı.

İçinde bir nevi baharat bulunuyordu ve sis bombası gibi kullanılmasını engellemenin hiçbir yolu da yoktu. Savaş baltasını kavramakta olan sağ kolu bundan kaçamadı ve eksik olan sol kolundan bahsetmeye bile gerek yoktu ve sonuç olarak görüşü siyah barut tarafından kör edilmişti.

“Guh” diye bir homurtu çıkararak, savaş baltasıyla yaptığı saldırısını yarıda kesip geri çekildi.

Tepegöz Kabilesi’ndekiler her ne kadar mükemmel bir görme yetisine sahip olsalar da onun bu zayıflığından güzelce faydalanılmıştı. Yine de onlar hafife alınamazdı. Tepegözlerin gözlerini hedef almak sıklıkla yapılan bir şeydi, bu yüzden de karşı önlemler de almışlardı.

Tepegöz Kabilesi’nin iri gözleri anında büyük miktarda gözyaşı salgılayabiliyordu.

İzmail: “――Oh.”

İzmail gözyaşı salgılaması için gözyaşı bezlerini uyarsa da gözlerini bir daha açamadı.

Hemen ardından, Büyülü Kaya Topu’ndan fırlayan bir gülle gözlerini kapatmış olan İzmail’e isabet ederek “Dev gözü”nü tamamen yok etmişti.

△▼△▼△▼△

Todd, Tepegöz Kabilesi’nin gözlerinin önünde top gülleleriyle paramparça edilmesine karşın iç çekti.

Onlar için titizlikle hazırladığı tuzak sayesinde fazla zorlanmadan işlerini bitirmişti. Ama başlangıçta adil bir şekilde dövüşmeyi deneseydi kazanma ihtimalinin olup olmadığından emin değildi, o tam da böyle bir uzmandı.

Todd: “Sigorta mutlaka sahip olunması gereken bir şey.”

Uçup parçalanan Tepegöz Kabilesi’nin cesetlerine ve ortalığı yıkıp geçen güllelerin yarattığı yıkıntılara bakarken, Todd sıkıca sıktığı yumruğunu gökyüzüne kaldırarak surlardaki topçulara atışa devam etmelerine gerek olmadığını bildirdi.

Düşmanın öncü birliklerinin surlara çıkmasını sağlayıp, önlerine de ölümlerinin tamamen anlamsız olan kuklaları koyarak düşmanı surlarda oyalayacağız. Ardından muazzam bir ateş gücüyle düşmanı cayır cayır yakacağız, Gerçekten de basit bir stratejiydi.

Ancak hızlıca sonuç almıştı.

Todd: “Çoğu zaman, kendilerine güvenen kimseler düşman hatlarını ilk yarıp ilerleyen mızraklar olur.”

Bunun gibi çok sayıda insanın yer aldığı savaşlar söz konusu olduğunda; öncüler, daha doğrusu zafer arzusuyla yanıp tutuşanlar, savaşta öncü saldırının ne denli önemli olduğunu çok iyi anlamışlardır.

Mesela, rakibin kim olduğu fark etmeksizin itiş hamleleri işe yararsa daha sonra can sıkıcı olabilirlerdi. Öncüleri durdurmak iki bakımdan da gerekliydi.

(Ç.N: Öncü kelimesi (先鋒) aynı zamanda mızrak anlamına gelen bir kanji de içerir, dolayısıyla hem öncünün hücumunu hem de mızrağın metaforik olarak ileri itilişini ima etmektedir.)

Todd: “Pekâlâ, rakibin ilk taarruzunu püskürttük ama bundan sonra ne yapmayı düşünüyorlar?”

Her ne kadar son derece güçlü olan Tepegöz Kabilesi’ni yenmiş olsalar da, İmparator Ekselansları’nı öldürmeyi denemeye cesaret edeceklerin sayısı hiç de az değildi. Bu, İmparatorluğun dört bir yanından toplanıp gelen savaşçı kabilelerin gövde gösterisiydi.

Tepegöz Kabilesi’nin yanı sıra; uzuv ve göz sayısı, vücut parçalarının büyüklükleri, tenlerinin ve kanlarının rengi, konuştukları diller açısından farklılıklar gösterenlerle de nasıl başa çıkılacağını düşünmek bile, başlı başına zahmetli bir işti, bir de dağlar kadar insana karşı hazırlık yapıyordu.

Ancak――

Todd: “Rakip ne kadar çok acayip kabileyle bir araya gelirse gelsin, ciddi bir etki yaratacaklarını sanmıyorum. Her hâlükârda…”

Todd bunları mırıldanırken, Arakiya da tüm vücudu girdap gibi dönen bir rüzgâra bürünmüş hâlde tepesinde uçuyordu.

Tepegöz Kabilesi’nin hücumu, eşzamanlı saldırılarla devam edecek olmalıydı ama bu fırsatı kaçırmış olanlara da hücum etmek istiyordu. Üstelik şehri çevreleyen yıldız şeklindeki surların kalelerinde, Todd’un grubunun sorumlu olduğu yerden ayrı olarak dört noktada, bu bölgelerden sorumlu muhafızlar taarruza geçmişti.

――Mor dikenleriyle kudurmuşçasına hücum ederek ilerlemeye çalışan yarı-insan, yarı-at Centaurluların büyük ordusunu biçti.

――Aşırı büyüklükteki Uçan Kanatlı Bıçak gökyüzünü yırtıp geçti ve vücutlarının bir kısmını silah olarak kullanan Silahlıları lime lime etti.

――Zeminden fırlayan taş golemlerin yumrukları, uçamayan kanatları olan zavallı Kanatlıları yere serdi.

――Katliam sanatında ustalaşmış bir grup sapkın, her birinin alnında ışıldayan bir taş bulunan Işıldayanları da topluca katletti.

Todd: “Canavarlar da işin içindeyse o hâlde, safımız için epey iyi bir karşılaşma olacaktır.”

――Doğayla bütünleşip Tepegöz Kabilesi’ni âdeta tek nefeste, parlak kızıl alevlerle yakıp küle çevirmişti.

İmparatorluk Başkenti Lupugana’yı koruyan surların kalelerinde birbirine denk güçte beş canavar duruyordu. Beş kalede beş canavar bulunurken, tek bildikleri şey coşkuyla bağırıp, hırslarla dolu hayallere sahip olan isyancıların gücü acaba bunu aşmaya yetebilir miydi ki?

Todd: “Her hâlükârda, ben olsam, benden böyle bir şey istense bile kesinlikle reddederdim. Her şeye rağmen…”

Surlara ulaşmalarını engellemek için bir plandan, yaklaşanları nasıl öldüreceklerine dair bir plandan, öldüremediklerini de nasıl öldüreceklerine dair bir plandan ve kaçmaya imkân verecek bir plandan söz edilebilirdi.

En iyi senaryo son plana kadar ilerlememeleriydi ama bir savaşın gidişatını önceden öngörmek de zordu.

En başta, isyancıların İmparatorluk Başkentine bu denli yaklaşmış olmaları ve hatta bu tür bir savaşın bile başlamış olması, Todd’un savaş başlamadan önce hayal ettiklerinin de ötesindeydi.

Todd: “Bu olay yüzünden İmparatorluk Başkenti’ne dönmüş olmama rağmen Katya’yla bir türlü görüşemedim… Tatmin olmanız için Katya’yla olan görüşmeme daha ne kadar mâni olmanız gerekecek ki?”

Bu, herhangi birine ya da birilerine karşı dile getirebileceği bir serzeniş değildi, illaki dile getirecekse de bu serzeniş dünyanın kendisine karşı olurdu, işte bu nedenle Todd bunu söylerken bir yandan da ölüm saçan kokularla kaplı göğe bakıp, yanıp kül olmuş tarlanın toprağını tekmeliyordu.

Çok fazla, çok ama çok daha fazla, çok fazla insan ölecekti.

Acaba kararlı bir adamın elindeki silahlarını indirmesi için daha kaç insanın daha ölmesi gerekiyordu ki?

Todd: “Bu kadarı da fazla ama, seni savaş manyağı ucube.”

△▼△▼△▼△

???: “――Ne yazık ki sizler haddinizi çoktan aştınız! Daha fazla ilerlemenize izin vermeyeceğim!!”

Surların tepesinde heybetli duruşuyla, tüm vücudunda peristaltizme neden olurken her iki kolunu da genişçe açtı.

Bunun hemen ardından, İkinci Sınıf General Kafma Irulux’un vücudundaki iç organlar titreşerek, kollarından muazzam bir güçle mor dikenler fırladı ve arazide dörtnala koşan Centaurluların üzerlerine doğru uçtular―― üst gövdeleri insana, alt gövdeleriyse ata has özelliklere sahip olan bu canlıların ayak tabanları biçilip, gövdeleri delinerek kaskatı toprağa gömüldüler.

Diken saldırılarından kaçan cesur savaşçılar surlara daha da yaklaşıp mızraklarını savurarak fırlattılar.

Bir atın bacak gücüyle dinçliği üst gövdelerine yansımıştı ve fırlatılan mızrakların gücü de Büyülü Kaya Topu’nunkinden hiç de geri kalır değildi. Yeterli sayıda top temin etmek için muazzam miktarda para gerektiren Büyülü Kaya Toplarının aksine, Centaurluların mızrakları ve biraz da atış menzilleri olduğu sürece, attıkları mızrakların yıkıcı gücü fazlasıyla yeterliydi.

Bu, İmparatorluk Başkentini çevreleyen savunma surlarıydı. Toprak’ın İlahi Korumasıyla kaplı olduğu için sıradan saldırılar karşısında yıkılmazdı ama bu güçte yüzlerce mızrak tarafından vurulursa bir miktar hasar alabilirdi.

Ancak――

Kafma: “Koruduğum kaleyi seçmeniz tamamen sizin talihsizliğiniz.”

Kafma böyle ilan ederek, dikenlerini salıveren kollarını ardına kadar açtı. Bu harekete uygun olacak şekilde, dikenler savaş alanını yanlamasına biçerek tepetaklak olan Centaurlu savaşçılara son darbeyi indirecekti.

Ancak dikenlerin peşini mızraklar ve onları fırlatan yiğitler bırakmamıştı.

Bu nedenle de Kafma dikenleri değil de içine girmiş olan başka bir “böceği” çağırdı.

Kafma: “――Hık!”

Kemiklerin acıyla çatırdadığı bir ses yükseldi, Kafma’nın hafif zırh giyen göğsü içeriden patlayarak açılıverdi. Beyaz kaburgaları vücudunun içinden dışarıya doğru açılarak sivri uçlarını titreyerek aşağısına doğru yöneltti.

Centaurluların yiğitleri dörtnala ileri atılıp Kafma’nın açık göğsündeki kaburga kemiklerini hedef aldılar ve olabilecek her türlü şeye karşı kendilerini hazırladılar.

Ne var ki hazırlansalar bile bunun bir faydası olmayacaktı.

――Hemen ardından Kafma’nın tüm vücudu şiddetle geri tepti ve geri tepmeyle beraber upuzun vücudu geriye doğru savruldu. Sıkıca yere basan topukları surları delip geçerken, Kafma acıya dayanmaya çalışarak önüne baktı.

Hemen altında, Kafma’nın kaburgalarını hedef alan cephe hattı tamamıyla oyulmuş, ilerlemekte olan tüm Centaurluları yutarak yok etmişti.

Bu da dikenler gibi, aynı anda çok sayıda düşmanı alt etmeye uygun yeni bir “böcekti”―― Gerekli bir senaryoda bir kez daha pupa evresinde kalacağı için tedirgindi.

Kafma: “…Ama tam da zamanında başardım. Ben burada oldukça, İmparatorluk Başkentinin surlarından bile geçemeyeceksiniz.”

Centaurluları yok eden gövdesine sertçe vurarak açık göğsünün tekrar kapanmasını sağladı.

Yeni “böcek” güçlüydü ama yarattığı tepki de bir o kadar büyüktü. Zihninin ve vücudunun gücünü tamamıyla alıp yok edebilen iki ucu da keskin bir kılıç gibiydi ve seri bir şekilde kullanılmaması gerekiyordu.

Bununla beraber, böylesi bir beladan medet ummak pahasına da olsa, buna yeltenmenin bir faydası da vardı.

Kafma: “Sizi aşağılık isyankârlar, Ekselanslarının yetenekleriyle yarattığı barışı düşüncesizce ayaklar altına almaktasınız.”

Bir “General” olarak, İmparator Vincent Vollachia’nın hükümdarlığını yakından tanık olmuştu.

Nadir bulunan ve sürekli hor görülen Böcek Kafesi Kabilesi’nden biri olarak, İmparator Vincent Vollachia’nın yarattığı dünyada yaşamıştı.

Kafma Irulux olarak tanınan birisi olarak, İmparator Vincent Vollachia’nın ne kadar büyük başarılara imza attığını kendi gözleriyle görmüştü.

Ne amaçla olursa olsun, hangi kılıç Vincent Vollachia’ya çevrilebilirdi ki?

İmparatorluktaki dengeleri değiştirmeye çalışan ve hatta hâlâ da değiştirmekte olan bir adamın hükümranlığına başka kim rakip olabilirdi ki?

Bu yüzden de――

Kafma: “Sizin gibilerin İmparator Ekselanslarının huzuruna çıkmasına izin veremem.”

???: “――Yoo, baya’ sağlam bi’ kararlılığın var, de’ mi? Hoşuma gitmedi desem yalan olur şimdi.”

Hem dikenlerin hem de beyaz bombardımanın arasından sıyrılan bir figür tarladan fırlayarak surlara doğru sıçradı. Kafma kısa boylu rakibine bakarken çekik gözlerini kısmıştı.

Gençti, yeni biriydi ve Centaurlu yiğitlerin ulaşamadığı yere ulaşabilecek kadar da maharetliydi. ――Basitçe söylemek gerekirse çetin cevizdi.

En başından beri, işin kolayına kaçmakta iyi değildi. İşi ağırdan almakta ya da oyun oynamakta da pek iyi değildi.

Ancak Kafma, bu rakibin karşısında bir gram bile taviz vermeyeceğini anlamıştı.

Kafma: “Vollachia İmparatorluğu’nun İkinci Sınıf Generali, Kafma Irulux.”

Böylece kendini tanıtan Kafma’nın sırtından çıkarak, giydiği pelerini delip geçen altı şeffaf kanat belirdi. Savaş hazırlığını gördüğünde ――Hayır savaş hazırlığından öte, onun kendini takdim etme şekli olarak algıladı.

Savaşçıların başka bir savaşçıyla çarpışacakları zaman, isimlerini takdim etmeleri usuldendi. Kuşkusuz, muharebe meydanında işleri bu şekilde yürütmeyen çok sayıda kişi de vardı.

Garfiel: “――Garfiel.”

Kafma: “――――”

Garfiel: “Muhteşem benliğimin ‘Muhteşem Kaplan’ı Garfiel Tinzel. ――Doğrusu, muhteşem benliğim ismimi vermemem gerektiğini söylese de, bazen seçme şansımız da olmaz de’ mi.”

Bununla beraber yüzünde vahşi bir gülümsemeyle Garfiel, kollarındaki iki muhteşem eldivenini göğsünün önünde bir araya getirerek bir çalgının çıkarabileceği bir ses çıkardı.

İmparatorluk Başkentinin surlarını korumakla görevlendirilen Kafma, ne kadar uzun sürerse sürsün sonuna kadar dayanmaya hazırdı.

――Savaşın daha ilk gününde ortaya çıkan bu hayati çarpışmanın değerini, İmparatorluğun İkinci Sınıf Generalleri arasındaki en güçlü adam hiç de yanlış değerlendirmemişti.

#Resimdeki yazıları silmeye uğraşmak istemedim, bölüm baya gecikecekti uğraşsaydım belki ileride düzeltirim. Başkentteki ilk savaşlar bu bölümle birlikte başlamış oldu. Bakalım sonraki bölümlerde savaşın seyri ne olacak? Devam edelim!



4.8 5 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
15 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Anonim
Anonim
18 Şubat 2025 21:21

çeviri için teşekkürler ellerinize sağlık

Anonim
Anonim
18 Şubat 2025 23:03

ellerine sağlık admin çok güzel çeviri olmuş

Anonim
Anonim
19 Şubat 2025 14:40

discordun baglantı süresi geçmiş discordu atabilirmisiniz?

White Crow
White Crow
24 Şubat 2025 10:41

Çeviri için teşekkürler ellerinize sağlık

ZwanZwan♣️☘️♣️
24 Şubat 2025 15:54

İlerisi için spoiler: Subaru ölüyormuş

Aizen Poyraz
Yanıtla  ZwanZwan♣️☘️♣️
15 Ağustos 2025 09:55

Hiç beklemiyordum

Çılgın Oyuncu
Çılgın Oyuncu
27 Şubat 2025 09:21

Elineze saglık

İzanagi
Üye
28 Haziran 2025 16:25

Elinize sağlık

baryonnarutotr
Üye
20 Kasım 2025 09:32

Todd kendince haklı gibi de yine sevemiyorum
Güzel bir fight dönecek

Muhammed
Üye
30 Mart 2026 13:20

Yeni sistem güzel olmuş yapanların eline sağlık

canplus
Üye
Yanıtla  Muhammed
2 Nisan 2026 18:01

İyi okumalar dileriz!

Kiskanclik_baspsikoposu_subaru
Üye
3 Temmuz 2026 22:06

buda bitti eline sağlık

Clumsy_Fan
Üye
9 Temmuz 2026 11:54

Çeviri için teşekkürler.

Wtf savaş şimdiden başladı mı hem de remle flopun dibinde?? Toddun millete cani dediği halde rakiplerini canlı yakarak yenmesi ayrı bi olay zaten. Bu beş kale sanırım arc6 daki beş engel gibi olucak(goatım at cadı canavarı geride geldi) . SONUNDA MUHTEŞEM KAPLAN VE GÜVE ADAM DÖVÜŞÜ. Bu kadar erken beklemiyodum bu ikisini ngl ama garfın milleti pataklamasını okumak eğlenceli olucak.

Son düzenleme 3 ay önce by Clumsy_Fan
Pablo
Üye
12 Ağustos 2026 15:14

Garf başkente gelmiş çok iyi
Acaba bu todd un otoritesi veya ilahi koruması falanmı var yada başka bir yeyenek adam sıradandı lan nasıl bu konuma geldi